Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


KAYI YİĞİTLERİ PASİN OVASINDA YIL 1230

Yazan: Kemal Arkun Nazm Eden: Muzaffer Tepe

Yer, Pasin ovasıdır, yıl bin iki yüz otuz,
Moğol zulümü artmış, beldeler, olmuş dümdüz.

Çoluk çocuk demeden, herkesi öldürmüşler,
İslam olan her yeri, enkaza döndürmüşler.

Selçuklular o zaman, nekahet döneminde,
olanları seyredip, oturuyor yerinde.

Kayıların reisi, Gündüz Alp vefat etmiş,
dört oğlu, bin çadırla, Pasin'e avdet etmiş.

Anadolu'yu ister, Ertuğrul, Dündar bey'ler,
Sungur Tekin, Gündoğdu, ille de Türkistan der.

En küçüğü Ertuğrul, kardeşlerin içinde,
küçük fakat atılgan, üstüne yok mertlikte.

Henüz otuz yaşında, Ertuğrul bey, o zaman,
Beraberlikten yana, birlik zamanı, zaman.

Aşiret içinde de, başlamış tartışmalar,
Ertuğrul bey çok üzgün, dedi ki, ey ağalar.

Ertuğrul Gazi Portre

GÖNLÜ AYRILIĞA,
RIZA GÖSTERMİYORDU.

Acı tatlı günleri, beraberce yaşadık,
Türkistan'dan Pasin'e, nice zorlukla vardık,

Sevdiklerimizi hep, kara toprağa verdik,
Moğol zulmünden kaçıp, Diyar-ı Rum'a geldik.

Burası sakin bir yer, gelin birlik olalım,
ayrılık felakettir, sevelim sarılalım.

YILMADAN AĞABEYLERİNİ,
İKNAYA ÇALIŞTI.

Sungur Tekin, Gündoğdu, dediler ey Ertuğrul,
Türkistan'a hasret var, sözlerin gayet makul.

O başı, karlı dağlar, tütüyor gözümüzde,
Moğol zulmü bitmiştir, gitmek var gönlümüzde.

Türkistan'ı kurtarmak, gerek Moğol elinden,
Rafızi, Hurufiler ve işbirlikçilerden.

Ertuğrul Bey dedi ki, O yüce son Peygamber,
Hicret etmiş idiler, Ashabıyla beraber.

Sebebi malumunuz, müşriklerin zulmüydü,
O mübarek insanlar, ayrılıp bölündü mü?

Anayurt'ta Rafızi, işret, saz âlemleri,
günden güne artmıştı, Sünni de karışmıştı.

Haram'a, dur demedik, gevşedik bu konuda,
Hakk’ın nimetlerine, şükretmedik orada,

Bunun için musibet, yolladı Yüce Mevla
ve Moğol belasıyla, soluğu aldık burda.

Yüce Mevla ne diyor, Kur'an-ı Mübin'inde?
Kimsede suç arama, suç herkesin kendinde.

Zulüm etmez kuluna, hiç bir zaman Huda'sı,
Ceza çekerse biri, mutlak kendi cezası.

ANADOLU'DA KALMAYI,
KAFASINA KOYMUŞTU.

Türkistan vatanımız, her şeyimiz, canımız,
lâkin burada kalıp, bir devlet kurmalıyız.

Sungur Tekin, Gündoğdu, karar vermiş bir kere,
verdikleri karardan, dönmediler geriye.

Ertuğrul Bey çok üzgün, tüm çabası boşuna,
Aşiret'in yarısı, yarın çıkacak yola.

Ayrılık acısıyla, feryat, figan kopacak,
dayanılır mı buna? et tırnaktan kopacak.

AYRILIK GÜNÜ
Pasin'e çöktü artık, ayrılığın acısı,
dalga dalga bu acı, aşirete yayıldı.

Hıçkırık sesleriyle, yankılandı tüm her yer,
böyle figan duymadı, Pasin'de, yerler gökler.

Bin çadır altı yüze, acılarla düşerek,
yola koyulmuşlardı, koyun, keçi, at, eşek.

Kardeşler ayrılmıştı, ikiye bölünerek,
görmek nasip mi acep, ta ki kıyamet'e dek.

ERTUĞRUL GAZİ AYRILIK ACISINDAN,
PASİN OVASINDA KALAMADI.

Koskoca bir aşiret, bölündü tam ortadan,
en güzel çare sabır, böyle yazmış Yaradan.

Ertuğrul Gazi dedi, Pasin'den çıkmalıyız,
bu acı çökertecek, çabuk unutmalıyız.

Çok kısa bir zamanda, çadırları söktüler,
kader buymuş dediler, boyunları büktüler,

ERTUĞRUL GAZİ'NİN İLK SAVAŞI.
Günlerce at üstünde, uzun bir yol gittiler,
yorgunluk hat safhada, hastalar, hamileler...

Ertuğrul Bey önünde, Kurt köpeği giderdi,
sezdiği tehlikeyi, havlar haber verirdi.

Yamacı tırmanırken, başladı havlamaya,
hazırlandı ilerde, kangal'a saldırmaya,

fakat Ertuğrul Gazi, kangalı, çok sevmişti,
kurt'u engellediler, kangal, yanına geldi.

Kangal Ertuğrul bey'in, dibine dek yaklaştı,
bilinmez bir lisanla, sanki onla anlaştı.

Gazi dedi bu kangal, tehlike haber verir,
tavırlarından belli, değilse yer, bitirir.

Kangalla kurt köpeği, koklaşıp ahbap oldu,
Alperenler şaşırdı, böyle bir şey ilk oldu.

Köpek Müslüman'ınsa, ayırt eder kâfiri,
büyüklerim söylerdi, dedi Ertuğrul Gazi.

Az sonra iki köpek, fırladılar ok gibi,
peşinden Ertuğrul bey ile Alperenleri,

yamacın az altında, baktılar ki vadiye,
Moğollar saldırıyor, Selçuklu birliğine.

Selçuklular kıskaçta, tek, tek şehit oluyor,
ortalık her saniye, kan gölüne dönüyor.

Ertuğrul Gazi baktı, dedi durum çok fena,
bakmak ne mümkün aman, yürek dayanmaz buna.

Gazilerim rast geldik, biz burada bir cenge,
gitmek Türklüğe sığmaz, korku yoktur erlikte.

Zaten zalim Moğol’la, görülcek hesabım var,
bu vadiyi Moğol'a, davranın, edin mezar.

Bizim asil ceddimiz, hep mazlumdan yanadır,
kayıp olan bu haslet, kalbimizde yaradır.

Cenab-ı Hak elbette, yardım edecek bize,
Kâfir, zalim Moğollar, mutlak gelecek dize.

Yeter ki bizler bir an, Hak'tan ayrılmayalım,
Her zaman ve her yerde, mazlumu kollayalım.

Bir kaç tane cengâver, yenilenler çok az der,
geçmişten ders almayıp, tez unutuverdiler.

KIRILIP ÖLDÜRÜLENLER MÜSLÜMANDI.
Kopan başlar müslüman, koparanlar Moğollar,
Müslümandan akıyor, oluk, oluk bu kanlar.

Müslümanlar kardeştir, aynı anadan gibi,
durup bakacak mıyız? seyredip mezalimi,

Merdane sözü değil, bu sizin sözleriniz,
Türk'ler korkmaz, mert olur, bunu böyle biliniz.

Ertuğrul Bey sözlere, belli çok içerledi,
hiddetinden boynunda, damarları gerildi.

Selçuklu Müminlerin, işi kolay olsaydı,
darda kalmasalardı, yardıma gerek var mı?

Ya Allah, ya Bismillah, kılıcı çekti kından,
mahmuzladı atını, fırladı ok yayından.

Alperenler durur mu, davrandı kılıçlara,
hepsi şahinler gibi, süzüldü Moğollara.

Ertuğrul Bey en önde, ardında Alperenler,
darmadağın oldular, mazluma zulmedenler.

Atayurdu tarumar, yakıp yıkan Moğollar,
çok kısa bir zamanda, fena mağlup oldular.

Yüzlerce kâfir Moğol, kellesi kopartıldı,
böylece Müminlerin, intikamı alındı.

MOĞOL KEFERESİ,
DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞULMALIYDI.

Alperenler elinden, kaçan Moğollar vardı,
döktükleri kanlarda, hepsi boğulmalıydı.

Tek, tek bulunmalıydı, kurtulan bu kâfirler,
İntikam alınacak, hepsinden birer, birer.

Bu, yılların hıncıydı, bezmişlerdi, Moğol'dan,
zulümlerinden kaçıp, oldular Atayurt'tan.

Ertuğrul Bey anlattı, daha Atayurt'tayken,
Moğol oba'yı bastı, bütün herkes uyurken,

çocuk, kadın, genç, yaşlı, demeyip öldürdüler,
onlarla birlik oldu, oba'da Hurufiler,

Hurufi işbirlikçi, kanları bizim kan'dan,
Moğol'a yardım etti, olmadılar hiç candan.

At altında ezilen, hamileler, çocuklar,
dizlerde derman bitmiş, kaçışan ihtiyarlar.

Moğol böyle bir zalim, Moğol böyle bir küffar,
unutulmaz mezalim, unutulmaz acılar.

Günler süren bu takip, nihayet sona erdi,
Alperenler hepsini, buldu ve temizledi.

Ertuğrul Bey atıyla, gelirken çok asildi,
Selçuklu merak etti, acaba bu zat kimdi?

KURTARDIKLARI SELÇUKLU SULTANI,
ALAADDİN KEYKUBAT'MIŞ.

Yanlarına gelince, atından yere indi,
fısıldamıştı ona, bir şeyler İhsan Gazi.

Bilir misin bu cenkte, sen kime yardım ettin?
Selçuklu Sultanı o, Keykubat Alaaddin.

Moğol katliamından, kurtardınız siz onu,
yetişmeseydiniz siz, hazin olurdu sonu.

Mağrur olmamıştı hiç, muzaffer Kayı beyi,
Selçuklunun haline, çok burkulmuştu içi.

Eshab-ı Kiram'dan ve Tabiin-i İzamdan,
sonra Selçuklulardı, dine bayraktar olan.

Selçuklu Sultanları, hiç düşmedi bu hale,
bid'at ehli yayıldı, yıkıldı içten kale.

Ertuğrul Bey öperek, bu Sultan'ın elini,
gösterdi örnek olan, saygı ve edebini.

Yorgunluğu belliydi, Selçuklu Sultanının,
sakalları ağarmış, izi var asırların.

İnsan gücü azalmış, perişandı Selçuklu,
sarmış her yeri bid'at, sanki verem mikrobu,

asıl sebep bu idi, Devlet'i zayıflatan,
Moğol, bid'at birliği, Müslüman'ı kırdırtan.

Bu zulmün temelinde, Yahudi oyunu var,
Sultan Alpaslan'ı da, vurdurttu işte bunlar.

Ve Ertuğrul Gazi Bey, otururken edeple,
birden geliverdiler, Sultan ile göz göze.

Sultan dedi bu yiğit, boş bir adam değildir,
yapamadıklarımı, belki bu yapıverir.

Ertuğrul Gazi'yi tam, öpüverdi alnından,
sonra yorgun bir sesle, dedi ki koca Sultan,

Niçin yaptın bunu sen, neden yaptın yiğidim?
Moğol'a saldırıp ta, ateşe neden girdin?

Sultan bu sorusuyla, Gazi'yi sınamıştı,
cevabı ne olacak, baya meraklanmıştı.

BİZ, ALLAHÜ TEALANIN
TARAFINDAYIZ SULTAN'IM

Biz İman ve İslam’ın ile Hak Teâlâ’nın,
tarafında olduk hep, olacağız Sultan’ım.

Mümin kardeşlerimiz, telef olurlar iken,
Müslüman Türk olamaz, durup onu seyreden.

Alaaddin Keykubat, asil soylu bu genci,
Nur parlayan alnından, bir daha öpüverdi.

Bu sözünün üstüne, başka bir söz gerekmez,
Müslüman bileğini, hiç bir kimse bükemez.

Sultan bunu söylerken, dudağı titriyordu,
tefrika, gör bak bizi, bizi ne hale koydu.

Yerden göğe haklısın, dedi Ertuğrul Gazi,
aynı tefrik bizi de, Ata yurdundan etti.

Rafızî ve Hurufi, kalleşler bir oldular,
Kayı'lara saldırıp, Yurtlarından kovdular.

Şükrünü yapamadık, nimetlerine Hakk’ın,
Atayurt elden gitti, ne haldeyiz bir bakın.

Türkistan Moğolların, işgaline uğradı,
Cenab-ı Hak belayı, bunun için yolladı.

SELÇUKLU DEVLETİ,
ZEVALA YÜZ TUTMUŞTU.

Yorgun gözlerle süzdü, Sultan şöyle Gazi’yi
ve ardından ekledi, şimdi nereye dedi?

Kaçtıkları belliydi, küffar Moğol zulmünden,
Türk boylarından biri, belliydi hallerinden.

Kaderde neresiyse, oraya varacağız,
Diyar-ı Rum elinde, bir yurtluk bulacağız.

Sultan hiç düşünmeden, dedi Ertuğrul Gazi,
yardım ettin sen bize, Yurtluksuz koymam sizi.

Domaniç ve Ermeni, dağları yaylağınız,
Müslüman Türk'sün belli, Söğüt'se kışlağınız.

Katliamdan döndük biz, size müteşekkiriz,
her zaman yardımcınız, olsun Yüce Rabbimiz.

Tazimle ayrılırken, Sultan'ın huzurundan,
Ertuğrul Bey sevinçli, huzur doluydu o an.

Sultan, Ertuğrul Bey'i, dalgın, dalgın süzerken,
Kayı Bey aşireti, yola düştü yeniden.

Alperenler atıyla, önde ilerliyordu,
diğerleri kağnıyla, peşinden gidiyordu.

Melikşah'la, Alpaslan, devrinde zirvedeydi,
zevale yüz tutmuştu, şimdi Selçuk Devleti.

Her şeyin olacaktı, elbette bir zevalı,
böylemi olacaktı, büyük Selçuk Sultanı?

Sultan sordu kendine, nerde hata yaptık?
Moğol belasına biz, acaba niçin çattık?

İmparatorluğumuz, Dünya'yı titretirken,
Moğol çapulculara, oyuncak olduk neden?

Oysa halkın refahı, günden güne artmıştı,
fakat gaflete daldı, İslam'dan uzaklaştı.

Cenab-ı Hak mekânı, kalbe, Dünya yerleşti,
Hurufiler çalıştı, pek çok Haram işlendi.

Hainler gizli, gizli, Haramları yaydılar,
Müslümanlar gaflette, buna sessiz kaldılar.

Ehl-i Sünnet çocuklar, kanmış Hurufilere,
hoş karşılar onları, gider saz âlemine.

Müslüman Selçuklular, dur demedi Harama,
yardımcı olmadılar, Selçuklu Sultan'ına.

Oysa muktedirdiler, bana ne ya dediler,
hep beraber sonunda, bedeli ödediler.

SÖĞÜT YURT OLUYOR.
Ve Söğüt'e varıldı, aşirette yerleşti,
su bol hem hava temiz, bereketli bir yerdi.

Domaniç ve Ermeni, dağları yemyeşildi,
yaylak için müsait, bol idi, otu, yemi.

Ertuğrul Bey yıllarca, yersiz ve yurt'suz gezdi,
Sultan bahşi bu yurt'a, Vatan-ı Aslim dedi.

Kayı Bey'in zaferi, tüm dünyaya yayıldı,
duyan tüm Türk boyları, hemen yola koyuldu.

Geldiler akın akın, Söğüt'e ulaştılar,
Müslüman Türk kardeşler, çok çabuk kaynaştılar.

Türk'ler tarih boyunca, kahraman Beylerine,
tabi olur duyunca, Sultan o gönüllere.

Pısırık liderlerden, yüzünü çevirmiştir,
o korkak liderlerden, başa bela gelmiştir.

Kusur etmedi Gazi, gelen aşiretlere,
ikramı pek bol idi, misafirperverlikte.

Söğüt'te Rumlar vardı, onlar gayri-Müslim’di,
meyhane mekânları, başka şey bilmezler ki,

önce tedirgindiler, Ertuğrul Gazi Bey'den,
gördüler adalet var, kalmadı buna neden.

Asayişle ilgili, tedbirler alınıyor,
Kayı, Rum, Ermeni'si, herkes ona uyuyor.

Ertuğrul ve Dündar Bey, mala ortak olurlar,
geçimlerini ise, hayvandan sağlıyorlar.

Ertuğrul ve Dündar Bey, Vakfa çok önem verdi,
Kayı aşiretini, Vakıf gibi yönetti.

Öyle görmüş idiler, babası Gündüz Alp'ten
bu yönetim nedeni, baba nasihatinden.

Ertuğrul Bey ihlâsla, idare ediyordu,
Söğüt halkı bundan çok, memnunluk duyuyordu.

ERTUĞRUL BEY İDARE'DE
BABASI'NIN YOLUNU TAKİP EDİYORDU.

İdarede babası, kılavuzu önderi,
kulağında çınlardı, onun nasihatleri.

Ulaşılamayanlardan, olma der Gündüz Alp Bey,
anlatsın derdi olan, rahatça Ertuğrul bey.

Zayıfları kolla ki, milletin huzur bulsun,
Merhametli davran ki, insanlar yakın olsun.

Sakın hırçınlık yapma, incitme Müslüman'ı,
gönül rahatlığıyla, yapmalısın ihsanı,

Terk etme farzları hiç, nefsine uyma sakın,
Allah'ın (c.c) rızasını, böylece kazanasın.

Kulaklarında küpe, Gündüz Alp'in sözleri,
Bunlar neden söylendi, bir mana veremezdi.

O zamanlar çocuktu, ne başkandı ne Sultan,
şimdi küçükte olsa, bir bey yaptı Yaradan.

Artık uygulamanın, zamanı gelmiş idi,
söylenildiği gibi, baba nasihatini.

Gündüz Alp'in sözleri, Büyüklerden nakiller,
bir gün Hazreti Ali, şöyle buyurmuştu der:

Şayet imam olmuşsan, Namaz için sen halk'a,
hasta, zayıflar vardır, hiç kimseyi bıktırma.

Acele işi olan, kişiler olabilir,
takatsiz olanların, kalbi kırılabilir.

O zaman yapılan iş, hayra tebdil olunmaz,
bunları da düşünüp, kıldırmalısın namaz.

Bu din, böyle ince din, neler düşünülmüş bak,
yabana atma bunu, bu sözlere ver kulak.

Ertuğrul Bey'in şimdi, işi daha da ciddi,
başarının temeli, baba nasihatleri.

Ertuğrul Bey bu temel, üzerine binayı,
kurup işe başladı, henüz işin başıydı.

ERTUĞRUL BEY, SÖĞÜT EMİRİ.
Artık Ertuğrul Gazi, Söğüt'ün Emiriydi,
uygulama zamanı, baba nasihatini.

Kayı Boy'u tipik bir, göçer hayatı yaşar,
kışın Söğüt'e iner, yazın mesken yaylalar.

Yaylaya çıkarlarken, kalan eşyalarını,
Bilecik Tekfuru'na, emanet koyarlardı.

Söğüt, Bilecik komşu, halkı Hıristiyan'dı,
yöneteni Tekfur'du, zalim ve çok gaddar dı.

Söğüt'teki adalet, Bilecik'te duyuldu,
Hıristiyan ahali, buna muhabbet duydu.

Kayı halkı yayladan, kış başı dönerlerdi,
Bilecik Tekfuru'na, yağ, peynir verirlerdi.

Çünkü fazla eşyalar, hep Söğüt'te kalırdı,
Kayı'lar gelene dek, Tekfur bakar, kollardı.

ERTUĞRUL GAZİ'NİN, NUR TOPU
GİBİ BİR OĞLU OLDU.

Sistem oturtulmuştu, işler yoluna kondu,
Kayı Bey'in Nur topu, gibi bir oğlu oldu,

Osman ismi verildi, yeni doğan çocuğa,
bu ismin nedeniyse, sevgi Hz. Osman'a.

Söğüt'te yaşanıyor, tam bir bayram havası,
kızarmış etler, ayran, kazan kazan pilavı,

yoğurt, zerde ve meyve, daha birçok yemekler,
bol, bol, ikram edildi, yedi bütün herkesler.

Kayı Bey'i sevinçten, coşuyor, uçuyordu,
her geçen an arttıkça, neş'esi artıyordu.

Peki şölen ne için? bu şölen kimin için?
Osmanlı'yı kuracak, Osman Gazi Han için.

Herkes neş'eleniyor, herkes seviniyorken,
görmüş olduğu rüya, aklına geldi birden.

Osman'ın doğumuna, henüz bir kaç ay vardı,
ocaktaki tencere, kaynamaya başladı.

Kaynadıkça çoğaldı, çoğaldıkça taşmıştı,
sonra okyanus oldu ve tüm Cihanı bastı.

Abdülaziz Müstevfi, büyük bir Âlim idi,
Selçuklu Devletinin, Sultan kâtibi idi.

Ertuğrul Bey anlattı, bu ilginç rüyasını,
Büyük Âlim söyledi, rüyanın manasını.

Dedi ey Ertuğrul Bey, senin oğlun olacak
ve onun asil soyu, Cihan'a nam salacak.

Gece gündüz çalışıp, Allah (C.C.) için cenk edip,
Din-i Mübin İslam'ı, tüm Dünya'ya yayacak.

KÜÇÜK OSMAN'IN EĞİTİMİ
Ertuğrul Bey oğlunun, mükemmel yetişmesi,
için bütün imkânı, tam seferber eyledi.

Ve Osman'ın İlm, ahlak, edep, kuvvet, cesaret,
yönünden yetişmesi, için çok etti gayret.

Bunun için Konur Alp, Turgut Alp yanı sıra,
Abdurrahman Gazi de, destek oldu Osman'a.

Savaşmak bir sanattır, bunu ustası bilir,
Akçakoca Osman'ın, ustasından biridir.

Yalnız savaşta değil, saydığımız kişiler,
hepsi birer ilm ehli, hepsi âlim idiler.

Ata binmek, ok atmak ve kargıyı savurmak,
konusunda maksat tek, Osman’ı usta yapmak.

Minicik küçük Osman, beş yaşına gelmişti,
olmuştu ustalardan, daha usta binici.

Sadece harp ilmini, öğretmek yeter miydi?
Hem diğer ilmleri de, öğretmek gerekliydi.

İlm öğreten o kişi, olmalı hem ilm ehli,
bu konuda hocası, idi Şeyh Edebali.

Yüzlerce talebesi, vardı Edebali'nin,
içlerinden ikisi, gözdesiydi velinin.

Birisi küçük Osman, noksansız yetişiyor,
Cihan'a hükmedecek, Ulu Hakan geliyor.

Diğeri Dursun Fakih, büyük bir Âlim oldu,
Osman Gazi adına, ilk hutbeyi okudu.

Temel sağlam olursa, binada sağlam olur,
Hocası bunun için, Osman üstünde durur.

Osman ilm'de epeyce, mesafe yol almıştır,
artık ilm'le, edeple tam mücehhez olmuştur.

Şeyh Edebali ona, çok nasihat eyledi,
söylediği bu şeyler, çok önemli şeylerdi.

İyilik yap herkese, Müslüman, kâfir olsun,
hep affedici ol ki, büyüklerden olursun.

Sakın ha kusur etme, Âlimlere hürmet et,
onlarda bereket var, onlardadır her hikmet.

Her işinde dürüst ol, Hakk'tan ayrılmayasın,
Allah (C.C.) için cihat et, sevilip sayılasın.

Danışmadan iş yapma, danışan dağlar aşar,
her zaman sabırlı ol, sabırsızlık iş açar.

Nasıl gerekiyorsa, öyle yetiştirildi,
artık küçük Osman'ın, bıyıkları terledi.

HAZRETİ MEVLANA'YI ZİYARET.
Tam on iki yaşına, gelmişti küçük Osman,
bindi beyaz atına, babasının ardından,

kırk Kayı yiğidinden, oluşan bir gurupla,
Mevlana'yı ziyaret, için çıktılar yola.

Tam Konya ovası’na, gelince irkildiler,
perişan olmuş herkes, virane olmuş her yer.

Moğol işgalindeydi, tüm Selçuklu köyleri,
insan olan insana, bu kadar zulmeder mi?

Her şey talan edilmiş, bütün evler yıkılmış,
tarlalar alev alev, Müslümanlar aç kalmış

İKİ DERVİŞİ, BİR DİREĞE ASMIŞLAR.
Konya'ya yaklaştılar, bu vicdansız Moğollar,
yine bir yer basmışlar, iki derviş asmışlar,

Yürekler acısıydı, dervişlerin durumu,
Osman babasından bir, işaret bekliyordu.

Derken kalabalıktan, bir kadın feryat etti,
kâfir Moğol askerler, tecavüze yeltendi.

Ertuğrul Bey duyunca, kadının feryadını,
sert bir bakış fırlattı, mahmuzladı atını.

Harekete geçmeden, daha Kayı gurubu,
Moğol birlik karıştı, kızıl kıyamet koptu.

Osman rüzgâr hızıyla, Moğollara dalmıştı,
şaşkın çapulcu küffar, ne oldu anlamadı.

Kayı Boy yiğitleri, Moğollara yetişti,
Çapulcu zalimleri, temizleyip yok etti.

Yola devam ettiler, Selçuklu başkentine,
Mevlana memleketi, güzel Konya kentine,

Geldiler gördüler ki, yine Moğol belası,
her an fırsat kolluyor, yakmak için Konya'yı.

Askerini mahveden, Selçuklu sanmış küffar,
sarmış bütün Konya'yı, Sultan'a edecek dar.

Ertuğrul Bey dil döktü, saray yetkilisine,
Selçuklu Sultanı’yla, beni görüştür diye.

Sarayı köpek gibi, sarmış idi Moğollar,
görüşme imkânını, bir türlü bulamazlar.

O ara saray halkı, birden hareketlendi,
Konyalı’ların hepsi, Mevlana’ya yöneldi.

Köylü, şehirli, yaşlı, kadın, erkek, ihtiyar,
bütün herkes Mevlana, dergâhına vardılar.

Ertuğrul Bey gurubu, merakla takip eder,
az zamanda Mevlana, dergâhı oldu mahşer.

Herkes bağırıyordu, yalvarıp bir ağızdan,
kurtar bizi Mevlana, kurtar küffar Moğol'dan.

Uzun bir müddet sonra, o Hazreti Mevlana,
hususi görmek için, yaklaşarak Osman’a,

Küçük Osman'ı süzdü, feraset dolu gözle,
durumu anladı o, hacet kalmadan söze.

HAZRETİ MEVLANA, POSTU YERE SERDİ
Hazreti Mevlana o, Allah'ın (C.C) veli kulu,
Cenab-ı Hak kırar mı, hiç sevgili kulunu?

Dedi ki ey ahali, tövbe istiğfar edin
ve Yüce Yaratan'dan, mağfiretler dileyin.

Zira gelen musibet, sizin günahınızdan,
istiğfar ederseniz, kurtulursunuz bundan.

Dedi ve asasını, hızlıca yere vurup,
yürümeye başladı, kalabalığı yarıp.

Moğol'a doğru yürür, ardında da Osman Bey,
kılıcını kavramış, Mevlana ‘Dur Osman Bey'

Dedi küçük Osman'a, Allah (C.C) dostu Mevlana,
buradan sağ çıkılmaz, Hak'tan yardım olmazsa.

Hazreti Mevlana tam, Moğollara yaklaştı,
bunu gören kumandan, şaşırdı aptallaştı,

Zannetti Konyalılar, aman dilemek için,
bunu yollamışlardır, belki de bunun için.

Büyük Veli Mevlana, beklenmedik şekilde,
aniden açıverdi, postunu serdi yere.

Küffar Moğol kumandan, buna çok bozulmuştu,
Mevlana Hazretleri, namazına durmuştu.

Zannetti ki o kâfir, diz üstüne gelecek,
aman dileyip ondan, ayağını öpecek.

Yalvarıp yakaracak, ağlayıp sızlayacak,
zalim Moğol kumandan, bunlardan zevk alacak.

Fakat hiçte olmadı, onun düşündükleri,
kan beynine sıçradı, kumandan verdi emri,

Delik deşik edin şu, ihtiyarı askerler,
heyecandan tam durma, anına geldi kalpler,

Atılan yüzlerce ok, hiç isabet etmedi,
gaipten gelen emir, tüm okları çevirdi.

Oku hangi kefere, Moğol atmışsa ona,
geri dönüp saplandı, kâfirin vücuduna.

Zalim Moğol kumandan, dehşetle irkilmişti,
elini kaldırıp dur, işareti vermişti.

Küffar Moğollar korktu, kuşatmayı kaldırdı,
apar topar toplanıp, terk ettiler Konya'yı.

GENÇ OSMAN'IN AŞKI.
Hocası Edebali, her ilmi öğretmişti,
harp sanatında ise, ustalardan yetişti,

Büyüdü ve gelişti, oldu bir delikanlı,
saçı kaşı siyahtı, Kara Osman lakabı.

Babası her seferde, yanından ayırmazdı,
Osman'ın harpteki o, dehasına hayrandı.

Bir gece Ermeniler, kervana baskın yapar,
erkekleri öldürür, kalanı alır kaçar.

Kara Osman duyunca, mahmuzladı atını,
mutlaka kurtarmalı, namustu, kadınları,

kadın namus nişanı, onu korumak gerek,
kaybedersen sen onu, yaşamana yok gerek.

Daha Ermeni çete, Domaniç’i aşmadan,
Kara Osman yetişti, dedi himmet ya Hocam.

Çekti kından kılıcı, atını mahmuzladı,
anlamadı hiçbiri, neye uğradığını.

Ermeni kelleleri, bayır aşağı gitti,
Osman vermedi fırsat, önüne gelen gitti.

Kâfir güruh dağıldı, çil gibi sağa sola,
baktılar ki bu Osman, başlarlar ok atmaya,

fakat oda ne oklar, hepsi geri dönüyor,
Konya'daki hadise, yine tekrar ediyor.

Osman'la baş edemez, sağ kalan Ermeniler,
tek çareleri kaçmak, rezil olup gittiler.

Bir müddet kovaladı, Kara Osman onları,
sonra döndü geriye, alıp geldi kervanı.

Kayı kadınlarını, Kara Osman kurtardı,
Ta ki Söğüt'e kadar, onlardan dua aldı.

Hatunların içinde, bir kız var ondördünde,
kara göz, selvi boylu, benzeri yok bir yerde.

Osman'ı hayran hayran, süzüyordu devamlı,
ceylan gözler Osman'ın, aklını baştan aldı,

o an fırtına koptu, derinlerde, ruhunda,
kimdi bu ceylan gözlü, güzel kız, kim acaba?

Namahrem haram demek, bakan göze kurşun var,
Hocasının sözleri, kulaklarında çınlar.

Fakat gönülde yangın, başlamıştır bir kere,
kim acep bu gonca gül? Sormalıydı birine.

Arkadan geliyordu, o sıra Dudu hala,
dayanamadı Osman, sordu Dudu halaya.

Dudu hala anladı, muzipçe gülüverdi,
belli ki kızı ona, münasip görüverdi.

Adı Malhun hatundur, babası Edebali,
Dudu hala anladı, bilmem ki ne yapmalı?

Osman bir kez bakmıştır, artık bir daha bakmaz,
Hocasının kızına, ona bakmak yakışmaz.

Bakmadı ve sabretti, hem de çok sabretmişti,
ceylan gözler bir kere, kalbini delip geçti.

Birdenbire irkildi, dedi ne yapıyorum,
çete dönerse geri, yorgunum mahvolurum.

Böyle düşünerekten, atını mahmuzladı,
aklından geçen oldu, çete yine saldırdı.

Yenilgi zor gelmişti, kâfir Ermenilere,
organize olmuşlar, dönmüşlerdi geriye,

Osman sanki bir şahin, daldı çapulculara,
çoğu sarhoş idiler, kelleler hep havada,

salladıkça kılıcı, organlar dökülüyor,
duyan sanki zanneder, danalar böğürüyor.

Uzun zaman cenk etmek, zorunda kaldı Osman,
çok yorulmuştu hem, kalmamıştı hiç derman,

atı ise kan revan, içinde kalmış idi,
gözlerini kapatıp, himmet ya Hocam dedi.

İşte tam bu sırada, yetişti Ertuğrul Bey,
böyle idi Osman'ın, Mübarek Hocası heyy...

Abdülaziz Müstevfi, büyük bir veli idi,
rüya için Ertuğrul Bey'e hani demişti,

senin oğlun olacak ve soyundan olanlar,
Allah'ın (C.C.) izni ile cihana nam salacak.

O velinin verdiği, haberler teker teker,
zuhur etmeye başlar, olacak daha neler.

Babası oğluna hep, hayranlıkla bakıyor,
Dünya'ya damga vuran, bir serüven başlıyor.

MALHUN HATUN'A DÜNÜR.
Osman tutkundur artık, ceylan gözlü Malhun'a,
çekilmeye başladı, köşe, bucak, kenara.

Durumu yakınları, Ertuğrul Bey'e açtı,
Ertuğrul Bey'de bunu, varıp Şeyh'e danıştı,

dedi ne buyurursun, istemek münasip mi?
Şeyh buyurdu ki dursun, değil zamanı şimdi.

İstek geri dönmüştü, kara Osman mahzundu,
bunu beklemiyordu, bir Bey'in tek oğluydu.

Eli ayağı sağlam, bir noksanı yok idi,
istek geri çevrilmiş, acaba sebep neydi?

Osman bu cevap ile iyice mahzunlaştı,
sabrını sınıyordu, belki onun Hocası.

Bazen Osman arada, Sultanönü'ne gider,
Sultanönü Emiri, Korkut'la sohbet eder.

Hocası Edebali, yaşıyor İtburnu'nda,
İtburnu, Sultanönü, beyliği dâhilinde.

Korkut Bey'e anlattı, Kara Osman derdini,
Hocasının kızını, ona vermediğini.

Korkut Bey duydu bunu, dedi üzülme Osman,
Korkut Bey aracıysa, bilesin ki iş tamam.

Osman güvendi ona ve sırrını açmıştı,
Korkut Bey'i tanırdı, çünkü o Müslüman'dı.

Korkut Bey'in aklından, hainlik geçiyordu,
Şeyh'in kızı Malhun'u, kendine istiyordu.

Almak için çoktandır, hep fırsatı kollardı,
endişeye kapılıp, hemen dünür yolladı.

Korkut’ ben bey'im’ dedi, Malhun benim olacak,
aldığı cevap ise, tabi ki ret olacak.

Zira Allah (C.C.) adamı, bakmaz paşaya, beye,
işte böyle cevabı, yapıştırır yüzüne.

Korkut Bey bu cevaba, kırılıp yola çıkar,
sonrada kafasında, alçakça plan kurar.

Güzellikle olmazsa, gücüme dayanamaz,
Sultanönü Bey'ine, kimse karşı koyamaz,

birkaç adam yollarım, kızı alır da gelir,
Bey, Allah (C.C.) adamının, sırrına vakıf değil.

Unuttuğu şey şuydu, Müminin firaseti,
Resul'ün (A.S.) hadisini, idrak edememişti.

Korkut Bey yaşlı şeyhi, köy hocası sanmıştı,
edepsizlik yapmıştı ve hafife almıştı.

Kokut Bey çirkinleşti, namertlik yapıyordu,
niyetini sezen Şeyh, bunu hissediyordu.

O gün sabah erkenden, eşyalar toparlandı,
Söğüt'e gitmek için, yola koyulmuşlardı.

Ertuğrul Bey duyunca, Şeyh'in geleceğini,
seferber olur herkes, hazırlarlar yerini.

En güzel yerden ona, bir arazi ayrıldı
Yeni bir zaviyenin, yapımına başlandı.

SULTANÖNÜ (ESKİŞEHİR) BEY'İNİN KİNİ
Şeyh'in köyü aniden, terk edip gitmesini,
kabullenmez bir türlü, arttıkça artar kini,

ikiyüzlü Korkut Bey, gururu ve kibrinden,
üstün görür kendini, Selçuklu Devleti’nden.

Alaaddin Keykubat, Moğol’la harp ediyor,
Korkut oyun oynaşta, gününü gün ediyor,

merkezi otorite, iyice zayıflamış,
Beyler başına buyruk, harekete başlamış.

Korkut Bey çok inatçı ve de kindar biriydi,
Malhun'u bir şekilde, elde etmeli idi.

Söğüt'e saldırmayı, göze alamasa da,
Osman'ı öldürmeyi, koymuştu kafasına.

Ağabey Gündüz, Osman, bir kaç Kayı yiğidi,
İnönü Tekfuru'nun, hisarına gitmişti.

Korkut'un adamları, vakit kaybetmediler,
İnönü'ye geldiler, diye ihbar ettiler.

Korkut elçi yolladı, İnönü Tekfuru’na,
derhal Kara Osman'ı, teslim et adamlara.

Tekfur Korkut’tan korkar, biraz çekiniyordu,
Ertuğrul Gazi’yi de, göze alamıyordu.

Kayı'lar bunu anlar, uzaklaşır kaleden,
Tekfur adamlarıyla, toplantı yaparlarken.

Hissettiler sinsice, yaklaşan tehlikeyi,
böylece kalleş plan, üzmedi hiç kimseyi.

Ve Kayı'lar Söğüt'e, doğru yola çıkmışken,
Korkut'un muhbirleri, çıkıverdi aniden,

Osman bu üç adama, ilk darbeyi vurmuştu,
üçü de atlarından, aşağıya uçmuştu.

İlk şoku atlatınca, Korkut'un üç adamı,
amansız bir takibe, aldı kara Osman'ı,

fakat kara Osman bu, babası Kayı Bey'i,
ustalardan öğrendi, ustaca cenk etmeyi,

bütün hünerlerini, gösterdi at üstünde,
yakalamak mümkün mü? Usta binicilikte.

Gündüz Alp ve Osman Bey, sağa sola ayrıldı,
Korkut'un muhbirleri, bölünerek dağıldı.

Bu sıra Osman Bey'in, adamlarından biri,
yardım istemek için, Söğüt'e doğru gitti.

Kayı'lar son hamleyle, muhbirlere dalmıştı,
Korkut'un korkakları, zor kurtulup kaçmıştı.

İçlerinden birini, tuttular esir oldu,
Köse Mihal idi o, Harmankaya Tekfuru,

Kara Osman, Köse'ye şöyle baktı ve süzdü,
o anda hatırladı, Hocasının sözünü.

Ne demişti Hocası? Büyük zat Edebali,
affetmektir unutma, zaferlerin zekâtı.

Ona serbestsin dedi, istediğin yere git,
affediyordu onu, kara yağız Türk yiğit.

Ellerine sarıldı, inanmadı sevinçten,
ne olur güven dedi, yardımcın olayım ben.

Kalpleri döndüren O, Cenab-ı Hak değil mi?
döndürdü bak birini, oda Mihal'in kalbi.

Köse Mihal olayı, görünce çok şaşırdı,
şanlı Türk Osman Bey'e, gönülden bağlanmıştı.

RABITA
Şeyhinin kızı için, red cevabı vermesi,
Osman'ı pek ziyade, üzmüş mahzun etmişti.

Aradan geçen zaman, Osman'ı rahatlattı,
Nekaheti atlatıp, Rabıtaya başladı.

Namazların sonunda, Rabıta yapıyordu,
Şeyh'ini hatırlayıp, Onu düşünüyordu.

Az zamanda toplanıp, kalp itminana erer,
Şeyh'in dizi dibinde, derslere devam eder.

Hocası bir gün ona, dedi ki hiç unutma,
ihsanını kimsenin, sakın başına kakma,

Mübalağa yok işte, vaadinden dönmek yok,
Münafık döner sözden, nefret kazanırsın çok,

ve vaktinden de evvel, işe atılma sen der,
sonra Osman'a döner, tatlı tebessüm eder.

En son sözü Osman'a, önemli işarettir,
Malhun Hatun hakkında, belirttiği niyettir.

Malhun Hatun'u ona, vermek istemeseydi,
Sultanönü Bey'ini, niçin reddeylesin ki.

Allah (C.C.) adamları hep, yapacakları işi,
manevi müsadeyi, almadan yapmazlar ki.

Osman'ın işi için, o mana âleminden,
henüz müsaade yoktu, olmuyordu bu yüzden.

Hocası sözlerine, şöylece devam etti,
işin vakti gelince, acele etme dedi,

açıklık kazanmamış, işlerde inat etme,
açığa kavuşunca, sakın ola gevşeme.

Meselenin çözümü, ittifak noktasıdır,
eğer ittifak yoksa mesele ağırlaşır.

İş verdiğin kişiler, fenalık yaparlarsa,
senden beklenenlerden, habersiz gibi olma,

böyle yaparsan eğer, cezayı sen ödersin,
pişmanlık fayda etmez, ah ne yaptım ben dersin.

Sonra perdeler kalkar, işlerin üzerinden,
bir gün mazlumun hakkı, bil ki alınır senden.

Hiddetine hâkim ol, badireden geri dur,
yenilme gazabına, bizim yolumuz budur.

Şiddetini tehir et, et ki öfken yatışsın,
iradene hâkim ol, nefsine uyma sakın.

Akrabaya menfaat, kar değil ardır sana,
karı ise menfaat, sağlanan akrabaya.

Uzak yakın herkese, Hakk'ı kabul ettir sen,
bu konuda sebat et, hassas ol göster özen.

Zulmettin yönündeyse, halkının kanaati,
özrünü bildir hemen, bildir ki kır nefsini.

Böyle yumuşaklıkla, muamele edersin,
mazur göster kendini, böyle rahat edersin.

Böylece Hak üzeri, kalmanın budur yolu,
maksada kavuşmanın, ancak böyledir yolu.

MANEVİ İŞARETLER
Kara Osman Şeyh'ine, sıkça Rabıta eder,
görür tatlı rüyalar ve başlar güzel haller.

Sırların lezzetiyle, derslere gayret artar,
derecesi yükselir ve ilmine ilm katar.

Dursun Alp, Ertuğrul'un, bahadırı, tam bir mert,
Bilecik'te yaşardı, eder idi ikamet,

Bir gün Bilecik'teki, Dursun Alp'i göreyim,
bir ziyaret edeyim, der biraz dertleşeyim,

dedi ve yola çıktı, Bilecik'e ulaştı.
Sohbet muhabbet derken, vakitte oldu yatsı.

Kara Osman imamdı, Dursun Alp'de cemaat
ve kıldılar yatsıyı, artık gerekti yatmak.

Kara Osman yorgundu, odasına çekildi
ve gözü duvardaki, bir Mushaf'a ilişti.

Mushaf varsa duvarda, ayak uzatamazdı,
bu ona yapılacak, büyük saygısızlıktı.

Uyku uyuyamadı, diz çöküp ona karşı,
o gece Hocasına, tam bir Rabıta yaptı.

Kur'an-ı Kerim’i ben, indirseydim dağlara,
korkar parçalanırdı, buyurdu Hak Teala.

Böyle İlahi kitap, Kur'an-ı Mübin böyle,
geldiğinde nasılsa şimdi de aynen öyle.

Kimse değiştiremez, tek harfini bile,
cesarette edemez, sahibi korur böyle.

Aziz olurlar ona, hep hürmet gösterenler,
sefil ve zelil olur, saygısızlık edenler.

Osman sabaha kadar, uyumamıştı bir an,
gözleri kapanıyor, artık uykusuzluktan,

başını yastığına, hafifçene dayadı,
yorgundu, uykusuzdu, birden uyuyakaldı.

Bir nida geldi o an, Cenab-ı Kibriya'dan,
Buyurdu ki ey Osman, bekledin uyumadan,

hürmet, tazim ettin sen, izzet, ikram eyledin
ve benim kelamıma, pek çok saygı gösterdin.

Bende seni ve senin, evladını, soyunu,
âlemde ebedi ve muhterem kıldım onu.

Osman irkilerekten, doğrulmuştu yerinden,
bu ses Rahmani sesti, şükretmişti kalbinden.

Sabah namazını da, Dursun Alp ile kılar,
yola koyulur fakat, nida kulakta çınlar.

Bu tatlı huşu ile yola devam ederken,
üç tane sarhoş atlı, önünü kesti birden,

Hey Türko dedi biri, üzerinde ne varsa,
bize ver olanları, boşalt şöyle ortaya.

Osman tam hoşgörüyle, karşılar kefereyi,
sarhoş olsalar bile, incitmek istemedi.

Kesesinden üç altın, aldı vermek istedi,
keseyi görmüşlerdi, Bizans haramileri.

Aza razı gelir mi? Biri kılıç salladı,
Osman çekilmeseydi, kolundan olacaktı.

Baktı anlamıyorlar, iyilik güzellikten,
mahmuzladı atını, ok gibi uçtu birden.

Ve sarhoş haramiler, öylece kalakaldı,
arkasından bakmaktan, başka şey yapamadı.

Osman Bey son gördüğü, rüyayı unutmadı,
Şeyh'inin sohbetine, daha da sık katıldı.

Bir akşam namazını, Hocasıyla kılmıştı,
namaz bitince Şeyh'i, ellerini açmıştı,

Öyle dua etti ki, böylesi duyulmadı,
Konur Alp merak etti, sormadan duramadı.

Hayırdır ya Şeyh'imiz, mühim bir durum mu var?
Evet, Konur şu anda, çok mühim bir durum var.

Derya'daki bir tekne, tutuldu fırtınaya,
bizi vesile edip, başladılar duaya.

Onlar için dua ve niyaz ettim şimdi ben,
fırtına kesildi ve kurtuldular salimen.

Bu olaydan bir kaç gün, sonra üç kişi geldi,
bu mübarek veliye, çok çok teşekkür etti.

Dediler denizdeyken, fırtınaya tutulduk,
tam batmak üzereyken, sizi vesile kıldık,

hep birden dua ettik, sağ salimen kurtulduk,
bu sebeple size biz, teşekkür için geldik.

Sonra Şeyh buyurdu ki, bir kimse ümidini,
kesip dua ederse, yetişir ona Rabbi.

Dedi ve devam etti, büyük zat Edebali,
insanlara teşekkür, etmesini bilmeli,

İnsanlara teşekkür, etmeyen bilmeli ki,
Allah-ü tealâ'ya, şükretmiş sayılmaz ki.

Sonra oradakiler, hemen sual eyledi,
Hocam önce kimlere, teşekkür edilmeli?

Büyük veli önce der, Hoca gelir elbette,
sözlerine kıymet ver, teşekkür et böylece,

Sonra der ana, baba, kâfir dahi olsalar,
kusur etme onlara, teşekkürde hakkı var.

Daha sonra iş ve aş, verene teşekkür et,
emrine uymakladır, ona teşekkür etmek.

Osman'ın muhabbeti, her an artar olmuştu,
Şeyh'inin sohbetine, artık doyamıyordu.

Ve yine buyurdu ki, büyük zat büyük veli,
Osman Bey'in Hocası, Hazreti Edebali,

vakit çok kıymetlidir, ömür çok çabuk biter,
boşa geçirmemeli, ölüm alır da gider,

gidenler artık gelmez, ne haldeler bilinmez,
kesesi boş olanın, orada yüzü gülmez.

TÜRK BOYLARI,
SÖĞÜT'E AKIN EDİYOR.

Hoş yankılar buluyor, uzaklarda idare,
akın akın geliyor, Türk boyları Söğüt'e,

hicret devam ediyor, Türk Beylikler geliyor,
yerleşim düzenine, çok dikkat ediliyor.

Osmanlı Devleti'nin, Ertuğrul Gazi şimdi,
temelini atıyor, bunun bilincindeydi.

Edebali ne derse, Kayı Bey'i yapardı,
bu sebeple her işten, hep kâr edip çıkardı.

Kızık Bey'i Söğüt'e, geldi yurt talep etti,
Uludağ etekleri, ona yurtluk verildi.

Kızık, Kayı dostluğu, artsın tek düşünceydi,
yedi Kızık yiğidi, Kayılardan evlendi.

Ayrı bir oba oldu, bu yeni aileler,
genişledi sülale, meydana geldi köyler.

Yeni kurulan köyler, tam yedi tane idi,
isimlerinin sonu, Kızık ile biterdi.

Bayındır ve Cumalı, Değirmenliyle, Dallı,
Dere, Fidye, Hamamlıkızık idi adları.

Cumalıkızık köyde, Cuma’lar kılınıyor,
bu köy diğerlerinden, daha çok genişliyor.

Obalar kuruluyor, evler inşa oluyor,
planlar çizilirken, çok dikkat ediliyor.

Haremlik - selamlık’a, uygundu tüm planlar,
Şeyh bu plan tamamdır, derse başlar yapılar.

Veli Şeyh Edebali, aile mühim derdi,
aile bozulursa, millet bozulur derdi,

Millette bozulursa, nizam intizam kalmaz,
yıkılır gider her şey, o devlet iflah olmaz.

Kadın çok önemlidir, Türklerin yapısında,
nadide bir çiçek o, aile ocağında.

Aile yapımızın, en kıymetli varlığı,
emanet o erine, dikkatle korunmalı.

Namahreme göstermek, saçının tek telini,
haramdır bilinmeli, buna dikkat etmeli.

Buna göre evlerin, yapılırdı planı,
tek maksat korumaktı, müslüman Türk kadını.

Ana giriş kapıda, çift tokmak bulunurdu,
gelen cinsine göre, tokmağıyla vururdu.

Küçük tokmakla kadın, büyükle erkek çalar,
lakin iki tokmaktan, farklı iki ses çıkar,

hane halkı bu sesten, anlar idi geleni,
kapıya gelen kişi, kadın veya erkek mi?

Namahremi görmemek, için böyle yapardı,
Osmanlı onun için, asırlarca yaşadı.

Orta Asya'da iken, müslüman Türk Milleti,
nesli korumak için, fuhşu kesin önledi.

Müslüman toplumunda, zina, fuhuş olmazdı,
kâfirler arasında, fuhuş had safhadaydı.

Osman Gazi Portre

OSMANLI DEVLETİ'NİN,
TEMELLERİ ATILIYORDU.

Ertuğrul Bey noksansız, yapıyor dediğini,
can kulağı ile dinler, idi tüm sözlerini,

hem maddi hem manevi, yol gösteren rehberi,
büyük zat büyük veli, Hazreti Edebali.

Aldığı her manevi, işarete uyuyor,
gerekeni yapıyor, asla ihmal etmiyor.

En ince detayları, bile düşünüyordu,
Osmanlı Devleti’ne, temel atılıyordu.

Osman ile babası, sohbete gitmişlerdi,
gelen feyzin tadından, kendinden geçmişlerdi.

Dedi Şeyh Edebali, kimseye danışmadan,
iş yapan unutmasın, helak olur el aman,

insanların acizi, arkadaş kazanamaz,
ondan daha acizi, kazanır sahip olmaz.

Hep kendini alçaltır, dünyaya sarılanlar,
zillete duçar olur, sıkıntı anlatanlar.

Dili kendi üstünde, emir sahibi yapmak,
ihanettir kendine, lazım akıllı olmak.

Acze düşerse biri, rahat nefes aldırmak,
günaha keffarettir, mazluma el uzatmak.

Sakın ola sızlanmak, belaya yardım eder,
şükreden her haline, böylece rahat eder.

Zaman uzarsa bile, kim ki buna sabreder,
sonucu gecikse de, en son olur muzaffer.

Toplumun yaptığına, kim rıza gösterirse,
o, onlardan sayılır, itiraz etse bile.

Batıla dâhil olan, iki suç işlemiştir,
biri onu işlemek ve rıza göstermektir.

Kap içine bir şeyler, konuldukça daralır,
bilgi kabı müstesna, o koydukça çoğalır.

Hazret-i Ali'mize, ait idi bu sözler,
bereketi ondandır, Hazret-i Şeyh böyle der.

Sohbet böyle sürerken, yağmur şiddetlenmişti,
dinleyenler korkarak, baya telaşlanmıştı.

Rica ettiler Şeyh'e, dua etmesi için,
bu yağmur hemen dursun ve felaket gelmesin.

Büyük zat Edebali, açarak ellerini,
bu yağmuru Rahmet kıl, ne olursun Ya Rabbi !..

Diye dua buyurdu, elleri inmemişti,
kırmaz veli kulunu, yağmur hızını kesti,

sonra tamamen dindi, her yer süt liman oldu,
orada yaşayan halk, felaketten kurtuldu.

Böyledir bu veliler, böyledir evliyalar,
her ihtiyaçlarını, Allah'tan (C.C) ister onlar

ve Cenab-ı Kibriya, hiç kırmaz ki onları,
çünkü O'nun iledir, onların her anları.

Osman Bey dinler iken, bir ara uyukladı,
enteresan bir rüya, görmeye başlamıştı.

Hocasının koynundan, bir hilal zuhur etti,
büyüdü büyüdü ve kendi göğsüne girdi,

sonrada yanlarından, ulu bir çınar çıktı,
yeşili, güzelliği, her an arttıkça arttı,

dallarının gölgesi, üç kıtayı sarmıştı,
okyanuslar, denizler, karaları kapladı,

ovalar ekin dolu, bütün dağlar ormandı,
bostan, bahçeler, bağlar, her yer bereket kaplı,

kol kol akan insanlar, billur gibi pınarlar,
kimisi içer ondan, kimi bağ bostan sular,

dikilitaş, sütunlar ve latif minareler,
Kubbelerle süslenmiş, o mükemmel şehirler,

yapıların üstünde, birer hilal parlıyor,
tüm cihanı saracak, medeniyet başlıyor.

Ezan sesi karışmış, bülbül nağmelerine,
o sırada şiddetli, rüzgâr çıktı bu da ne?

Ağaçlardan tazecik, güzel kokan yapraklar,
Konstantin diyarının, üstüne yayıldılar,

kanter içinde kalmış, gözleri açılmıştı,
rüyayı Hocasına, heyecanla anlattı,

Hocası Edebali, sevinçten uçuyordu,
Osman'ın rüyasını, bakınız nasıl yordu.

Müjde sana ey Osman, saltanat verilmiştir,
ne kadar şükretsen az, Yaradan’a böyle bil

ve senin evladının, himayesi altında,
olacak bütün dünya, böyle diyor bu rüya,

Malhun Hatun da senin, eşin olacak dedi,
Osman'ın rüyasını, böylece tabir etti.

OSMAN BEY'İN DÜĞÜNÜ
Ertuğrul Gazi şimdi, hayatında ikinci,
mutlu günü yaşıyor, çok acılar çekmişti.

Birincisi Osman'ın, dünyaya geldiği gün,
Söğüt Söğüt olalı, görmemişti böyle gün.

Tam on dokuz yaşına, gelmiş o küçük Osman,
Malhun'la evlenecek, diğer mutluluk bundan.

Manevi işaretler, hep ardarda geliyor,
işte İlahi kader, ağlarını örüyor.

Müjdeler birer birer, tahakkuk ediyordu
ve bunu herkes artık, açıkça görüyordu.

Kayı Bey Ertuğrul'un, yaşı doksana vardı,
dillere destan olan, bir düğün yapmalıydı.

Asil soy Osmanlının, ilk halkası Osman’dı,
Pek tabi ki düğünü, müstesna olmalıydı.

Tüm ulular, ulema ve tüm evliya zatlar,
istisnasız hepside, davete katıldılar.

Atmış yıl önce onu, Pasin'de koyup giden,
Ağabeyler yok idi, buydu onu çok üzen.

Oğlunun düğününe, gelsinler çok isterdi,
kimbilir ne haldeler, durumları niceydi?

Malhun kız Osman Bey'i, yayla dönüşü gördü,
onlar için orada, kader ağını ördü.

Defalarca rüyada, görür Malhun Osman'ı,
fakat o edebinden, kimseye anlatmadı.

Malhun ile Osman'ın, kıyıldı nikâhları,
böyle düğün görmedi, Söğüt'ün toprakları.

Malhun kız artık Korkut, korkusundan kurtuldu,
Osman Bey’le evlendi, huzurlu, mutlu oldu.

Osman Gazi Taht

ERTUĞRUL GAZİ'NİN ÖLÜMÜ
Tam atmış üç yıl olmuş, Pasin’den ayrılalı,
acı günler görmüşler, Söğüt yurtluk olalı.

Ertuğrul Bey dünyanın, çok çilesini çekmiş,
Cenkten cenge koşturmuş, at üstünden inmemiş.

Hep dağlarda yatarmış, karda fırtınalarda,
göl buzunu kırarak, gusledermiş soğukta.

Artık beden yorulmuş, gençlikte gibi değil,
hastalıklar belirmiş, eski Ertuğrul değil.

Ciğerpare Osman'ı, baş göz ettikten sonra,
fazla zaman geçmeden, düşmüş idi yatağa.

Koca çınar sadece, üç gün yattı yatakta,
geçirdi son üç günü, tövbe ve istiğfarla.

Teşrif etti son günü, Rehberi Edebali,
Ertuğrul Bey yolcuydu, ona yardım etmeli.

O gün ona devamlı, şehadet telkin etti,
son nefesine kadar, ona yardım etmişti.

Kul hakkına çok dikkat, ederdi sağlığında,
ölmeden de herkesle, helalleşti sonunda.

Şehadet getirerek, son nefesini verdi,
o sanki cennetteki, yerini görmüş gibi.

Nur parladı alnında, tebessümle karıştı
ve artık koca çınar, aramızdan ayrıldı.

Osman Bey vermiş idi, babasına telkini,
o hep Hakk'tan yanaydı, yaşantısı şahitti.

Ertuğrul Bey atamız, Ertuğrul Bey ceddimiz,
bizi şefaatine, nail etsin Rabbimiz.

Orhan Gazi Portre


ORHAN GAZİ'NİN DOĞUMU
Babasının ölümü, Osman Bey'i çok sarstı,
yetimlik acısını, hissetmeye başladı.

Ölüm haktır biliyor, buna inanıyordu,
yinede üzülmekten, geri duramıyordu.

Babasının ruhuna, Kur'an-ı Kerim okur,
sadakalar dağıtır, böyle teselli bulur.

Dünya nöbet yeridir, doğunca sevinilir,
nefesler tükenince, ahirete gidilir.

Babası bu dünyaya, artık veda etmişti,
Orhan Bey'in doğumu, biraz teselli etti.

Bu dünya nöbet yeri, doğan büyür ve ölür,
ölenlerin yerine, yeni nöbetçi gelir.

Osman Bey'in kederli ve acılı anında,
ona minik Orhan'ı, bağışlamıştı Mevla.

KARA OSMAN KAYI BEY'İ OLUYOR
Ertuğrul Bey Alem-i, Ervah'a uğurlandı,
sonrada Kayıların, liderleri toplandı.

Ölenle ölünmüyor, koca çınar gitmişti,
ömür boyu herkese, ihsanla hükmetmişti.

Bir asra yakın Kayı, liderliğini yapmış,
Adaletten bir milim, ayrılmamış sapmamış.

Bu sebeple Kayılar, en öne çıkmışlar bak,
diğer tüm aşiretler, ettiler hep ittifak.

Şimdi artık Kayılar, beyini seçecekler,
istişareler bitti ve kararı verdiler.

Kara Osman Bey oldu, tam bir ittifak ile
her yönden o uygundu, o layıktı bu işe.

Osman Bey olduğu gün, Kethüda'lar ve Bey'ler,
huzuruna çıktılar, şunları söylediler:

Saltanat ya liyakat, ya ittifakla olur,
ikisi de var sizde, Bey ancak sizden olur.

Biz tam gereği gibi, muti, tabi oluruz,
emriniz baş üstüne, siz artık Bey oldunuz.

PADİŞAHLIĞIN MÜBAREK OLSUN
Toplantının sonunda, tüm Bey'ler teker teker,
mübarek olsun deyip, ona dua ettiler.

Kayınpederi Şeyh'i, Hazret-i Edebali,
o gün kendisine şu, nasihatleri etti.

Ey oğul Bey'sin artık, öfke gücenmek bize,
katlanmak ve uysallık, düşüyor artık size.

Acizlik, geçimsizlik, ihtilaflar, çatışma,
yanılgılar da bize, bağışlamalar sana.

Kötü göz ve şom ağız, haksız yorumlar bize,
hoşgörü ve adalet, bunlarda kaldı size.

Ey oğul bundan sonra, bölmek, üşenmek bize,
uyarmak, bütünlemek, şekillendirmek size.

Sabretmeyi iyi bil, vakitsiz çiçek açmaz,
insanı yaşat ki sen, yoksa devlet yaşamaz.

İşin çetin, yük ağır, gücünse kıla bağlı,
Allah (C.C.) yardımcın olsun, bu Devlet-i Osmanlı.

Babasının acısı, yüreğinde tazeydi,
bir nasihati o an, aklına geliverdi.

Oğul beni üz fakat, üzme hocanı asla,
çok dikkat et sen buna, hocanı sakın kırma,

Osman Bey hatırladı, baba nasihatini,
büyük hürmetle öptü, hocasının elini.

OSMAN GAZİ'NİN NİZAM-I ÂLEM DAVASI
Başladı mücadele, imkânlar mütevazi,
cihangirlik değil bu, Cenab-ı Hakk'ın emri.

İlk divan kurulunda, Osman Bey konuşmuştu,
Nizam-ı Âlem denen, dava kurul konusu.

Söz alarak ardından, Hazret-i Edebali,
Osman güzel anlattı, der Nizam-ı Âlemi.

Eğer dediklerini, aynen tatbik ederse,
Dünyaya hükmedecek, dine hizmet ettikçe.

Hazret-i Edebali, bu Nizam-ı Âlemi,
öyle bir anlattı ki, gönülleri fethetti.

Birçok bilgiler verdi, zahiri ve Batıni,
bu doyumsuz sohbette, öğrendiler çok şeyi.

HARAMLARIN EN KÖTÜSÜ KUL HAKKIDIR
Haramların kötüsü, elbette kul hakkıdır,
hükümet adamları, dikkatli olmalıdır.

Millet eğitilmeli, sulh zamanı elbette,
Tıp, ticaret, sanat ve hem de harp işlerinde.

Bu işler hakiki bir, alimden öğrenilir,
ve bu alime ise, Mürşidi Kamil denir.

Eğer Mürşit yok ise, yaşanılan zamanda,
mutlak kitabı vardır, yaşıyordur o onda.

İnsan o Mürşidini, ne kadar çok severse,
sevgisi kadar ondan, feyiz gelirmiş kalbine.

İbadetlerini de, ihlâs ile yaparmış,
derecesi böylece, yükselirmiş artarmış.

Orada olanların, hepsi Evliya idi
ve Şeyh Edebali'yi, pür dikkat dinlemişti.

GANİMET
Ve Karacahisar'ı, Osman Gazi fethetti,
ganimeti Selçuklu Sultanı’na gönderdi.

Ganimetin içinde, kâfir Tekfur'da vardı,
Böylece Osman Gazi, intikamını aldı.

Ganimet kâfirlerden, harpte alınan maldı,
Önceki ümmetlere, helal değil haramdı.

Allah'ın Habibi’ne (S.A.V) ve onun ümmetine,
helal kılınmış idi, Ayet-i Kerime’yle.

KAYI BOY'U, MÜSLÜMAN DEVLETLERİN,
İLERİ KARAKOLU OLMUŞTU.

Müslüman devletlerin, ileri karakolu,
olmuştu şimdi artık, şanlı Türk Kayı Boy'u.

Bizans'a çok yakınlar, çünkü Söğüttedirler,
kafirlerle sürekli, sık sık cihat ederler.

Ertuğrul ve Osman Bey, sonra şehzade Orhan,
İslam'ı yaymak için, cihat etmişler her an.

Üçü de bu sebeple, Gazi diye anılır,
ta Kıyamet'e kadar, böyle anılacaktır.

İslam'da sulh içinde, yaşamak mümkün ise,
harp edilmez o zaman, gaye cihat değilse.

Harp kâfiri İslam'a, davet için yapılır,
onun da şartları var, bunun adı cihattır.

Bir müslüman beldeye, kâfir hücum ederse,
Cihat Farz-ı ayn olur, kimin gücü yeterse.

Ertuğrul, Osman, Orhan, Gazi Bey’ler her zaman,
gazalarda en önde, her cenkte, hep kahraman.

Biz ne asil bir soydan, geliyoruz anlasak,
yönümüzü o asil, cedde dönüp bir baksak,

sıkıntılar bitecek, huzur refah gelecek,
o zaman Müslüman Türk, cihana hükmedecek.

OSMAN BEY'İN İLK FETİHLERİ
Bizans'ın Tekfurları, ikiyüzlü kalleşler,
aç gözlü, haramzade ve ahlaksız idiler.

Buna rağmen onlarla, iyi geçinmek için,
gayret gösteriyordu, Osman Gazi sulh için.

Bilecik, Yarhisar ve Harmankaya Tekfuru,
dost idi Kayılarla, iyi geçiniyordu.

İnegöl'deki ise, kâfir Aya Nicola,
kaşınıyor besbelli, susamıştı canına.

Türkler yaylalarına, gider ve dönerlerken,
yollarını keserek, haraç ister Türklerden.

Bu sebeple devamlı, çatışma çıkıyordu,
Ertuğrul Gazi sağken de bunlar oluyordu.

Osman Bey Kayı Bey'i, olduğu ilk aylarda,
yaz gelmiş Kayı Boy'u, çıkacaktı yaylaya.

İhbar geldi, Nicola, Türklere saldıracak,
Osman Gazi kararlı, Nicola hallolacak.

Konur, Turgut, Aykut Alp ve Abdurrahman Gazi,
aşiretin önünde, gidiyor Osman Gazi.

Tekfur'a haber gitti, göç kervanı yaklaştı,
Ermeni Derbendi’nde, Tekfur pusuya yattı.

Kayı Bey yiğitleri, boğaza varmışlardı,
Nicola ve askeri, kahpece saldırmıştı.

Dillere destan bir cenk, yaparken Alperenler,
Tekbirle inliyordu, hem gökler hem de yerler.

Tekfur'un askerleri, bozuldular kaçtılar,
o asil yiğit ceddim, zaferi kazandılar.

Bu cenkte yaralandı, Sarı Yatu'nun oğlu,
Osman Bey’in yeğeni, ağabeyinin oğlu.

Küçük yaşlardan beri, birlikte olmuşlardı,
başını kollarının, arasına almıştı.

Yarasını sarmaya, çalışıyordu ama,
Bayhoca kavuşmuştu, şehadet makamına.

BAYHOCA'NIN ÖLÜMÜNE ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜ.
Bayhoca'nın ölümü, Osman Bey'i çok üzdü,
Nicola'nın hesabı, mutlaka görülürdü.

İnegöl hisarı çok, müstahkem bir hisardı,
her tarafı nöbetçi, yüksekti duvarları.

Bu imkânla çok kolay, değil hisarı almak,
doğru yolda olana, yardımcı Cenab-ı Hak.

Kafasına koymuştur, Osman Gazi bir kere,
İnegöl fetholmadan, dönmek yoktu geriye.

Şeyhine gelir zira o yol göstericidir,
Edebali büyük zat, niyeti hissetmiştir.

Cenab-ı Hak kâfire, sinek kanadı kadar,
kıymet vermemiştir ki, o zalimdir o küffar.

Hakiki iman varsa, şayet bir müslümanda,
Allah (C.C.) yardım gönderir, o Hakk'ın yolundaysa.

Eshab-ı Kiramı sen, yâd eder isen eğer,
Cenab-ı Hak zaferi, kılacaktır müyesser.




Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.



Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.



Bağdadın Fethi

Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu.
Kendi kendine söylendi:
-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...
Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum:
“Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlıları Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:
-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı'ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.
Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastırdı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi. Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:
-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!
İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi.
Zülfikar Han:
-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?
-Elbette Hânım!
-İyi...
Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?
-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.
-Bak şu densizlere!
Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:
-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:
-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.
Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler. Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:
-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi. 1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:
Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter