Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Geçenlerde Yunanistan Maarif Bakanı Yorgo Kalancis, “Avrupa Birliği’nde İslâm hukukunu tatbik eden tek ülkeyiz. Müslümanlar, Müslümanlar içindir. Biz de size mücadelenizde yardım edeceğiz” dedi. Gerçekten buradaki Müslümanların, Türkiye’de bile olmayan bazı dinî haklara sahip oluşu şaşırtıcıdır.

Yunanistan, Bizans’tan elde edilen ilk Osmanlı topraklarındandır. Dört asırdan fazla bir hâkimiyetten sonra, 1821 tarihinde başlayan Yunan Isyanı’nın muvaffakiyete ulaşması üzerine 1829’da Londra Muahedesi imzalandı. Bununla Bâbıâli, Mora ve Kiklad adalarında İstanbul’a bağlı ve yıllık vergi ödeyen bir Yunanistan Prensliği’nin varlığını tanıdı. Ertesi sene tam müstakil Yunan Krallığı kuruldu. Başına da büyük devletler tarafından Avrupalı bir prens geçirildi. Balkan Harbi’nden sonra (1913) Yunanistan, ahalisinin ekseriyeti Müslüman olan Yanya ve Tesalya ile Girit ve Ege adalarını Osmanlılardan, Batı Trakya’yı da Bulgarlardan alarak genişledi. 1911 Trablusgarb Harbi esnasında İtalyanlarca işgal edilen Rodos ve Oniki Ada ise Uşi Muahedesi gereği boşaltılacakken Balkan Harbi çıkınca İtalya sözünde durmadı. 1923 tarihli Lozan Muahedesi bazı şartlarla bu işgali tanıdı. İkinci Cihan Harbi esnasında Almanların işgal ettiği adalar, harb neticesinde Yunanistan’a geçti. Bu devrelerin hepsinde, Yunanistan’da hatırı sayılır bir Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Gümülcine, 1940'lar

Kim seçecek?

1913 tarihli Atina Muahedesi ile Yunanistan’a bağlanan Osmanlı topraklarındaki müslümanların her çeşit işlerinde kendilerinin tesis edeceği ve hükmî şahsiyeti bulunan Cemaat-i İslâmiye’nin söz sahibi olacağı kabul edilmişti. Lozan ile de bu statü aynen tanındı. Yunanistan, 1920 tarihli “Müftülük ve Başmüftü İntihabıyla İslâm Cemaatlerine ait Evkaf Vâridâtının Sûret-i İdaresine dair kanun” ile Atina Anlaşması’nın hükümlerini iç hukuk mevzuatı hâline getirdi. Müslüman azınlığın teşkilatlanması ve idaresi, Cemaat İdare Heyetleri ve Başmüftü ile müftüler vâsıtasıyla olacaktı. Cemaat heyetleri, müftü ve nâibini seçiyor; bu seçim İstanbul’daki Yunan elçisi tarafından şeyhülislâmlığa arzedilerek tasvibi alınıyordu. Şeyhülislâmlık kaldırılınca, bu prosedürden vazgeçildi.

Gümülcine

1967 tarihinde darbeyle başa gelen Albaylar Cuntası, müftü ve nâiblerinin seçimini hükûmete verdi. Cunta düştü; ama Atina, son müftünün, konsoloslukla irtibatını bahane ederek eski hâle dönmedi. Zamanla yeni âzâ seçilemediği için cemaat heyetleri de fonksiyonsuz kaldı. Bunun üzerine 24 Aralık 1990 tarihli bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 1920 tarihli ve 2345 sayılı kanun yürürlükten kaldırılarak, müftüler, on yıllık imamlar arasından vâliler tarafından tayin edilmeye başlandı. Ankara’nın bunu kabul etmemesi, bugün diplomatik bir mesele teşkil eder.

Batı Trakya'lı bir aile, 1950'ler

Lozan’da iki taraf nüfus mübadelesi yaptığı için, bugün sadece Batı Trakya’da 150 bin kişilik bir Müslüman topluluğu yaşar. Lozan Anlaşması, Yunanistan’daki Türklerden değil, Müslümanlardan bahseder. Zira o zaman Ankara hükümeti, bir İslâm hükümeti idi; henüz milliyetçi bir politika benimsemiş değildi. Bu sebeple Atina, resmî işlerde "Türk" yerine, "Müslüman" tabirinin kullanılmasında ısrarcıdır. Bunlar arasında Pomak, Arnavut, Torbeş ve Çingene az değildir. İskeçe’nin seçilmiş müftüsü sıfatıyla Ankara’nın desteklediği rahmetli Mehmed Emin Aga da Pomaktı.

“Şeriat olduğu müddetçe…”

Batı Trakya Müslümanlarının adlî ve hukukî otonomisi vardır. Buna göre şahıs, aile ve miras davalarını bulundukları şehrin müftülerine arzeder. Burada şeriata göre hüküm verilir. Hanefî mezhebi tatbik edilir. Bu işlere dair vesikalar Osmanlı alfabesi ile tutulup, tasdikli Yunanca tercüme nüshası resmî makamlara bildirilir. İslâmiyetin sadece namaz, oruçtan ibaret bir din olmadığı; mensuplarının bütün dünyasını tanzim etme iddiasında bulunduğu malumdur. Müslümanların, evlenme, boşanma, miras, alışveriş gibi hususlarda, şer’î prensiplere uyması, dinin icabıdır. Müftü ayrıca, Müslüman vakıflarının idaresi, imam tayini, fetvâ ve Kur’an-ı kerim tedrisatı gibi Müslümanların dinî ihtiyaçları ile meşgul olur.

1946’da mülkiyet dağılımını kontrol altında tutabilmek maksadıyla miras meselelerinde isteyenlerin Yunan hukukuna tâbi olma alternatifi getirildi. Buna rağmen geçenlerde Yunan yüksek mahkemesi, itiraz hâlinde mirasta da şer’î kaidelerin tatbik olunacağına hükmetti. Malının tamamını eşine vasiyet etmiş bir müslümanın vasiyetini, kız kardeşinin itirazı üzerine bozdu. Şer’î hukukta vasiyet ancak mal varlığının üçte birinden muteberdir. Şu halde Müslümanlar için Yunan miras hukukunun tatbiki için, tarafların hepsinin anlaşmış olması gerekmektedir.

Gümülcine Evkaf Dairesi

1984’te solcu Papandreu hükûmeti, Kilise’nin muhalefetine rağmen, evlilik hususunda, isteyenlere Yunan makamlarına gidip, Yunan hukukunun tatbikini isteme imkânı getirdi. O zamana kadar Müslümanlar müftülükte, Hristiyanlar kilisede evlenebiliyordu. İnançsızlar için belediyede evlenme imkânı, bir bakıma Ankara’nın baskısı sayesinde getirilmiştir. Yine de belediyede evlenenlerin sayısı çok azdır. Belediyede evlenen müftülükte, müftülükte evlenen de Yunan mahkemesi huzurunda boşanamaz. Müftülük, kadının mehr alacağını da teminat altına alır.

Atina, hem Kilise’ye, hem de sıkı ihracat yaptığı Arab ülkelerine şirin görünmek maksadıyla bu sistemi muhafazaya taraftardır. Arab ülkeleri, Yunanistan’dan ithal ettiği malları, Gümülcine müftüsünün tasdikini aramaktadır. Eski dışişleri bakanı Dora Bakoyanni gibi bazı solcu politikacılar ve bazı ulusalcı Batı Trakyalılar, şer’î hukukun tatbikini Avrupa İnsan Hakları prensiplerine aykırı bulmakta ve kaldırılmasını istemektedir. ABD, 2013’te Yunanistan hakkında hazırladığı insan hakları raporunda, müftülerin sadece dinî işlerle sınırlandırılarak, şeriatı tatbik salahiyetinin kaldırılmasını tavsiye etti. Eski başbakanlardan sağcı Mitçotakis, “Şeriat olduğu müddetçe, müftüler tayin edilir” diyerek işin özünü kendince ortaya koymaya çalışmıştır. Hükûmet, hukukî hayatı kendi kontrolü altında tutmak istemektedir.

Mühür kimin elinde?

Şimdi Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka’da 3 resmî müftü bulunur. Rodos, 12 Adadan olduğu için ve II. Cihan Harbi’nden sonra Yunanistan’a katıldığı için bütünüyle Lozan hükümlerine tâbi değildir. Yunanistan hükûmeti, resmî müftüyü üç aday arasından seçer. Ayrıca Gümülcine ve İskeçe’de Ankara’nın "maddi / manevi desteklediği" 2 “seçilmiş müftü” vardır. Fakat mühür, resmî müftünün elindedir. Ankara, desteklediği bu müftülerin gerçekte bir salâhiyeti bulunmadığı için, onları güçlendirmek adına Yunanistan’da şer’î hukukun kaldırılmasına taraftardır.

Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa 1985’de ölünce, hükûmet o zamanki teamüllere aykırı olarak Hâfız Cemâli Meço’yu müftü tayin etti. Bir kesim, Ankara’yı da arkasına alarak bu tasarrufa karşı çıktı. 1990’da da İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi vefat etti. Oğlu Mehmed Emin Aga (1931-2006), babasının nâibi idi. Ankara’ya yakınlığından endişelenen Atina, yüksek tahsili olmadığı gerekçesiyle onu tayin etmedi. Bunun üzerine Mehmed Emin Aga, bazı köy câmilerinde parmak kaldırma usulüyle yapıldığı iddia edilen bir seçimle “seçilmiş müftü” ilan edildi. 1992’de de İbrahim Şerif aynı şekilde Gümülcine Müftüsü ilan edildi. Türkiye’de tahsil yapmış; daha evvel Gümülcine resmî müftülüğünde memur iken Hâfız Cemâli Meço tarafından bir sebeple vazifeden uzaklaştırılmıştı. Resmî müftü/ seçilmiş müftü meselesi bu tarihlerden sonra ortaya çıkmış bir meseledir.

1952'de Celal Bayar Gümülcine'ye geldiğinde kendi ismini taşıyan (Celal Bayar Lisesi) okulun önünde otomobilinden indikten sonra

Atina, bu müftüler hakkında “sahte müftülük” gerekçesiyle adlî takibat yapmışsa da, Ankara’yla münasebetlerin düzelmesi üzerine vazgeçmiştir. Câmilerin çoğunda her iki müftünün tayin edip maaşını verdiği iki imam vazife yapar. Resmî imamın maaşı, geliri çok sınırlı olan vakıflardan gelir. Diğerininki, bunun iki katıdır. Mamafih bu imamlar arasında bir geçimsizlik yaşanmamaktadır. Resmî müftü de, kargaşaya sebebiyet vermemek için bu hâle müdahale etmez. Bu otonomi muhafaza edildikten sonra, müftünün tayin edilmiş veya seçilmiş olması doğrusu çok da ehemmiyet taşımıyor. Zira resmî müftü de, gereken vasıfları taşıyanlar arasından tayin edilmektedir.Şer’î prensibe göre, bir İslâm memleketi gayrımüslimler tarafından istilâ edilirse, oradaki Müslümanlar içlerinden bir müftü seçer veya istilâcıların tayin ettiği Müslüman müftünün etrafında toplanırlar. Bu müftü, şeriatı tatbik eder.

Buradaki Müslümanlara resmî bir ideoloji empoze edilmez. Yunan okullarında başını örtmek serbest; Türk okullarında yasaktır. İsteyenler Cuma günü tatil yapabilir; fes giyip sarık sarabilir; Arab alfabesi ile yazabilir. Cuma tatilinin en yaygın olduğu yer, Mehmed Emin Aga’nın memleketi Şahin’dir. Bayram ve kandiller tatildir. Batı Trakya’da, bugün sadece iki medrese (Gümülcine ve Şahin medresesi) aktiftir. Atina, bunlara lise statüsü tanıyarak mezunlarını Selânik Pedagoji Enstitüsü’ne alıp Türk okullarına öğretmen yapardı. Ankara’nın muhalefetiyle bu enstitü kapanmıştır. Zira Ankara, beldeye kendi ideolojisini yayabilecek evsafta öğretmenler göndermek isterdi.

S. Müftüler; Solda Ahmed Mete (İskeçe), İbrahim Şerif (Gümülcine)

Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda Türk ilkokulları; Gümülcine ve İskeçe’de ise iki Türk lisesi bulunur. İlkokulların öğretmenleri Türktür; din derslerini ise köy veya mahalle imamı verir. İmamlar, aynı zamanda Kur’an-ı kerim kursu hocasıdır. Türk öğretmenlerin bir kısmı Türkiye’den gelir. Alâkalı derslerde Rum öğretmenler de vardır. Ders kitapları, kesintili de olsa Türkiye’den gelir; ancak hükûmet menfi baktığı için Atatürk’e dair bahisler rötüşlanarak talebelere dağıtılır. Türkler çocuklarını Rum veya Türk mektebine verebilir. Türkler, eskiden kolay kolay ev inşa edemez, satamaz, aktaramaz, traktör ehliyeti alamazdı. Çeşitli bahanelerle araziler istimlâk edilirdi. Vakıflar, büyük bir harabiyete terkedilmişti. Milletvekili Sadık Ahmed bu gibi meselelerle mücadele etti. Avrupa Birliği’ne giriş ve zenginleşme ile beraber Ankara ile münasebetler düzelmeye yüz tutunca sonra bu gibi problemler de azaldı. Yunanistan ve İngiltere, Müslümanlar arasında şeriat hukukunun tatbikine izin veren iki AB ülkesidir.

Yunanistan’daki Müslümanlar, bizzat Ankara eliyle Cumacı ve Pazarcı diye ikiye bölünmüş ve Atina karşısında elleri bir kat daha güçsüz düşmüştür. Konsolosluk, Cumacı diye fişleyip “Kara Defter”e geçirdiği isimlere vize zorluğu çıkarmıştır. Bunun, Atina’nın işine geldiği şüphesizdir. Turgut Özal’ın vizeyi kaldırması ile bu muamele de tarihe karışmıştır. Zaten Ankara’nın Dış Türkler politikası her zaman problemli olmuştur. Zira bunlara yalnızca resmî ideoloji ihracı derdine düşmüş; bu da onların vaziyetini güçleştirmiştir. Atina, din hürriyeti bakımından Ankara’dan geride değildir. Türkiye’deki gayrımüslimlerin, hatta Müslümanların, kendi dinlerinin hukukunu tatbikini isteme hakları yoktur. Seçimle gelmesi şöyle dursun, imamların eline okuyacakları hutbeyi bile yazıp veren Ankara’nın, Atina’ya bu yolda baskı yapması ciddiye alınmamaktadır. Osmanlılar zamanında şeyhülislâmı padişah tayin eder; müftüler ise, bulundukları yerdeki imam, müezzin gibi din adamlarının seçimiyle gelirdi. Bu usul 1966’ya kadar devam etmiştir.

İskeçe “seçilmiş müftüsü” Mehmed Emin Aga. “Sahte müftülük yapıp vakıf mallarını sattığı” ithamıyla mahkûm olmuş; cezası paraya çevrildiği halde, davasına hizmet edeceğini düşünerek hapis yatmayı tercih etmiş; hastalığı sebebiyle erken tahliye edilmişti.

Gümülcine Resmî Müftüsü Hâfız Cemâli Meço. Ezher mezunudur. Yakın zamanda 240 imamın tamamı Yunanlı 7 kişilik bir jüri tarafından tayin edilmesine dair hükümet kararını büyük bir cesaretle tatbik etmeyerek, Atina’nın geri adım atmasını sağlamıştır.




Bu yılda Mübarek Ramazan Ayı'na kavuştuk. Hamd olsun.

Osmanlılar.gen.tr ailesi olarak bu ay için özel bir gazete hazırlamaya karar verdik. Okuyucularımızın hatırlayacağı üzere daha önceki yıllarda bu konuda çalışmalarımız olmuştu ve büyük beğeni toplamıştı. Sosyal medya üzerinden ve email olarak gelen güzel mesajlarınıza bu vesileyle bir kez daha teşekkür ederiz.

Bu mübarek ayın Osmanlı döneminde yaşanışı, İslam dünyasında gördüğü hassasiyet, iftar sofraları, sağlık ve daha bir çok hususta derlediğimiz içeriğe sitemizin "Ramazan Gazetesi" bölümünden ulaşabilir, pdf formatında indirebilirsiniz.

Ayrıca Ramazan Gazetesi'ne Turkcell'in akıllı telefonlar için hazırlamış olduğu "Dergilik" uygulaması ile ücretsiz ulaşabilirsiniz.



Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.



Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-Hicce 1439
Miladi:
16 Ağustos 2018

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter