Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Bölüneni börü (kurt) yer!” [Türk atasözü]
Türkler, gerek anavatanları olan Orta Asya’da, gerekse sonra yerleştikleri İran, Ortadoğu ve Anadolu’da irili ufaklı pek çok devlet kurdular. “Pek çok devlet kurdular” denince, pek çok Türk devletinin de “yıkıldığı” anlaşılmaktadır. Bunların yıkılmasında, devlet hâkimiyetinin, hanedanın ortak malı sayıldığı eski bir Türk siyasî geleneğinin tesiri çok büyük olmuştur. Hanedanın her erkek mensubu,  küçük olsun, büyük olsun, tahta geçmek hususunda kendisini eşit hak sahibi görmektedir. İşte eski Türk tarihinde bolca görülen hanedan kavgalarının esası, ülüş sistemi denilen bu gelenektir. Bazı Türk hükümdarları bunun önüne geçmek için devleti parçalara ayırıp her birini bir şehzâdenin idaresine vermek yoluna gitmişse de, mahzurları bertaraf etmek şöyle dursun, bu devletçikler düşmanlarınca kolayca yutulmuştur. Hun, Göktürk, Kutluk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Gürgânlı ve Selçuklu gibi Türk devletleri, hep böyle yıkılmışlardır. Selçuklular bir ara veliahd tayin etmek suretiyle merkeziyetçi bir usul getirmeye çalışmışlarsa da, bu usûlü yerleştirmeye muvaffak olamamışlardır. Tarihteki Türk devletlerinin, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı diye ayrıldığı, ya da Selçuklularda olduğu gibi beylikler, atabeylikler halinde parçalandığı tarih kitaplarından hatırımızdadır.

İşte Selçuklulardan sonra Anadolu’da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Osmanlılar, bu tecrübelerden ders almış, devletin böyle bir âkıbete uğramaması için fedakârlık gösterip, acı ilacı bizzat kendileri içmişlerdir. Bu ilaç, halk arasında “kardeş katli” diye bilinen, hanedan mensuplarının nizâm-ı âlem, yani amme menfaati yolunda katledilmesidir. Şunu söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans’da, hatta Müslüman Endülüs ve Mağrib devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa’da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.

Osmanlı Devleti’nde şehzâde katli meselesi, tarihî, siyasî ve hukukî yönlerden tetkik konusudur. Bu yazıda mevzunun daha ziyade hukukî yönü ele alınacaktır.

Fatih’in meşhur kanunnâmesi...
Osmanlılarda bilinen ilk şehzâde katlinin, 1298 yılında, o zamanlar bir aşîret beyi sayılan Osman Gazi’nin, kendi aleyhine çalışıp yolda tekfurlarla işbirliği yapan amcası Dündar Beye tatbik edildiği rivayet olunur. Bu hâdiseden itibaren birkaç yüzyıl hemen her padişah zamanında hanedan mensupları devlet için bir problem olmuştur. Taht iddiasında bulunan şehzâdeler, arkalarına Anadolu’daki beylikleri, hatta Bizans’ı alarak ayaklanmışlar; devletin başına büyük gâileler açmışlardır. Hele Osmanlıların mağlubiyetiyle biten Ankara Meydan Muharebesi (1402) akabinde memleket büyük bir otorite boşluğuna düşmüş; eski padişah Yıldırım Sultan Bayezid’in birbirinden değerli dört şehzâdesi arkalarında binlerce kişi olduğu halde yıllarca süren bir taht mücadelesine girişmişti. Bu Fetret Devri sonunda, padişahın küçük oğlu Mehmed Çelebi, kardeşlerini bertaraf ederek tahtın yegâne sahibi olmuştur (1413). Bu devrin unutulmayan acı hatıralarının, Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddeyi doğurduğu söylenebilir: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor ki aşağıda tafsil olunacaktır. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için münâsibdir kelimesini kullanıp, lâzımdır veya vâcibdir demeyişi dikkat çekicidir. Anlaşılıyor ki, kanunnâme bu hâliyle, tahtın haleflerine şehzâde katli hususunda bir mükellefiyet yüklemeyip, izin vermektedir. Son devir İslâm-Osmanlı hukukçusu Ali Himmet Berki (v.1976) gibi bazı zâtlar, bu kanunnâmenin sahte olduğunu, böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürmüşse de; zamanımızda ilmî çevrelerde bu kanunnâmenin sahte olmadığı kanaati hâkimdir.

“Rumeli senin, Anadolu benim olsun!”
Önceki devirlerde meydana gelen şehzâde isyanlarının, Fatih’te mühim bir tecrübe hâsıl ettiği görülüyor. Nitekim Fetret Devri’nde kardeşlerin mücadelesiyle ülkenin parçalanma, hatta yıkılma raddelerine gelmesi; öldürülmeyip sağ bırakılan şehzâdelerin hemen hepsinin isyan etmesi; isyan eden şehzâdelerin çoğunun Bizans, Venedik gibi düşman ülkelerce desteklenmeleri, hatta rehin tutulması acı birer tecrübe idi. Öyle ki, Çelebi Sultan Mehmed, şeklen tâbi olduğu Timur Hanın oğlu Şahruh’un kendisine mektup yazarak kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresine aykırı olduğu yolunda tenkidde bulunması üzerine verdiği cevapta, “Atalarım bazı müşkülleri tecrübeyle halletmiştir. İki padişah bir ülkede barınamaz” demiştir.

Fatih Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddede geçen “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola...” ifadesi, Osmanlılardaki saltanat verâseti telâkkisini gösteriyor. Bu maddeye göre Osmanlı hanedanının erkek mensuplarından, güç itibariyle padişahlığa en uygun olup, talihi de yâver gidenin tahta çıkması bahis konusudur. Saltanat müyesser olanın, bu vasıfları hâiz olduğu kabul edilir. Osmanlılarda ilk asırlarda muayyen bir verâset usulü bulunmamasının en mühim âmillerinden birisi de, Eski Türklerdeki ülüş geleneği idi. Hanedanın her erkek mensubu taht üzerinde eşit hak sahibi ve birer padişah vârisi olmak itibariyle kendilerini bu makama ehil görmekteydi. Yeni bir verâset usûlünü, hanedanın birden kabullenebilmesi kolay değildi.

Ülüş geleneğinin neticesi olarak, kendisini tahta ehil gören şehzâdeler taht için mücadele edecekti. Nitekim Fatih’in vefatı üzerine (1481) küçük oğlu Cem Sultan (1495), padişah olan ağabeyi Sultan II. Bayezid’e haber göndererek ülkeyi bölüşmeyi teklif etti. Buna göre kendisi Bursa’da Anadolu’nun, ağabeyi de İstanbul’da Rumeli’nin padişahı olarak hüküm sürecekti. Sultan Bayezid’in bu teklifi devletin bekası ve milletin dirliği için çok tehlikeli görerek kabul etmediği ve kardeşiyle mücadele ettiği bilinmektedir. Cem Sultan, meziyet olarak ağabeyinden belki aşağı sayılmazdı ama, Fatih kanunnâmesi açısından bakıldığında, taht Sultan Bayezid’e müyesser olduğu için, Şehzâde Cem, ayaklanmak yerine, ağabeyine itaat tercihinde bulunabilirdi. Ancak Cem Sultan’ın babasının kanunnâmesinin değil de, daha eski ülüş geleneğinin tesiri altında kalması enteresandır.

Fatih Kanunnâmesi’yle, tahta güç bakımından en uygun ve talihi de yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Bu, Osmanlı siyaset geleneğinde mühim bir inkılâbı temsil eder. Fatih’ten itibaren, İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi Osmanlı siyaset hayatına iyice yerleşti. Velev ki hanedan mensuplarının canları pahasına da olsa. Üstelik eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Bu ise, liyâkatli olanın başa geçmesini öngören İslâm amme hukuku prensibine aykırı olurdu. İslâm amme hukuku, hükümdarın, mazlumun hakkını zâlimden almaya, memleketi gerektiğinde iç ve dış düşmanlara karşı korumaya, asker sevkine, kanunî vergileri toplamaya, hukukî hükümlerin icra ve infazına muktedir bir kimse olmasını şart görür. (İbn Âbidîn: Reddü’l-Muhtar, Bulak 1299, I/384). İşte biraz da bu sebeple, Fatih, yeni bir verâset usûlü koymaktan kaçınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilk asırlarında, her şehzâde merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Nitekim Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzâde Selim, kendisinin tayin edildiği sancağın, merkeze diğerlerininkinden daha uzak oluşundan hoşnud kalmamıştı. Bu usulün de bir takım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ, vezirlerin vs. teşkil ettiği bir takım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut’u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut’un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda hukuk bilgisiyle meşhur olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu (1513). XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya, sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı. Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzâdelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkânı bulacağı düşünülmüştür.

Tarihteki hâdiseler, Osmanlı halkının hanedana eski Türk geleneğinden kaynaklanan bir sadâkatle bağlı olduğunu göstermektedir. Öyle ki, taht üzerinde hak sahibi olarak ancak bu hanedan mensupları görülürdü. Başka bir şahsın veya ailenin Osmanlı tahtına çıkması tasavvur bile edilmemiştir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, bu padişahın oğlu Şehzâde Mustafa’dan (1553) bahsederken  diyor ki: “Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliğe düşmek demekti. Çünki bunlardan birisi tahta çıkınca diğerleri ölüme hazırlanmalıydı. Bu da bilhassa yeniçerilerin durumuyla ilgilidir. Çünki padişahın hayatta bir kardeşi varsa, bu askerlerin padişahtan istekleri hiç sona ermez. Diledikleri şey kabul edilmezse, ‘Allah kardeşini eksik etmesin!’ diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir”.

Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Mustafa ve Sultan III. Mehmed’in oğlu Şehzâde Mahmud (1603) gibi bazı şehzâdelerin ise, bizzat isyana kalkışmamakla beraber, kötü niyetlilerin kolayca istismar edebilecekleri şekilde hareket ettikleri, sözgelişi padişahın icraatini gıyâbında tenkid edip, “Ben padişah olsam, şöyle yaparım, böyle yaparım” diye atıp tuttukları vâkidir. O devir monarşilerinin, en büyük tehlike olarak gördüğü bu tarz hareketler, bu şehzâdelerin ileride fitneye sebebiyet verebilecekleri endişesiyle ortadan kaldırılmaları için kâfi sebep teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman’ın en küçük oğlu Şehzâde Selim ve Sultan IV. Murad’ın kardeşi Şehzâde İbrahim gibi önünde birkaç şehzâde bulunduğu için padişah olacağına hiç ihtimal verilmeyenler, sabır ve teennileriyle, bir gün kendilerini tahtta bulmuşlardır. Bazı şehzâde idamlarında, şehzâdelerin temkinsiz ve cür’etli hareketlerinin yanında, tarihin her devrinde ve her yerde rastlanabilecek  müzevirlerin ve fesatçıların rolü de mühimdir.

“Nizâm-ı âlem”
Fatih Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddede geçen “nizâm-ı âlem” ifadesi, ammenin, yani cemiyetin çoğunluğunun menfaati mânâsına gelmektedir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni ammenin menfaati ile kâimdir. İslâm siyaset telâkkisinde, devletin misyonu i’lâ-yı kelimetullahtır. Bu da İslâmiyetin yayılması demektir. İslâm hukuku, bu misyonu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru görmüştür. Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Kardeş katli politik bakımdan doğru bir müessese olarak görülebilir. Peki acaba hukuken buna mesned teşkil edecek esaslar yok mudur?

Bir kere bu idamlar pozitif hukuka, yani Fatih kanunnâmesine uygundur. Dolayısıyla şeklî hukuka göre meşrudur. Ancak bu kanunnâme, Osmanlı hukukuna hâkim olan şer’î esaslara uygun mudur? Olmadığı kanaatini taşıyanlar vardır. Bunlara göre Fatih Kanunnâmesi bir örfî hukuk metnidir. Kardeş katli de tamamen örfî hukuktan kaynaklanan bir müessesedir. İleride suç işleyebileceği endişesiyle bir kişiye ceza vermek İslâm hukuku prensiplerine aykırıdır.  Gerçekten İslâm hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmayacağı gibi, ileride suç işlemesi ihtimaline binaen kimseye ceza verilemez. Ne var ki örfî hukuk, İslâm hukukunun, yani şer’î hukukun hüküm koymadığı ve hüküm koyma salâhiyetini devlet başkanına tanıdığı sahalarda söz konusudur ve şer’î hukuka aykırı olamaz. Meşruluğunu şer’î hukuktan aldığı için ondan ayrı bir hukuk da sayılamaz.

İslâm hukuku, hükümdara bir takım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Buna ta’zir denir. Padişah bir kimseyi bu çerçevede cezalandırabilirdi ve bu İslâm hukukuna aykırı değildir. Siyaseten katl, yani devlet başkanının, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi de ta’zir cezalarındandır. Bütün monarşilerde olduğu gibi, İslâm hukukuna göre de devlet başkanı yani padişah, yargı gücünü elinde tutardı. Bir başka deyişle padişah başhâkim mevkiindeydi. Kâdılar, ona vekâleten dâvâ dinler ve onun nâmına hüküm verirdi. Böyle olunca padişahın dâvâ dinleyip, gerekirse suçluları cezalandırması, hatta idamına hükmetmesi mümkün ve meşru idi. Şer’î hukuk, meselâ, hırsızlık, gasp ve adam öldürmeyi âdet haline getirenler, halktan kanunsuz vergi ve haraç toplayanlar, livata yapanlar, sapkın görüşlerin propagandasını yapanlar ve hükümete karşı ayaklananların öldürülebileceğini söyler.

Şehzâde idamlarının birinci çeşidi, hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilirdi. Bu, Osmanlı Devleti’nde de câri olan İslâm hukukuna göre bir suçtu. Buna “bağy” (hurûc ale’s-sultan) denirdi. Haksız yere meşru hükûmete isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdı. Nitekim İslâm hukukunun birinci kaynağı Kur’an-ı kerîm, meşru hükûmete itaat borcunu halka yüklemekte (Nisâ: 59); hükûmete de ayaklananlarla harb edip bunları itaate getirmeyi emretmektedir (Hucurât: 9). Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler (Müslim: İmâret 46, (1844), 59, (1852); Ebû Dâvud: Fiten 1, (4248), Sünnet 30, (4762); Nesâî, Tahrîm 6, (7, 93), Bey'a 25, (7, 153); İbn Mâce: Fiten 9, (3956). “Bir ormanda iki arslan olmaz” ve “Mülk, bir hükümdara az, iki hükümdara çoktur” atasözleri meşhurdur. Savcı Beyin (1381), babası Sultan I. Murad’a; Cem Sultan’ın, ağabeyi Sultan II. Bayezid’e; Şehzâde Bayezid’in (1562), babası Kanunî Sultan Süleyman’a isyanları bağy olarak değerlendirilebilir.

Şehzâde idamlarının ikinci çeşidinde ortada bir isyan yoktur. İşte şehzâde idamlarının hukuka uygunluğu meselesi daha çok bu gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Fitne çıkmasından korkulduğu hâllerde, bunun önüne geçmek maksadıyla hanedan mensuplarının öldürüldüğü görülmektedir. Osmanlı hukukçularının ekserisi bunu say bi’l-fesad suçu çerçevesinde değerlendirmiş ve ta’zir suçlarının içinde mütâlaa etmişlerdir. Bu, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel ve mevhum olan kimselerin cezalandırılmasıdır. Şehzâde idamlarının bu türü, say bi’l-fesâd suçunun çerçevesine girer mi, girmez mi? Hukukçular bunda ihtilaf etmişlerdir. Fatih Kanunnâmesi’nin, bunu say bi’l-fesâd olarak gören hukukçuların görüşüne göre sevkedildiği anlaşılıyor. Nitekim madde metninde geçen ve “ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu göstermektedir. Demek ki ulemânın ekserisi buna cevaz vermiştir.

İş işten geçmeden..
Henüz ayaklanmamış bir kimsenin ileride ayaklanması kuvvetle muhtemeldir diye öldürülmesi meşru mudur? Bunların cezalandırılması için suç işlemelerini beklemek çoğu zaman cezalandırma imkânını ortadan kaldırdığı gibi, bazen çok ağır ve telâfisi imkânsız neticeler doğurur. Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz etmek abestir. Çünki iş işten geçmiştir (Günümüzde terörle mücâdele meyanında Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünki suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi sözkonusudur” demektedirler.) Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmedikleri zaman, bunların da diğerlerini öldürmesi sözkonusu olacaktır.

Son devir Osmanlı hukukçularının ileri gelenlerinden İbn Âbidîn (1836) ta’zir bahsinde diyor ki: «Nesefî'nin (1310) Ahkâmü's-Siyâse risâlesinde zikredilmiştir ki; Şeyhülislâm Hâherzâde’ye (1253), fetret zamanında fesatçıların öldürülmelerinden sorulmuş, o da, “Onlar yeryüzünde bozgunculukla hareket ettikleri için öldürülmeleri mübah olur” diye cevap vermiştir. Kendisine, onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler, denildiğinde, “Zarureten böyle yapıyorlar. ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ meâlindeki âyet-i kerime (En’âm: 28) gereğince biz böyle görmekteyiz” demiştir» (İbn Âbidîn, III/186).

Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılmaktadır (Kehf: 74, 80-81). Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevkedecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir. Kur’an-ı kerîmde, fitnenin ölümden daha şiddetli ve daha büyük olduğu meâlinde iki âyet bulunmaktadır: “el-fitnetü eşeddü mine’l-katl” ve “el-fitnetü ekberü mine’l-katl” (Bekara: 191, 217). Fitne, insanlar arasında ayrılık, bölücülük, karışıklık, kargaşa çıkarmak; insanları sıkıntıya, belâya düşürmek; onları hak ve hakikatten saptırmak; Müslümanların zararına sebep olmak demektir. Hükûmete isyan etmek fitne olduğu gibi; halkı hükûmete isyana teşvik etmek de fitnedir. Çünki bunun neticesinde insanlar büyük zarar görürler. Hükûmetin yanlış icraatlarını düzeltelim ve adaleti tesis edelim derken, daha büyük kötülüklere yol açılır. Hoca Sadeddin Efendi (1599) gibi şeyhülislâmlık yapmış bir hukukçu ve tarihçi âlim; ayrıca tarihçi Bosnevî Hüseyn Efendi (1644), şehzâde idamlarının bu âyetlere istinad ettiğini açıkça bildirmişlerdir (Tâcü’t-tevârih, İst. 1279, I/124). Bu husus Yuhanna İncili’nde “Kavmin uğruna bir adamın ölmesi hayırlıdır” şeklinde ifade edilmektedir  (XVIII/14).

Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti (İbn Âbidîn, III/152). Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.

İzâfî Adalet
Şehzâde katlinin hukukî temellerini İslâm hukukunun umumî prensipleri arasında bulmak da mümkündür. Nitekim Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi ve tarihçi vezir Karamanî Mehmed Paşa (1481), bu prensipleri kardeş katlinin hukukî delili olarak serdediyorlar (Tâcü’t-tevârih, I/272; Karamanî Mehmed Paşa: Osmanlı Sultanları Tarihi, İst. 1949, 347). Bu prensipler, asırlar sonra hazırlanan Osmanlı medenî kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin Kavâid-i Külliyye başlığı altındaki ilk yüz maddesinde yer almaktadır:

Madde 26: “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı hâs ihtiyar olunur” (Umumî zararı gidermek, kamunun, çoğunluğun zarara uğramasını önlemek için hususî zarar tercih edilir).

Madde 27: “Zarar-ı eşedd, zarar-ı ehaff ile izâle olunur” (Şiddetli bir zararı gidermek için daha hafif bir zarara başvurulabilir).

Madde 28: “İki fesad teâruz etdikde ehaffi irtikab ile a’zamının çaresine bakılır” (İki kötülükle karşı karşıya gelindiğinde, hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır).

Madde 29: “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” (İki kötülükten birini işlemek zorunda kalındığı zaman, hafif olanı tercih edilir).

Madde 30: “Def’-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır” (Kötülüklerin giderilmesi, iyiliklerin elde edilmesinden önde gelir).

Madde 58: “Raiyye, yani teb’a üzerine tasarruf maslahata menutdur” (Hükümdarın teb’ası üzerindeki tasarrufları, umumun menfaatine bağlıdır).

Burada bir sual vârid olabilir: Madem ki Mecelle medenî kanundur; öyleyse hususî hukuka dair meselelere tatbik edilir; bu maddelerde kasdedilen de mala dair zararlar olup şahsa verilen zararlar değildir. Bu suale son devrin en büyük hukukçularından Mahkeme-i Temyiz Reisi Ali Haydar Efendi (1937), Mecelle’nin en mükemmel şerhlerinden biri olan Dürerü’l-hükkâm adlı kitabında cevap veriyor ve bu küllî kaidelerin İslâm hukukunun yalnız muamelat değil, ibâdet, evlilik ve ceza gibi diğer kısımlarına da şâmil olduğunu ifade ediyor (İst. 1330, I/28).

Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve bir takım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçeceğinden bu siper edilen günahsız Müslüman esirlere, düşmana niyet ederek atış yapılır. Bunda maslahat, yani umumun menfaati vardır. Halbuki suçsuz bir Müslümanın katli caiz değildi. Sonra da düşmana atış yapılarak bertaraf edilir. Ancak eğer bu Müslüman esirler ölmesin diye atış yapılmadığı takdirde, bu sefer düşman ülkeyi işgal edecek, ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürecektir  (İbn Âbidîn, III/230).

İki türlü adalet telâkkisi vardır. Bunlardan adalet-i mahzâ da denilen mutlak adalet prensibine göre umumun menfaati için tek bir ferdin menfaati bile haleldar edilemez. Yukarıda geçen Mecelle prensipleri ise adalet-i izâfiyeyi göstermektedir. Bazen şartlar, adalet-i mahzâ yerine adalet-i izâfiyenin tatbikini icab ettirir. Şehzâde katli de bu çerçevede gerçekleşmiştir.

Ulemânın desteği: Fetvâ
Osmanlılarda hükûmet her icraatında, bunun mevcut hukuka uygun olup olmadığını hukukçu âlimlere sorarak onlardan fetvâ alırdı. Ulemâdan fetvâ sormak, mecburî değil, istişârî olmakla beraber, hükûmet tasarruflarının meşruluğunu göstermesi bakımından çok ciddiye alınmış ve devletin sonuna kadar aksatılmadan tatbik edilen bir usûl olmuştur. Şehzâde idamlarının da hukuka uygun olduğu yolunda zamanın hukukçu âlimleri mütâlaa vermiştir. Bunlardan bazılarının karşı çıkması bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Çünki Hazret-i Muhammed, hukukçu âlimlerin amelî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler (Süyûtî, Câmi’üs Sağîr, II/288; Gümüşhânevî, Râmûz, II/450; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I/66). Dolayısıyla bir meselede hukukçu âlimlerin görüşleri farklı olabilir. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmayacağı, yani bozulmayacağı, Mecelle kaidesidir (madde 16).

Kaldı ki bir iş hakkında fetvâ sorulmamış olsa bile, zamanın ulemâsının bu işe itirazda bulunmamaları, onu zımnen tasvip ettikleri mânâsına gelir. Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Aynı zamanda her birisi büyük birer hukukçu olan tarihçiler, bu arada İbni Kemal (1534) gibi müftiyyü’s-sekaleyn diye tanınan, kazaskerlik ve şeyhülislâmlık gibi ilmiye sınıfının en üst makamlarına çıkmış büyük bir hukukçu ve tarihçi âlim, bu şehzâde idamlarının, siyasî bakımdan doğru olduğu gibi, hukuken de meşru olduğunu açıkça ifade etmiştir (Tevârih-i Âl-i Osman, Ank. 1957, VII/9). Yine Tarih-i Sâf müellifi kazasker Bostanzâde Yahya Efendi (1639) de Sultan III. Mehmed’in kardeşlerini nizâm-ı âlem için öldürmesini hukukçu bir âlim sıfatıyla tasvib etmektedir (İst. 1287, I/86). Osmanlı hukukçu ve tarihçisi Nişancızâde Mehmed Efendi (1622), Şehzâde Yakub’un, saltanat vârisleri, halk için zararlı şeyler yapabilir gerekçesiyle idam edildiğini söylüyor (Mir’at-ı Kâinât, İst. 1987, II/321).

Hâdiseler, geçtikleri ve tarihî şahsiyetler de yaşadıkları zaman ve zemindeki şartlardan ayrı olarak ele alınırsa; büyük hatalara düşmek kaçınılmazdır. Bu sebeple her şeyi, yeri ve zamanını göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Nitekim, kardeş katlini sevimsiz ve hatta gayrımeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendisi içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir.

Yeni verâset usulü
600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca beşi ondördüncü, sekizi onbeşinci, kırkikisi onaltıncı, beşi onyedinci ve biri de onsekizinci asırda olmak üzere 61 şehzâde katledilmiştir. Bunlardan 22 tanesi bilfiil isyan ettiği için öldürülmüştür. Diğerleri de ekseriya Fatih Kanunnâmesi’ni takib eden 150 yıl içinde tatbik edilmiştir.  1603 yılında padişah olan Sultan I. Ahmed kardeşlerini öldürmeye lüzum görmedi ve 1617’de vefatından sonra, oğulları bulunduğu halde, bunlar yaşça küçük olduğundan kardeşi Sultan I. Mustafa tahta geçti. Böylece ilk defa bir padişahın yerine oğlu değil, kardeşi geçiyordu. Bu fiilen Osmanlı verâset telâkkisinin değişmesi demekti. Çünki Osmanlılarda o zamana kadar muayyen bir verâset prensibi olmamakla beraber, tahta hep önceki padişahın oğlu geçerdi.  Bu gelenek, Avrupa’da da yaygın bir şekilde câri olan ve tahtın babadan en büyük oğula geçtiği primogenitur usûlüne benzerdi.

Sultan I. Ahmed’den sonra, hanedanın en yaşlısının hükümdar olduğu seniorat usulüne geçilmiş; bu tarihten itibaren şehzâde katli de tavsamıştır. Artık şehzâdeler sancağa çıkarılmamaya, sarayda oturup tahta geçme sıralarını beklemeye başladı. Sultan IV. Mehmed’den sonra ise (1687) padişahın yaşça büyük oğlu bulunduğu halde tahta kardeşi geçti ve artık resmen hanedanın en yaşlı mensubu padişah olmaya başladı. Verâset usulünün fiilen değiştiği XVII. asırdan itibaren şehzâde idamlarına neredeyse pek rastlanmaz. Bu usul 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’de de formüle edildi. Bir ara Sultan Abdülaziz ve daha sonra Sultan II. Abdülhamid bu usulü değiştirerek tahta genç ve dinamik kimselerin geçmesini sağlamak maksadıyla eskiden olduğu üzere ve Avrupa hanedanlarındaki gibi babadan oğula intikal eden bir verâset usulü kurmak istedilerse de muvaffak olamadılar.

Şehzâde idamlarının doğurduğu neticeler
1. İlk devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Sonraları hanedanın en yaşlısı tahta çıktığı için, padişahların saltanat müddetleri de kısa sürmüş; saltanat namzedlerinden beklenen dinamizm de daha az rastlanır olmuştur.
2. Önceleri şehzâdeler sancakbeyliği yaparak siyasî ve idarî bakımdan daha iyi yetişmekteydi. Sarayda yaşamaya başladıktan sonra, kazandıkları tecrübe daha sınırlı olmuştur. 
3. Başlangıçta saray dışında yegâne alternatif otorite, sancaklardaki şehzâdelerdi. Bunların artık sarayda yaşamaya başlamaları, asker, vezirler, ulemâ gibi hanedan dışı güçlere, âyân, esnaf, hatta ayak takımı gibi olur olmaz kimselere otorite kurma imkânı sağlamıştır.
4. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir.

Sözün kısası
Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolunda eski Türk siyasî geleneği (ülüş sistemi) vardır. Bu gelenek, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti’nde de bu geleneğin tesiriyle başlangıçta muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu.  Osmanlıların, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamadığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, Fatih Sultan Mehmed kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm vaz etmiştir.  “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” meâlindeki Kur’an-ı kerîm âyeti ve gerektiğinde umumî menfaat için hususî menfaatin haleldâr edilebileceğine dair şer’î prensip, şehzâde katlinin hukukî mesnedi olmuş; İslâm hukukçularının ekserisinin bu müesseseye cevaz verdikleri, mezkûr maddede sarahaten ifade edilmiştir. Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu da, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti’nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır.

Abstract
FRATRICIDE IN OTTOMAN LAW
Fratricide is a subject which is liable to be misunderstood. It is necessary to know Islamic law and politics in order to have a clear understanding of it. The matter depends on basic historical, political and legal considerations. The old Turkish political tradition, which is based on the fact that the ruling power is a common property of the members of the dynasty (ülüş), gave rise to centuries of terrible results and caused the division of countries and collapse of states. Consequently there was no clear succession system in the early period of Ottoman Empire. It would be the destiny of a prince which would determine his fate in becoming the sultan. This resulted in the infighting amongst the princes. Therefore the Ottomans preferring the lesser of two evils sacrificed members of their family. In other words, they had no other choice than implementing this sad solution. As a matter of fact many princes, who were not killed, revolted with support from enemy states. This resulted in thousands of people being killed with detrimental effect on the state.

The famous article of the Kanunname (Code) of Sultan Mehmed the Conqueror legalized the fratricide. The majority of the Ottoman scholars permitted it as well. Due to application of fratricide, totally 61 princes had been killed throughout the over 600 year Ottoman history. 22 of them were due to rioting and conspiracy. In the course of time, a succession system was established in the Ottoman State. Beginning from the early 1600s, the eldest member of the dynasty became the Sultan. From then on fratricide, for all intent and purpose, was abandoned. In short, fratricide in the Ottoman Empire, however sad it may have been, was applied for the continuation of the unity of the state and prosperity of the people.



Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.



Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.



Bağdadın Fethi

Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu.
Kendi kendine söylendi:
-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...
Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum:
“Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlıları Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:
-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı'ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.
Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastırdı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi. Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:
-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!
İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi.
Zülfikar Han:
-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?
-Elbette Hânım!
-İyi...
Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?
-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.
-Bak şu densizlere!
Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:
-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:
-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.
Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler. Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:
-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi. 1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:
Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Ramazan 1438
Miladi:
27 Mayıs 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter