Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Topkapı Sarayı avlusundaki Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun, bir zamanlar üç kıtaya kol salan Osmanlı Devleti’nin idaresinin kalbi idi.

Şimdilerde bir mobilya tabiri olan divan, eskiden devletin idare edildiği meclislerin ismiydi. Divan, Farsça devler demektir. Rivâyete göre küçük bir İran prensi sarayda gezerken, vezirlerin toplandığı odaya girmiş. Haşmetli kıyafetleriyle toplantı yapan vezirleri görünce şaşırmış, ‘Dîvân!’, yani ‘Aa, devler!’ deyivermiş. Artık bu toplantılara bu isim verilmiş. Divan tabirinin kültürümüze girişi Hazret-i Ömer zamanında İran'ın fethinden sonra olmuştur.

Önceleri hazîneden maaş alanların isimlerinin yazıldığı deftere divan denirdi. Sonradan devletin idare ofislerine divan denilmiştir. Emevî ve Abbasî devrinde, daha sonra da bilhassa Selçuklular ve İlhanlılarda divanlar daha da inkişaf etti. Bunların başında idarî kararların alındığı ve halifenin de bazen iştirak ettiği divan-ı adl (divanü's-saltana) gelmektedir. Divan-ı inşâ devletin resmî yazışmalarını yürütür. Askerî işlere divan-ı ceyş ve posta işlerine divan-ı berid bakar. Günümüzdeki idare mahkemesi işini yapan divan-ı mezâlim vardı. Halkın memurlardan şikâyetlerine ve mahkeme kararlarına itirazlara bakardı.

Padişah hanginiz?

Divan-ı Saltanat’ın yerini Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun almıştır. Burada her çeşit siyasî, idarî, mâlî, askerî, adlî memleket meselesi görüşülür. Harb ve sulh ilânına, elçi gönderilmesine, vergi koymaya, kanun yapmaya karar verilir. Elçi kabulü ve yeniçerilere ulûfe (maaş) dağıtılması da burada olur. Aynı zamanda memleketin en yüksek mahkemesidir. Memurlarının icraatlarına ve kâdıların verdiği hükümlere itirazı olanlar buraya mürâcaat eder. Kâdıların verdiği hükümler bozulursa, yeniden muhakeme de burada yapılabilir. Bazı hallerde, kâdılar bakmaktan çekindikleri mühim dâvâları, ilk tahkikatını yaparak Divan’a gönderir; burada bakılır. Çalışma şekli, âzâları ve salâhiyetleri Sultan Fâtih’in kanunnâmesinde etraflıca anlatılmıştır.

Divan-ı Hümâyun, bir meşveret meclisidir. Kararları, ancak padişahın tasdiki ile yürürlüğe girebilir. Padişah, divanda alınan kararlara umumiyetle karşı çıkmaz. Ancak Sultan II. Selim zamanında, Kıbrıs için sefere çıkılmamasına karar verilmişti. Padişah, divan kararını kabule yanaşmadı. Neticede padişah haklı çıktı. Kanunî Sultan Süleyman, Hazret-i Peygamber’e hakaret ettiği için Divan’da muhakeme olunup delilsizlikten serbest bırakılan İranlı Kâbız’ın yeniden muhakemesini emretmişti.

Divan, Topkapı Sarayı’nda padişah veya sadrazam riyasetinde ileri gelen devlet adamlarıyla toplanır. Bir köylünün gelip, kerli ferli zâtları görünce şaşırarak, "Padişah hanginiz?" diye kabaca sorması üzerine Fâtih Sultan Mehmed bundan sonra Divan'a veziriâzamın reislik etmesine karar vermiştir. Aynı çağda İspanya kral meclisi ve Rusya’da boyarskoye duma denilen soylular meclisinde de hükümdar toplantılara katılmazdı. Padişah, toplantıları pencere arkasından takip edebilir. Gerekirse kafese vurmak suretiyle müdahale eder; divandakileri arza çağırabilir. Divandakiler padişahın dinleyip dinlemediğini bilmediğinden, müzâkereler çok ciddî cereyan eder.

Sadrâzamdan başka, kazaskerler (adalet bakanı), defterdarlar (maliye bakanı), nişancı (kanun komisyonu reisi ve tapu müdürü) ve kubbealtı vezirleri (devlet bakanları) divanın dâimî âzâlarıdır. Vezir rütbesinde iseler yeniçeri ağası ve kaptan-ı deryâ; İstanbul’da ise Rumeli beylerbeyi (vâlisi) de hazır bulunur. Böylece divan umumiyetle 12 kişi ile toplanır. Bunun dışındaki devlet ricâli, ancak kendi sahalarına giren bir iş müzâkere edilirken, görüşlerine mürâcaat edilmek üzere Divan’a davet edilirler.

Divan toplantılarına oturmayıp ayakta katıldığı halde divan âzâsı olmayan reisülküttâb, başkâtiptir. Divan âzâsı olmayan Çavuşbaşı da bir nevi teşrifat âmiridir. Toplantılara katılacak olanların içeri alınması; şikâyetçilerin istidâlarının kabulü ve sıraya sokulması; alınan kararların icrası; yazılan emirlerin uzak yerlere tebliği; ecnebî elçilerin karşılanması ve Divan’a kadar refakati; İstanbul’a hâriçten gelecek kimselerin hüviyetlerinin tahkiki ve gerekirse yerlerine iadesi gibi vazifeleri vardır.

Ayak divanı

Divan-ı Hümâyun, haftanın her günü Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusundaki Kubbealtı’nda toplanırdı. XVI. asırdan itibaren Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı olmak üzere haftanın dört günü toplanmaya başladı. Müzâkereler sabah namazından sonra başlar; öğlene kadar devam ederdi. Sonra divan âzâları konaklarına dönerek orada kendi sahalarına giren işlerle meşgul olurlardı. Divanda görüşülecek işler ruznâme denilen gündeme kaydedilmiş olurdu. Divan toplantısı başlamadan hazîne ve tapu tahrir defterlerinin bulunduğu defterhâne açılır; toplantı bitince de tekrar mühürlenip kapatılırdı. Bundan sonra Divan âzâları sırayla padişaha arza çıkardı. Önce yeniçeri ağası çıkar; ocak hakkında bilgi verir. Sonra kazaskerler çıkarak kendileriyle alâkalı işleri ve kâdı tayinlerini arzederler. En son sadrâzamla beraber kubbe vezirleri ve defterdar arza çıkar. Arzdan sonra âzâlar topluca yemek yeyip dağılır. Divan’da alınan kararlar konusuna göre mühimme, ahkâm, tahvil, rüus gibi defterlere kaydedilirdi.

Yolsuzluk şüphesi, asker ayaklanması veya halkın şikâyetleri üzerine Divan-ı Hümâyun’un fevkalâde toplantıları da olur. Bunlara padişah dışında herkes ayakta durduğu için ayak divanı denir. Taht, Bâbüssaade önüne konur; padişah gerekirse vâsıtasız olarak teb’a ile görüşür. Son ayak divanı Sultan IV. Mehmed zamanında Abaza Hasan Paşa ısyanı münâsebetiyle toplanmıştır.

Sonraları toplantı günleri ikiye indi. XVII. asırdan itibaren gayrı muntazam toplanmaya başladı. Divan-ı Hümâyun toplantıları askerlerin ulûfe dağıtımı ve elçi kabulü gibi istisnaî hallere inhisar etmeye başladı. Giderek sadrâzamın konağında toplanan İkindi Divanı ehemmiyet kazandı ki bakanlar kurulunun nüvesidir. Divan kalemleri de sadrâzamlığa nakledildi. Sultan II. Mahmud, Divan-ı Hümâyun’u lağvetti. Yerine Meclis-i Vâlâ’yı kurdu ki, şimdiki Kanunlar Genel Müdürlüğü ile Danıştay ve Yargıtay’ın atasıdır.




Zaman, nice sofra geleneğimizi alt etti. Bir tek çay direniyor. Hem de gücünden bir şey kaybetmeksizin. Kültürümüze geç girdiği için olsa gerek.

İstanbul, çay ile 1856’da Kırım Harbi münasebetiyle gelen Avrupalılar vasıtasıyla tanıştı. Sefaretlerin çay partileri, halkın ileri gelenleri arasında da moda oldu. Artık misafire, kahveden sonra, çay da ikram edilir oldu. Anadolu’nun çay ile tanışması daha da yenidir. Çay ve semâver, XIX. asrın ikinci yarısında Kafkasya’dan gelen muhacirlerin yâdigârıdır. Ama sonra öyle tutuldu ki, hayatın aslî parçası oldu. Kahve ile rekabet edip, onu bile tahtından indirdi. Her sınıf ve seviyede insanın itibar ettiği bir içecek oldu.

Sultan Hamid çay severdi; ama Sultan Reşad müptelasıydı. 1878’de Japonya’dan getirilen çay tohumları Bursa’da ekildi; ama işe yaramadı. Bu bitkiye elverişli yerin Karadeniz’in doğusu olduğu anlaşılınca, 1918’de Batum’da ilk çay ekildi. Halkalı ziraat mektebi müdürü Ali Rıza (Erten), bizde ilk çay ziraatini deneyen kişidir. 1924’de çay kanunu çıkarıldı. Batum’dan getirtilen tohumlar Rize’de ekildi. Müspet netice alındı. 1947’de Rize’de ilk çay fabrikası açıldı. Devlet hemen (1984’e dek süren) bir çay tekeli kurdu.

Herşey gibi çayın da doğduğu yer, Çin’dir. Rivayete göre, MÖ 2500 yıllarında Çin imparatoru Shen Yong, hijyen sebebiyle yalnızca sıcak su içerdi. Bunaltıcı bir yaz günü, bahçede içtiği suyun içine tesadüfen iki yaprak düştü. İmparator, hararetini alan bu içeceği çok beğendi. Konfüçyüs, çayı öve öve bitiremez. MS 758 yılında filozof Lu Yu, Çay nasıl yetiştirilir, nasıl demlenir, nasıl içilir, anlatan, Çay Silahı adında bir de kitap kaleme aldı. Japonlar, çayı çok sevmiş; bir ‘çay felsefesi’ meydana getirmişlerdir. Çayı, Cha-No-Yo adında bir âyinle ikram ederler. Şair Kakuzo’nun, Çaynâme adlı kitabında, ilahî bir nimet olarak görülen çay öyle bir anlatılır ki, insan şaşar.

Avrupa, çayı Venedikli tüccarlardan öğrendi. Ticaretini yapanlar ise 1560’dan itibaren Portekizliler oldu. Çok pahalı olduğu için, eczanelerde satılır ve ancak zenginler içebilirdi. 1650’de Peter Stuyvesant adlı bir tüccar, ilk çayı Holanda’dan New Amsterdam’a (şimdiki New York’a) getirtti. Çin’de çay istihsali, İngilizlerin elindeydi. 1833’de bu tekeli kaybedince, Hindistan ve Seylan’da çay ürettiler; Çin’in tekelini kırdılar. İngilizler, münakaşasız piyasayı ele geçirdiler.

Gök çay, kara çaya karşı

Çayın iki çeşidi vardır: Malayanmış siyah çay ve mayalanmamış yeşil çay. Anadolu, kara çayın; Türkistan ise gök çayın meftunudur. Siyah çay, çok ameliye görür. Önce askıya asılıp üzerinden sıcak hava geçirilerek kurutulur. Sonra yapraklar sıkılarak içindeki tabii şeker elenir. Sonra nemli ve serin bir yerde fermantasyona tâbi tutulur. Böylece rengi siyahlaşır. Sonra yapraklar, saptan temizlenir. Yeşil çayın işi kısadır. Yapraklar saplarından ayrıldıktan sonra, fermantasyna alınır. Rengi açık ve daha asitlidir; idrar sökücüdür. Siyah çay, nazlıdır; ışık almayan, kapalı yerde muhafaza edilmelidir. Meyve ve çiçek özüyle aromalandırılan çaylar da vardır. En meşhuru bergamut yağıyla karıştırılarak elde edilen Earl Grey adlı çaydır.

Çay, her dilde, benzer kelimeyle anılır. Kuzey Afrika yerlileri Tuaregler, yeşil çayın üzerine kaynar su döker; sonra bu suyu süzer; tekrar su döker; üç dakika bekler, iki üç nane yaprağı koyar, içine de şeker atıp öyle ikram ederler. Araplar da siyah çayı şeker ve nane ile tercih eder. Tibetliler, çaya tereyağ ve tuz katardı. Moğollar, buna unu da ilave eder. İngilizler çayı sütle içer, bazıları da brandy katar. Çayı çok seven soğuk memleket Rusya’da, küçük çay fincanı içine, bolca yeşil çay yaprağı konur, üzerine kaynar su eklenir. Mis gibi kokusunu almak için, çayı önce çay tabağına dökerek içer. Doğu vilayetlerindeki kıtlama ve çaya limon atma, Ruslardan gelme bir adettir. Eve uğur getirdiği, kötülüklerden koruduğuna inanılan semâver de öyle. Sema-vira, Rusça ‘kendi kendine yanan’ demektir. Hatta ilk gören Anadolu köylüleri, “Bu ateş bu suyun içinde nasıl yanıyor?” diye şaşmışlardı.

Eskiden kahvaltı ve akşam yemeği olmak üzere iki öğün vardı. 1708’de İngiltere’de Bedford Düşesi Anna, ikindi vakti kendisini “batmakta olan bir gemi gibi” hissedince, saat 5 sularında ek bir öğün yemeğe başladı. Küçük kekler, tereyağlı ekmek ve tabii yanında çay. İşte “5 çayı âdeti” böyle doğdu. İngilizler, en çok çay tüketen cemiyettir. Lady Astor, başbakan Churcill’e demiş ki, “Karınız olsam, çayınıza zehir koyardım”. Churcill de demiş ki, “Kocanız olsam içerdim”.

Çaydaki kafein, beyindeki kılcal damarları genişletir; kan basıncı düşünce de, ağrı yok olup insan rahatlar. Derinin yüzündeki kılcal damarlar genişleyince de ısı dışarı atılır, ateş düşer ve insan serinler. Hazmı kolaylaştırır, gaz yapmaz, midede asit salgılamaz. Uyuşukluğu giderir, zindeliği arttırır, zihni yorgunluğa birebirdir. Çaydaki B vitamini demleme sırasında hemen suya geçer, ayrıca çayda E ve K vitaminleri de faydalı mineraller vardır. Bakır ve demir sebebiyle kansızlığa devadır, flor ve alüminyum sebebiyle de dişleri korur. Demlenip 5 dakika içinde içilirse uyarıcı; 15 dakika sonra içilirse sakinleştirici tesir yapar. Bir saat sonra içilirse, zehirleyici olsa gerek.

Çayın uzun ve dar yaprakları vardır. Çiçekleri renklidir. Yılda 3-4 mahsul verir. Mayıstaki ilk hasat, yaprakları küçük olduğu için makbuldür ve “imparator hasadı” adını alır. Çay, sıcak ve aşırı nemli yerde yetişir. Bol yağmur ve geceyle gündüz arasında mühim ısı farkına muhtaçtır. Çay üreten ülkeler hep 36.paralel üzerindedir. Çin, Hindistan, Seylan, Japonya önde gelir. Çayın kalitesi yaprağına bağlıdır. Hindistan çayı, Çin’den makbul tutulur.

Amerika da istiklâlini, çaya borçludur. İthal edilen çaya yüksek gümrük isteyen İngilizlere karşı çıkan ayaklanma, Boston Çay Partisi diye bilinir ve istiklâl harbinin kıvılcımı olmuştur. Gorki, Tolstoy, Proust, Henry James, Rainer Maria rilke, Nietzsche çay tiryakisi idi. Çayın tarihini yazan Stephan Reimertz, “Çay içmek, insan hayatında zaman ayırmaya değer meşguliyetlerdendir” diyor.

Evliya Çorbası

Hoca Ahmed Yesevî, Çin hududundaki Hıtay’a gidiyor. Çok sıcak bir günde, yol kenarında dinlenirken, bir köylünün doğum yapmakta zorlanan zevcesi için dua ediyor. Doğum kolay oluyor. Bunun üzerine köylü, kendisine çay ikram ediyor. Hoca Yesevi, o zamana kadar hiç görmediği çayı içince, rahatlıyor ve harareti gidiyor. Elini açıp dua ediyor: “Ya rabbi, bu içeceğe revaç ver. Bizi sevenler içsin, faidelensinler”. Çayın Türkistan’da, bilhassa tasavvuf erbabı arasındaki rağbetini bu duaya bağlarlar. Dervişleri uyanık ve zihni açık tuttuğu için, Evliya Çorbası diye de anılır. ‘Çay içelim çay içelim/Nefsü hevadan geçelim’ diye dönen ilahiler bile vardır. Ehl-i dil, “Çay, Hazreti Peygamber zamanında olsaydı, Allah bilir ya, sünnet olurdu. Zira sohbete sebeptir” demişler. “Sohbet-i erbâb-ı dil bir lahza sensiz olmasın/Hürmetin inkâr eden, dünyada hürmet bulmasın” beyti de çay için söylenmiştir.

Çaya çay demek için de, demlenmesinden içilmesine kadar şartlarına riayet edilmelidir. “Çay kadehte dide-efrûz olmalı/Lebrengü lebrîzü lebsûz olmalı”. Şu halde çay küçük ve şeffaf bardakta göz doldurmalıdır; dudak renginde, dudağına kadar dolu ve dudak yakıcı olmalıdır. Yarısına kadar konmuş çay bardağını görüp, kahveci çırağına ‘Bu ne oğlum?’ diye sorup da, ‘dudak payı’ cevabını alan müşterinin, ‘Yavrum bende deveye benzer bir hal var mı? Benimkini kulaklarına kadar doldur’ dediği meşhurdur. Çay, pahalı bir içecekti; 1950’lerden sonra ucuzladı ve yayıldı. O zamana kadar, bir tutam çay bulan garibanlar, kurutup tekrar demlerdi.

Sabah paça çorbasına alışık Türkler, artık çaysız kahvaltı düşünemez. Hele yanında kurabiyesi, poğaçasıyla ikindi çayından da vazgeçemez. Yemekten yarım saat geçtikten sonra, vücudu hararet basınca içilen çaya doyum olmaz. Çay bulunduktan sonra, işin çokluğu vız gelenler Çay ne, say ne!” derler. Çayın haddi yoktur. “Bir bardak icbârî, ikincisi ihtiyarî” sözü meşhurdur. Sayı hakkında ihtilaf mevcuttur: “1 dem, 2 gam, 3’ü kâide, 4’ü fâide, çıktı 5’e, sür 15’e, versin neşe” veya “1 çay beyhûde, 2 çay fâide, 3 çay kâide, iç 4’ü at derdi, madem çıktın 5’e, sürgit 15’e” denir.




XV. asra kadar İslâm dünyasının, ilmin çeşitli dallarına katkısı dikkat çekicidir. Cebir, kimya gibi tabirlerden de anlaşılıyor. Sadece ilim değil, sanat, ticaret, siyaset gibi sahalarda da bu katkı inkâr edilemez seviyededir. Ne oldu da, İslâm dünyası ilmi üstünlüğünü Avrupa lehine kaybetti? Bu düşüşün sebepleri nelerdir?

Avrupalıların tezi, bu düşüşe İslâm âlimlerinin menfi tavrı yol açmıştır. Eş’arî ve Gazâlî gibi âlimler olmasaydı, İslâm dünyasında da keşif ve buluşlar olabilirdi. Batı, skolastik felsefenin üstesinden gelmiş, Doğu ise gelememiştir. Kastettikleri şey aslında Eş’arî’nin, Mutezile’ye, Gazâlî’nin de filozoflara karşı duruşudur. Halbuki Gazâlî’nin ardından da ilmî disiplinde hep yükselen bir aktivite vardır. Din âlimleri ile ve felsefeciler arasındaki münakaşalar da, rasyonel bilimler üzerine değil; dinin hakikatini anlama hususunda idi.

XVI. asırdan sonra, İslâm dünyası ve Batı arasındaki fen sahasındaki farkın giderek arttığı doğrudur. Fakat buna Müslüman âlimlerin muhalefetinin sebep olduğunu söylemek desteksizdir. Bu bir arz ve talep meselesidir. Politik ve ekonomik gücü azalan İslam dünyasında, fen ve teknolojiye ihtiyaç duyulsaydı, müslümanların altın çağı boyunca olduğu gibi, rasyonel bilimler fasılasız ilerlemeye devam ederdi. Çok sayıda matematikçi, astronom, fizikçi, mühendis ve diğer bilim adamları bu devirde cemiyetin ve devletin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Batı dünyasının tenkit ettiği ikinci husus, medreselerin ilahiyat ve hukuk tedrisatına ağırlık vermesidir. Halbuki İslâm dünyasında rasyonel bilimlerin tahsili ayrı yapılırdı. Astronomi ve matematik; bu ilimlerdeki kitaplarla donatılmış kütüphanesi olan ve rasata dair âletlerin devamlı kullanıldığı rasathanelerde, matematikçi ve astronomların yanında; tıp ise, olması gerektiği gibi, bir hastahanede öğrenilirdi. Bu sebeple politik ve ekonomik düşüş zamanında, ihtiyaç nisbetinde, hukuk ve ilahiyat tedrisatı devam etti; rasyonel bilimlerin tedrisatı ilerlemedi. Modern zamanda Batı ile entegrasyonun kaçınılmaz olduğu düşünülünce, bu bilimlerin tedris edildiği modern mektepler kuruldu.

İbni Haldun, bunu politik ve ekonomik sebeplere bağlar ve ‘ilim, zengin cemiyetlerde gelişir’ der. Bir belde zayıflar, tesirini kaybeder ve nüfusu azalırsa, maddî olarak desteklenmediklerinden, meslekler de yok olana dek azalır. Bağdat, Kurtuba, Kayruvan, Basra ve Kûfe gibi İslam’ın ilk asrındaki kalabalık ve refah içindeki şehirler, medeniyet ve ilim merkeziydi. Nüfusları azalıp, refah düşünce, medeniyet ve ilim de kaybolarak, İran, Türkistan gibi diğer İslâm beldelerine kaydı. Bilimin parlaması, ekonomik faaliyetlerin ve teknik ilerlemelerin arttığı zamanlarla çakışır. Takip ettiği yol, ticaret ve sanayinin, Mısır ve Mezopotamya’dan Yunanistan’a, Endülüs’ten Rönesans İtalya’sına, oradan Hollanda’ya ve sonra sanayi inkılâbı İngiltere’sine doğru takip ettiği yol ile aynıdır. Cemiyet çöküşe geçince, ilim de durgunlaşır ve kaybolur. İlim, refah ve emniyet ister.

XV. asır sonunda ilim ve fen, daha fazla ilerlemenin çok zor, hatta imkânsız olduğu bir noktaya ulaşmıştı. Bu devre kadar, zaten ne İslâm, ne de Ortaçağ Avrupa’sında ciddi fennî ilerlemelere rastlanır. Böyle bir silkelenme için, eski düzenin yıkılması lâzımdı. İşte Avrupa’nın keşifler yoluyla zenginleşmesi ve nüfusunun artması bunu temin etti.

Düşüşün sebepleri

1-Toprağın Yapısı: İslâm beldelerinin çoğu, az miktarda yaşanabilir yeri bulunan, çorak veya yarı-çorak topraklardan, bozkır veya çöllerden müteşekkildir. Emevî ve Abbasîler, sulama sistemlerine ehemmiyet verdiler; ziraî inkılâbı gerçekleştirdiler. Merkezî hükümet zayıflayınca, sulama tesisleri de ihmal edildi. Moğol istilâsından sonra da tarlalar çoraklaştı veya bataklıklara dönüştü.

2-Göçebeler: Merkezî idare zayıfladığında, göçebeler üstün geldiler; düzensizlik ve anarşiye sebep oldular. Sulama sistemlerinin tahrip olması ve sulanan toprakların otlaklara veya bataklığa dönüşmesi ile göçebeler kontrolleri altındaki sahaları arttırdı. XIII. yüzyıldan modern çağa kadar Irak ve Suriye’deki nüfusun azalmasına yol açtı.

3-Tabiî Âfetler: Ortaçağ’da İslâm beldelerindeki tabiî âfetler, sosyal ve ekonomik çöküntüye sebep oldu. 968’de Nil nehrindeki düşük su seviyesi ciddi kıtlığa yol açtı. 600 bin insan öldü. Kıtlıklar ve sârî hastalıklar bunu takip etti. Ortaçağ’ın en büyük felâketi Kara Ölüm (Veba) Avrupa’dan çok, İslâm dünyasını mahvetti. Mısır, Suriye ve Irak’ın nüfusu üçte birine düştü. Ziraî istihsal ve sanayi çöktü. Askerî güç de buna paralel olarak zayıfladı.

4-Coğrafi Mevki: Coğrafî pozisyonu, İslâm beldelerini Haçlı seferlerinden, modern zamanlara kadar, devamlı olarak dış tecavüz veya müdahalelere hedef yaptı. Doğu ile Batı’nın tam ortasında, üstelik düz mevkiiyle İslâm beldeleri, her cihetten müdafaasız idi. Japonya ve Britanya gibi adalar, bu bakımdan stratejik avantaja sahipti.

5-Haçlılar: Kudüs ve mukaddes beldelerin müslümanlardan alınması maksadıyla 1096-1291 arasında İslâm dünyasına yedi Haçlı seferi tertiplendi. Ele geçen şehirlerdeki Müslüman nüfusa katliam yapıldı. Buralara işgal ordularının askerleri ve onlarla beraber gelen maceracılar, tüccarlar ve yolcular yerleştirildi. Psikolojik katalizör olarak dinin kullanıldığı seferlerin arkasında ekonomik sebepler vardı. Avrupa nüfusu artıyordu. Buradaki 38,5 milyona mukabil, İslâm topraklarındaki nüfus 12,5 milyonu geçmiyordu. Haçlı seferleri, emperyalizmin ilk tecrübesi idi. Batı Avrupa’daki nüfus ve istihsal arttı. Kârlardaki artış, sermaye birikimine yol açtı. Haçlı seferleri, Venedik, Piza ve Cenova gibi Kuzey İtalya’nın büyük deniz şehirlerinin genişlemesi için muazzam fırsatlar sağladı. Buna mukabil, iki asır süren Haçlı seferlerine göğüs germe ve onları kovma gayretleri, mahallî ekonomiyi çökertti ve Arap şehirleri zayıfladı.

6-Moğollar: Müslüman dünyası Haçlılarla meşgulken, Doğu’dan korkunç bir istilâ daha geldi. Cengiz, göçebe Moğolları birleştirdi ve İslâm topraklarına saldırdı. 1220’den itibaren İslâm şehirleri düştü; taş üstünde taş bırakılmadı. Bağdad’ın işgaliyle Abbasî Halifeliği yıkıldı. Bu, İslâm medeniyetindeki altın çağın sonuna işaret etti. Bu istilanın en yıkıcı tesiri nüfus azalmasıydı. Bağdat’ta katledilenlerin sayısı 2 milyona yakındır. Nüfus, onda birine düştü. Yüzbinlerce kitap saklayan kütüphaneler de bu felâketlerden nasibini aldı.

7-Ticaret Yolları: Keşifler yüzünden, İpek Yolu gibi ticarî yollar ehemmiyetini kaybetti. Avrupa ve İslâm toprakları arasındaki gelir dağılımı ciddi derecede değişti. Milletlerarası ticaret merkezi, Akdeniz ve Hindistan’dan, Baltık ve Atlantik’e kaydı. İslâm beldeleri de dâhil olmak üzere sömürgeler, hammadde üreticisi hâline geldi. Avrupa, sömürgeler sayesinde sanayi inkılâbını gerçekleştirdi.

8-Kapitülasyonlar: Memlûk ve Osmanlı sultanları, yabancılara tanınan imtiyazların ekonomiye fayda sağlayacağını düşünmüşlerdi. Siyasî gücün zayıflamasıyla, kapitülasyonlar geri tepen silah oldu. Yabancı ekonomik hâkimiyete yol açtı. Daha ucuz Avrupa mamulleri pazarları istila etti. Küçük sanayi çöktü.

9-Askerî Müdahaleler: Ekonomik güçsüzlüğün farkına varan Müslüman hükümdarların, ıslahat projeleri, Avrupa’nın önce içeride destekledikleri darbeler ve dış askerî müdahaleler ile akamete uğratıldı.

10-Aşırı Genişleme: Müslümanlar, yüksek idealler peşinde koşarak geniş sınırlara eriştiler. Ancak bunu elde tutacak nüfus ve maddî güce sahip değildiler. Nüfusun güç ile doğru nisbette olduğu XIX. asrın ortasında Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu 17 milyon iken, Batı Avrupa’nın nüfusu 190 milyondu. Rusya ve Doğu Avrupa’nın nüfusu 274 milyondu. İngiltere 30, Fransa 37, İspanya-Portekiz 20, İtalya 24, Almanya 32, Avusturya 32 milyondu.

(Bu mevzuda Prof. Dr. Ahmed Yusuf Hassan'ın, “Factors Behind the Decline of Islamic Science After the Sixteenth Century” adında güzel bir makalesi vardır. )



Sultan Aziz’in torunu Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’ye, Filistin hükümdarlığı teklif edilmişti. Bir Osmanlı şehzâdesine râzı gelmeyen Filistin, kimlerin eline düştü...

Saltanatın kaldırılması ve hanedanın sürgün edilmesinden sonra, bazı şehzâdelerin yeni teşekkül edecek Müslüman devletlerinin başına geçirilmesi projelerine rastlanır. Daha saltanat devrinde Sultan Abdülhamid’in oğlu Burhaneddin Efendi’ye Arnavutluk ve daha sonra da Kuzey Irak tahtı teklif edilmiş; fakat Osmanlı tahtındaki hakkını kaybetmek istemeyen şehzâde bu teklifleri reddetmişti. Sultan Hamid’in torunu Şehzâde Abdülkerim Efendi, kendisine teklif edilen Uygur tahtı uğruna can vermiştir. Bu şehzâdelerden biri de Sultan Aziz’in torunu Mahmud Şevket Efendi’dir (1903-1973).

Seyfeddin Efendi (solda) ve oğlu Mahmud Şevket Efendi bahriyeli üniformasıyla

Sultan Aziz’in oğlu Seyfeddin Efendi, babası gibi denizciliğe pek meraklıydı. Evinin bahçesinde büyük bir havuz yaptırarak, kendi teknesini kullanırdı. Mahya ustasıydı. Ramazan ayında câmilere mahya çekerdi. Bazı ilahi besteleri vardır. Sürgünde Nice’e gidip, burada sefâlet içinde vefat etti.

Seyfeddin Efendi’nin mahdumu Şevket Efendi, 1924’de hanedan sürgün edilirken, yakışıklı bir bahriye yüzbaşısı ve pilot idi. Evleri yağma edildiği için, beş parasız, bir yük gemisi ile memleketi terketti. Gemi Girit’e yanaştığında, kim olduğunu bilmeyen adalıların, “Kemalist!” diye üzerlerine yürümesi pek ibretlidir. Kâhire’ye yerleşen Şevket Efendi, sürgün sıkıntıları sebebiyle, aynı zamanda Sultan Hamid’in torunu olan zevcesi Adile Hanımsultan’dan ayrıldı. 1 yaşında sürgüne çıkan biricik kızı Nermin Sultan, Fransa’daki anneannesinin yanında kaldı.

Baba-kız birbirlerini 20 sene göremediler. Zira pasaportu olmayan Şehzâde, Kâhire’den ayrılamıyordu. Küçük yaşta kemik veremi geçirip sakat kalan kızcağız, Almanlar tarafından Cihan Harbi’nde Arnavutluk’taki bir toplama kampına gönderildi. Mısır’da İngiliz istihbarat subayı tarihçi Lord Kinross, bir askerî nakliye tayyaresiyle, Nermin Sultan’ı Kâhire’ye getirtti. Burada sefalet içinde yaşadılar. Ankara’ya müracaat ederek, vatanına dönmek istediğini, kendisine verilecek her işi yapacağını söylediyse de, reddedildi.

Şehzâde, Ezher'deki Türk hoca ve talebelerle (Mart 1954). 6-Şehzâde Mahmud Şevket Efendi, 1-Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Sabri Efendi, 2-Yozgatlı İhsan Efendi (Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babası), 3-Yakub Cenkçiler (sonra Bursa müftisi), 4-Ali Zeki Efendi, 5-Mübeşşir Tirazî.

Ne mes’ud ölüm!

İhvan’ın da yardımıyla başa geçen sosyalist Nâsır, efsanevî hanedan mirası üzerindeki hakları kendisine devretmesini; aksi takdirde 24 saat içinde Mısır’ı terk etmesini istedi. Şevket Efendi’nin gidecek yeri yoktu. Pasaport için müracaat ettiği Türk sefâretinden “Sizi gidi hâinler!” hakaretiyle kovulmuştu. Vaziyeti öğrenen Fransız sefiri, üzerinde “imparatorluk altesleri” şeklinde unvanları da yazan bir pasaport verdi. Fransa’da ikameti tercih ederse, kendilerine bir iş de ayarlayabileceklerini söyledi. Şaşırdığını görünce de, “Fransa istiklâlini 16. asırda Kral François’ya yardım eden Kanuni Sultan Süleyman’ın yardımına borçludur” dedi.

Şehzâde, kızı ve 100 yaşını aşkın emektar zenci harem ağasıyla beraber Fransa’ya gitti. 60 yaşından sonra kütüphane memuru olarak çalışmaya başladı. Tedavi ve ilaç parası bulunmadığı için Nermin Sultan’ın hastalığı arttı. Ressam Matisse’nin hediyesi olan tabloyu 4 bin liraya satıp, parasıyla bir müddet geçindiler. (Tablo, bu sene Londra’da 57,7 milyon liraya satılmıştır.)

Şehzâde, küçücük odasında asılı Türk bayrağı ve Osmanlı padişahlarının resimleri ile avunurdu. Kendisini ziyaret eden Türk gazetecinin unuttuğu Yenice sigarası kutusundaki ay-yıldız, Şehzâde’yi hislendirerek derin bir hayal âlemine dalmasına sebep olmuştu. “Osmanlı ailesinin vatana girmesine müsaade edecekler; ama ancak saltanat devrini, o devrin usul ve âdâbını görmüş olan şehzâdelerin vefatından sonra!” derdi. Gerçekten Şehzâde bu sözleri söyledikten birkaç sene sonra 1973’de Bagnols adlı küçük bir Fransız kasabasında 70 yaşında iken vefat etti; ertesi sene ise şehzâdelerin sürgün kararı kaldırıldı.

Şevket Efendi anlattı: “Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da vefat ettiğinde üzülmüş, ağlamıştık. Meğer o ne mes’ud ölümmüş! O zaman biz bunu anlayamadık. Çünki biz de Mısır’da yaşıyorduk. Son yolculuğa Türk çocuklarının elleri üstünde taşınan Türk bayrağına sarılı bir tabutla çıkmak; mezara tekbirler, tehlillerle konulmak; Müslüman beldede, Müslüman mezarlığına gömülmek... Peki ben burada ölürsem ne olacak biliyor musunuz? Bir kere cenazemi yıkayan olmayacak. Burada bir tek Müslüman bulunmaz. Cesedim çan sesleriyle kaldırılıp, bir Hristiyan mezarlığına defnedilir. Off! Aman Allah’n çıldıracağım!” Gerçekten de böyle oldu. Cenazeyi kızı Nermin Sultan yıkadı. Gerisi korktuğu gibi gerçekleşti. Hayatı, doğumundan itibaren hastalık ve sıkıntı içinde geçen Nermin Sultan’a, Fransa hükümeti muhtaç maaşı bağladı. 1998’de bir hastanenin kimsesizler koğuşunda vefat etti.

Şehzâde, Fransa'daki evinde. Sağda Şehzâde'nin mektuplarında kullandığı antet

Şair Hüseyn Sîret, şehzâde için 1945’te şu kıt’ayı yazmıştır:

“Demiş evvelce Kemal, Hân-ı Murad hakkında,

Şanlı şehzâdemi hürriyete âşık buldum.

Ben de irfan ü hamiyyette, vatan aşkında,

Hânedânın topuna, Şevket’i fâik [üstün] buldum.”

Emin el-Hüseynî

İkili oyun

1948 senesinde Filistin’den çekilmek zorunda kalan İngiltere, burada üçte ikisi Arapların ve üçte biri Yahudilerin elinde olmak üzere müstakil bir devlet kurmak istemişti. Ancak Araplar buna yanaşmadı. Bunun üzerine Yahudi istiklâl teşkilatı Haghana mümessilleri Kâhire’de yaşayan Şehzâde Şevket Efendi ile görüşmek istediler. Şehzâde, İngiliz diplomatik ve askerî makamlarını haberdar etmek suretiyle mülâkatı kabul etti. Yahudi heyetinin lideri Shivery, Filistin’de kurulacak devletin başının Arap olmasını istemediklerini; bunun için Mısır Prensi Abbas Halim’i düşündüklerini; ancak Mısır hükûmetinin izin vermediğini; bu sebeple kendilerini Filistin tahtında görmek istediklerini söyledi. Şehzâde, Arapların kabul etmesi hâlinde, İngilizlerin desteklediği bu teklife sıcak baktığını beyan etti. Bu vesileyle Mısırlı politikacı Aziz Masrî Paşa vasıtasıyla Filistin meselesini İngilizlerle müzâkereye salâhiyetli Lecnetü’l-Ulya el-Arabiyyeti’l-Filistiniyye mümessilleri ile görüştü. Lecne mümessilleri meselenin Kudüs müftüsü Emin el-Hüseynî’ye ileteceklerini söylediler.

O sırada Lübnan’da oturan müftünün cevabı gecikti. Nihayet müftü, bu teklife müsbet cevap gönderdi. Fakat bu mektup kâfi gelmeyip, Lecne’nin de kabul etmesi gerekiyordu. Lecne bir türlü karar veremedi. Meselenin aslı sonra anlaşıldı. Müftü ikili oynayarak, Şehzâde’ye müsbet cevap vermiş; Lecne’ye de işi yokuşa sürmeleri talimatını vermişti. Bu sebeple kızan Yahudiler aradan çekildi. Bu sefer İngilizler, Şehzâde’den Filistin’e gelerek, henüz çekilmemiş olan Filistin ordusunun desteği ile Filistin hükûmetini ilan etmesini teklif etti. Ancak Şehzâde, mıntıkada ekseriyeti teşkil eden Arapların desteği olmayan bir hükümdarlığı kabul edemeyeceğini söyledi. Böylece proje akamete uğradı. Arkası malum... Bir Osmanlı şehzâdesine râzı gelmeyen Filistin, Yahudi hâkimlerin eline düştü.




Modernizmin kurucusu Efgânî hakkında, talebeleri sonradan bir efsane meydana getirdiler. Ama yapıp söylediklerini ustaca bir elekten geçirerek...

Efgânî (ortada) ve iki has talebesi: Abduh (solda) ve Reşid Rıza (sağda)

Cemaleddin Efgânî, kısa, fakat çok hareketli bir ömür sürdü. Ancak faaliyetlerinin neticesini hayatta iken pek elde edemedi. Ölümünden sonra, Abduh başta olmak üzere önde gelen talebelerinin meydana getirdiği Efgânî efsanesi, Afganistan’da doğumu ve tahsili gibi Sünnî arka plân ile başlayan, Şiî kimliği ispatlandığı halde, hâlâ Sünnî olduğu iddiasının sürdürüldüğü standart çarpıtılmış bir hikâyedir. Efgânî biyografileri, hep sübjektif ve yanıltıcı olan Abduh ve Corci Zeydan ile Efgânî’nin yeğeni Lütfullah’a dayanır. O, kendisi hakkında hiç bir zaman gerçeği konuşmamış; hayatını dostları yazmıştır. Bunlar da, onu müslümanlar nezdinde aklama gayesi güder. Abduh, Efgânî’nin en sevdiği ve İngiliz işgal komiseri Lord Crommer’e tavsiye edip Mısır müftüsü yaptığı talebesidir. Oryantalistler ise, başka bakımdan Efgânî’yi çok över. Ama aklı başında ayakları yere basan biri, her ikisinden de doğru bir senteze varabilir. Zira hepsi, “Şecaat arzederken merd-i kıbtî, sirkatin söyler” meyânındadır.

Efgânî’nin, küçük bir Afgan Tarihi ile maddeciliği tenkit etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyade, siyasî bir hiciv hususiyeti taşıyan Reddü ale’d-Dehriyyîn adlı eseri; ayrıca çeşitli gazete ve mecmualarda yazılmış makaleleri bulunmaktadır. Efgânî’nin fazla bir ilmî mesaisi olmadığı anlaşılıyor. Zeki olduğu ise katidir. Zaten ilmiyle değil, daha çok hareketli politik hayatı ile öne çıkmıştır.

Efgânî son demlerinde (solda), Paris'de iken ve sarık-cübbeli bir resmi

“Maskara”

Efgânî, İstanbul’da iken bazı okumuşlara tesir etti. Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık gibi cereyanların mensupları, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul ettiler. Hayatı boyunca, gidip gezdiği yerlerde daima tefrika bırakan Efgânî’nin hayattaki tek muvaffakiyeti İran Şahı Nâsirüddin suikastıdır. Fikirlerinin mahsulleri, öldükten sonra, İslâmiyetin çözülmeye başladığı II. Meşrutiyet’ten itibaren revaç buldu. Abdullah Cevdet, Ahmet Agayef, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Şemseddin Günaltay tarafından benimsendi. Günaltay kendisini, “Şeyh [Efgânî], peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona itiraz edenler, Ebu Cehl kadar lânete müstehaktır. Çünkü Peygamberin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriltmeye kalkışmıştır.” diyerek medheder.

Başta Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere İslâm dünyasındaki modernistlerin düşünüş tarzını şekillendirdi. Reşid Rıza, Efgânî’nin aşırılıklarını törpüleyerek, modernizmi hizaya soktu. Efgânî, talebeleri vasıtasıyla Musa Cârullah’a, Mehmed Âkif’e ve daha da şaşırtıcı bir şekilde Said Nursî’ye tesir etti. Âkif, Safahat’ta kendisinden övgüyle bahsetmiş; “yeni Cemâleddinler yetiştirme reçetesi” vermiştir. Hiç görmediği Efgânî’yi temize çıkarmak için yazılar yazmış; Efgânî’nin kovulmasını, İstanbul ulemasının hasedine bağlamıştır.

Nursî, 1892’de Efgânî’nin Mardin’de tanıştığı bir talebesi vâsıtasıyla onun yoluna intisab ettiğini söyler. İnanç ve amel bakımından apayrı bir yolda bulunmasına rağmen Efgânî’den, “Beni hakka irşad eden bir zât” diye bahseder; “Siyasetteki muktesit mesleği [ortalama yolu] bana gösterdi” diyerek ittihad-ı islâmdaki selefleri arasında Tahsin, Abduh ve Ali Süavi ile beraber, onu da sayar. [Tarihçe-i Hayat, 41, 65] Efgânî’nin içyüzü yavaş yavaş ortaya çıkınca, “intisab etme” kelimesi, “âşinâlık peydâ etme” ile değiştirilmiştir.

Afgan ve İran pullarında Efgânî

Ders vekili Filibeli Ahmed Halil Fevzi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Yusuf Nebhanî gibi pek çok Sünnî âlim, Efgânî’ye reddiyeler yazıp, zındıklığına fetvâ verdiler. Safvet Paşa, “Mechûlü’l-efkâr ve’l-ahvâl [hal ve hareketi belirsiz] bir Efgânlı”; Sultan Hamid "İngiliz ajanı bir maskara"; Ebulhüdâ Efendi, "Hedefinden sapmış bir ok gibi dinden çıkmış bir mürted" diye tavsif eder. 1979 İran inkılâbından sonra Efgânî Efsanesi Türkiye’de yeniden canlandı. Zamane muhipleri, önceki ulemanın muhalefetini, Efgânî hakkındaki malumat azlığına bağlar; umumiyetle Paris’te çıkardığı Urvetü’l-Vüskâ mecmuasındaki yazılarına itibar eder; ama Fransız filozofu Renan’a yazdığı ve dinden çıkış vesikası olan mektubu görmezden gelirler. Öte yandan ulemaya havlayanlar, Efgânî-Abduh-Rızâ üçlüsü karşısında kediye dönerler.

Efgânî, sonradan çok dillere çevrilmiş bu Fransızca mektubunda der ki: “İlmin tekâmülünde İslâmiyet bir mâni teşkil eder... [Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra] hür ve serbest terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesâyetten kurtulmamıştır... [İslâm] dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımından çokça fâidelenmiştir. Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din, insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir. İnsanlık var oldukça din ile felsefe arasındaki mücâdele bitmeyecektir. Bu mücadelede, hür düşüncenin gâlib gelemeyeceğinden korkuyorum”. [Keddie, 204]

Renan da Efgânî hakkında der ki: “Şimdiye kadar pek az kimse üzerimde bu kadar kuvvetli bir tesir meydana getirmiştir. İslâmlığın peşin hükümlerinden tamamen kurtulmuş biridir. Fikirlerindeki serbestlik, İbni Sina, İbni Rüşd gibi o büyük imansızlardan birinin dirilip karşıma çıktığı hissini veriyordu”. [Journal des Débats, 1883] Bu mektubu tercüme eden nice Efgânî meddahı, “kâfir, imansız” manasına “infidéle” kelimesine, başka manalar vermiştir. “Büyük imansız” kelimesini, hakkında yazılan kitaplarda Efgânî muhibleri, “efsanevî filozof”; “çiçek”; “hür büyük adam”; “büyük şahıs”, “eski âşinâ” diye tercüme etmiş; “İslâmlığın peşin hükümlerini” yerine “hurafeler” kelimesini kullanmıştır.

Renan (solda) Efgânî'nin mezarı (sağda)

Ayakları yerden kesiliyor

Efgânî, Şeyhîlik adlı Bâtınî Şiî tarikatının tesirinde yetişti. Bunlar, her çağın kendine has yanılmaz mükemmel bir önderi olduğuna inanırlar. Mucizeleri te’vil yoluyla inkâr ederler. Liderleri mesîh, peygamber ve mukaddes kitap sahibi olarak ortaya çıkar. İran’da terörist faaliyetleri ile tanınan Bâbîlik de bu yoldan çıkmıştır. [Gencer, 458]

Efgânî’nin ömrü, Fârâbî gibi, şarkın uyanışı yolunda kendisiyle işbirliği yapacak bilge bir hükümdar arayışı ile geçti. Ümidini kaybedince de mehdi rolüne soyundu. Bunun için seyyid ve gerçek adının da Muhammed olduğunu iddia etti. Müridleri de kendisini mehdi olarak görüyordu. Halkın avam ve havas kanadına ayrı ifadeler kullanmaya dikkat ederdi. Meselâ İslâm âlemindeki yazılarında Sünnî gibi görünürken; Fransızca makalelerinde radikal vizyonunu gözler önüne sererdi. [Kedourie, 55] Hayatta en sevdiği şey sigara olduğu ve ölümüne kadar de elinden düşürmediği halde, sırf İran Şahı’na muhalefet için tütünün haramlığına fetvâ neşretmiş; bu vesileyle İran’da meşhur tütün protestosunda rol oynamıştır.

Şiî kültüründe yetişmesine rağmen, Şiî doktrininde de karşı olduğu yerler çoktur. Bu sebeple Şiî olduğuna kolay kolay kimse inanmaz. Sünnî-Şiî ayrımının Müslüman dünyasına zarar verdiğini düşünür; Halife Muaviye’yi Sünnî saltanatı kurduğu için ağır tenkit eder; ama İran’da iken Sünnî-Şiî birliğinden hiç söz etmezdi. [Mahzumi, 142]

İslâm âleminin modernizm sayesinde kurtulacağına inanmıştı. “Sosyalizm, kalkınmak için yararlıdır. İslâmiyet, sosyalizm ile örtüşür” derdi. [Mahzumi, 149] İngilizlere pek aleyhtar gözükürdü; fakat ne yapsa, o zamanki İngiliz politikasına yarardı.

Osmanlıların, Rumeli’yi elde tutmaya çalıştıkları için zarara uğradığını; Âli Paşa’nın istediği gibi, elden çıkarsalardı, rahat edeceklerini söylerdi. Türklerin göçebe olduklarını; maddî güçten başka bir şeye mâlik bulunmadıklarını ve fethettikleri yerlere de medeniyet götüremediklerini iddia ederdi. Türklerin, İslâm’ı basit bir kulluk hissi ile kabul ettiklerini; ama Kur’an’ın manasını anlamaktan uzak kaldıklarını söylerdi. [Mahzumi, 72] Halifeliğin Kureyşîliğini müdafaa etmiş; Ortadoğu’da İngiliz menfaatlerinin hâdimi olmuştur. [Blunt, Gordon and Hartoum, 492] Arap milliyetçiliğini fişeklediği gibi, Türkçülük cereyanı körükleyen de odur. Makalelerini Türk yurdu’nda neşreden Yurdakul, şeyhi ile aralarında tenasüh olduğuna inanırdı. [Gencer, 491]




Cemâleddin Efgânî, yakın tarihin en münakaşalı şahsiyetlerinden biridir. İslâm dünyasını canlandırmayı hedefleyen büyük bir ıslahatçı mı, kendisini mehdi zanneden bir deli mi, yoksa bir ajan mı?

Sevenleri tarafından büyük İslâm âlimi, modernizmin ve emperyalizme karşı mücadelenin öncüsü; Şark’ı uykusundan uyandıran kimse; muarızları tarafından, asıl hüviyetini gizleyerek Müslümanları aldatan bir şarlatan; bir maceraperest; bir İngiliz ajanı; bir zındık... Avrupa hâkimiyetine karşı güçlü bir İslâm medeniyetinin yeniden canlandırılabileceği sloganıyla son asır İslâm âleminde ciddi tesirleri bulunan Cemâleddin Efgânî (1838-1897) hakkındaki pek az malumat da tezatlarla doludur. İran’da Hemedan’ın Esedâbâd köyünde doğdu. Şiî Azerî bir ailedendir. Bir Esedâbâd da Afganistan’da vardır. Ekseriya Sünnîliğin yaygın olduğu mıntıkalarda faaliyet gösterdiği için, İran ve Şiî menşeini saklamak maksadıyla Efgânî lakabını kullanmıştır. Seyyidlik ve Muhammed ismi ise, mehdiliğine delil olmak üzere sonradan tertiplenmiştir. İran pasaportu ile dolaşırdı. Başına geçirdiği çeşitli serpuşlar gibi, zamana ve zemine göre milliyeti de değişebilmiştir.

İlk tahsilini Necef ve Kerbelâ’da Şiî ulemadan aldı. Hicaz’a; oradan da taht kavgalarının yaşandığı Kâbil’e geçti. Davasını desteklediği Prens Azam Han kazanınca, onun en güvendiği veziri oldu. Bir yabancının kısa zaman zarfında bu mevkiye yükselmesi dikkat çekicidir. Azam Han ile arası iyi olmayan İngilizlere karşı, Ruslardan para ve siyasî destek temin edebilecek bir Rus ajanı olduğu ya da kendisini öyle gösterdiği söylenir [Keddie, 61]. Kardeşi Şir Ali, Azam’ı devirince, Efgânî hudut harici edildi (1868).

Bu defa Ruslar, onu Hindistan’da İngiliz aleyhtarı propaganda ile vazifelendirdi; ama buradan da sınır dışı edilince, Sadrazam Âli Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a geldi. Meclis-i Maârif âzâsı yapıldı. Dârülfünûn [İstanbul Üniversitesi] açılışında verdiği bir konferansta, peygamberliğin sanat olduğunu ve İslâmiyetin ilmî terakkiye mâni teşkil ettiğini söyledi. Bu konuşması infial uyandırdı. Dârülfünûn kapatıldı; Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi ve sair ulema tarafından zındıklıkla suçlanan Efgânî sınır dışı edildi (1871). Bu işin organizatörü, Reşid Paşa yetiştirmelerinden ve Jön Türklerin önde gelenlerinden pozitivist Bektaşî Arnavut milliyetçisi Hoca Tahsin’dir. Efgânî de, o da, bütün “hür düşünceli” insanlar gibi namaz, oruç ritüellerini aşmış! insanlardı. [Gencer, 454]

Efgânî Afganistan'da...

İstanbul’dan kovulan Efgânî, Mısır’a gitti. 1872-1879 arası kaldığı Mısır’da, reformist faaliyetlerde bulundu. Kendisine “hakîmüşşark” [Doğu’nun filozofu] adını takarak, Şarkın uyandırılması yolunda “Kurtarıcı Mehdi” rolüne soyundu. Hedefi “mümin/kâfir” ayrımını, “şarklı/garblı”ya çevirmekti. Gazetelerde yazılar yazdı; taraftar topladı. Gizli teşkilatlar kurdu. Kıptî asıllı başbakan Riyaz Paşa da kendisine destek olup maaş bağladı. İdeallerini daha kolay gerçekleştirebileceği inancıyla, önce İskoç Mason Locası’na girdi. Bir yaratıcıya inanmadığı için buradan atılınca, Fransız Doğu Locası’na bağlı bir mason locası kurdu [Public Record Office, Londra, F.O. 78/3003]. Masonluğu, “Çalışma azmi, şeref ve zâlimlere karşı direnme yolunda hayatını hiçe saymak” şeklinde tarif eder; “Masonluk, bir lider otoritesi kurup, onun şahsî emeline hizmet etmekten çok daha üstündür” derdi. Yüzlerce talebesini de o zamanlar daha henüz mahiyeti tam olarak anlaşılamayan bu yola soktu [Mahzumi, 19].

Efgânî, Mısır’da Yahudi mahallesinde otururdu. İki Hristiyan, Şamlı Selim Nakkaş ile onun yakın arkadaşı Edib İshak en birinci dostlarıydı. Hususî doktoru Harun da Yahudi idi. Toplantılarına Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler birlikte katılırdı. Halkı tahrik ederek Urabî isyanına yol açtı. Bu tam da İngilizlerin istediği şeydi. Bu vesileyle Mısır işgal edildi. İçyüzünü anlayan hıdiv, kendisini sınır dışı etti. Hindistan’da Haydarâbâd’a; oradan da Paris’e gitti (1883). Tanıştığı bir Fransız kadın şarkıcı ile sık sık kafede buluşarak Fransızcasını geliştirdi. [Muhammed Kurd Ali, Müzekkirat, 753-754] Yanına çağırıp Mason yaptığı talebesi Muhammed Abduh ve arkadaşı Kâhireli zengin bir Yahudi ailesinden Jacob Sanu ile baş başa vererek, el-Urvetü’l-Vüskâ cemiyetini kurdu; aynı isimde bir de mecmua çıkarttı. Mecmua, İngiliz aleyhtarlığı ve İslâm birliği görüntüsü altında, dinde reform misyonu taşıyordu. Ancak bedava dağıtılan mecmua, 8 ay çıktıktan sonra neşriyatını durdurdu. Abduh, Beyrut’a döndü; Efgânî, Paris’te kaldı. Geleni gideni çoktu. Kâhire’den dostu ve dinler üstü bir teşekkül olan Teozofi Cemiyeti’nin kurucusu Rus Madam Helena Blavatsky’nin gönderdiği esrarengiz tipler, kapısından eksik olmazdı. [Dominic Green, Three Empires on the Nile: The Victorian Jihad, 1869-1899, Free Press, New York 2007, s. 172-173; K. Paul Johnson, The Masters Revealed, Madame Blavastsky and the Myth of the Great White Lodge, State University of New York, New York 1994, s. 47-50]

Efgânî'nin binbir yüzünden iki poz

“Dinin başını keseceğiz!”

Paris hayatı, dinî inancını iyice kaybetmesine yol açtı. İsyankâr bir tavır takındı. Dinin, bilim, akıl ve medeniyetin düşmanı olduğuna kanaat getirdi. [Gencer, 480] Ancak faaliyet sahası itibarıyla dindar intibaı vermesi gerekiyordu. Müslüman cemaatten uzak düşmemek için dinî vecibeleri yapar gibi gözükmelerini talebelerine ehemmiyetle tavsiye ederdi. Şia’nın takıyye telâkkisi bunu emreder. Abduh kendisine yazdığı mektupta, “Sen bizim içimizi de, dışımızı da bilirsin. Biz görünüşte ibadetleri yapıyoruz. Ama aslında senin yolundayız. Dinin başını, dinin kılıcıyla keseceğiz” diyor; böylece misyonlarının, görünüşte “saf ideal din” teranesiyle “yozlaşmış” buldukları ananevî dini yok etmek olduğunun işaretini veriyordu. [Keddie, 210] Efgânî, böylece bir Luther rolü oynadı.

İleride beraber faaliyet göstereceği İngiliz istihbaratçı Wilfrid Blunt ile tanıştı. Blunt, İngiltere’nin Mısır’ı işgalini temin eden kişidir. Onunla Londra’ya giderek üç ay kaldı (1885). [Elizabeth Longford, A pilgrimage of passion, The life of Wilfrid Scawen Blunt, Tauris Parke Paperbacks, New York 2007, s. 219] İngiliz dışişleri bakanı Lord Salisbury ve Lord Churcill, Ortadoğu’ya dair düşünce ve tavsiyelerini alâkayla dinlediler. Osmanlılara karşı kendilerini desteklemek karşılığında o günlerde karmakarışık Sudan’ın sultanlığını teklif ettilerse de, Efgânî kendisini tehlikeye atacak bir tip değildi. [Mahzumi, 30]

Avrupalılara karşı bir İslâm mücahidi ve düşünürü olduğu hakkındaki efsane, büyük ölçüde Paris hayatına dayanır. Burada tarihçi ve filozof Renan ile İslâmiyet ve ilim üzerine münazaraya girişti. Modernist fikirlerine, Renan bile hayran kaldı. Birçok seyahatlere çıktı. Amerika ve Rusya’ya gitti. İran Şâhı Nâsırüddin’in daveti üzerine İran’a gitti (1889). Fakat maksadı, Şah’ı indirmek için yeraltı faaliyeti yürütmekti. Şah aleyhdarı Bâbîlere yanaştı. Bir yandan da Ruslara çalışmaya devam etti. Şah bunu farkedince, İran’dan da sınır dışı edildi (1892). Basra’ya gidip buradan Şah’a karşı isyan organize etti. Sonra Londra’ya geçti. İran masasında vazifeli istihbaratçı Edward Browne ile tanışarak, açıktan İran aleyhinde faaliyet sürdürdü. [K. Paul Johnson, Initiates of Theosophical Masters, State Unv. of New York Press, New York 1995, s. 96-97] Blunt, Mısır meselesini görüşmek üzere kendisini İstanbul’a gönderdi. [Keddie, 276] Ancak Efgânî buradan bir daha çıkamadı.

Solda Kirmanî (tevkif edildikten sonra); sağda Blunt

Sultan Hamid, önce kendisine Irak’taki Şiî Arablar arasında, Osmanlı hilâfetini takviye vazifesini vermeyi düşündü. Ancak İngilizlerle anlaşıp, Irak merkezli bir Arab hilâfeti kurmaya çalıştığına dair bilgilere ulaşınca vazgeçti. Efgânî’nin Blunt ile esrarına vâkıf Louis Sabuncî adında bir Hristiyan Arab, bilahare Sultan Hamid tarafından elde edilmiş ve bildiklerini vesikalarıyla padişaha arzetmişti. [Blunt, My Diaries, 102] Padişah Efgânî’ye konak ve hizmetçiler tahsis etti; hatta evlendirmek istedi. Ama dâvâsıyla evli olduğu ve ayrıca kadın-erkek eşitliğine inandığı gerekçesiyle kabul etmedi. Ömrü boyunca da hiç evlenmedi. [Mahzumi, 80] Padişaha (İngiltere’nin o asırdaki politikasına uygun olarak) Osmanlı ülkesini federasyona dönüştürmek hususunda tavsiye verdi; dinletemeyince, düşman oldu. O zamanki bütün modernistler gibi meşrutiyet taraftarı idi. [Mahzumi, 192]

Efgânî, İstanbul’da boş durmadı, Mirza Rıza Han Kirmânî adlı bir müridini İran’a göndererek Nâsıreddin Şah’a suikast tertipledi (1896). Ertesi sene de kanserden öldü ve Maçka’ya gömüldü. Rockefeller’in ortağı ve yıllar sonra M. Kemal’i destekleyerek karşılığında Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini sağlayan Amerikalı işadamı Charles Crane, Efgânî’nin kabrini yaptırdı. 1944’de Afgan hükümeti, “millî kahraman” saydığı/sandığı Efgânî’nin kemiklerini Kâbil’e nakletti. Ama gerçek “Efgânî Efsânesi” ölümünden sonra doğdu.

Solda Mason kıyafeti içinde Efgânî; sağda Şark Yıldızı Mason Locası'na müracaat istidası

[Efgânî hakkında tafsilat için, ilk etapta Türkçe’demi şu mehazlara bakılabilir: Bedri Gencer, İslâm’da Modernleşme; Muhammed Reşâd, Cemâleddin Efganî Etrafında Makaleler; Nikki Keddie, Cemâleddin Efgânî; Mahzumi Paşa, Cemaleddin Afganî’nin Hatıraları; Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi; Hasib Samarrai, Mezhepsizler; Ahmed Davudoğlu, Din Tahripçileri; Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa; Muhammed Kurd Ali, Müzekkirat.]




Yemen, İslâm davetine ilk icabet eden beldelerdendir. Hazret-i Peygamber’in “Allahım! Şam ve Yemen’imizi bize mübarek eyle!” duasına kavuştu. Bununla beraber bir asırdır huzursuzluğa mahkûm olmuştur.

Bizde kahvesiyle anılan ve yemenî adlı mokasen türü ayakkabıya adını veren Yemen, dünyanın en eski medeniyetlerine beşik olmuş bir beldedir. Hele Süleyman Peygamber ile evlenen Seba Melikesi Belkıs’ın parlak hikâyesiyle daha bir tanınır. Asırlar evvel sulu yemyeşil bereketli toprakları ve barajlarıyla zengin Himyer devletine yurt iken, büyük bir sel felâketi ve Ma’rib barajının yıkılması ile bu parlak medeniyet yok olmuştur. Arab kavminin atalarını teşkil eden Yemen halkı Kahtânîler, dünyaya dağılmıştır. Mekke’nin yerlilerinden Cürhümîler, Medine’de Evs ve Hazrec kabileleri, Irak’daki Hire ve Suriye’deki Gassan krallıkları hep bunlardandır.

Zamanla Yemen yine mamur oldu, ama eski parlaklığına hiç kavuşamadı. Habeşistan hâkimiyetine girdi. Hazret-i Peygamber’in doğumundan bir sene evvel filleriyle Mekke’ye yürüyen Ebrehe, Habeşistan’ın Yemen vâlisi idi.

Yemen çarşısı 1950'ler

Ano Yemendir!

Yemen, İslâm davetine ilk icabet eden beldelerdendir. Hazret-i Peygamber’in “Allahım! Şam ve Yemen’imizi bize mübarek eyle!” duasına kavuştu. Hazret-i Ali ve Muaz bin Cebel burada vâlilik yaptı. İlim ve medeniyet merkezi oldu. Nice âlimler yetişti. XVI. asırda Papa Vatikan kütüphanesinde ilk edfa 10 bin kitap toplamakla övünürken, daha XIV. asır başında Yemen’de Tâiz şehrinde Melik Davud kütüphanesinde 100 bin kitap bulunduğunu biliyoruz. Kolay bir usulle yazı öğrettikleri için Yemen’de her zaman okur-yazar nisbeti yüksek oldu. Bu usulü, asırlar sonra Sultan Hamid, Osmanlı mekteplerine getirtti.

1516’dan itibaren Osmanlı hâkimiyetine giren Yemen limanları, sömürgeci Portekiz’in tehdidine girince, yardım talebi üzerine, Osmanlı donanması tarafından himaye altına alındı. Sonra da bir eyâlet oldu.

1591’de şerif olduğunu iddia eden biri, Şiî-Zeydî imamı olarak San’a’da ortaya çıkmıştır. XIX. asır sonu ve XX. asır başlarında, İngiliz destekli isyanlar yüzünden problemli bir mıntıka hâline geldi. Yüzbinlerce Osmanlı askeri bunları bastırmak uğruna telef oldu. Çoğu gemiyle giderken daha yolda hayatını kaybetti. Bir kısmı da alışmadıkları çöl iklimi ve sâri hastalıklar sebebiyle vefat etti. Bu hazin hatıra, “Ano Yemendir, giden gelmiyor aceb nedendir?” ve buna mukabil gelip de nişanlısını başkasıyla evlenmiş bulanların yaktığı “Göğsü de çapraz düğmelim kimlere kandın/Yemen’e gidenleri dönmez mi sandın?” gibi içli halk türkülerimizde yaşar. Anadolu’da ailesinde Yemen askeri olmayan yok gibidir. Bazı askerler savaş yüzünden geri dönemeyip Yemen’de yerli kadınlarla evlenip yerleşmiştir. Atası bir Osmanlı askeri olup, hâlâ Türkçe konuşanlar vardır. Bugün 12 milyonluk nüfusun % 55’i Zeydî; gerisi Şâfiʽî Müslümandır. Biraz da İsmâilî yaşar. Ekseri Zeydîler kuzeyde, Sünnîler güneydedir. Türk asıllı Hanefîler de vardır.

Osmanlı ordusunda Yemenli askerler

Nasıl bir bahar?

İttihatçılar zamanında Yemen imtiyazlı bir statü kazandı. I. Cihan Harbi’ni müteakip 1918’de İngilizlerce işgal edilen Yemen’in kuzeyi, 1924 yılına kadar İngiliz hâkimiyetinde kaldı. Son imam Yahya, Cihan Harbi’nde İstanbul’a sadık kaldı; Kuzey Yemen müstakil olunca da, hâlâ Türkiye ile bir irtibat aradı; ama bulamadı. Kuzeyindeki Asir’i Suudilere kaptırdı.

Hindistan yolunda stratejik bir ehemmiyet taşıyan ve İstanbul’a tâbi Abdelî Sultanı’nın idaresindeki Aden limanını 1839’da İngilizler işgal etmiş; zamanla Hadramut da denilen Güney Yemen’e hâkim olmuştu.

Monarşi idaresinin bulunduğu Kuzey Yemen’de Mısır destekli kanlı bir darbe ile imamlar devrilerek cumhuriyet ilan edildi (1962). İç harb çıktı (1966). Monarşi taraftarları ile sosyalist cumhuriyetçiler savaştı. Mısır lideri Nâsır, sosyalistlere destek verdi ve Mısır tayyareleri Yemen’e kimyevî bombalar yağdırdı. Suudi Kralı Faysal da kralcıları destekledi. Cumhuriyetçiler kazandı ve Yemen Arab Cumhuriyeti kuruldu. İngilizlerin 1967’de terkettiği güneyde Yemen Halk Cumhuriyeti kuruldu ve Sovyet peyki hâline geldi. Mısır, Suriye ve Güney Yemen, Birleşik Arab Cumhuriyeti’ni kurdular.

Son Yemeni mamı Ahmed (solda). İç harb esnasında Prens Muhammed Bedr (sağda)

Uzun gayretler neticesinde Kuzey ve Güney Yemen, 1991’de birleşti. Ancak gerek mıntıkanın etnik yapısı, gerekse stratejik mevkii sebebiyle tansiyon yüksekliğini hep muhafaza etti. yeniden Rusya tahrikli bir iç savaş çıktı (1994). Amerika vaziyete müdahale ettiyse de, el-Kâide’nin zuhuru üzerine alelacele mıntıkayı kargaşaya bırakarak terketti. Arab baharı derken, İran destekli Şiîler, memleketi 1978’den beri idare eden Zeydî diktatör Ali Abdullah Salih’e arka çıkmak üzere ayaklandı.

İsyancı Husîler, 1992’den beri Şiî-Zeydî üniversite gençliği arasında teşekkül Eden bir gruptur. Bu isim, silahlı faaliyeti başlatan lider Hüseyn el-Husî’nin adından geliyor. Şiîliğin farklı bir versiyonuna mensup olmakla beraber, Tahran 10 senedir sessiz ve derinden kendilerine destek veriyor. Böylece kuzeyden Irak, Suriye, Lübnan (Hizbullah) ve Filistin (Hamas) vasıtasıyla Akdeniz’e inen İran, Bahreyn ve Yemen vasıtasıyla da Hind okyanusuna inmeyi planlıyor. Böylece tarihî İran İmparatorluğu’nu ihyayı hedefliyor. Millet, İsrail, Amerika, Avrupa Birliği, el-Kâide vs derken, bu gerçek gözden kaçıyor. Bu sefer ne Arab Ligi, ne de Batı, burada bir İran üssüne izin vereceğe benzer. Dünyanın en eski medeniyetlerinin kurulduğu topraklarda yaşayan bu fakir ve çaresiz halk, kim bilir ne zaman sulha kavuşur?

Menâhe

Hûsîlerin mezhebi Zeydiyye

Zeydiyye, Şia’nın en ılımlı fırkasıdır. Hazret-i Hüseyn’in torunu Zeyd bin Zeynelâbidîn’e mensubiyet iddiasındadır; ama bu irtibat sahih değildir. İmam Zeyd’e tarafdar görünen bazı artniyetliler, zamanın hükümetine ayaklanmış; ancak yenilmişler; bunun üzerine töhmet altında kalan İmam Zeyd 740 yılında öldürülmüştür. Yemen’in kuzeyinde, yani San’a ve havâlisinde yayılmıştır.

Zeydiyye fıkhı, Hanefî mezhebine yakındır. İtikatta ise ekseriya Mu’tezile ile ortaktır. İran’daki Câferiyye’den farklı olarak, Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer’i hayırla anar; ama halifeliğin Hazret-i Ali ile evlâdına ait olduğuna inanır. Halifeye bağlı gözükür; ama imamı da eksik etmezler. Büyük günah işleyip tövbesiz ölenlerin, kâfir olmamakla beraber ebedî cehennemde kalacaklarına inanır. Mest üzerine meshi câiz görmez. Ezanda “hayye alâ hayri’l-amel” sözünü ilâve eder. Bu mezhepte, gayrımüslimin kestiği yenmez; Ehl-i kitap kadınla evlenilemez.

Husîler




Eskiden imamlar, derin dinî bilgisi, entelektüel müktesebatı, kılık kıyafeti, güzel sesi ile cemiyete rol modeli teşkil eden seçkin şahıslardı. Hükümet ile halk arasında köprü vazifesi görürlerdi.

Abbasîlerin başkadısı İmam Ebu Yusuf’a, Halife Harun Reşid en efdal renk hangisidir diye sorduğunda, “Kur’an-ı kerimin yazıldığı mürekkebin rengi” cevabını vermişti. Abbasilerin resmî rengi ve bayrağı siyah idi. Bundan beri kadılar, imamlar, Cuma hatibleri siyah cübbe giyer, beyaz sarık sarardı. Şiî Fâtımîler, buna inat, imamlara beyaz cübbe giydirdi. 1839 tarihinde, kadıların da imamlar gibi beyaz sarık sarıp siyah cübbe giymeleri hakkında ferman neşredilmişti. Bu kıyafetin, her bakımdan dinin şan ve şerefini muhafazaya elverişli olduğu düşünülmüştür. Bir önceki diyanet işleri reisinin yegâne icraati, imam cübbesini beyaza boyamak oldu. Kendisine de makamı ile mütenasip olmayan ve Macar operet kahramanlarını andıran simli nakışlı bir cübbe yaptırdı. Beyaz renk, kir gösterdiği gibi, içine giyileni de belli eder. Siyah renkte ise bir vakar ve heybet vardı. Asırlardır devam eden dinî geleneklerle oynamak doğru değildir.

Mescid-i Aksâ imamı namaz kıldırıyor. Siyah cüppe, eski smanlı beldelerinde kaldı....

Cemiyetin rol modeli

İmam, Arapça lider manasınadır. Önde bulunan, kendisine uyulan, imamet eden kişi demektir. Cemaatle namazı kıldırana imam dendiği gibi, devlet reisine de böyle hitab edilir. Birincisine imâmet-i sugrâ, ikincisine imâmet-i kübrâ denir. Emâme, ön demektir. Tesbihin uzun parçasına da imame denir. Dinî ilimlerde büyük âlimler için de imam kullanılır. İslâm dini, birlik ve beraberliğe verdiği ehemmiyet çerçevesinde, ibadetlerin cemaatle yapılmasını tavsiye eder. Beş vakit namaz böyle kılınır. Cemaatle namaz gibi, imamlık da ayrıca sevaplı bir iştir. Namazın şartlarını iyi bilen her erkek imamlık yapabilir. Ama tarih içinde bu iş için devamlı vazifeliler tayin edilmiştir. Bunların maaşı, namazın değil, her vakit orada hazır bulunmanın karşılığıdır. Zira namaz herkese farzdır. İmamlar, devlet memuru değildir. Bu sebeple kimseden korkmadan serbestçe vazife yapar. Kadın, erkeklere imam olamaz; kadınlara imamlığı da mekruhtur.

Hazret-i Peygamber, câmilere bizzat imam tayin ederdi. Osmanlılar, her şeyi sistemleştirdiği gibi, mahalle ve köy imamlarını da sistemin bir parçası yaptı. İmam, Tanzimat devrinde muhtarlık teşkilatı kurulana kadar, mahalle veya köyün mülkî âmiri sayıldı. Hükümet ile halk arasında köprü vazifesi gördü. Halk, bunlar vasıtasıyla bilgilendirildi.

Dinî şartları tutan herkes cemaate imam olabilir; ancak Cuma namazı kıldıramaz. Cuma namazı, ancak hükümdarın izin verdiği yerlerde ve beratla tayin edilen imam-hatibler tarafından kıldırılabilir. Böyle bir imam yoksa, Cuma namazı farz olmaz. Eskiden ancak bazı köylerde böyle beratlı imam-hatib vardı. Bunlar vergiden muaf idi.

Mahalle imamı

Şehirlerde, imamları câminin vakfı tayin eder; maaşını da burası verir. Bu maaşa “vazife” denir. Vakıf zengin ise, maaş da yüksek olur ve imamda aranan şartlar da yükselir. Selâtin, yani padişah ve ailesinin yaptırdığı câmiler böyledir. İmamlar, derin dinî bilgisi, entelektüel müktesebatı, kılık kıyafeti, güzel sesi ile cemiyete rol modeli teşkil eden seçkin şahıslardır. Kendisinden beklenti de yüksektir. Örnek şahsiyetlerin, hareketlerinin de örnek olmasına dair, “imamın sarığı beyazdır” tabiri kullanılır. Zira beyaz, kir gösterir.

Bazı vakfiyelerde, mütevellinin imam ile anlaşmadan evvel, mahallelinin de rızasını almayı şart koşar. Zira kendisinden razı olmayan bir cemaate imamlık yapmak, mekruhtur. İmamlar, kadı, müftü, evkaf muhasebecisi ve mahallî ulemadan müteşekkil bir heyet huzurunda imtihan edilir. Kendisine Kur’an-ı kerimden bir sûre ve Dürer adlı fıkıh kitabından bir ibare okutulur. Ayrıca Kur’an-ı kerimi güzel okumaya dair tecvid ilminden sorulur. İmamların itinalı yetişmesi için, 1882’de Menşe-i Eimme ve Huteba, 1913’de de Medresetü’l-Eimme ve Huteba açılmıştır. İmamları, beldenin kadısı kontrol ve icabında teftiş eder. İmamı bulunmayan câmilere, kadı tayin yapar.

Osmanlı geleneği siyah cübbeleri içinde Bosna uleması

On parmakta on marifet

Câminin vakfı yoksa, mahalle ve köy halkı, imamlık şartlarını haiz bir hocayı imam tutar; ona “hak” adıyla onun maişetini karşılar. Köylük yerlerde ekseriya bu hak, buğday veya hocanın tarlasında çalışmak gibi bir karşılık olur. Buna gücü yetmeyenler, hiç değilse Ramazan ayı için hoca tutar. Medreselerin tatil olduğu Ramazan ayında talebeler, “cerre çıkar”; yani köylere dağılıp, ay müddetince imamlık yapar, hem harçlıklarını çıkarır; hem de tatbikat yapmış olur. Bunlara “cer hocası” denir. Askeriyede ve devlet dairelerinde, maaşları devlet tarafından verilen imamlar vardır. Ayrıca padişahtan vâliye kadar, devlet ricâlinin hususî imamları vardır. Bunlar, o zâtın evinde imamlık yapar ve dinî ritüelleri idare eder.

İmamlar sadece namaz kıldırıp, ölü yıkamaz. İçinde bulunduğu cemiyetin, umumiyetle en tahsillisi olduğu için, aynı zamanda çocukları okutan bir muallimdir. İmamlar, mahalle veya köydeki ev sayısını, kimin ev sahibi, kimin kiracı olduğunu, bunların mesleklerini, dirlik sahibi olanları ve medenî hallerini gösteren bir defter tutar. Mahalle halkının hüviyet tesbiti, yeni gelenlerin kefâlete bağlanması, mürur tezkeresinin tanzimi imama aittir. (Osmanlılarda, mahallede oturanlar, hükümet nezdinde birbirinin kefilidir. Ayrıca bir başka yere seyahat için, bir nevi iç pasaport hüviyetinde mürur tezkeresi almak gerekir.) Mahallede kefilsiz kimse oturamaz. İffetsizlik töhmeti sebebiyle veya birine kaçtığı için hapsi veya tevkifi gereken kadınlar, imam evinde nezârete alınır. Böyle bir hal zuhur ettiğinde imama, hükümet ücret öder. Eskiden argoda “imam evi”, hapishane manasına kullanılırdı. Mahkemelerde şahitlerin elverişliliği, mahallesi imamından sorularak tahkik edilir.

Osmanlı ilmiye kıyafeti içinde Zâhid Kevserî

Osmanlılar, maslahat icabı nikâhları, bir din adamının kıymasını arar. “İmam nikâhı” tabiri bundan doğmuştur. Yoksa nikâhı imamın kıyması dinî bir mecburiyet değildir. Mahallenin temizliği, esnafın nizamı, fırınların kontrolü, yangına karşı evdeki ocakların söndürülmesi ve temizletilmesi gibi belediye işleri de imama aittir. Kiliseler tamir edilirken, orijinal hâline ilâve yapılmamasına nezaret eder. Ölüm ve defin, doğum ve nikâh hakkında resmî muamele ve ilmühaber tanzimi imamın vazifesi ve bunlardan harç almak da hakkıdır. Askerlik kurasının çekilmesi, nüfus ve emlak sayımı işleri, Meşrutiyet’ten sonra seçmen kütükleri ve resmî iane (yardım) toplam işleri de imamlara havale edilmişti.

Cumhuriyetten sonra, imamların maaşları, vakıflardan gelmeye devam etmiş; ama vakıfların zayıflaması sebebiyle fevkalâde düşmüştür. Köy ve mahalle imamları, eskiden olduğu gibi halk tarafından tutulmuş; ama halkın malî vaziyeti zaten düşük olduğundan, bazı câmiler imamsız kalmış; bazılarında da imamlar boğaz tokluğuna razı olmuşlardır. Vakıflara el konduktan sonra, devlet memuru sayılmayan, ama kontrol altında tutma adına maaşları umumi bütçeden ödenen imamlar, maaşlar en alt seviyede tutulduğu için, maişetini temin adına çok zorluklara düşmüştür. Başka işlerle meşgul olmak zorunda kalmış; buna imkân bulamayanlar mevlütçülüğe, devir ve ıskat parasına, zekât ve fıtraya, hatta sadakaya muhtaç hâle gelmiştir. İmam sayısı gitgide azalmıştır. Bir yandan da Ateşten Gömlek gibi roman ve filmler vasıtasıyla imamlık karikatürize edilmiştir. Böylece inkılâp, din adamlarının cemiyette nüfuzlu bir rol oynamalarına ve kitleleri sürüklemesine engel olmayı başarmıştır. 1965’den sonra imamlar devlet memuru sayıldı. Ama pek çok câmide kadro bulunmadığı için, ahalinin, imam tutma usulü devam etti. Okur-yazar olup, müftü huzurunda imtihan veren, bu kadrolara tayin edilirdi.




1914 yazında, Avrupa, ardından da dünya kendisini bir savaşın içinde buldu. Bahane, Avusturya veliahdinin, bir Sırp tedhişçi tarafından vurulmasıydı. Ama esas sebebi bilen yoktu. Sonradan İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik ihtirasına, Almanya’nın ortaklık arzusu, savaşın sebebi sayıldı. Kısa sürecek lokal bir savaş zannedildi; 4 sene sürdü. Milyonlarca insan öldü. Denizaltısından tanka, uçaktan zehirli gaza birçok teknik buluş bu savaşta denendi. Harbin neticesinde imzalanan anlaşmalar, mağluplara o kadar ağır bir bedel ödetti ki, 20 sene sonra çok daha büyük bir felâketin, II. Cihan Harbi’nin kopmasına sebebiyet verdi.

I Cihan Harbinde bir propaganda kartpostalı. Altında 'Pes etmeyiz' yazıyor.

Almanya ile İngiltere ve Fransa arasındaki bu savaşa, gereği yokken, Rusya ve Osmanlı Devleti de katıldı. Rusya, zaten ilk ikisinin müttefiğiydi. Ama Osmanlıların harbe girişi intihardan başka bir şey değildi. Bosna’yı, Bulgaristan’ı, Trablusgarb’ı kendilerini destekleyenlere peşkeş çeken vatansever İttihatçılar, son iki asırdır kaybedilmiş toprakları tekrar geri almayı, İslâm birliği ve ardından da Türk birliğini kurmak peşindeydi. Bu hayalperestlik, millete çok pahalıya mâl oldu. Osmanlı orduları ağır mağlubiyetlere uğradı. Milyonu aşkın asker ve sivil öldü. Eskileri geri almak şöyle dursun, müslümanlarla meskûn topraklar elden çıktı.

4 senelik harb Osmanlılar için 9 sene sürdü. Türk tarihinin en büyük felâketlerinden biri olarak tarihî hâfızamıza kazıldı. Bu uzun zaman içinde, ordunun yüz akı olacak bir-iki lokal çatışma kazanıldı. 1915 Çanakkale Deniz Muharebeleri bunlardan biridir. Çanakkale boğazına dayanan İngiliz ve Fransız gemilerinin gayesi, hem Almanya ile savaşan müttefikleri Rusya’ya yardım etmek; hem de İstanbul’a girerek, Osmanlı Devleti’ni teslime mecbur bırakmaktı. Osmanlı ordusunda vazifeli Alman kurmaylarının dehası ve Osmanlı askerlerinin kahramanlığı sayesinde, güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edildi. Ama bu zafer, fayda yerine zarar getirdi.

Alman ve Osmanlı paşalar cepheyi teftiş ederken

Yeni kahramanlar

Çanakkale Muharebeleri, deniz ve kara olmak üzere iki devredir. 18 Mart’ta biten deniz zaferinde, Cevad (Çobanlı) Paşa’nın büyük hizmeti olmuştur. Nisan’da başlayıp Ağustos’a dek süren kara harekâtını ise Esad ve Vehib Paşa yürütmüştür. Kaymakam (yarbay) Mustafa Kemal Çanakkale’de kara harekâtında yedek birlik kumandanı idi. 25 Nisan’da Arıburnu’na çıkartma yapan ve Conkbayırı’na ilerleyen Anzaklara, emir beklemeksizin maiyetindeki 57.alay ile taarruz etti; ardından diğer alayları da devreye soktu. 9 Ağustos’da ise Anafartalar’a ilerleyen İngilizleri püskürttü. Karşı taarruz fikri kabul görmeyince de, istifa ederek cepheden çekildi. Çanakkale, bir yedek subay harbidir. Sultan Hamid zamanında yetiştirilmiş onbinlerce yüksek tahsilli delikanlının hayatına mâl olmuş; şehid, yaralı, sakat ve kayıplarla, zâyiat 250 bini bulmuştur. Bu yüzden, zaferden çok hezimete benzeyen bir muharebedir. Müdafaa harbi, taarruza nisbeten kolay olduğu halde, bu kadar zâyiat şaşırtıcıdır.

Lord Kinross anlatır: M. Kemal Bey, Anafartalar’da askere, “Merminiz yoksa süngünüz de mi yok?” diyerek taarruz emrini verdiğinde, maiyetindeki süvari kumandanı tereddüt eder. “Ne dediğimi anladınız mı?” diye sorunca, “Evet efendim ölmemizi emrettiniz” cevabını alır. Böylece “Ben size ölmeyi emrediyorum!” sözü harb literatürüne girmiştir. Kinross, M. Kemal’i, Gelibolu çıkartmasında deniz topçusunun desteğini hesaplayamamakla itham eder. Esad Paşa da, kendisini, merkezin emrini beklemeyerek, taarruza giriştiği ve maiyetindeki 57. Arab alayının kumandanları dâhil tamamının imhasına sebebiyet vermekle suçlar. Hatta o zaman Anafartalar, bir zafer olarak bile görülmemişti. Bunu Enver Paşa’nın kıskançlığına bağlarlarsa da, o zaman oyunda kıskanmaya ihtiyacı olan taraf o değildir. Cepheye gelen ve sanki Sarıkamış faciasından mes’ul değilmişcesine, kendisini çok can telef etmekle suçlayan Enver Paşa’yı ve istifa eden M. Kemal’i, Liman von Sanders sâkinleştirmiştir. Sonradan M.Kemal, Bulgaristan’dan tanıdığı ve mektuplaştığı matmazel Corinne’e, askerlerin cennete gidip hurilere kavuşmak için emirlerine kolayca uyduklarından bahsedecektir.

Çanakkale cephesinden bir enstantane: "Allah bizimle" yazıyor

Şu kadar ki M. Kemal, İngilizlerle savaşa girilmesini istememiş; buna rağmen, terfi edeceği açık olan muharip sınıfta bulunmayı talep etmiş ve Çanakkale’de miralay (albay) olmuştur. Sonra da savaşın sonunu beklemeden münferid sulh için uğraşmıştır. Bu sebeple İttihatçılarla ters düşmüştür. Hatta kendisi gibi savaşa taraftar olmayan Fransız sempatizanı Cemal Paşa’ya “Darbe yapalım; sen sadrazam ol, ben harbiye nazırı! Münferid sulh imzalayalım” teklifi, Cemal Paşa’nın korkusu sebebiyle gerçekleşmemiştir.

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçerken, gazeteci Ruşen Eşref, “Anafartalar kahramanı ile mülâkat” adında bir röportaj neşrederek, kendisini halka tanıttı. İttihatçılar, sonradan Ankara’ya da sızdığı için; kendilerini kahraman olarak lanse edebilmek için Çanakkale’yi kullanmıştır. Bir başka deyişle Çanakkale Zaferi, İttihatçıları takdis etmek için kullanılmıştır.

Kuzey Grubu kumandani Esad Pasa Gelibolu Yarimadasindaki karargahinda

Çanakkale geçilseydi...

Çanakkale geçilseydi, harb bu kadar uzamazdı. İtilaf donanması Çanakkale’yi geçince, Bâbıâli, bunlarla münferid sulh istemek zorunda kalırdı. Zâyiatın çok olduğu kara harblerine gerek kalmazdı. Milyona yakın Mehmetçiğin şehid olup, esir düştüğü Irak, Mısır, Galiçya, Suriye gibi yeni cepheler açılmazdı. Daha az zâyiatla harbden çekilmek mümkün olurdu.

Çanakkale geçilseydi, Arap ihtilâli gerçekleşmez; Filistin, Suriye, Irak, Arabistan elden çıkmazdı. Hâdiselerin zincirleme tesiri nazara alınırsa, Arabistan’da Vehhabî Suud krallığı, Filistin’de İsrail Devleti kurulmazdı. Petrol havzaları ve mukaddes beldeler işgal edilmezdi. Belki Arap toprakları müstakil olurdu, ama Osmanlı Milletler Topluluğu adıyla toparlanabilirdi.

Çanakkale geçilseydi, harb erken biteceği için, Anadolu ve Rumeli’de yüz binlerce insan yurtlarından sürülmezdi.

Çanakkale’yi geçmek isteyenler Rusya’ya yardım götürdükleri için, Rusya’da Bolşevik ihtilâli olmaz; çarlık devrilmez; yetmiş sene dünya milletlerini inim inim inleten komünist idare kurulmaz; ekserisi Türk asıllı milyonlarca insan katliâma maruz kalmazdı. Bolşevik Ruslar Güney Kafkasya’ya inemezler; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan işgal edilmezdi.

Çanakkale geçilseydi, muhtemelen, İtilaf devletleri Osmanlı Devleti’ne bu kadar acımasız davranmaz; kendi meselesi olmayan bir harbe girip, muharebeleri uzattığı için savaş suçlusu muamelesi yapmazdı. Çanakkale geçilseydi, Osmanlı Devleti yıkılmaz; Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu bu ağır enkazın altında kalmazdı. Öte yandan Çanakkale geçilseydi, Cumhuriyete giden yol kurulamaz; Mustafa Kemal gibi bir lider ve Ankara kahramanları ortaya çıkamaz; Türkiye’nin çehresi değişemezdi.

Müttefiklerin, Çanakkale’yi geçmeyi çok da mühimsemediği; isteseler kolayca geçebilecekleri halde, burada çakılıp kaldıkları; bunu, Osmanlıları burada oyalamak için yaptıkları da söylenmektedir. “Çanakkale Geçilmez” sözünün ciddiyetini, Çanakkale’nin 3 seneye kalmadan geçilmesiyle herkes anlamıştır. Nitekim büyük savaşların içindeki lokal zaferlerin hiç bir ehemmiyeti yoktur; neticeye bakılır. 90 dakikalık bir maçın ilk 30 dakikasında jeneriklik goller olabilir; ama maçın sonundaki skor mühimdir.

Gelibolu'da ekin biçen Türk köylüsü ve İngiliz askeri




Yabancı seyyahlar der ki: Türkler, hastalandığı zaman kahve içer. İyileşmezse, vasiyetini yazar ve bekler. Evet, eskiler, kahveyi yalnızca zevk için içmemiş, şifa da beklemiştir. Öyle ki, Türk Kahvesi, dünya çapında bir kahve çeşidi olmuştur.

Kahvenin anavatanı Habeşistan’ın Kaffa mıntıkası. Rivayete göre bir çoban, otlattığı keçilerin her zamankinden farklı olarak hoplayıp zıpladığını, mehtapta raksettiğini görüp, sebebini merak ediyor. Yedikleri bir bitki sebebiyle böyle davrandıklarını farkediyor. Kendi de deneyince, kahveyi keşfediyor. Buradan karşı kıyıdaki Yemen’e; oradan da Hicaz’a yayılıyor. Uyku kaçırıcı hususiyetiyle, ilim talebeleri ve bilhassa Şâzelî tarikatinin dervişleri arasında rağbet görüyor. “Sofi şerbeti” adı veriliyor. Şimdilerde hem okur-yazar takımı, hem de sporcular bu maksatla içerler. Şair demiş ya, “An rûy-i siyâh ki nâm-ı ô kahve, dâfi-i nevm ü kâti-i şehve” (O kara yüzlü kahve, uykuyu defeder, şehveti keser.)

Aslında kahve daha XI. asırda Şarkta malumdu. İbni Sina, kahvenin ilaç tesirinden ilk bahseden bilgindir. Avrupalılar, başta kahveye çok direndi; doktorlar, kahvenin öldürücü bir zehir olduğunu; cüzzam ve felce yol açtığını yaza dursunlar, kim dinler... İlk satışı da eczanelerde olmuştur. Yemen’in Moka şehrinde uyuza; İran’da ise koleraya karşı tesirli bir ilaç olarak kullanılmıştır. Ağacın çiçekleri yasemine, meyveleri ise kiraza benzer. Çiçekler kuruyup döküldükten sonra, ağacın dallarında kalan renksiz çekirdekler toplanır; silkelenir; kurutulur; tahta tokmaklarla dövülür. Kabukları ayrıldıktan sonra kalan özü, kavrulup öğütülünce, ortaya kahve çıkar.

Kahve, Hicaz’dan Kâhire’ye geçti. 1521’de burada ilk kahvehane açıldı. Hacılar, tanıştıkları bu süper içeceği, memleketlerine götürdüler. Tarihçi Peçevî, 1554’de Haleb’den Hakem ve Şam’dan Şems adında iki kişinin, Tahtakale’de birer kahvehane açtığını söyler. Aslında İstanbul’a gelişi az daha evveldir. Buraya yavaş yavaş ehl-i keyf kâtipler, şairler, devrin ileri gelenleri toplandı. Kömür mertebesine gelmiş şeyi yiyip içmek caiz olmadığı için, kahveye haram fetvası verenler oldu. Hükümet tütün gibi, kahveyi de yasakladı. Sonradan kömürleşmeyip, sadece kavrulduğu anlaşılınca, geri adım atan ulema kahveye müptela oldu; yasak da kalktı. Kahvehaneler, birer kültür ve sanat meclisi hâline geldi. Zenginler evlerinde kahve odası tanzim ettiler. Kahve saraya Sultan IV. Mehmed zamanında girdi. Çok tutuldu. Ama bir ara çocuk doğumları kesilince, suçu kahveye attılar; kahve saraydaki itibarını kaybetti. Mamafih Sultan Hamid ve Sultan Vahîdeddin kahve tiryakisiydi.

İlk kahve, sert ve acı idi. Sonra daha hafifine alışıldı. Kahveyi kavrulmuş ve çekilmiş satan ilk tahmis (kuru kahveci) dükkânını 1871’de Kemahlı Mehmed Efendi İstanbul’da Tahtakale’de açtı. Kahve aleyhtarları boş durmadı. Şair Hikmetî’nin, “Kahve-i rûy-i siyâh, içmez ânı Hikmetî” (Yani, hikmetli olanlar, yüzü kara kahveyi içmez) sözüne; kahveci lafı yapıştırmış: “Ehl-i irfan şerbetidir, iç âhir zaman nikbeti” (Ariflerin içeceğidir, iç, âhir zamanın kötüsü)

Kahveye süt katmak, XVII. asır sonlarında bir Fransız doktorun tavsiyesi üzerine popüler oldu. Kahvedeki kafein, 1820’lerde Runk adında bir bilgin tarafından keşfedildi. Nitekim kafein, düşünceyi ve reaksiyonu hızlandırır, dikkati toparlar, konsantrasyonu artırır, morali düzeltir. Su ile temas müddeti en uzun olduğundan, en çok kafein Türk kahvesinde vardır. Kahvesi bol ise okkalı denir. Eskiden kenara doğru genişleyen, kulpsuz fincanlarda içilirdi. Kallâvî ise, dışı burmalı uzun büyük fincandır. Umumiyetle hanımlara ikram edilen küçük fincandaki kahveye, bülbül tükürüğü denirdi. Sade kahvenin yanında şeker varsa, yandan çarklı adını alır. Kahvenin kavurması da mühimdir. Ne kadar kavrulursa, asidi o kadar azalır ki makbul değildir. Ağzının tadını bilenler, orta ve açık seviyede kavrulmuş kahveyi tercih eder. Granül kahve, cephedeki askerlere dağıtılmak üzere II.Cihan Harbi’nde imal edildi.

Kararırsın!

Eskiden küçüklere kahve verilmez, “kararırsın” derlerdi. Esas sebep, kahvenin cinsî tekâmüle zarar verdiği kanaatidir. İran Şahı kahveye tutulmuş. Bir gün şahın atı huysuzlanıp yerinde duramaz olunca, cariyesi, seyislere, “Efendimiz gibi kahve içirin, sakinleşir” demiş. Meşhur Alman besteci Bach’ın Kahve Kantatı adında bir eseri vardır. Baba evinde kahve içmesine izin verilmeyen bir genç kız, “Ah sevgili babacığım, sakın kızmayın bana! Günde üç fincan kahve içmezsem, sütten kesilmiş keçilere dönüyorum” der; evlenmek yerine, kahveyi tercih eder. Taliplerine, evlenirse kahve içmeyi şart koşar.

Yakın zamana kadar, hele çay bu kadar yaygın değilken, Türk evlerinde baş ikram kahve idi. Yanında su ve lokum verilir; su önce boğazı temizler; kahvenin lezzetini tam manasıyla almaya yarardı. Şimdi de kahvenin vücudu kuruttuğu (deüretik olduğu) , suyun bunu telafi ettiği söyleniyor. Eskilerin bir bildiği varmış demek ki... Kız görmeye gidene kahve yapılır; hatta muzip kızlar, namzedin kahvesine tuz katarak kendisinde gönlü olmadığı mesajını gönderir. Şimdi pişmesi ve içmesi kolay olan çay, kahvenin yerini aldı; neredeyse kahve unutuldu. Halbuki eskiler “Bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırı var” derlerdi.

Kahve aç karnına içilmez. Kahvaltı sözü boşuna değildir. Hatta “Kahveden evvel yiyecek bir şey bulamazsan, düğmeni kopar, ağzına at!” derler. Avrupa’da kahve çörek, pasta ile yenir; kahvaltıya refakat eder. Tütünün zararını telafi ettiği bile söylenir: Vehbi der ki: “Ehl-i irfan arasında bir ziyafet büsbütün/İki fincan kahve ile bir lüle keskin tütün”.

Cihan Harbi’nde kahve karaborsaya düştü; yine de tiryakiler kahveden vazgeçemedi. Nohutu kavurdular, keyiflerini yaptılar. Bizim gençliğimizde de bir ara iktisadî kriz sebebiyle kahve bulunmaz oldu. Peder, dışarıdan çok pahalıya kahve çekirdeği getirir; evde bize atadan kalma tavayla kavurup kahve değirmeninde incecik çektirir; yine keyfinden vazgeçmezdi. “Ehl-i dilin bezm-i dilde zevkini kim tazeler?/Taze elden taze pişmiş taze kahve tazeler” derler. Mânilere girmiştir: “Kahveyi kaynatırlar/Güzeli oynatırlar”; “Kahve Yemen’den gelir/Bülbül çemenden gelir”. Unesco, 2013’de Türk Kahvesi’ni dünya mirası koruma listesine aldı. Eller kahvemize sahip çıkarken, biz ne güne duruyoruz.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
13 Aralık 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter