Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Müslümanların oruç ayı Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardır. Bu havayı veren, iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halktır.

Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiç biri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.

“Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu hâdisenin yıldönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir Gecesi bu aydadır.

İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür. Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş takvimi aynı günde buluşur.

Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî vazifeliler vardır.

Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur. Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır. Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar, yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan kalkınca, telafi için oruç tutarlar.

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar. Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar satılır.

İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur. İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.

Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma, Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt, gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına mahsus gibidir.

Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir. Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda tanzim edilmiş bir suçtur.

Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum) içindedir.

Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.

İlk müslümanlar zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.

Hazret-i Muhammed, traş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.

Normal zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.

Ramazan ayı bitince, müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer. Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu için şeker bayramı da denir.




1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Camii Teravih Namazı

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Papa 6. Paul

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Bugün Gazetesi Ayasofya Haberi

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

Fransız Lu Dergisi

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Ayasofya Camii Tapusu

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.




Doğu Kürdistanda Aşiret Reisleri 1905

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Hamidiye Paşası Mustafa Paşa Miran

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları Erzurumdaki Sancak Merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Hamidiye Alayları

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.




Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir.

Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer. 1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.

Padişahın oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet adamlarıyla evlendirilmişlerdir.


Sultan II. Mahmud. Bugün hanedanın tümü onun soyundan gelmektedir.

Osmanlı hânedanı hep padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan devam etmemiştir. Halbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk asırda yaşayan tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir.

Fethedilen yerlerin mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığını, milletin birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka karıştırmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde, padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.


Haremde bir sultanı tasvir eden resim

Padişah kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde, sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir. Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka dâhildir.

Dayıları padişah!

Fatih Sultan Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan, zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi. XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.


Mihrümah Sultan ve Rüstem Paşa

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, srasıyla Semiz Ahmed Paşa, Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İşadamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.

Her ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad torunu Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.

Sultan IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910) bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.

Sultan III. Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da (1715-1775) da soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.


Sultan Aziz'in kızı Sâliha Sultan'ın çocukluğu

Hâlihâzırda Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12 şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu, yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi, Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihâzırda 23.kuşak hayattadır ve 26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır.




Bağdadın Fethi

Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu.
Kendi kendine söylendi:
-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...
Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum:
“Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlıları Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:
-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı'ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.
Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastırdı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi. Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:
-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!
İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi.
Zülfikar Han:
-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?
-Elbette Hânım!
-İyi...
Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?
-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.
-Bak şu densizlere!
Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:
-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:
-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.
Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler. Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:
-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi. 1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:
Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr




Tarihî şahsiyetlerin etrafında, gözden ırak kimselerin kurduğu aşılması güç bir çember vardır. Bu yakın çevre, hâdiselerin arkasındaki hakiki aktördür.

Meşhurların biyografilerini kaleme alan Emil Ludwig, ne kadar tafsilatlı anlatılırsa anlatılsın, tarihî şahsiyetlerin çevresindeki çember ortaya konulmadıkça, tarihin açık ve doğru yazılamayacağını söyler. Tarihî hâdiselerde, nice isimsiz kahramanın, sisler ardına gizlenmiş kişilerin parmağı vardır. Bu çevre, sükûnet, istikrar, fısıltı imkânı, dedikodu zemini, aşk ve kadın, aile bağları, minnet borçları ile örülmüş bir ağdır. Şu halde, büyük adamların yanında bulunanlar, isimleri bilinmese de, en az onlar kadar ehemmiyetli aktörlerdir. Aklı başında iseler, yanında bulunduğu insanı doğru yönlendirebilir. Gerçi akl-ı selim her zaman az ve zor bulunan şeydir. Bu sebeple umumiyetle büyük adamların etrafını menfaatçi bir şebeke çevirir. Dalkavukluk her devirde itibarlı bir meslektir. Nabza göre şerbet verir; olmadık huluskârlıklar yaparlar. Zeki iseler, her devrin adamı olarak ortaya çıkarlar. Abdülaziz Dehlevî der ki: “Münâfıkların tatlı dillerine, güler yüzlerine peygamberler bile aldanmıştı. Şu kadar ki, onlara melek gelip, çoğunun yüzkarasını meydana çıkarırdı”. Ya meleğin yüzüne hasret sıradan insanlar?


Sultan Hamid'i etekleyenelri gösteren temsilî resim. Sağda İsmet Bey


Yakıcı ateş

Anneleri, lalaları, hocaları, kız kardeş ve zevceleri, etrafında aşılması güç bir çember kuran bazı padişahların, bu çevrenin tesirinde kaldığı söylenir. Bazen hakikaten itimada şayan insanların teşkil ettiği bu çevre, hasedçilerin kurbanı olmuş; bu yola tahtını, hatta canını veren padişahlar bile çıkmıştır. Sultan Yıldırım Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman, zevceleri; Sultan III. Murad ve III. Mehmed annelerinin; Sultan II. Mustafa hocasının tesirinde kalmakla itham olunmuştur. Tarih boyunca iktidardakilerin icraatında doğrudan kendisini suçlamak mümkün olmadığı zaman, çevresinden bir günah keçisi seçilmiş; sitem okları buna yönelmiştir.

Annesi, hanımları, çocukları, vezirleri bile müsaadesiz görüşemezken, padişahların etrafında, hususî hizmetiyle meşgul olan enderun ve harem ağalarından bir grup, hatta hazinedar isimli câriyeler her zaman huzura girebilir. Bunlar aynı zamanda icabında derhal padişaha ulaşmanın ve derdini anlatmanın da bir yoludur. Yakın çevresi hakkında en çok konuşulan padişah, Sultan Hamid’dir. Şeyhleri Zâfir ve bilhassa Ebulhüdâ Efendi’lerin tesirinde kaldığı söylenir. Hatta hasımların büyücü dediği Ebulhüdâ Efendi, aslında Halebli bir Şâfiî âlimi idi. Asıl vazifesi gümrük müfettişi olan Nişli Mahmud Efendi, padişahın itimadını kazandığından, her istediği zaman huzura kabul edilirdi. Bununla beraber sarayda nâdir görülürdü, olur olmaz yerlerde bulunmazdı. 7 defa sadrazamlık yapan Said Paşa bile kendisini bir defa arkasından gördüğünü söyler.

Sultan Hamid sarayında en itibarlı çevre, Çerkeslerdi. Harem halkı ve maiyet, bu sadık milletten seçilirdi. Ama bu statülerini istismar ettiklerinde, padişah kayınpederinin bile gözünün yaşına bakmamıştır. Yakın çevrenin en büyük riski budur. En ufak bir hata, mahva sebeptir. Haremde çok nüfuzu bulunan hazinedar Mihrimend Hanım, ailesine de ikbal kapılarını açmıştı. Ama ufak bir hatası neticesinde, kendisi de, ailesi de gözlerini sürgünde açtılar. Ne demişler, kurb-i sultan âteş-i sûzân est. (Sultana yakınlık, yakıcı ateştir.)

Esvapçıbaşı İsmet Bey, Enderun’dan yetişmiş, Harbiye’de okumuştu. Babası da esvabçıydı. Aynı zamanda Sultan Hamid’in sütkardeşi olan bu zât, yıllarca sarayın gerçek hâkimi olarak bilinmiştir. Gazi Osman Paşa, saraya kâtip olarak giren yeğeni Sermed Muhtar’a demiş ki, “Oğlum saraylarda göze görünmez kuvvetler vardır. Asıl idare onların elindedir. Mevkileri mütevâzıdır; isimleri pek duyulmaz; hatta ortalıkta pek dolaşmazlar. Ama asıl kudret sahibinin üstündeki tesirleri mutlaktır. Başkâtip Tahsin Paşa’yı kızdırırsan nihayet işinden olursun. Fakat maazallah esvapçıbaşı İsmet Bey’in gadabına uğrarsan, evinden barkından olursun”.

Mamafih o devir yazarların hemen hepsi İsmet Beyi dürüst, iyi kalbli biri olarak tasvir eder. Çok kişiyi iftiralardan kurtarmış, hayırlı işlere vesile olmuştur. Denebilir ki padişahın etrafındaki en iyi adamlardan biriydi. Diğerleri etliye sütlüye karışmazdı; karışanların da İsmet Bey kadar nüfuzları yoktu. Zaten padişah herkese itimat eder gözükür, idare ederdi. Sadakat ve sükûneti sebebiyle ölene kadar yanından ayırmadığı bu zata ‘birader’ diye hitap ederdi. Yatarken padişaha perde ardından kitap okurdu. Bu nüfuzunu bir defa bile suiistimal etmemiş; sarayın velveleli havasında, sakin yaşamıştır. Padişaha çok benzediğinden, bazı merasimlere padişah kendi yerine onu gönderirdi. Vefatında padişah o kadar üzülmüştür ki, mızıka günlerce marş çalmamıştır. Sultan Reşad’ın esvapçıbaşısı Hakkı Bey de böyle idi. İttihatçıların üç direğinden Cemal Paşa İstanbul muhafızı olunca, Hakkı Bey’i uzaklaştırmaya kalktı. İttihatçıların her arzusu önünde daima boyun eğen padişahın cevabı kati bir hayır oldu.

Mutad zevat

Atatürk’ün de Samsun’a çıkışından ölümüne kadar değişen bir çevresi oldu. Bazısı uzaklaştı; bazısını da kendisi uzaklaştırdı. Reisicumhur olduktan sonra çevresi de kemikleşti. Devlet protokolünde ‘mutad zevat’ denen bu kişiler, her akşam devlet işlerinin görüşüldüğü reisicumhur sofrasında toplanır; onu eğlendirir; bir yandan da fikirlerini empozeye çalışırdı. Falih Rıfkı der ki: ‘Mustafa Kemal'in basit itaatçılar dışında, üç türlü takımı olmuştur: İnkılâpçı idealistler, insanî ve siyasî zaaflarını haksızlık veya menfaati için sömürmekten başka bir şey düşünmeyen türediler! Bu üç takım, Mustafa Kemal'in sofrasında daima yan yana gelmişler, fakat hiçbir zaman birleşmemişlerdir.’



İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, her zaman sadakatleriyle bu çevrenin başında gelir. Mutad zevat arasında Nuri Conker, Cevat Abbas, Salih Bozok, Recep Zühtü, Kılıç Ali gibi silahşörler yanında; Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yunus Nadi gibi kalemşörler de vardı. Bir müddet sonra ‘devlet işleri içki sofralarında idare ediliyor’ dedikodusu kulaktan kulağa yayıldı. Sofrada, huluskârlığa aykırı bir şekilde fikrini müdafaa edenler, barınamazdı. Bu çevreden Reşid Saffet’in fikrinde ısrarı sebebiyle sofradan kovulduğu; üstelik ‘burası milletin sofrasıdır, beni buradan kovamazsınız’ diye dikleşince, ‘o zaman biz gideriz’ cevabını aldığı meşhurdur.


Bu çevre her zaman dalkavuk, zaman zaman yanlış kararlara sevkeden insanlar olmakla suçlandı; bazen de alay mevzuu oldu. Osman Yüksel anlatıyor: Bir gün Atatürk yine bu sofra erkânına, ‘Söyleyin bakalım, bu millet ben öldükten sonra hakkımda ne diyecek?’ diye sormuş. Onlar da sırayla kimi kurtarıcı, kimi dâhi, kimi bu milleti ve bu vatanı yoktan var eden insan demişler. Hatta tanrıya, peygambere kadar yol alan olmuş. Atatürk gülmüş, ‘Hayır, hiçbiriniz bilemediniz. Bakın ne diyecek bu millet benim hakkımda: Etrafını böyle pu.. pe.. takımı sarmasaydı, memlekete hizmet yapacaktı.’ Bu söz üzerine öyle bir alkış kopmuş ki Ata'nın elindeki kadeh düşmüş! Hastalandığında, mutad zevattan bir kısmı ziyarete giderler. Gözünü açıp bunları görünce, ‘Eşek herifler, siz mi geldiniz?’ der. Birbirlerinin yüzüne bakıp ‘Bizi tanıdı, bizi tanıdı’ diye sevinirler.


Sarsılmaz bir sadakat; Mustafa Kemal, İnönü, Bayar, Çakmak sohbet ediyor.



Mustafa Kemal'in ilk yakın çevresi; Adnan, Ali Fuad, Kazim, Rauf, Refet Beyler. Hepsi tasfiye edildi.



Mustafa Kemal Dil Kurumu idarecileri ile




Mescidi Aksa

İsrail'e yaptığım gezinin ilk durağı olan mukaddes şehrin en güzel manzarasını seyretmek için Zeytin Dağı’na çıkmak gerekiyor. Şehir dört tepe üzerinde kurulmuş. Zeytin Dağı bunlardan biridir. Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu tepe şehrin ortasında. Bir de Hazret-i Davud’un kabrinin bulunduğu Siyon Dağı var.

Üç semavî din için hususi ve mukaddes olan Kudüs'ün her köşesinde bir hatıra yer alıyor. 3000 sene evvel Hazret-i Davud'un kurduğu Kudüs, bugün Doğu Kudüs veya Eski Şehir olarak biliniyor. Eski şehir, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallesi olarak dört kısma ayrılmış vaziyette. Ancak bunlar arasında geçiş serbesttir. İlk üçü, artık neredeyse dükkân ve mâbedlerden ibarettir. Dükkânların üstünde, küçük, köhne evler vardır.

Eski Şehrin batısında İngiliz ve ardından İsrail hâkimiyeti zamanında kurulan modern Batı Kudüs veya Yeni Şehir yer alıyor. İsrail burayı başşehir ilan etmiş ve parlamentosunu da taşımış olsa bile, dünya bunu kabul etmiyor ve mümessilliklerini eski başşehir Tel Aviv’de tutmaya devam ediyor.

4 asır Osmanlı hâkimiyetinde yaşadıktan sonra 1918’de İngilizlerin eline düşen ve İngilizlerin çekildiği 1946’dan beri Ürdün’e ait iken, 1967 savaşı ile İsrail’in eline geçen Eski Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman yaptırdığı surlar içindedir. Çok sayıda kapısı vardır. Sur önündeki cadde, bunun ismiyle anılıyor. Kudüs’e giriş sekiz kapıdan yapılmakta; fakat Mescid-i Aksâya yakın olan kapı (Altın Kapı) her zaman kapalı tutulmaktadır. Bunun sebebi ise mahşer günü Mesîh’in bu kapıdan gireceğine dair Hristiyan inancıdır. Mesîh inince, mucize olarak bu kapı açılacaktır.

Mescid-i Aksa, şehrin güneydoğu ucundadır. Burası İslâmiyetin müstesna kıymet verdiği üç mescidden birisidir. Hazret-i Peygamber, Mirac gecesi burada tecessüm eden peygamberlerle namaz kılmış ve göklere yükselmiştir. Burası Müslümanların elindedir. Hükümet, emniyet sebebiyle yalnızca Müslümanların girmesine izin veriyor. Avlu kapısında, Müslüman olduğunuzu ispatlamadan içeri giremezsiniz.

Hazret-i İsa’nın göğe yükseldiğine inanılan yerde, ilk İsevîlerden Bizans İmparatoriçesi Helena’nın yaptırdığı Kıyamet Kilisesi, dünyanın en eski kiliselerindendir. İçinde Hazret-i İsa’nın teneşir ve mezarı olduğuna inanılan mekânlar var. Hazret-i Ömer Kudüs’ü fethettiğinde, bir yerde namaz kılmak istedi. Kıyamet Kilisesi’ni gösterdiler. “Ben orada namaz kılarsam, sonra câmiye çevirirler” dedi ve yakınında bir yerde namazını kıldı. Ne ince düşünce! Ne büyük müsamaha! Şimdi burada Ömer Câmii yükseliyor.

Eskiden Hazret-i Süleyman’ın yaptırdığı ve Romalıların yıktığı Beyt-i Makdis’in yer aldığı büyük bir avlu düşünün. Her köşesinde medrese, çeşme, sebil, bahçe ve ağaçlar bulunur. Tam ortasında, Hazret-i İbrahim’in oğlunu kurban etmeye davrandığı büyük bir kaya (sahra) vardır. Hazret-i Muhammed’in nerede namaz kıldığı tam belli değil ama göklere bu kayanın üzerinden yükselmiştir. Kaya üzerinde ayak izi hâlâ duruyor. Taşın altı oyuk olduğu için, havada duruyor gibi görünür. Bu sebeple Hacer-i Muallak (Askıda Taş) adı verilmiştir. Üzerinde Emevî halifesi Abdülmelik’in yaptırdığı altın kubbeli ihtişamlı âbide yükseliyor. Buna Kubbetü’s-Sahrâ (Taş Kubbesi) denir. İçinde namaz da kılınabilir. Bunun güneyinde Halife Velid’in yaptırdığı Mescid-i Aksâ, bir câmidir. Yanlış olarak Ömer Câmii diye bilinir.

Mescid-i Aksâ’nın batı duvarı, Beyt-i Makdisin ayakta kalan tek yapısıdır. Ağlama Duvarı diye bilinir ve önünde Yahudilerin sallanarak dua ettikleri ekzantrik bir mekândır. Bunun altında eski Kudüs ve mabedin duvar kalıntılarının bulunduğu mahzenlere iniliyor. Bazılarının, Mescid-i Aksâ’yı yıkmak için tezgâhlandığını düşündüğü bu kazılar, aslında Osmanlılar zamanında başlamış ve Mescid-i Aksa’nın değil, eski şehrin batı mahallesi altına uzanıyor.

Kudüs’ün her yerinde Hazret-i İsa’dan izler vardır. Şimdi çarşının içindeki Via Dolorosa (Elemler Yolu), Hristiyan inancına göre, Hazret-i İsa’nın tevkif edilip, çarmıha gerilmek üzere sırtında haç ile yürütüldüğü yoldur. Durakladığı, sendelediği, eliyle duvara değdiği, annesi ile göz göze geldiği her yerde bir durak ve kilise vardır. Dünyanın her yerinden Hristiyanlar, sırtlarında sembolik haçlarla bu yolda yürüyüp kendilerince hacı olmaya çalışır.




Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok efsane anlatılmış; Türkler, onda ayrı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya’yı Osmanlı eseri saymak daha doğrudur.

İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya’yı, Roma İmparatoru Constantinus 360’de ahşaptan yaptırdı. Nika İsyanı sırasında (532) yanınca, İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina budur. Aya+Sofia, “ilahi hikmet (bilgi)” demektir. Bu da Hazret-i İsa’nın bir vasfıdır.

Rivayete göre Iustinianus, rüyasında bir azizin, kendisine gümüş bir levha üzerinde Ayasofya’nın resmini gösterdiğini görmüş; mimar da o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatınca, bu manevî işaret üzerine inşaata başlanmıştı. Yegâne Ayasofya bu değildir. Bizans hâkimiyetindeki nice şehirde aynı adı taşıyan mabedler vardır. Ama hiç biri İstanbul’daki kadar muhteşem ve meşhur değildir.

Bizans zamanında bütün merasimler ve dinî toplantılar burada yapılırdı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla şöhret bulmuştur. Işık ve ses düzeni muazzam olan bu mabedi görenler, hayranlıklarını gizleyememiştir. XI. asırda Ayasofya’yı gezen Rus elçileri, kendilerini gökte zannettiklerini söylemişlerdir. XIII. asırdaki Latin istilâsından sonra Ayasofya harab olmaya yüz tutmuştur. Latin istilasının kumandanı ve 1205’de ölen Venedikli Dandolo’nun mezarı da Ayasofya’dadır.

Türklerin İstanbul’u kuşattığı sırada, halk, eski ihtişamından eser kalmamış olan Ayasofya’ya sığındı. Dua ederek şehrin manevî koruyucusu Hazret-i Meryem’den bir müjde bekledi. Fakat müjde, Türklerin lehine idi. Sultan Fatih, Ayasofya’yı kılıç hakkı olarak câmiye çevirdi. 1 Haziran 1453’de ilk Cuma namazı kılındı. Bundan sonra Ayasofya Büyük Câmii veya Fetih Câmii diye anıldı. Türklerin câmiye hizmeti, Bizanslıları bile geçti. Şu anda ayakta durması bile Osmanlılar sayesindedir.

Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok dinî hikâye ve efsane anlatılmış; Türkler, kendisinde âdetâ farklı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya artık Bizans’tan çok, Osmanlı eseri sayılır. Padişahlar ve devlet adamları, Saray’ın yakınındaki bu câmide sık sık namaz kılardı. Bilhassa padişahın da katıldığı Ramazan ayının 27. Kadir Gecesi’ndeki cemaatle teravih namazı çok ihtişamlıydı. Hazret-i Muhammed’in doğum günü olan Mevlid Kandili’nde okutulan mevlid için de ekseri Ayasofya seçilirdi. Halkın da katıldığı ve herkese tatlı dağıtılan bu merasimler çok ruhaniyetli olurdu.

Osmanlılar, Ayasofya’yı İstanbul’a hâkimiyetlerinin bir sembolü olarak görmüşlerdir. 1918’de İstanbul müttefikler tarafından işgal edildikten sonra, bazı Rumlar, Ayasofya’nın tepesine çan takarak kiliseye çevirmek istemişlerdi. Sultan Vahîdeddin, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik hususî askerleri, Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. Bu da fayda etmezse, binayı havaya uçurmaları için etrafına dinamit döşetti. Bu vesileyle câminin ömrünü bir müddet uzatmaya muvaffak oldu.

Her köşesinde bir şifa

Efsaneye göre, Ayasofya yapılırken, mimarın oğlu, paydostan sonra inşaat aletlerini beklerdi. Bir melek kendisine görünüp; inşaatın bir an evvel bitmesi için paydos yapan işçileri çağırmaya gönderir. O gelene kadar da malzemeleri bekleyeceğini söyler. Mimar Ignatios, bunu öğrenince, oğlunu geri göndermez ve böylece meleğin ebediyyen Ayasofya’da kalmasını temin eder. Ayasofya’nın Türkler tarafından fethinden beş gün evvel güya bu melek kanatlanıp göklere yükselmiş; bu da şehrin himayesiz kaldığı ve düşeceği şeklinde tefsir olunmuştu.

Bina yapılırken gelen meleğin saklandığı yerin, kalın bakır levhalarla kaplı olduğu halde, asırlarca ziyaretlerin ellerini sürmesi sebebiyle oyulan terler direk olduğuna inanılır. Burası Batı yönünde halkın su sızdığı için “Terler Direk” adını verdiği ve şifalı olduğuna inandığı bir sütundur. Hastalar, buraya ellerini süre süre sütun oyulmuştur. Müslüman inanışına göre, bina yapılırken buraya Hazret-i Hızır parmağını sokarak mabedin kıblesini, müslümanların kıblesine döndürmek istemiş; birisi bununf arkına varınca da gözden kaybolmuş; mabedin yönü de kıbleden birkaç derece uzak kalmıştır.

XVII. asır Osmanlı tarihçi ve seyyahı Evliya Çelebi, Ayasofya’nın 361 kapısı bulunduğunu, bunlardan 100 tanesinin tılsımlı olduğunu söyler ve bir de herkesçe görünmeyen kapısından bahseder. Mabedin orta ana giriş kapısının üzerindeki sarı sandukanın, Kraliçe Sophia’ya ait olduğu ve dokunulduğunda, zelzele olacağına inanılır. Rumların inanışına göre şehir kuşatma altındayken son âyini idare eden papaz, mihrab duvarına girerek kaybolmuştur; şehir Türklerden geri alınınca buradan çıkıp âyine devam edecektir.

Kıble kapısının kanatlarının, Nuh Peygamber’in gemisinin tahtalarından yapıldığı söylenir. Eskiden tüccarlar, bu kapının önüne gelerek ellerini sürüp dua etmeden seyahate çıkmazdı. Ayasofya’nın güney dehlizlerindeki mermer bir taşın, Hazret-i İsa’nın beşiği olduğuna inanılır. Kadınlar, yeni doğmuş hasta çocuklarını buraya koyarak, Allah’tan şifa umarlardı. Nefes darlığı çekenlerin, Ayasofya’nın içindeki kuyunun suyundan sabah erkenden aç karnına üç kere su içerlerse iyileşeceğine inanılır.

Kubbe ortasındaki altın top altında yedi sabah namazı kılıp dua edenlerin, unutkanlıktan kurtulacağı söylenir. Derler ki, Hazret-i Hızır, Ayasofya’ya geldiğinde, bu altın top altında ibadet edermiş. Kırk sabah namazını burada kılanların, Hazret-i Hızır ile karşılaşması umulurmuş. Yine rivayete göre, inşaat sırasında kubbeyi tutturmak mümkün olmamış da; melekler, ervah âleminden Hazret-i Muhammed’in tükrüğünü alıp, harca karıştırınca kubbe tutmuş.

Yeni sayfa

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü, Ayasofya mozaiklerini tamir için İsmet İnönü hükümetinden izin aldı. Bu enstitünün ardındaki isim, Amerikalı işadamı Rockefeller’in ortağı Charles Crane, Yunanlılarla savaşı sırasında destek verdiği Reisicumhur’dan Ayasofya’nın istikbali hakkında söz aldı. O sıralarda imzalanması düşünülen Balkan Paktı için, Yunanlılara bir cemile olmak üzere Ayasofya 1934’de müze yapıldı. Bu iş için kurulan komisyondaki tek Alman, Prof. Eckhard Unger, ibadethane olarak kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını söylemişti. Böylece Ayasofya, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra müze oldu. 1950’den sonra her sağ iktidar, Ayasofya’yı açmayı va’detti; ama nedense elinden gelmedi.




Fas Krallığı, çok eski bir devlet. Hazret-i Hasen soyundan olduğu iddia edilen VI. Muhammed halk tarafından seviliyor. Avrupalılar, Marakeş sebebiyle bu memlekete Marok diyor. Onlar kendilerine Mağrib, biz ise Fes diyoruz. Çünki Osmanlı fethi, Fes şehrinin sınırına kadar uzanıyordu.

Endülüs tarzı direkli câmilerin ortasında avlu ve şadırvan bulunuyor. Kıyıda köşede küçük taşlar dikkat çekiyor; özürlüler bununla teyemmüm ediyor. Câmiler, millet yatmasın veya siyasî toplantılar olmasın diye namaz vakitleri açılıyor. Mâlikî mezhebindeki halkın çoğu dindar.

Kadın-erkek hemen herkes kukuletalı mahalli elbise cellâbe giyiyor. Bizim bildiğimiz fes de var; ama giyen az. Türklere rastlayınca, “Haremi Sultan” (Muhteşem Yüzyıl) ve “Vadi Diyab” (Kurtlar Vadisi) diye soruyorlar. Fas’ta Arab, Bedevi ve Endülüs’den gelme Muri adında üç grup var. Muriler açık renk. Arapça, Berberice ve Fransızca resmî dil gibi. Berberice’nin ayrı alfabesi var (Resim 6).

Etli sebze yahnisi tacin ile irmik ve etten mamul kuskus adlı iki yemeği meşhur. Sokakta satılan kaynamış salyangoz pek rağbette. Yeşil çaya şeker ve nane ekleyerek içiyorlar.

Çarşılar, hareketli; bize göre ucuz; pazarlık payı sonsuz... İnsanlar fakir, dilenci çok. Bir an gözünüz birine çarpsa, bu para istemesi için kâfi bir sebep. Zeytine benzer bir taneden elde edilen argan yağı pek meşhur. Emniyetli, temiz ve görmeye değer bir memleket.

Pek bilinmeyen Tanca, portakal ağaçları ve ılık havasıyla bir Akdeniz sahil şehri. Daha temiz. Meşhur seyyah İbni Batuta’nın kabri var.

Amerika kurulduğunda, ilk tanıyan ülke Fas olmuş. Amerika’nın dünyada ilk açtığı diplomatik temsilcilik de burada.

Şefşufan, sokakları ve evlerinin maviliği ile bilinen bir dağ kasabası. Mistik bir havası var.

Fas’ın ve dünyanın en eski şehirlerinden Fes kurulurken, altın bir kazma bulmuşlar. Onun için adı fes kalmış. Arapça kazma demek. Eşekler bol, yük ve çöp taşıyor. Zira sokaklar pek dar. Dünyanın 1250 senedir faaliyetteki en eski üniversitesi Kureviyyîn, tedrisatını câmi içinde yapıyor.

Ahmed Ticânî, Ebu Bekr İbnü’l-Arabî, Abdülaziz Debbağ gibi din büyüklerinin kabirleri burada. Elhamra tarzı taş işlemeleriyle meşhur medreseleri var. Çarşı, mesleklere göre sıralanmış ve isimlendirilmiş. Her eski meslek erbabından numuneler var. Dericilik ileri ve ucuz. Debbağlar çarşısı, kokudan yaklaşmak zor, ama enteresan. Fas, İspanyol, Fransız ve İngiliz turist kaynıyor. Zira Avrupalılar için, ucuz ve enteresan bir tatil beldesi.

Surlar içindeki Meknes, bir ara pâyitaht imiş. Fas’ın kurucusu sayılan Mevlay İsmail’in türbesi süslü ve ruhaniyetli.

Başşehir Rabat’ta kraliyet sarayı önünde tarihî kıyafetli muhafızlar.

Kazablanka veya yerli ismiyle Dârülbeyzâ (Beyaz Ev); yeni ve modern bir şehir. Deniz kenarında, hatta denizin üzerine yapılmış Kral II. Hasan Camii. Saatli, rehberli ve paralı geziliyor. O kadar ruhaniyetsiz ki, katedrale veya AVM’ye benziyor.


Resim 3


Resim 4


Resim 5

Fas’ın en meşhur şehri Marakeş. Onun da en meşhur yeri Câmaa el-Finâ adlı kocaman meydan. Satıcılar, maymun ve yılan oynatanlar, şaklabanlar, seyyar lokantalar, meyve suyu satanlar, aklınıza ne gelirse var. Etrafı çarşı, lokanta ve kafeler. Halkın 7 Evliya dediği türbeler arasında, Kadı Iyaz ve Delâil yazarı İmam Cezûlî (Resim 4) de var. Eski sultanlara ait Bâdi Sarayı (Resim 3) harap, ama hâlâ ihtişamlı. Müslümanların Endülüs’ten kaçarken getirdikleri Kurtuba Câmii mihrabı burada. Marakeş’te hâlâ Yahudilerin yaşadığı bir mahalle var. Marakeş’e bir saat mesafede, Atlas dağları eteğinde âdetâ karlı bir İsviçre manzarası görülebilir (Resim 5).


Resim 6




Osmanlı vatanı, vaktiyle inançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanların sığınağı idi.

Asırlarca Osmanlı ülkesi, Müslüman ve gayrımüslimlerin huzur ve emniyet içinde yaşadığı bir vatan olmuştu. Dünya Müslümanları, dârülislâm olarak gördükleri Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, Osmanlı hükümeti kapılarını açmakta tereddüt etmemiştir. Kırım, Balkanlar ve Kafkasya’nın istilâsı üzerine, buradaki müslümanlar, deniz veya kara yoluyla Anadolu’ya hicret etti. Yolda binlercesi öldü. Anavatana varabilenler, boş köy ve kasabalara yerleştirildiler. Bu büyük göç ve iltica dalgası, Demirperde’nin yıkılışından az öncesine kadar devam etti.

Rumeli muhacirleri Edirne'de (1912)

Sadece müslümanlar değil, gayrı müslimlerden de bulunduğu yerde, inancı, ırkı veya yaşantısı sebebiyle ayrımcılığa maruz kalan kişi ve topluluklar, çareyi Osmanlı ülkesine sığınmakta gördü. Kendilerinden çok farklı bir kültüre sahip Osmanlı cemiyeti tarafından, hüsnü kabulle karşılandı. Hayatlarını istedikleri şekilde ve korkusuzca devam ettirme imkânı buldular. Hatta hükümet, bu mültecilere karşılıksız vatandaş statüsü tanıdı. Zira Osmanlı kültürünün esaslarından biri olan Oğuz Töresi, kim olursa olsun misafire hizmeti emreder; kendisine sığınanı, düşmanına teslim etmeyi yasaklar. Bu sebeple eline silahı alıp gece boyu evin etrafında nöbet tutarak misafirini koruyan ev sahipleri çoktur. Osmanlı hükümeti de, çok zaman bu uğurda savaşı bile göz almıştır. İslâm kültürü de bunu emreder.

15.asır başında Emir Timur’un önünden kaçan iki hükümdar, Azerbaycan hükümdarı Karakoyunlu Kara Yusuf ve Irak hükümdarı Ahmed Celâyir, Osmanlı padişahı Yıldırım Sultan Bayezid’e sığındı. Timur, mektup yazarak bu ikisini iade etmesini istedi. Padişah reddetti. Bu, dünyanın en büyük ordusu ile savaşı göze almak demekti. Neticede şerefi için yaşayan Padişah yenildi; tahtını kaybetti.

1492'de Yahudilerin Osmanlı memleketine ilticasını tasvir eden gravür

8 asır kadar Müslüman hâkimiyetinde kaldıktan sonra, Hristiyanlar tarafından işgal edilen İspanya’da yaşayan 250 bin Yahudi, vaftiz ile ölüm arasında tercih yapmakla karşı karşıya bırakılınca, 1492’den itibaren tamamına yakını Türk ülkesine iltica etti. Osmanlı gemileri defalarca gidip gelerek bunları taşıdı. İstanbul, İzmir, Selânik gibi zengin liman şehirlerine yerleştiler. İstanbul, uzun yıllar dünyanın en çok Yahudi yaşayan şehri unvanını taşıdı. İlk Yahudi ilticası bu değildir. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler; 1470’de de Bavyera kralının ülkesinden kovduğu Aşkenaz Yahudiler; 1660’da Polonya ve Ukrayna’daki katliamdan kurtulan Aşkenazlar da Osmanlı ülkesine iltica etti. Yahudi tarihini anlatan kitaplar, tazyik altındaki Yahudilerin en çok iltica ettiği ve rahat yaşadığı yerin, Osmanlı ülkesi olduğunu açıkça yazar.

İran Şahı Tahmasb’a isyan eden kardeşi Elkas Mirza, yenilince 1547’de maiyeti ile beraber Kanuni Sultan Süleyman’a sığındı. İran politikası sebebiyle padişahı tenkit ettiği halde, maiyetiyle beraber Osmanlı sarayında üst seviyede protokolle ağırlandı. Padişah, bu muamelesine itiraz eden bazı Osmanlı devlet adamlarına, “Biz devletin şan ve haysiyeti neyi gerektiriyorsa, onu yaparız” cevabını vermiştir. Bu padişah devrinde, mezhep farklılığı sebebiyle İran’dan Osmanlı Devleti’ne sığınan ve devlet tarafından geçimleri sağlanan çok sayıda mülteci vardır.

Teslisi reddeden Üniterist kilise İtalya’da doğmakla beraber, diğer Hristiyanların tazyiki üzerine üniteristler Doğu Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı hükümetine tâbi Erdel (Transilvanya) Prensi Zsigmond teslisi kabul etmezdi. Bu sebeple teslise karşı olan Hıristiyanlar, buraya iltica edip yaşama imkânı buldu. Nitekim teslis aleyhinde kitap yazan Sicilyalı râhip Sozzini 1577’de buraya Koloszvar (Klausenburg) şehrine kaçmıştı.

Demirbaş Karlın Bender'e gelişinin 300.yılı münasebetiyle çıkarılan Rus pulu. Kralı Bender'de tasvir eden tablo (Gustaf Brusewitz)Ruslar pul çıkarmış; asıl ev sahibinin kılını kıpırdattığı yok...

İsveç Kralı Demirbaş Karl, Poltava’da Ruslara yenildikten sonra Osmanlı ülkesine iltica etti. 1709-1714 arasında Osmanlı Avrupa’sındaki Bender şehrinde yaşadı. Rus elçisinin, kralın derhal Rusya’ya teslim edilmesi ihtarı kabul edilmedi. Hatta Osmanlı hükümeti, bu sebeple Rus çarı Büyük Piyotr’a karşı savaşa girdi. Savaş kazanıldıktan sonra bile Kral memleketine dönemedi. Kendisinin ve 600 kişilik maiyetinin bütün masrafları Osmanlı hükümeti tarafından karşılandı. Barıştan epey sonra ülkesine dönüşünde de yardım gördü.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri, her ne pahasına olursa olsun iade etmeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mültecilerden bazısı, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi. İçlerinde nice meşhur devlet adamı ve askerler vardır. İstanbul yakınlarındaki Polonezköy (Adampol), o zaman Osmanlı Devleti’ne iltica eden Polonyalı mülteciler tarafından kurulmuştur.

Macar vatanperver Kossuth evi-Kütahya

Polonezköy müzesi ve mezarlığı

Rus’un sakalı

18. asırda Rus Çarı I. Piyotr’un sakal yasağı, Rus halkının şiddetli reaksiyonu ile karşılaştı. Zira sakal, iyi bir Ortodoks olmanın alâmetiydi. Fakat Deli Çar, kimsenin gözünün yaşına bakmadı; oğlunu bile öldürmekten çekinmedi. Neticede sakalını kesmek istemeyenler Rusya’yı terketmek zorunda kaldılar. Bu sebeple Osmanlı ülkesine iltica eden Hıristiyan Kazaklar, Balıkesir vilâyetindeki Manyas kasabasına yerleştirildi.

Perhiz günlerinde de süt içmek gibi bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar da Osmanlılara iltica ederek sınırdaki Kars şehrine yerleştiler. Kazaklar ve Molokanların çoğu, yakın zamanda Rus hükümetinin daveti üzerine Rusya’ya döndüler. Rusya, 19. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır.

Manyas'ta Kazaklar köyü

1917 tarihli Rus ihtilâlinden sonra, Çar taraftarları ile Komünistler arasında iç savaş çıktı. Çar taraftarı Beyaz Ordu savaşı kaybedince, antikomünist Ruslar, savaş sebebiyle büyük sıkıntı içindeki Osmanlı Devleti’ne iltica etti. Gemiler 1917-1921 yılları arasında 200 bin civarındaki mültecileri taşıdı. İstanbul ve Çanakkale’ye yerleştirilen Beyaz Ruslar, Osmanlı hükümetinin, o sırada İstanbul’u işgal altında tutan müttefik kuvvetlerinin ve sivil halkın yardımı ile yaşadı. Önce boş arsa ve meydanlarda kurulan mülteci kamplarına, sonra boş ev ve binalara yerleştirildiler. Ufak tefek işlerde çalıştılar. Bunların çoğu sonradan Avrupa ve Güney Amerika’ya göçtü. Türkiye’de yerleşenler de oldu. Birkaç yıl sonra, bu sefer bir komünist lider, Troçki, Stalin tarafından kovularak, 1929’da Türkiye’ye iltica etti. Bir müddet İstanbul’da yaşadı.

Beyaz Ruslar Gelibolu'da


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Recep 1438
Miladi:
26 Nisan 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter