Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bir asra yaklaşan zorlu bir mücadelenin ardından, İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) artık Mısır’ın başında… İşte İslâm dünyasındaki aksiyona da model olan teşkilâtın hikâyesi…

Mısır, bir Osmanlı toprağı iken 1881 senesinde İngilizlerce işgal ve 1914’te ilhak olundu. Yeni efendiler, 1805’ten beri imtiyazlı vâli statüsündeki Kavalalı ailesini başta bıraktı. Şu kadar ki, İngilizlere karşı olan Abbas Hilmi Paşa azledilerek, yerine İngilizler’e itaat sözü veren ve Osmanlılara karşı husumet besleyen Fuad melik (kral) ilan edildi. 1936’da Fuad’ın ölümüyle yerine 16 yaşındaki oğlu Faruk geçti. Faruk iyi niyetli, fakat zayıf şahsiyetliydi. Kralın ve etrafındakilerin sefahate varan israfı, bitmek bilmeyen skandallar, öte yandan İngilizlerin baskısı, sefalet içinde yaşayan halkı bezdirdi. İslâmî hayat zayıflamış; İngilizlerce müftülüğe tayin edilen Abduh’un ön ayak olduğu reformlarla tarihî Ezher Üniversitesi, lise seviyesine düşmüştü. Son Osmanlıların tabiriyle “Mısır, çoktan Frenkleşmişti”. İşte İhvân-ı Müslimîn hareketi tam bu vasatta doğup yeşerdi. Zaman içinde bütün İslâm âlemine kol attı.

Hasen el-Bennâ (1904-1949) ve el-İhvân'ül-Müslimîn mecmuasından bir nüsha

Sosyalizm furyası

İhvân-ı Müslimîn 1928 senesinde İsmailiye şehrinde kuruldu. Kurucusu köylü çocuğu bir muallim olan Hasan el-Bennâ (1904-1949) idi. Süveyş Şirketi’nde çalışan işçilerin sefâleti, Bennâ’yı sosyalist fikirlere sevketmişti. Abduh ve Reşid Rızâ’nın İttihad-ı İslâm iddiasındaki ıslahatçı fikirlerinden de tesir gördü. Adını, Bennâ’nın çıkardığı el-İhvânü’l-Müslimîn mecmuasından alan cemiyet, 1932’de Kahire’ye nakletti. Ezher ulemâsından Tantâvî Cevherî’nin himayesiyle yayıldı. Melik’ten başka, Müslüman memleket idarecilerine siyasî ve sosyal hayatta İslâmî kaidelere hassasiyetle uyulması hususunda nasihat mektupları yazarak şöhret kazandı. Harekete hüsnü kabul gösteren halktan para toplandı. Gençlerden izci hüviyeti altında milis kuvvetleri teşkil edildi.

İhvân, laik Vefd Partisi’nin kazandığı 1941 seçimlerine katıldı; meclise giremedi ama şöhretini arttırdı. Legal ve illegal mücadeleyi paralel yürüttü. Bu sebeple 1944’te teşkilat fesh ve malları müsâdere olundu. Eski başbakan Ahmed Mahir’in ölümünden mesul tutulan Hasan el-Bennâ ve arkadaşları tevkif edildiyse de, delil kifayetsizliğinden serbest bırakıldı. Bu arada cemiyet 1948 Filistin Harbine katıldı. Bir yandan da İngilizlerle çete harbleri yaptı. Aynı sene İngiliz yanlısı Başbakan Fehmi Nukraşî’nin öldürüldü. İhvân, bu işi üstlendi. 20 gün sonra Hasan el-Bennâ bir suikastte öldürüldü. Hareket, bu suikastten Melik’i mesul tuttu. Ama işin içinde muhtemelen İngilizler vardı.

İhvânü'l-Müslimîn arması

Subaylara itimat mı?

1950’de Anayasa Mahkemesi İhvan hakkındaki kararın yanlış olduğunu ilan etti. Başbakan Nahhâs Paşa teşkilata serbesti tanıdı. Ama İhvân Melik’e karşı darbe yapmak üzere ordu içinde kurulan Hür Subaylar ile ittifak kurmuştu. Dünya görüşleri çok farklı bu iki hareket, sosyalizmde uzlaşmıştı. Subaylar, ayrıca iktidara gelince bir İslâm devleti kurma sözü verdiler. İhvan halkı ikna edip bunlara çalıştı. Böylece Melik Faruk 1952’de devrildi. Melik hatıralarında; “Beni devirenler İhvan-i Müslimîn idi. Subaylar, onların elinde bir maşadan ibaretti” der.

Cemal Abdünnâsır (1918-1970)

İhvan, darbenin lideri Nâsır’dan sözünü tutmasını istedi. Sosyalist Nâsır’ın hiç böyle bir niyeti yoktu. Subayların ilk icraatı fesi yasaklamak oldu. Dahası 1954’te İngilizlerle anlaşma imzalayınca aradaki ipler koptu. İhvan halkı sokağa döktü. Suikastten kurtulan Nâsır, İhvan liderlerinden Abdülkadir Udeh’e (1907-1954) rica ederek isyanı bastırttı. “Kim zâlime yardım ederse, Allah onu ona musallat eder” hadisi tecelli etti. Hemen ardından hareket mensuplarından 10 bin kişiyi suikast ithamıyla tevkif edip işkencelere tâbi tuttu. Mısır anayasasının hazırlanmasında vazife alan ve yazdığı meşhur İslâm Ceza Hukuku kitabıyla Melik Fuad mükâfatını kazanan aklı başında bir âlim hukukçu olan Udeh’i de beş arkadaşı ile beraber astırdı. Sosyalist zâlimleri iktidara taşımak, politik tecrübe ve basiret sahibi olmayan İhvân’ın affedilmez bir hatası oldu. Bu, politik tecrübe ve basiret sahibi olmamalarından kaynaklanıyordu. Bütün menfi taraflarına rağmen monarşi hürriyetler bakımından Mısır için en uygun rejim; İngiliz hâkimiyeti ise Sovyet Rusya’ya karşı bir emniyet sübabı idi.

Abdülkadir Udeh (1907-1954, en sağda) Nâsır ile bir sofrada

Seyyid Kutub

Hapse atılanlar arasında Seyyid Kutub (1906-1966) adında bir pedagog da vardı. Gençliğinde batı kültürüne hayran olan Kutub, Pakistanlı Cemaat-i İslâmiyye kurucusu Mevdudî’nin tesiriyle İslâmî harekete yöneldi. O zamanlar İsrail’i destekleyen Amerika’ya reaksiyon olarak Arab dünyasında Rusya’nın ve sosyalizmin popülaritesi vardı. Kutub da dinî kültürü zayıf olduğu için bu cereyana kapılmıştı. Sosyoloji okumak üzere gittiği Amerika’ya düşman olarak yurduna dönmüş ve 1950’de İhvan’a katılmıştı. Gazetelerde ateşli yazılar yazıyordu. Ona göre bütün problemleri çözmek, İslâmiyeti ilk asırdaki saflığına döndürmekle olabilirdi.

Seyyid Kutub (1906-1966)

Seyyid Kutub 15 yıl hapse mahkûm oldu. Bu, kendisini daha da marjinal bir pozisyona itti. Öyle ki rejimle anlaşma yolları arayan İhvan ile ters düştü. İhvan’a yapılan işkenceler, Arab dünyasında reaksiyona sebep oldu. Irak reisicumhuru Abdüsselâm Arif’in ricasıyla 1965’te serbest bırakıldı. Ama yolunda devam ettiği görülünce tevkif edilip 1966’da iki arkadaşı ile beraber asıldı. Ancak hapiste yazdığı ve “Câhiliye” olarak vasıflandırdığı modern düzenden kurtulmak için her ne şekilde olursa olsun cihadı tavsiye eden kitapları, bütün dünyaya yayıldı.

Cemiyet, düzene uyuyor

Cemiyet, Nâsır öldükten sonra (1970) nefes aldı. Enver es-Sâdât, sol grupları tasfiye etmek isteyen Amerika’nın da tesiriyle İhvan’a hürriyet tanıdı. Şiddetten uzak durmak kaydıyla siyasî faaliyetine izin verdi. Bunun üzerine Seyyid Kutub taraftarları, cemiyeti hıyanetle suçlayarak Tekfir, İslâmî Cihad gibi başta radikal teşekküllere yöneldi.

Mısır'ın ilk seçilmiş reisicumhuru Muhammed Mürsî

Enver Sâdât, 1981’de İslâmî Cihad tarafından öldürülünce yerine geçen Hüsni Mübarek, cemiyetle iyi geçinmeye çalıştı. Ancak başka partilerle ittifak ederek katıldığı seçimlerde rey ve sandalye sayısını arttırınca paçaları tutuşan Mübarek, İhvan’ı engellemeye çalıştı. 1991 Körfez Harbi’nde Amerikan yanlısı tavrına karşı çıkan radikal grupların terör faaliyetleri bahanesiyle, hükümet yüzlerce İhvanlıyı tevkif etti. 1995 seçimlerinde meclise soktukları tek mebusu hükümet sınır dışı etti. 2000 seçimlerine katılmaması için de uğraştı. Buna rağmen 454 kişilik meclise 17 mebus soktular. İhvan, komünizmin çöküşüyle daha liberal ve demokrat bir çizgiye geldi. 2005 seçimlerinde 88 mebus kazandılar ve Mübarek’in partisinden sonra ikinci grup oldular. Bu itibarlarını ve düşmanların arttırdı. Şimdi Mısır’ın başında İhvân var. Askerî konsey, ne pahasına buna göz yumdu bilinmez. Ama 12 Eylül sonrasında Turgut Özal’ın çıkışıyla bir benzerlik yok da değil.

Mısır meliki Faruk (1920-1965)

Suriye’nin İhvân’ı

Sadece Mısır’da değil, başta Suriye ve Irak olmak üzere hemen bütün Arab memleketlerinde organik bağları olmasa bile aynı ideolojiye mensup İhvânül-Müslimîn hareketi teşekkül etti. Bunlardan meşhur hadîs âlimi Mustafa Sibâî’nin (1915-1964) başında bulunduğu Suriye’deki cemiyet muhafazakâr ve Sünnî çizgiye yakınlığı ile tanınır. 1981 senesindeki ihtilâl teşebbüsü üzerine Suriye İhvân’ı Esed hükûmeti tarafından adeta buharlaştırılasıya yok edildi. Mensuplarının çoğu katledildi; kurtulanlar kaçtı. Suriye sınırında gümrük işlerinde yardımcı olmaları için memurlara yarım yamalak Arapçasıyla “Hepimiz Müslüman kardeşiyiz” diyen bir zavallının İhvân’a mensup diye içeri tıkıldığı anlatılır. Türkiye’de MSP, İhvân paralelinde bir hareket olarak görüldü. Modernleşme çağında “Aşağıdan yukarıya” (önce Müslüman bir cemiyet kurmak) veya “Yukarıdan aşağıya” (önce Müslüman bir hükümet kurmak) şeklinde ikiye taksim edilen dine hizmet anlayışında ikinci grupta yer aldı.

Milis kumandanı Mustafa Sibâî (solda), Filistin'i ziyaret eden Hasen el-Bennâ (ortada) ile

Not: Bu yazı yazıldıktan az bir zaman sonra Mısır'da askerî darbe oldu. "İlk beyanatı İsrail'i yok edeceğiz" olan Mürsî devrildi; muhakeme olunup, kendisi ve İhvan'ın hayli mensubu idama mahkûm edildi. İhvan'ın politik aktivitesinden çekinen hemen tüm Arap devletleri, darbeyi müsbet karşıladı. Buna mukabil Mısır'da olanlarla kendi geleceği arasında irtibat kuran Türkiye ile politik ve diplomatik münasebetler gerildi.




Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.



Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.



Bağdadın Fethi

Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu.
Kendi kendine söylendi:
-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...
Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum:
“Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlıları Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:
-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı'ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.
Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastırdı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi. Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:
-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!
İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi.
Zülfikar Han:
-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?
-Elbette Hânım!
-İyi...
Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?
-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.
-Bak şu densizlere!
Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:
-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:
-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.
Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler. Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:
-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi. 1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:
Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter