Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Hendek gazvesi öncesinde müminler zor durumdadırlar. Beni Kureyza Yahudileri ile ittifak eden Kureyşli müşrikler bu kez çok güçlü ve kararlıdırlar. Savunmasız bir Medine ve bitirilemeyen hendek... Şu bir avuç mücahid, ne yapabilir? Lâkin adı güzel Muhammed (sav) neşelidir. Ülkeler beldeler ötesinden müjdeler verir ki, İstanbul bunlardan biridir.

"İstanbul elbette fethedilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker!"

İstanbul üç tarafı denizle çevrilidir ve denizle iç içedir. Denizle gelen kültürlere açıktır ve çok gelişir. Onun efsunlu ikliminde Hindistan'dan, Arabistan'dan Venedik'ten izler vardır. Her çağa, ama her çağa mührünü vurur. Ortaçağın bilgeleri onu Roma'yla kıyas ederler. Ancak İstanbul Roma'dan daha büyük, daha zengin ve daha mâmurdur. Evet Roma bir dünya kentidir ama, içinde Roma'nın da bulunduğu dünyayı İstanbul yönetir.İstanbul sürekli gelişir ve kabuğunu zorlar. Sık sık zırhının dışına taşar. Bu yeni yeni mahalleler ve yeni surlar demektir.

ZOR GÜNLER
Ne hikmettir bilinmez hep öyle olur, ilk müminler çok ezilirler. Ama bu ümmetin çektiğini kimse çekmez. Kureyşli müşrikler sahabeleri sindirme yolunda her usulü dener, kara kara işkence düşünürler. Döverler, söverler, tecrit ederler. Bütün bunlara dayanılabilir, ama İslâm'ı gönüllerince yaşayamamak var ya, işte o kahredicidir.Önlerinde tek çare vardır: Hicret. Emir de öyledir zaten. Medineliler muhacirleri bağrına basar, misli görülmedik bir kardeşlik destanı yazarlar. Evlerini, bağlarını, bahçelerini misafirleriyle paylaşırlar. Müminler bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedir. Efendimizin sohbetlerinde yetişir, manevi mertebelere erişirler. Ancak müşrikler bu huzuru çekemezler. Zırhlanıp pusatlanıp yollara düşerler. Bedir'de ummadıkları bir direnişle karşılaşır, adeta zakkum içerler. Uhud ise galibi olmayan bir savaş olarak tarihe geçer. Müminler Uhud'un yaralarını henüz sarmışlardır ki dost kabilelerden bir haberci gelir. Genç süvari "Hazırlanın!" der, "Kureyş on bin kişilik bir ordu ile üzerinize geliyor!" İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanındadır, ki bu "kuşatıldılar" demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle baş etmesi mümkün değildir. Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine sahabeyi kiramı toplar istişare ederler. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi "Efendim bizim ellerde" der, "güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar. Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar."

AH O KAYA
Hendek kazma fikri herkese sevimli gelir. Zira Medine'nin yanı başında tarife uygun tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş başka da şansları yoktur. Hemen alet edevat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni hızla koşan bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır. Hendek hızla tamamlanır ancaaaak. Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı her şeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gidecektir. Genç sahabeler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin def sesleri, naraları uzaktan uzağa duyulmaya başlamıştır ki kaya olanca haşmetiyle ortadadır hâlâ. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur, ama, şu üç beş mücahit de kaybedilirse... Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara taşımalıdırlar. Ama Efendimiz mütebessim ve telaşsızdır. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Balyoz taşa değdiğinde müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser. Şam şehrinin müjdesini verirler. Halbuki mücahitler Medine'nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed "İran ülkesinin anahtarları elime verildi" buyurur, "Medayin şehrinin köşklerini görüyorum" Uzaklardan bir toz bulutu kalkar. Def sesleri daha berraklaşır. Kureyşlilerin ayak sesi vadiyi sarar.

BÜYÜK MÜJDE
Efendimiz üçüncü kez öyle bir "Ya Allah!" derler ki, müminlerin içi bir hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık ışık denizi gibidir. Çatırtı kulakları çökertir. Müthiş ses civar dağlardan yankılanıp yankılanıp geri döner. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen'i müjdeler, sonra üstüne basa basa buyururlar ki:

"Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni'mel emiri emiruha ve le ni'mel ceyş zalikel ceyş" (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker)

Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette un ufak olmuştur.

İsterseniz yarım bırakmayalım. Müşrikler hendek önünde çakılır kalırlar. Ardından tarifsiz bir rüzgar çıkar, kumlar ağza, göze dolar. Hiçbir şey yapamadan çekip gittiklerinde bütün ağırlıkları meydandadır. İşte bizim İstanbul sevdamız orada başlar. Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere cihada koşarlar. Araplar dokuz kez, Türkler yedi kez şehri kuşatırlar. Vururlar, vurulurlar, soğuğa, yağmura katlanırlar. Ecdadımız İstanbul sevdasıyla tutuştuğundan olacak, Rum ateşine güler geçer. Öyle ya, içi yanana alev neylesin!

Efendimiz'in İstanbul'un fethini müjdeleyen hadisi şerifleri çoktur. Üstelik bunlar "elbette ve muhakkak" mânâsına gelen edâtlarla güçlendirilmişlerdir ki müminlerin fetihten yana zerre kadar şüpheleri yoktur. Dilerseniz bunlardan bir kaçını yazalım.
“Kayserin şehri fethedilmedikçe, müezzinler ezan okuyup, ganimetler taksim edilmedikçe kıyamet kopmaz.”
“Kayserin şehrine ilk gazaya çıkan ordu mağfirete lâyıktır.”
“En büyük cihad Kostantiniyye'nin fethidir.”
“Konstantıniyye elbette feth olunur ve ganimetler taksim edilir.”

GÜZEL ASKERLER
Müslümanlar henüz Dört Halife devrinde dünyaya açılır, üç kıtada at koştururlar. Hazreti Osman'lı yıllarda Anadolu'ya girer, İstanbul önlerine dayanırlar. Anlattık ya Müslümanlar zor günler yaşar. İşkencelere sabreder, baskılara katlanırlar. Ancak Mekke'nin fethinden sonra hızla yayılır, Arabistan'dan taşarlar. Zamanın üç imparatorluğundan Habeşistan onlara katılır. Ardından Sasani'leri yıkar, Roma'yı bunaltırlar. Sadece Hazreti Ömer devrinde 1036 şehir alır, Suriye, Filistin ve Mısır'a 4 bin cami kurarlar. Yemen'e, Kuzey Afrika'ya, Kafkaslar'a uzanırlar. Müminler Hazreti Osman zamanında deryaya açılır ve Bizans'ın deniz kuvvetleriyle vuruşurlar. Abdullah bin Serh komutasındaki bir avuç mücahid, bizzat İmparator Konstantin'in komuta ettiği donanmayı (Finike önlerinde) denize gömer. Düşünün beş on yıl evvel deveden başka binek, dereden başka su görmeyen çöl çocukları, Rumlar gibi denizci bir milleti denizde ezerler ki, bu muvaffakiyet akılla çözülesi değildir.

İSTANBUL ÖNLERİNDE
Abdullah bin Serh o hızla İstanbul'u da kuşatır, ancak Bizanslılar'a değil, soğuklara yenilir. İlik ürperten iklime boyun eğer ve çekilir. Lâkin Marmara'yı mekân edinir ki, Kapudağ yöresi kışla gibidir.
Hazret-i Muaviye Bizanslılarla Suriye valisi olduğu yıllardan tanışır. Halife olunca onları takibe alır. İmparator Avrupa'yı ayağa kaldırmış, kanlı seferlere hazırlanmaktadır. Halife'ye göre haçlıları durdurmanın tek yolu vardır: "Yerinde boğmak!"

Muaviye (Radıyallahu anh) önce kalemi eline alır, İmparator'a tehditler yağdırır. Bununla da kalmaz Evtad oğlu Yaser'i surlara musallat eder. Ardından Süfyan bin Avf ile oğlu Yezid'i gönderir. Müminler zaman zaman şehrin içine sızar, Ayvansaray civarında vuruşurlar. Ancak Helyepulisli Kallinikus'un ateşi (Rum ateşi) ne kadar yakıcıysa, İstanbul'un kışı da o kadar dondurucudur. Arapları Bizans değil, soğuklar durdurur. Bu seferde başta Eyyûb Sultan Hazretler'i olmak üzere sahabenin ünlülerinden Ebu Zer-i Gıfari, Cabir bin Abdullah, Ebûdderda ve Ebu Saîd-i Hûdri Hazretleri toprağa düşer, şehrimizi şereflendirirler. Ancak Muaviye (Radıyallahu anh) maksadına erişir. Canıyla uğraşan Bizans; haçlı ordusu toplama sevdasından vazgeçer. Doğrusu şu ki, Müslümanların böylesi bir sükunete çok ihtiyaçları vardır.

ÖBÜR EMEVİLER
Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan akınlara devam eder. Bizzat oğlu Mesleme ile yeğeni Ömer bin Abdülaziz'i İstanbul'a yollar. Mücahidler Sinop ve Kastomonu'yu fethederek şehrin surlarına dayanırlar. İmparator'dan tavizler kopararak ayrılırlar ki, artık Karaköy'de kolonimiz ve camimiz vardır (Arap camii) Ömer bin Abdülaziz kafasına koyduğundan cayan biri değildir, nitekim beş yıl sonra, bu kez Bursa üzerinden uzanır, şehri sıkıştırır. Ama surları yine aşamaz. Bu gayretli komutan halife olunca da sevdasından vazgeçmez. Kendisinin üçüncü, Müslümanların beşinci seferini yapar ki, bu çabaların hiçbiri boşa gitmez. Müslümanlar Galata'yı ele geçirir, bu topraklarda kalıcı olduklarını gösterirler. Surların içinde ise "Dârülbalad" adı verilen bir konak kurulur ki, bu içinde camisi de olan koca bir külliyedir. Bir mevzidir yani. Ömer bin Abdülaziz iyi bir komutan olmanın ötesinde, emsali az bulunan bir âlim ve gönül ehlidir. Onun zamanında zekat müessesesi öyle düzenli işler ki, zenginler fakir bulamaz olurlar. Beyt-ül mal zekat kabul etmeye mecbur kalır. Müslümanlar barış yıllarında da havaliye sızar, ticaret yaparlar. Galata gibi katilin, korsanın, ayyaşın, hırsızın fıkırdadığı bir cadı kazanını ıslah ederler. Ama bu iş göründüğü kadar kolay değildir. Arablar öyle sıkıntılar çekerler ki, bulundukları mevkie "Kahır köyü" derler (Sonradan Karaköy olur). İşte bu gün "Yeraltı Camii" adıyla tanıdığımız Kurşunlu Mahzen o yıllarda ibadete açılır. İmparator Leon Müslümanları geç tanır, ama iyi ısınır. Şehirde ilim sanat ve ticarette hissedilir gelişmeler görülür, refah artar. Bu dürüst ve temiz insanlar bir denge unsurudurlar. Leon menfi kaygılar taşımaz, hatta Müslümanların sur içinde yerleşmelerinde beis görmez. Emeviler Eğrikapı ile Edirnekapı arasında bir mahalleye sahip olurlar. Sirkeci'de şer’i bir mahkeme kurulur ki, buranın kadısını bizzat halife tayin eder. Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabi bu yılları "El Musamerat" adlı kitabında uzun anlatır.

SIRA ABBASİLERDE
Aradan yıllar geçer. Yeni imparatorlar gelir. El Mehdi Ebu Abdullah da sulh seven bir hükümdardır. Ancak sulhu korumanın yolu güçlü olmaktan geçer. Sultan yüz elli bin kişiyle İstanbul önlerinde görünüverince bir çok tavizler koparır. Mesela Cibali'de yeni bir Müslüman mahallesi kurulur. Sur içinde yeni minareler yükselir. Bundan dokuz yıl sonra Halife Abdülhadi Mayuf bin Yahya İstanbul'u kuşatır. Şehri ele geçiremez ama, civar şehirleri alır, çemberi daraltır. Menkıbeleriyle büyüdüğümüz Halife Harun Reşid, büyük veli Behlül Dane Hazretlerinin terbiyesinden geçer ve tam bir gönül ehlidir. Ancak o insan sevgisi ile ne kadar dolu ise, İmparator İlya da o kadar kan dökücüdür. Bu kanlı Kral şehirde sayıları yirmi bini bulan müminleri içine sindiremez. Bir gece evlerini basar, bebekleri bile doğrar. Harun Reşid Han bunu duyduğunda kahrolur. Oracığa çöker ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Ardından şehri kuşatır, ama neye yarar? Lâkin İlya'nın yaptıkları da yanına kalmaz. Battal Gazi adlı bir serdar "Kudüs'lü rahip" kisvesinde şehre sızar ve o melanete bulaşanların alayından hesap sorar. Katillere kâbus olur.

UZUN BİR ARADAN SONRA
1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu kapıları açılır. Türkler iki yıl içinde Marmara kıyılarına dayanırlar. Papalık gelişmeleri kaygıyla izler ve ard arda haçlı seferleri düzenler. Müslümanlar bu katiller sürüsü ile baş etmeyi becerirler, ancak zaman ve güç kaybederler. Bu saldırıları henüz savuşturmuşlardır ki bu kez Moğol gailesiyle bunalırlar. Lakin İstanbul'un soluk aldığını sananlar aldanırlar. Zira Bizans benzeri görülmemiş mezhep kavgaları yaşar. Zira Rumlar lügatlarında tahammül kelimesi olmayan bir millettir. Ermeniler'le, Bulgarlar'a inanç hürriyeti tanımazlar. Ancak onlarda Katolik baskısı altında bunalırlar. Hatta "İstanbul'da kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz" diyecek kadar. 1204 yılında Latinler dalga dalga gelir, şehri istila ederler. İstanbul'u İstanbul yapan görkemli eserleri yıkarlar. Şehirde sanatkar bırakmazlar. Bizans tekrar Rumların eline geçer, ancak mezhep kavgaları derinleşir, münakaşalar ayyuka çıkar. O büyüleyici kent bakımsız, huzursuz ve fakirdir. Saray "entrika üretim merkezi" gibi çalışır. Asiller kavgalı, kadınlar hırslı ve kurnazdır. İdari yapı üç bilinmeyenli denklem gibidir. Kimin kime çalıştığı, kimin kimi kazıkladığı anlaşılamaz. Vergiler ağır, israf aşikardır. Ticaret yabancıların elindedir, para Cenevizliler'de birikir. Bizans'ın adı İmparatorluktur ama, bir donanması bile yoktur. Latinlerden miras Katolon artıkları ayyaş ve maceracıdırlar. Şehri haraca bağlar, halkı kavururlar. Hasılı ahali canından bezmiştir. Şimdi adil bir yönetim özlenir. Velev ki, bunu Türkler kuracak olsa bile.

İSTANBUL'U AL GÜLZAR ET
Osman Gazi ölüm döşeğinde bile İstanbul'u düşünür. Vefatına yakın Orhan Gazi'yi çağırır ve son arzusunu dört kelimeyle özetler "İstanbul'u al, gülzar et!"
Bu emrin verdiği hızdan mıdır bilinmez Kayı erleri İstanbul civarında dolaşmaya başlarlar, Anadolu ve Rumelide yayılırlar. Tekfurları tek tek ayıklayıp merkeze yaklaşırlar. Hasılı çember daralmaya, Bizans sıkışmaya başlamıştır. Fethin işaretleri belirmiştir gayri.

HİLAL’İN GÖRÜNDÜĞÜ YILLAR
Osmanlılar hızlı büyür, ancak ne Anadolu'daki birliği sağlayabilir, ne de Rumelide kök salabilirler. Sınırları içinde Bizans gibi hilekâr bir düşmanları varken güvende değildirler. Ne edip edip İstanbul'u almalıdırlar. Yaşamak için buna mecburdurlar.

İlk kuşatmanın üzerinden yedi asır geçer. Şimdi sırada Yıldırım vardır. Bayezid planlı programlı gelir. Önce Şile'yi fetheder. Sonra Güzelcehisarı (Anadolu Hisarını) yaptırır ve Boğaz'ı keser. Karadeniz yolunu emniyete alır. Manuel çok zor durumdadır, belki masaya oturacaktır ama, Yıldırım Bayezid Haçlıların Niğbolu önlerine geldiğini duyar ve erlerinin yardımına koşar. Türkler altı yıl sonra yine gelir, kenti kuşatırlar. Lâkin bu kez Timur'la takışırlar. Kuşatmayı kaldırır, ama tavizler koparırlar. Artık imparator vergi verecek, söz dinleyecektir. Bu seferden sonra Türkler koloniler kurar, ufak ufak şehre sokulurlar. Sur içinde dükkanları, camileri, hatta kendi mahkemeleri vardır. Yerli halk bu komşuluktan bizar değildirler, Türkleri tanıdıkça daha çok severler.

VENEDİK Mi? AMAN HA! CENEVİZLİ, EH İŞTE
Cenevizliler eskiden beri Galata ve Pera bölgesinde hüküm sürerler. Bunlar İmparator izin vermediği için sur yapamazlar. Ancak dıştaki evler yüksek duvarlı ve mazgallıdır. Kuleyi andıran konakların arası duvarlarla çevrilir ve tahkim edilir. Adı konmasa da kale gibidir. Cenevizliler işlerini bilir, Osmanlılarla iyi geçinirler. Alırlar, satarlar, ticaret yaparlar. Hatta zaman zaman Türkler'e donanma desteği verirler. Osmanlılar da eski Ceneviz kalelerini onlara bağışlarlar ki, mesela Samsun bunlardan biridir. Sultanlar, İtalyanlar arası rekabette Cenevizliler'den yana tavır koyar, Venedikliler'i sindirirler. Zira Venedikliler tüccar değil militandır. Fatih'li yıllarda Osmanlılar Arnavutluk, Bosna, Eflak ve Sırbistan’ı kontrolleri altına alırlar. Bulgarlar mı? Onlar artık sadık bir tebaadırlar. Mora yarımadası Turahan Beyin akıncıları ile kontrol altında tutulur. Hasılı Orta Avrupa'da Bizans'a destek verebilecek tek güç kalır: "Macarlar!" Bunlar güya Türk asıllıdırlar, ancak Niğbolu, Varna ve Kosova'da yenilmelerine rağmen Bizans'tan yana oynarlar. Dahası Karamanoğulları ile çirkin ittifaklar yapar, yer yer fütuhatı durdururlar. Fatih Semendire'de Hunyadi Yanoş'la bir araya gelir ve anlaşır. Kuşatma esnasından onlarla takışmamaya özen gösterir.
O yıllarda Anadolu sakin görünür. Fatih Timur'un oğlu Şahruh'a bağlılıklarını arz eder ve yeni sürtüşmelere fırsat vermez. Ama Pontus, Karakoyunlu ittifakı (her zaman ki gibi) fitne kaynatır. Lâkin ayağa takılacak kadar güçlü değildirler.

BİZANS OYUNLARI
Bizans imparatorları desiseci ve hilekârdırlar. Vuruşmaktan ziyade vuruşturarak ayakta kalırlar ve akla gelemeyecek kadar entrikacıdırlar. Bizans İmparatorları Osmanlılar üzerine çok oynar, zaman zaman şehzadeleri kışkırtırlar. Acıdır, ama böylesi kavgalar kanlı geçer ve çok can yakar. Mesela Rumlar Düzmece Mustafa ayaklanmasında aktif rol alırlar. Bütün Rumeli Düzmece'nin eline geçer hatta Bursa yakınlarına gelerek Padişah'a karşı çıkar. Murat Han fitnenin menbaını bilir ve isyanı bastırır bastırmaz İstanbul'u kuşatır. Sultan bu tılsımlı şehrin kubbelerini hilallerle bezeyeceği günlerin hasretiyle yaşayadursun, Bizanslılar bu kez Hamideli Sancak Beyi olan küçük kardeşi Mustafa'yı kullanırlar. Kardeşi İznik'te hükümdarlığını ilan edip, ağabeyine savaş açar, haliyle kuşatma kalkar. Aradan yıllar geçer. Macarlar onüç yaşındaki İkinci Mehmed'i fena sıkıştırırlar. Murat Han erlerinin yardımına (Varna'ya) koşmak ister. Lakin Bizans yüzünden Çanakkale Boğazını kullanamaz, çaresiz kalır. Telaşla Rumelikavağı'na gelir. Bu yöre Cenevizlilerin elindedir. Onları gemilerle taşır, ama asker başına bir düka altını alırlar. Bu çok büyük bir bedeldir, hazineyi zora sokar. Bizanslılar fırsatını buldular mı, yara kaşırlar. Mesela Hurufileri cesaretlendirir, sırtlarını sıvazlarlar. Başkent Edirne'de katliam yaptırırlar. Bu kargaşada, içinde bedestenin de bulunduğu 7000 dükkan yanar. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Osmanlıyı çok uğraştırırlar. Sonra Karamanoğullarıyla, Germiyanları ayağa kaldırır, sinsi sinsi yeniçerileri kaynatırlar. Hepsi bir yana ısrarla haçlı seferleri düzenlemeye çalışırlar ki, haçlı seferleri kan ve yıkım demektir. Ancak İmparatorlar sıkışınca yaptıklarını inkâr eder, gülümsemeyi bilirler. Halbuki bu hilekâr siyaset bizim tarzımız değildir. Hasılı sınırlarımız içinde Bizans gibi bir fitne odağı varken ne doğuda, ne de batıda tutunmamız mümkün olamaz. Kısacası Osmanlılar Bizans'ı yıkmaya mecburdurlar. Yaşamak için bunu yapmalıdırlar.

AH, AYAKLANMALAR
Murat Han hayatı ayaklanma bastırmakla geçer. Çok vakit ve güç kaybeder. Ancak İstanbul sevdası yüreğine düşmüştür bir kere. Şöyle bir "oh" der demez Edirne’ye çekilir ve kuşatma planları yapar.
İşte tam o günlerde birileri gelir gider, Murat hanın dikkatini çekerler. "Hacı Bayram diye biri" derler, "Engürü'de çok taraftar toplamış, sizi uğraştırmasından korkarız." Henüz Anadolu'da birlik sağlanmış değildir. İsyanlardan çok çeken Murat han hiçbir kıpırtıya bigane kalamaz, velev ki aslı astarı olmasa bile. Derhal söz konusu şahsın alınıp getirilmesini diler. Askerler kuş gibi uçar, Ankara'ya varırlar. Şehrin hayal meyal göründüğü bir noktada karşılarına iki hoca çıkar, ki ikisi de birbirinden nurludur. Subaşı atından iner "Biz" der, "Hacıbayram diye birini arıyoruz" Öndeki hoca şefkatle gülümser "Hacıbayram benim" der "hadi gidelim." Sonra zincire vurmaları için ellerini uzatır. Akşemseddin hocasına uyar, aynısını yapar. İhtiyar subaşı düğmesini ilikleyerek "Haşa!" der, "ne haddime" Öyle ya güya şakî almaya gelmiştir. Umduğu nedir, bulduğu ne?

BURUK TANIŞMA
Murat Han ilim meclislerinde çok bulunur, hani "altının değerini sarraf bilir" derler ya, âlimin kıymetini bilir. Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin Hazretlerini gördüğü an baltayı taşa vurduğunu anlar, çok mahcup olur. Ama ne hikmettir bilinmez güzel dostluklar hep buruk başlar. Murat Han ile Hacıbayram birbirlerine doyamazlar. İşte sohbetin ballaştığı demlerden birinde Murat hanın gözleri dalar. Hacıbayram Hazretleri merakla sorar: "Hayrola sultanım?" Murat Han edeple toparlanır "İstanbul, efendim" der, "Bize nasip olur mu acaba?" Hacıbayram Hazretleri elini şakağına koyar, bakışları donar. Kısa bir tefekkürün ardından "Hayır sultanım!" der, "İstanbul'un alındığını ne sen görürsün, ne de ben" sonra tahta beşiğinde mışıl mışıl uyuyan küçük şehzadeyi gösterir. "Ama!" buyurur "Şu yiğit ile bizim köse (Akşemseddin'e öyle der) görseler gerek"

HER PADİŞAHIN KATKISI VARDIR
Bayezid Han Anadolu Hisarını yaptırarak girişir işe. Artık bu iklimde bir kalemiz vardır. Murat Han'ın tek hayali vardır "Ayasofya'da ezan okutmak!" Murat Han'ın vücudu Edirne'dedir aklı İstanbul'da.
Surları aşmak, camiler yapmak. Ecdadın rüyası budur işte.

FETHİN GİZLİ MİMARLARI
Molla Hüsrev ile Fatih abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Onlar sadece İstanbul'un değil Roma'nın fethini planlar, Buruşuk kağıtlar üzerine Paris'i, Viyana’yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Granit gibi.

HAYLAZ ŞEHZADE
Murat Han Hacıbayram Veli hazretlerinin Şehzade Fatih ile ilgili işaretlerini ciddiye alır ve Fatih'in eğitimine daha bir özen gösterir. İslâm âleminin en güzide âlimlerinden onu yetiştirmelerini ister. Fatih çok zeki, ancak yerinde duramayan bir çocuktur. Onunla baş etmek kolay değildir. Nitekim pek çok hoca dikiş tutturamaz ve aflarını dilerler. O günlerde Molla Yegân Hacdan gelir. Murat han "bize oralardan ne getirdin?" diye takılır. Molla Yegan "Öyle bir âlim getirdim ki sultanım" der, "meğer ki tanışsanız gerek". Murat Han merakla sorar "Nerede?"
- Dışarıda efendim, huzura alınmayı bekliyor.
- Aman ha, ilim ehlini bekletmek ne haddimize?.
Ve buyur ederler. Mübareğin önce gölgesi düşer eşiğe. Boyu çok uzun, sakalı simsiyahtır. Dişleri inci inci, gözleri cevahir gibidir. Sarığından taşan gür saçları muazzam bir heybet verir. Mübarek kan kaynatacak kadar sevimlidir. Ama nedendir bilinmez, koca koca vezirler diz çöker, düğme iliklerler. "Vakar" denen şey budur belki... Kim bilir? Molla Yegan "Arkadaşımın ismi Ahmed bin İsmail" der "Ama Araplar onu Molla Gürani lâkabıyla tanırlar!"

HAYDİ KIR DA GÖREYİM
Murat hanın dudaklarına muzip bir tebessüm oturur. İçinden "Haydi bakalım Şehzade Mehmed" der, "şimdi derslerini kır da göreyim." Padişah oğlunu Molla Gürani Hazretleri'ne teslim ederken "Sakın gözünün yaşına bakma" der, "eti de senin, kemiği de." Mübarek sarayda uşaklara bile kıymet verir, aşçıların, seyislerin hatırını sorar. Ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Ona sıradan biri gibi davranır ve soğuk bir edayla "otur" der. Fatih bu muazzam heybet karşısında bocalar ve hayatında ilk defa diz kırar. Molla Gürani Hazretleri Emsile'yi açar, bir iki soru sorar. Ama cevaplar istediği gibi değildir. Bunun üzerine üstüne basa basa "dövmek" fiilini çekmeye başlar. "Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki.." Fatihin rengi uçar, dudakları uçuklar. Titreyen bir sesle son cümleyi tekrar eder "Darabtühü cidden şediden" Vallahi döver mi döver. İşte o günden sonra ödev yapmaya başlar, ezberlerini aksatmaz. Gün gelir ilmin tadını alır, haşarılıklarından utanır. Molla Gürani Hazretleri genç Şehzadeye "Arabi ve Farisi bilmek yetmez" der, "düşmanının lisanını da bilmelisin!" Fatih'e Rumca, Latince, Sırpça öğretecek hocalar bulur, neme gerek dedirtmez astronomi, coğrafya, matematik okutur. Birlikte oturur İtalyan asıllı Alconal Giriaco'dan batı tarihini dinlerler. Molla Gürani Hazretleri rütbe heveslisi değildir ve vebalden çok kaçar. Kendisine vezirlik teklif eden Murat Han'a "Yıllardır bu mevki için çalışanlar var, beni getirip de dostlarından olma" der, ancak kadılıktan kaçamaz. Kadılık şüphesiz övülen ve şerefli bir iştir, ama onun gönlünde ilim meclisleri yatar. Nitekim fırsatını bulduğu an ayrılır, döner Mısır'a .

MOLLA HÜSREV
Fatih Şehzade olarak Manisa'ya yollandığında Murat Han yanına katacak bir ilim ehli arar. Bu zat ona hem hocalık, hem babalık yapmalıdır. Ancak ulema bu zeki şehzadenin nasıl zor biri olduğunu bilir ve çekinirler. Lakin Molla Hüsrev bu işe gönüllü talip olur. Nitekim sevimli müderris ile genç Şehzade arasında tarifi zor bir muhabbet başlar. Molla Hüsrev onun ufkunu açar, büyük düşünmeyi, kendini aşmayı aşılar. Zaman zaman Spil Dağı'nın sarp yamaçlarına çıkar, abi kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Toprağa çizilen şekiller, şemalar.. Onlar sadece İstanbul'un değil Roma'nın fethini planlar, buruşuk kağıtlar üzerine Paris'i, Viyana'yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zafere inançları tamdır. Hani granit gibi.
Sultan Murat vefat ettiğinde İkinci Mehmet on dokuz yaşındadır. Ancak uykularını dağıtacak kadar idealisttir ve tahta geçtiği gün fetih hazırlıklarına girişir. İlk işi mi? Ulemayı yanına çağırmak olur. Onların gölgesinde kendini huzurlu ve güçlü hisseder, onlarsız zavallı ve acizdir. Nitekim Molla Hüsrev, Akşemseddin, Şeyh Sinan ve Akbıyık Sultan yanında yer alırlar ki onlarla ölüme bile yürünür.

EVLADLIK VAAD EDİYOR
Fatih ilim ehlini yanına alınca rahatlar, ilk hocasını unutamaz. Molla Gürani Hazretlerini davet eder. Hatta bir mektup yazarak Mısır Sultanı Kayıtbay'a yalvarır. Kayıtbay'da ilim ehlidir ve bu inci danesinin kıymetini iyi bilir. "Aman Efendim!" der "Size ne vaad ediyorsa fazlasını vereyim, bizi sohbetinizden mahrum bırakmayın n'olur." Molla Gürani mânâlı mânâlı gülümser "Senin veremeyeceğini vaad ediyor" der "Evlâdlık!" Fatih Molla Gürani Hazretlerine kavuşduğu gün "İşte şimdi tamam" der. "İmparator da kim oluyor, Hem Bizans dediğin ne ki?"

HOCANIN DA, ÖĞRENCİNİN DE HAYALİ AYNI
Fatih Molla Hüsrev ile karadan yürüyen gemilerin hayalini kurarlar. Hocaları Fatih'e deniz gücünün önemini anlatırlar. Donanması olmayan bir ordu denize açılan bir kenti kuşatamaz. İstanbul surlarını yıkmanın tek yolu vardır devasa toplar. İşte Fatih bu yüzden ateşli silahlara merak salar.

KALE DEĞİL, BELA
İstanbul'un şehir surları çok güçlüdür. Böylesi bir sur ve hendek olduktan sonra on bin kişilik muhafızla yüz bin kişilik ordular püskürtülebilir. O günlerde İstanbul'un nüfusu seksen bin kadardır, ki bunun yirmi bin tanesi tecrübeli askerdir. İstanbul sıradan kaleler gibi düz duvarla çevrilmez. İmparator Jüstinianus, o ünlü Teodius surları çatlayınca tamir ettirmekle kalmaz. Önüne yeni bir sur yaptırır. Hakiki surları, en az onun kadar güçlü ikinci bir sur saklar. Önünde okçu mazgalları ve hendek vardır. Bu su dolu kanal yirmi metre genişliğinde ve yedi metre derinliğindedir, ki sadece o bile şehri tek başına koruyabilir. Hoş o güne kadar bunu aşan olmamıştır. Dışarıda güçlü süvari ve piyade birlikleri bulunur. Onları geçmeden surlara ulaşmak mümkün değildir. Bir çok ordu kaleye yaklaşamadan geri dönerler. "Yani?" diyeceksiniz. Yanisi şu ki kara cihetinden gelenler, hareketli birlikleri yenecekler, okçuları sindirecekler, hendeği dolduracaklar, arkebüzlerle (kale tüfekleri), toplarla korunan surları aşacaklar, ara bölgeyi temizleyecekler ve asıl sura varabileceklerdir ki, mücadele yeni başlar. Bu beş engeli aşmayan şehre giremez. Üstelik her burç bağımsız birer kale gibidir. Bizans’ın deniz surları daha zayıftır, ancak yaklaşan gemilere ateş yağdırırlar. Grejuva denen melanet denizde bile yanar ve su döktükçe daha beter parlar. Haliç ağzı ise dubalar üzerinde yüzen kalın bir zincirle kapalıdır.

ÖNCE HAZIRLIK
Fatih tevekkül ehlidir, ancak işlerini sağlam tutar. Sultan olur olmaz (henüz on dokuz yaşındadır) hazırlıklara başlar. Bir kere civarda başlarını sokacakları, sıkışınca sığınacakları bir yerleri yoktur. Evet Anadoluhisarı iyi bir mevzidir, ancak zayıftır. Fatih başkule ve içkuleyi surla çevirir ve tahkim eder. Ardından Bizans İmparatorundan Rumeli'de ufacık (!) bir hisar yaptırmak için izin ister. İmparator burası "Frenk mülküdür, karışamam" der, aklı sıra yokuşa sürer, ama Zağanos paşa emrindeki ustalar burcu yarılamışlardır bile. Bizans neden sonra tavır koymaya kalkışır, ama Fatih "Biz bu hisarı sizin için yaptırıyoruz."der, "Karadenizli korsanlardan şikayet etmiyor muydunuz?" Elçiler gelip gelip gitmeye başlayınca Fatih sertleşir ve noktayı koyar. "Anadolu yakası bizimdir" der, "çünkü halkı Osmanlı'dır, Rumeli yakası da bizimdir, zira savunmasını bilmiyorsunuz!" Fatih ilme çok önem verir, denizcilerle uzun uzun suyun hızını, akıntılarını hesap ederler. Hasılı Hisarın yeri tesadüf değildir. Sultanın kaybedecek zamanı yoktur, İnşaatı Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa arasında paylaştırır ve bir yarıştır başlatır. Keresteyi Belgrad, İzmit ve Ereğli ormanlarından getirtir. Civarda ne kadar metruk kilise ve tapınak varsa taşlarını kullanır, ki bin duvarcı ustası ve iki bin rençper geceli gündüzlü didinirler. Ameleler altı binden aşağı değildirler. Boğazkesen Hisarının üçü büyük on üç burcu vardır ve toplarla donatılır. Koca Hisar her şeyiyle dört ayda biter ki bu bir rekordur. Bundan böyle Karadeniz’den gelen gemiler yelken indirecek ve geçiş izni alacaklardır. Eh, bir miktar vergi vereceklerdir tabii. Aksini yapan mı? Vallahi kendi bilir.
Fatih bununla kalmaz Kilitbahir ve Çanakkale Hisarlarını yaptırır, İstanbul'a Ege'den gelebilecek takviyelerin önünü keser.

GÖRÜLMEMİŞ TOPLAR
Fatih ateşli silahlara çok merâklıdır. Ama elindeki toplar güçsüzdür. Onun hayallerini devasa toplar süsler. Fatih önce malzeme hususunda yoğunlaşır. Değişik karışımlar döktürerek mukavemetlerini inceler ve ideali tespit eder. Ardından balistik üzerine çalışır ki bunlar bilinen şeyler değildir. Peki Urban mı? Onlardan çok bulunur, benzerlerinden yüzlerce olan bir ameledir o kadar. Ancak Fatih tecrübeye saygı gösterir, bu ustayı da onurlandırır. Fatih sık sık deneme yapar. Nitekim onun topları ilk tecrübesinde bir Venedik yelkenlisini batırır ve sınıfı geçer. Sultan daha büyüğünü çizer, dökülmesini ister. Fatihin kafasındaki silahlar şekillenmeye başlar. Üzerinde tam yedi yüz sanatkarın çalıştığı dev toplar otuz – otuz beş tondur. Sesi yirmi kilometreden duyulur, mesafesi bir milden uzundur. Gülle altı yüz kilodur ve düştüğü yerde iki kulaç kadar toprağa girer. Toplar hakikaten mükemmeldir, ancak bu alâmetlerin taşınması tam bir derttir.

İLK TAKIŞMALAR
Bu hazırlıklar sürerken Rum köylüleri hayvan otlatma meselesinden Türk çobanlarına saldırırlar, eh bizimkilerin elleri armut toplamaz. Öylesine bir itiş kakış çıkar. Görünüşte basit bir vakadır, ancak imparator çok telaşlanır ve alelacele kapıları ördürür. Bir bakıma kendi elleriyle kendilerini hapsederler. Fatih Gelibolu, Marmara ve Karadeniz tersanelerinde yüzlerce gemi yaptırtır. Yine Müslüman denizciler tekneleriyle gelir, orduya destek verirler. Donanma hiç bu kadar güçlü olmamıştır. Gemilerden bazıları bakır ve demir levhalarla kaplanır. Ulaştırma filosu gider gelir civar sahillerden yiyecek, içecek, yem, yakacak, silah, ve barut taşırlar. Fatih, yüksek surlara karşı "yürüyen kuleler" düşünür, ki bunlar üç kapılı ve siperlidir. İçine çalı çırpı koyabilir, hendek doldurmakta kullanabilirler. Özetleyecek olursak Fatih işi tesadüfe bırakmaz. Donanmayı güçlendirir, hisarlar yaptırır, toplar döktürür. Harekât için en uygun zamanı seçer, surlara, hendeklere, burçlara, gemilere karşı tedbirler düşünür. Ama en çok güvendiği şey gölgesine sığındığı velilerdir. Zafer müyesser olur mu? Orasını Allah bilir. O dilerse olur, dilemezse olmaz. Ancak böylesi alimlerin yanında ölüme yürümek bile zevktir.
Ve zevkle yürürler ölüme.

MANDA DERİSİ KADAR
Rivayete göre, Fatih Rumeli Hisarını bitirinceye kadar Bizans’la takışmak istemez. Hatta Hisar için imparatordan izin ister. "Çok değil!" der, "Bir manda derisi kadar yer istiyorum sizden." İmparator "olur muydu, olmaz mıydı" derken Hisar bitirilir, ki dudak uçuklatan bir kaledir. Bizans elçilerinden biri "Sözünde durmak böyle mi olur" diye serzenişte bulunur, "bir de utanmadan manda derisi kadar yer istemiştiniz." Fatih "Türk sözünde durur" der. Hemen bir manda derisi getirilmesini emreder. Onu ince ince kestirir, belki bir fersah şerit çıkarır. Eh, bu şerit hisarın etrafını rahat rahat çevirir. Hatta bol gelir.

FETİH HEYECANI HERKESİ SARAR
Müslüman gemiciler tekneleri ile gelir ordunun emrine girerler. Türkler Rumeli Hisarını 4 ayda bitirerek yeni bir rekora imza atarlar. Boğazkesen hisarına yerleştirilen toplar gemilerin korkulu rüyasıdırlar.
Surları yıkan muhteşem toplar fatihin kafasında şekillenir ve hayata geçirilir.

Fatih: "Ya ben İstanbul'u alırım, ya İstanbul beni!"

DÖNMEK YOK!
Fatih'i Bizans değil, silah arkadaşları yıkar. Zafere inanmayan komutanlar her aksaklığın ardından tavır koyarlar. Gencecik sultanın yükü ağırdır. 21 yaşındaki bir gencin omuzları bu sıkleti çekesi değildir. Meğer yanında veliler olmasa... Uzun süren hazırlıklardan sonra beklenen gün gelir. Fatih komutanlarını toplayarak istişare eder. Çandarlı Halil'in başını çektiği yaşlılar ihtiyatlıdırlar ve kuşatmaya karşı çıkarlar. Ancak çoğunluk saldırıdan yanadır. Ulema ve asker Fatih'in yanındadır. Oylama yapılır, karar sultanın istediği gibi çıkar. Anadolu halkı kovandan kurtulan arılar gibi orduya koşar, silah kuşanırlar. Hatta Aydınoğulları ve Karamanoğlu bünyesindeki mücahitler birliklerinden kaçar, gönüllü saflarına katılırlar. O devrin alimlerinden Akşemseddin, Molla Fenari, Molla Gürani, Molla Hüsrev ve Şeyh Sinan genç Padişaha cesaret verir ki, bu destek her tedbirin üstündedir.

YA ALLAH!
Fatih o kışı Edirne'de geçirir ve bahara doğru yüz bin kişilik bir orduyla yola çıkar. Sadece bir topu altmış manda çeker, yetmiş nefer yol açar. Nisan başlarında İstanbul'a yaklaşırlar. Karaca Paşa, Misivri, Vize, Midye, Burgaz, Bigados ve Ayastefanos'u (Yeşilköy) ele geçirir. Dışarıdaki Bizans birlikleri kaleye çekilir. Bu esnada sekiz Venedik kadırgası şehre girmeyi başarır ki, bunlar ağzına kadar buğday, barut ve şarap doludurlar. Böylece Bizans'ın gemi sayısı elliyi aşar. İmparator Kaptan Guistiniani'yi başkomutan yapar. Guistiniani adamlarını surlara (özellikle kapılara) yığar. Bizansın on iki savunma komutanından sadece ikisi Rum, ötekileri Cenevizli, Venedikli, İspanyol, Rus ve Almandır. Ordu 6 Nisanda surların karşısına gelir. Fatih Mahmud Paşa'yı elçi olarak İmparator'a yollar ve şehrin kan dökülmeden teslimini teklif eder. Ahalinin canı ve malı korunacaktır. Bu teklif reddedilir ve ateş başlar.

BİSMİLLAH!
Osmanlılar önce küçük toplarla üçgen çizer, göbeği büyük güllelerle indirirler. Ancak şahi toplar çabuk ısınır ve günde sadece on kez ateş edebilirler. Bu sınır zorlandığında tehlikeli olurlar. Nitekim toplardan biri infilak eder. Fatih bundan böyle namluların yağlanmasını emreder ki ısınan makinelerde yağlı soğutmayı ilk düşünen odur. Fatih top telefini dikkate alır ve seyyar bir dökümhane yaptırır. Bir yandan savaşır, bir yandan yeni yeni toplar döktürür. Sürekli atış duvarların örülmesini zorlaştırır. Eh, surlar da kul yapısıdır ve yıkılır, ancak Bizanslılar çoluk çocuk çalışır gedikleri kapatırlar. Bunun için hazır mertekleri vardır, içlerine taş, tuğla, fıçı bulduklarını doldururlar ki çoğunlukla çaput ve çamurdur. Hatta sırf bu yüzden civar kiliseleri yıkar, taşlarını kullanırlar. Yine güllelerin tesirini azaltmak için surlara içi yün dolu harharlar (büyük çuvallar) asarlar. Üstlerini ıslak derilerle kaplarlar. Bu arada toprak altında nefes kesen bir mücadele sürer. Lağımcılar köstebek gibi çalışır surların temellerine ulaşmaya çalışırlar. Bizanslılar karşı lağımlarla onlara mukabele ederler. Buluştukları yerlerde kanlı bir kavga başlar.

ALLAH-U EKBER!
Osmanlılar top ateşinden bir hafta sonra hücuma kalkarlar. Ancak henüz Bizans diridir. Kızgın yağlar, ok, taş ve Rum ateşiyle karşı koyarlar. Türkler şehitleri alabilmek için yeni şehitler verir, ancak arkadaşlarını ortada bırakmazlar. Bu arada Baltaoğlu Büyükada'daki hisarı almakla vazifelendirilir. Yerli Rumlar muhafızlara destek verir, kalelerini savunurlar. Baltaoğlu top ateşiyle duvarları yıkar ve kuru otları ateşe verir. Duman kaleyi bürüdüğünde hepsi teslim olur ki direniş bir gün bile sürmez. Ardından Boğaz'daki kaleleri ele geçirir, ki Tarabya bunlardan biridir. Şimdi sıra Haliç ağzındaki zincirdedir. Ancak zinciri korumakla vazifeli Venedik gemileri apartman gibi yüksektir ve bizim çelimsiz teknelerimizin rampa şansı yoktur. Türk gemileri hasar görür ve çekilirler. Aynı gece yürüyen kulelerle surlara hücum eden askerlerimiz istenileni yapamaz, üstelik kayıplar verirler.

NEFES KESEN MÜCADELE
20 Nisanda şarap, buğday ve silah yüklü üç Ceneviz gemisi görünür Türk donanması bunları kuşatır, ancak yüzen kaleyi andıran yüksek bordolu gemilere bir şey yapamazlar. Cenevizliler bizim açık güverteli teknelerimizi taşa tutarlar. Leventler çok şehit verirler. Yedikule sahillerinden muharebeyi seyreden Fatih heyecan içindedir, hatta bir ara dayanamayıp atını sulara sürer. Ama yapılacak çok şey yoktur. Ceneviz gemileri lodosu arkalarına alır, Haliç'e girmeyi başarırlar. Bizanslılar'ın morali yükselir. Türkler mahzun ve şaşkındırlar. Kuşatmaya başından beri karşı çıkanlar öyle bir "demedim mi ben size" edâsı takınırlar ki, ordugâh içinde ayrılık çıkar. Vezirler kuşatmayı uzatmanın tehlikesinden dem vurur, muhtemel bir Macar saldırısından söz açarlar. Zira yeni Macar Kralı, eski anlaşmayı tanımaz. İşte tam bu esnada Bizans barış ister ki "buna müspet cevap verelim" diyenlerin sayısı artar. Ancak veliler ısrarla "devam" derler, öyle ya onlar, diğerlerinin göremediklerini görür, bilmediklerini bilirler. Fatih komutanlarının muhalefetine rağmen kuşatmada ısrar eder. Taze bir heyecanla askerinin içine döner.

FATİH BİR DAHİ Mİ?
Fatih bilinmedik taktikler ve silahlar üzerine çok düşünür. Mesela "havan topu" fikri ilk kez onun kafasında şekillenir. Gülleleri Galata evlerinin üzerinden aşırarak Haliç zincirini koruyan gemilerin üstüne düşürür. Gemiciler, teknelerinin telaşındayken, donanmamız Dolmabahçe'den yükselmeye başlar. Fatih böyle bir şeyi önceden düşünmüş olmalıdır zira yağlı kalasları, makaraları, halatları hazırlamak kolay değildir. İşte Telli Baba o esnada ortaya çıkar. Rivayetlere bakılırsa incecik telleriyle koca koca tekneleri çeker, dağları aşırır. Denizciler karada da yelken açar, rüzgarın gücünü arkalarına alırlar. Bir gecede 72 gemiyi Haliç'e atlatırlar. Ertesi sabah Rumlar Kasımpaşa'daki donanmayı görünce şok olurlar. Şimdi şaşırma sırası onlardadır. İmparator (ne kadar ağır olursa olsun) vergi karşılığı barış ister. Bir taraftan da toplantı yapar, çıkış arar. Venedikliler barut doldurulmuş iki kalyonun intihar saldırısı düzenlemesinden yanadırlar. Ancak Galata Belediye Başkanı Anzola Zaciria baskını haber verir. Gocco'nun komutasındaki intihar filosundan ancak iki gemi döner geriye. Yakalanan tayfalar surların karşısına asılırlar. Rumlar yıkılır, tırnaklarını kemirmeye başlarlar. Fatih'te oyun çoktur. Nitekim bir gece Cenevizlilerden aldığı şarap fıçılarını urganlarla bağlıyarak Haliç üzerine (Hasköy-Ayvansaray arasına) bir köprü kurar, üzerine toplar yerleştirip surları dövmeye başlar. Galata'daki havan topları gemilere gülle yağdırmaya devam eder. Bir çoğu telef olur. Cenevizliler "Bunlar bizim gemilerimiz, ayıp olmuyor mu?" deseler de Fatih ateşe ara vermez, "Şehri alayım zararınızı öderim" diyerek geçiştirir. Zira onların içten içe Bizansı desteklediklerini iyi bilir, ama şimdilik karşısına almaz.

SURDAKİ GEDİK
Türk topçusu ateşe ara vermez, ısrarla surları döver. Nitekim Bayrampaşa cihetinden beklenen gedikler açılır. Ancak Bizanslılar buraları inatla savunurlar. Hem kayıp verirler, hem kayıp verdirirler. 12 mayısta Ayasofya'daki toplatıda bir çıkış yapıp baskın vermeyi düşünürler. Tam o esnada Türkler hücuma geçer. İmparator cepheden kaçan yüzlerce asker görür ve onları yerlerine döndürür. Ama panik başlamıştır bir kere. Osmanlılar 18 mayıs günü yürüyen kulelerle surlara yaklaşırlar ki, bunlar surdan daha yüksektirler ve burçların üstündeki muhafızlara taş yağdırırlar. Bizans korku ve dehşet içindedir. Bu şaşkınlık esnasında Türkler taş, toprak, ot, çalı dolu çuvalları hendeklere atmaya başarırlar. Ancak İmparator sabaha kadar kadın ve çocuklarla çalışır. Hem hendekleri temizletir, hem gedikleri tıkatır. Üstelik grejuvayla (Rum ateşi) yürüyen kuleyi yakmayı başarır. Ancak şehirde açlık baş gösterir, uykusuzluk ve yorgunluk muhafızları perişan eder. Bu arada Adalar Denizi'ne (Ege'ye) giden Venedik gemisi eli boş döner, ümitler biter. Konstantin askerlerine ücret ödeyemez. Muhafızlar emirleri dinlemezler. Koca İmparator zenginlerden borç ister, ancak asiller duymazdan gelirler. Garibin itibarı iki paralık olur. Hatta Venedik Balyozu'nun hazırlattığı mantaletleri (okçuları koruyan paravanları) arabacılara taşıtamaz. Sonunda saraydaki şamdanları eritip para bastırır. Öyle ya Bizans'ta adam çalıştırmanın tek yolu vardır: "Altın!"

SURLAR ÇOK DİRENİRLER AMA...
İstanbul surları diğerlerine benzemez. O güne kadar aşılamamıştır. İki sıra sur, okçu mazgalları ve derin hendek. Sonra birer kaleyi andıran burçları aşmak her yiğidin harcı değildir. Türk donanması Venedik gemileri karşısında çaresiz kalınca, Fatih dayanamaz, atını denize sürer. Gemileri karadan yürütmeyi düşünmek.. Dahilere has bir taktik. Surlar asırlara meydan okurlar. Hâlâ öyle değiller mi?

KUTLU GÜN
Fetihle birlikte dünya değişir. Artık krallar da top kullanır, derebeylerini yıkarlar. Gemiciler pusulayı öğrenince okyanuslara çıkarlar. İlmin göz kamaştıran ışığı Avrupa'yı sarar ki rönesans başlıyor demektir.
"Şehir kuşatmak" iki kelimeyle söylenir, ama kolay iş değildir. Bu zor kavga Osmanlı'yı da yıpratır, lâkin Bizans iyiden iyiye usanır. Açıktan açığa "öldükten sonra vuruşmanın manası ne?" der, dövüşü bırakırlar. Vurguncular fiyatlar biraz daha yükselsin diye buğday saklar, bulanık suyu bile altınla satarlar. İmparator gayretli ama acizdir. Konstantin son kez kalabalığı toplar ve onlara çok duygulu bir konuşma yapar. Doğrusu şu ki Rumlar etkilenir, "ölümüne savaş" kararı alırlar. Fatih son bir kez daha teslim çağrısı yapar ki bu dinimizin gereğidir. İmparatora Mora Despotluğunu teklif eder. Hazineleriyle çıkmasına izin vereceğini söyler. Konstantin "Buna yetkim yok" der, "ölmeye hazırım!"

ZOR GÜNLER
Bu arada Macar elçisi gelir ve kuşatmanın derhal kaldırılmasını ister. Gerginlik sürerken silah ve erzak dolu 4 büyük kalyon Haliç'e girer. Yaygın kanaat bunların öncü oldukları hakkındadır. Güya yüzlerce parçalık haçlı donanması Eğriboz ile Sakız aralarında bir yerlerdedir. Bozguncular seslerini yükseltirler. "Be hey tıfıl. Yıldırım gibi bir cengaverin bile gücü yetmedi, İstanbul'u almak sana mı kaldı?" fısıltıları ordugâhı sarar. "Eğlence arayan şımarık çocuk" benzetmesi Fatih'i çok yaralar. Yemekten içmekten kesilir ve sabahlara kadar ağlar. Yastığı sırılsıklamdır. 50 gündür uykuya hasrettir ve gözleri kan çanağını andırır. Öyle ya fidan fidan yiğitler toprağa düşerken nasıl uyunur? Vebal tokmak olur beynine vurur. Tırnaklarıyla yola yola yüzünü kanatır. Artık dayanacak takadı kalmamıştır. Ancak Zağanos Paşa bir serhat kurdudur, söylentilere güler geçer. Batı dünyasının içinde bulunduğu durumu iyi bilir ve "Sen işine bak sultanım" der, "şu anda yardım filan gelemez". Akşemseddin Hazretleri ise "İstişare et karar ver ve asla dönme" hadisini şerifini hatırlatarak ondan güçlü olmasını ister. Büyük veli rahat ve rahatlatıcıdır. Israrla 29 mayıs gecesini işaret eder ki, zamanın kutbu (Ubeydullah-ı Ahrar) onlarladır. Fatih tellalları çağırtır ve "29 mayısta hücum var" diye bağırtır, ganimeti serbest bırakır. Surlara ilk çıkana rütbeler vaad eder. Ordunun morali yükselir. Planlar son kez gözden geçirilir. Buna göre Hamza bey denizden surlara yaklaşacak, muhafızları yerinde tutacaktır. Zağanos Paşa Haliç köprüsünden saldıracaktır. Ama şehre Bayrampaşa cihetinden girilecektir.

SURLARIN DİŞLERİ SÖKÜLÜR
O gece surlar biteviye hırpalanır. Düşmana nefes aldırılmaz. Osmanlı ordusundaki Hıristiyanlar hücum gününü okların ucuna bağladıkları mektuplarla kaledekilere duyurmuş olmalıdır. Şehirden kaçışlar başlar ki, Fatih'in istediği de budur. Bayrampaşa vadisinde üç yüz metre büyüklüğünde bir gedik açılır. Ancak burası binlerle muhafızla korunur. O gece Marmara kıyılarından Galata sırtlarına mum donanması yapılır. Şehir, ışıktan bir çember içine alınır. Sahrayı kös sesleri sarar. Bunlar infaz bekleyen mahkumları çıldırtan saat tıktıklarını andırır. Topçu ateşi gitgide hızlanır, surlar hallaç gibi atılır. Gece 1.30 civarında mücahidler "Ya Allah!" der, surlara yürürler. Önce gençler ve tarikat gönüllüleri hücuma geçer. Merdivenleri dayar, maniaları yıkarlar. Bunların çoğu şehadet şerbetini içer, ardından tecrübeli Anadolu askerleri gelir ve surlarda tutunmayı başarırlar. Ulubatlı Hasan ve arkadaşları basamak olur, diğerlerine yol açarlar. Ancak iki saat süren kanlı mücadeleden sonra ilerleyemez olurlar. Kiliselerin çanları acı acı çalar, halk taş yağdırmaya başlar. Şimdi bütün Bizans buradadır. İşte tam o esnada yeniçeriler görünür ve gırtlak gırtlağa bir kavga başlar. Türkler o kadar çok ok atarlar ki gökyüzünü kararır. Nitekim bu oklardan biri komutan Jüstüniani'yi devirir. Kan görünce ölüm korkusuna kapılan genç komutan kendisini gemisine götürmelerini ister. İmparator adeta yalvarır "N'olur yapma kaptan" der, "Şu kadarcık yaradan kimse ölmez, yoksa dağılırız" Onun kaçar gibi uzaklaşması Hıristiyan saflarında panik başlatır. Sultan Mehmet birlikleri sürekli değiştirir, dinlenmiş askerlerle cepheyi destekler. Derken iki rekat namaz kılar ve erlerinin arasına katılır. Artık Bizans'ın dayanacak takatı kalmamıştır. Çözülme başlar. Halk panik içinde kaçışır, kiliselere sığınır. Fatih düşmanın merdini sever. İmparatora kahraman muamelesi yapacaktır ama öldüğünü duyar. Buna çok üzülür. Doğrusu şu ki Kral er gibi dövüşür ve askerce ölür.

AYASOFYA'YA
Topkapı'yı baltalarla parçalayan kapıkulu askerleri öteki birliklerle birleşirler, Önce Edirnekapı'daki, sonra Mevlanakapı'daki direnişi kırarlar. Zağanos Paşa köprüden geçer, hücuma kalkar. Haliç'teki denizcilerimiz Fener sahillerine çıkarma yaparlar. Cebe Ali Bey komutasındaki leventler surları kolay aşarlar. İşte o semte bu yüzden Cebe Ali (Cibali) derler. Hamza Bey'in denizciler ise Samatya mevkiinde surlara tırmanırlar. Dört bir yandan şehre girip Aksaray civarında buluşurlar ve Ayasofya'ya yürürler. Sur içinde dikkate değer bir direnişle karşılaşılmaz ve Fatih şehre girer. Halk böylesine genç bir sultanla karşılaşmayı beklemiyor olmalıdır. Akşemseddin Hazretlerine hürmet ederler. Büyük Veli sultanı işaret eder. Fatih "Evet" der "Sultan benim, ama fatih odur!" Sultan Mehmet Ayasofya'ya gelir. Patriğe "Ayağa kalk!" der, ahaliye hayatları ve hürriyetleri hakkında garanti verir.

İLK EZAN
Öğle vakti girmiştir. Yanık sesli bir müezzin mahfile çıkar. Yanık ve çoşkulu bir Kahire aksanı ile ezan-ı Muhammedi okur ki kubbe çın çın çınlar. İşte bu ses bütün yorgunluğa değer. Fatih Ayasofya'nın camiye çevrilmesini emreder. Onu vakıflaştırır ve "ayakta durduğu müddetçe cami kalmasını" vasiyet eder. Fethin akabinde büyük şölenler verilir. Üçüncü günden sonra askerin ortalıkta dolaşması yasaklanır. Fatih halkın kendi inançları doğrultusunda yaşayabileceklerini duyurur. Saklananlar ortaya çıkar. Hayat eskisi gibi akar.Fatih galiplerle mağlupların bir arada yaşamalarını ister. Rumları çağırıp yeni bir patrik seçmelerini emreder. Yeni Patrik Kurtesios Skalorios'u yemeğe çağırır. Asasını ve tacını eline verir. Dahası kapıya kadar uğurlar. Fatih Ortodoks kilisesinden vergi almaz. Bunlar nikah, defin ve veraset işlerini kendi aralarında yürütecekler, açıkça ibadet edebileceklerdir. Fetih esnasında camiye çevrilenler hariç, kiliseleri onlara kalacaktır. İstanbul'un fethi ile katolikler büyük bir yara alır. Papaların tesiri azalır. O günden sonra bir daha haçlı seferi düzenleyemezler. Artık Ortodoksların da bağımsız Kiliselerini vardır ve Hıristiyan dünyasındaki birleşme ümitleri suya düşer. Papalar doğulu Hıristiyanları kullanamaz olurlar.

YENİ BİR ÇAĞ
Feth-i Mübin'in ardından dünya değişir. Avrupalı krallar topu kullanmayı öğrenir ve derebeylerini yıkarlar. Merkezi yönetimler güç kazanırlar. Haritalar çabuk değişir, ama artık daha kalıcıdır. Avrupa'da Kilise baskısı azalır, hurafe devri biter. Hadiseler ilmin ışığında daha net görülür. Şimdi Müslümanlardan aldıkları temel üzerine yeni bir şeyler bina etmenin zamanı gelmiştir. Hasılı Rönesans İstanbul'un fethi ile başlar.
Ticaret yolları Müslümanların eline geçince, Avrupalılar yeni yollar (sömürgeler) ararlar. İslâm âlimlerinden dünyanın yuvarlak olduğunu, gemicilerimizden pusula kullanmayı öğrenirler. Şimdi tek iş kalır: Okyanuslara açılmak. Venediklilerin, Cenevizlilerin Karadeniz kıyılarındaki kolonileri sona erer. Asırlarca doğu ticaretini ellerinde tutan İtalyanlar'ın saltanatı biter. Türklere büyük bir güven gelir, batılılar uzun yıllar Osmanlı'nın önüne çıkmazlar. Müslümanlar Rum da olsa sanatkârın değerini bilirler. Onlara ummadıkları imkanlar açarlar ki, İstanbul bir kültür ve medeniyet merkezi olur. Türk denizcileri Haliç ve Kadırga'daki tersanelerde büyük gemiler yaparlar. Karadeniz ve Akdeniz Türk gölü olmaya başlar. İstanbul yaşadığı Latin istilasından beri perişan ve bakımsızdır. Fatih önce surları ve civar kaleleri onarır. Liman ağzının karşısına gelen Döküntütaş'a Kızkulesi'ni yaptırır ve toplar koydurur. Rumeli ve Anadolu'dan 5 bin aileyi şehre getirir ki bunlara ücretsiz yer verilir. Fatih şehre 1500 yeniçeri bırakır ve Edirne'ye çekilir. Zira Tekfur Sarayı bir konaktan çok, manastırı andırır ve Sultan İstanbul'un karanlık ve kasvetli sokaklarına alışamamıştır. Şimdi şehre yeni bir çehre çizmenin zamanıdır.
Siluetinde minareler olan bir çehre...

HİLALLİ KUBBELER
Fatih İstanbul'da çok eser kazandırır. Ancak en bilinenleri adına yaptırdığı külliye ile Topkapı sarayıdır. Onun kafasındaki saray, yönetim mekanizmasının tam ortasında olmalıdır. İşte bu yüzden Topkapı, meclis, maliye ve genelkurmaydır. Hem belediye, hem hazine, hem de saraydır. Başbakanlıktır, danıştaydır, sayıştaydır. Mescittir, mahkemedir, cephanedir. Camidir, okuldur, kütüphanedir. Hamamları, aşhaneleri, fırınları, çeşmeleri, iskeleleri, merasim alanları ve ahırları ile küçük bir şehri andırır.
Hepsi bir yana dünya buradan yönetilir, âleme nizam verilir.

FETİH HİKÂYELERİ

Şehid oğlu şehid
Ulubatlı Hasan

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan,
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan'dan...
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın,
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Arif Nihat Asya

Mevzu nedir bilinmez ama II. Murad Han o güne kadar yapmadığını yapar, bir anda talimgâhta biter ve "yiğitlerim" der, "mühim bir vazife var. Bu işi kim yapar?" Askerlerin hepsi de "sağına soluna bakmadan" bir adım öne çıkar, "ben" derken hançerelerini yırtarlar. Sultan sakalını sıvazlar mütereddit bir ifadeyle "ama" der, "gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var." Levendler bu güç görevin şehadete neticelenebileceğini anlarlar. Lakîn zerre kadar tereddüt etmeden bir adım daha atar ve gönüllü olduklarını haykırırlar. Murad Han bakar olmayacak, kendisi seçmeye kalkar. Yanıbaşındaki uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı, ateş gözlü yiğide döner "mesela sen" der, "bu işe ne dersin?" -Bu büyük bir şeref, beni seçtiğiniz için dua ederim. Sultan askerini kenara çeker. Elini dostça omuzuna koyar ve "peki benden istediğin bir şey yok mu" diye sorar.
Yiğit, başını öne eğer. Sultan "söyle" der.
-Devletlü Efendim, benim Bursa Karacabey'de, Ulubat gölü kıyılarında yaşıyan bir hatunum, bir oğulcağızım var. Hani diyorum ki Hasan'ım da okusa, devlete millete hayrı dokunsa...
Asker cümlesini tamamlayamaz, Murad Han "sen gönlünü ferah tut" diye fısıldar, "bundan böyle hanımın kızımdır, sultan kızı gibi kollanacak. Oğlunu Bursa'nın en gözde alimleri okutacak. Var git şimdi, sana görevini anlatsınlar."
Levend'in yüzünde sımsıcak bir tebessüm belirir, " ferman padişahımındır" der, diz kırar.
Genç askerin adeta kuşları uçar, lâkin sultanın kuşcağız omzuna beş batman yük bırakırlar.

Ah o vasiyyet
Beklenen olur, bir kaç hafta sonra ateş gözlü yiğidin ölüm haberini ulaştırırlar. Sultan Murad'ın kolu kanadı kırılır, derhal adamlarını Ulubat'a yollar, yanlarına para ve erzak katar. Gelgelelim kadıncağızın izini nişanesini bulamazlar. Ararlar, tararlar, sorarlar nafile... Vali, kadı, subaşı. Hepsi de "maalesef" der ellerini çaresizlikle iki yana açarlar. Murat Han fevkalade müteesir olur, artık Ulubatlı'yla yatar, Ulubatlı'yla kalkar. Geceleri uykuyu dağıtır, gündüzleri uçan kuştan haber sorar. Bir ömür azap içinde geçer, ölümü yaklaştığında oğlu Mehmed'i (Fatih) çağırır, "vasiyetim olsun, Ulubatlı Hasan'ı bul, ona sahip çık" diye fısıldar, "yoksa baban rahat yatamaz!" Sultan Mehmed arar, sorar ama ne mümkün. Lâkin vasiyyeti unutmaz, hadiseyi zihninin bir köşesine yazar.

Kimdir bu bre!
İstanbul kolay bir şehir değildir. Surları güçlü, askeri eğitimlidir. Önde hareketli birlikler, arkada alçak mazgallar, derken yedi metre derinliğinde bir hendek ve devasa surlar. Arada bir boşluk sonra bir daha surlar... Düştüğü yeri yakan Rum ateşi, misket atan toplar, yağ fıkırdayan kazanlar, oklar, taşlar, mızraklar... Kuşatma 50'inci gününü doldururken henüz dişe dokunur bir ilerleme sağlanamaz. O gün savaş yine kızışır. Yorgun ve yaralı askerler geri çekilirken ellerinde iri pala ve küçük kalkanları olan otuz kadar gönüllü surlara atılırlar. Görünüşleri dervişvaridir ancak yeniçerilerden iyi vuruşur, adeta düz duvara tırmanırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar bir burcu ele geçirir, Rumları dağıtırlar. İçlerinden biri göstere göstere sancağı dalgalandırır ve adeta temreni taşa çakar. Nazlı hilali gören askerlerin maneviyatı nasıl artar anlatılamaz . Bir tekbir... Bir uğultu... Bir anda surlar sallanmaya başlar. Evet feth görünmeli olmuştur ama üç hilali burçlara çeken yiğidi ok yağmuruna tutarlar. Şimdi ne alâkası varsa babasının vasiyyeti gong olur Fatihin beyninde çınlar. Söz konusu birliğin komutanını çağırıp sorar: "A bre kimdir bu yiğit?"
- Ona Hasan derler sultanım, kendi halinde sessiz sedasız bir civandır.
- Neredendir bre?
- Bursa taraflarındandır.
- Sakın Ulubatlı olmasın
- Beli sultanım ama siz onu nerden bilirsiniz?

Şahlık ne ki?
Fatih "seni geç buldum Hasanım" diye mırıldanır, "umarım kavuşmak, konuşmak nasip olur." Lâkin olmaz! Derviş Hasan belki otuza yakın isabet alır ve Sultanın gözü önünde şehadet şerbetini yudumlar. Fatih'in yüreciği cızz eder, burnunun direği sızlar. Bir yumruk gelip boğazına dayanır, bir ateş bağrını yakar. Ah bir padişah olmasa, şöyle çekilse kuytulara, doya doya hıçkırsa... Sahi sultanlar niye ağlayamazlar? Neden hep duygularını saklamak zorundadırlar? Ulubatlı ile birlikte surlara tırmanan dervişlerden 18'i şehid olur, kalanlar canları pahasına sancağı korurlar. Surlar yıkılır, kapılar açılır ama Fatih şehre girmeden Ulubatlı'nın naaşına koşar. Mübarek çocuğun ağzından inceden bir kan sızmakta, ortalık gül kokmaktadır. Sultan genç şehidin başını dizine koyar, saçlarını okşarken "ah be Hasan" diye mırıldanır "seni ne kadar aradık bilemezsin. İnşallah baban bizden davacı olmaz." Şehidin yüzünde hayal meyal bir tebessüm belirir, belli ki nimetler içindedir. Kuralın da bu kadarı fazladır hani, Fatih bu kez gözyaşlarını tutmaz, koyverir yoluna, sarsıla sarsıla ağlar. Neden sonra yanındakilere döner ve "padişahlık da ne ki" diye fısıldar, "şah ona derim ki Ulubatlı gibi ola!"




Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.



Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.



Bağdadın Fethi

Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu.
Kendi kendine söylendi:
-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...
Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum:
“Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlıları Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:
-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı'ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.
Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastırdı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi. Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:
-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!
İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi.
Zülfikar Han:
-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?
-Elbette Hânım!
-İyi...
Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?
-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.
-Bak şu densizlere!
Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:
-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:
-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.
Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler. Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:
-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi. 1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:
Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Şevval 1438
Miladi:
21 Temmuz 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter