Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Horasan’da kurulan 9. asır İslâm devletlerinden. Hânedân, adını, kurucusu Mevlâ Tâhir bin el-Hüseyin’den alır. Tâhir bin el-Hüseyin, Abbâsî Halîfelerinden El-Me’mûn (813-833) zamânında Bağdat ve El-Cezire vâliliği yaptıktan sonra, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesinin vâliliğine tâyin edildi. Tâhir bin el-Hüseyin, bâzı hoş karşılanmayan hareketleri olan El-Me’mûn’un adını Cumâ hutbesinden çıkardı. İstiklâl mânâsına gelen bu hareket, El-Me’mûn’un da vâli tanıdığı oğlu Talha (822-828) zamânında kesinleşti. Talhâ’dan sonra başa geçen Abdullah, yiğitliği ve adâletiyle meşhur oldu. Hâkimiyetini, doğuda Türkistan ve Hindistan, batıda Ren ve Kirman içlerine kadar genişletti.

Tâhirîlerin asıl kolu Horasan’da bulunmasına rağmen, âilenin diğer üyeleri 10. yüzyılın başlarına kadar Bağdat’taki garnizon kumandanlığı(Sâhib eş-Şurta) gibi mühim vazîfeleri yapmakta devâm ettiler. Tâhirîler, merkezleri olan Nişâpûr’da müstakil hareket etmelerine rağmen, vergilerini halîfelik merkezi Bağdat’a da muntazaman gönderdiler. Bölgede Ehl-i sünnet îtikâdının müdâfaasını yapıp, halka çok iyi muâmele ettiler. Bölgenin ileri gelenlerine dâimâ hüsn-ü kabul gösterdiler. Zirâat ve îmârı teşvik ettiler. İlmi yaydılar. Âlim ve şâirleri korudular. Tâhirîler, bölgenin iktisâdî, sosyal ve kültürel hayâtını yükselttiklerinden, halktan çok yardım, destek ve teşvik gördüler.

Tâhirîler, iç isyânlar sebebiyle zayıflayınca, hâkim oldukları bölgeler, Saffâri ve Sâmânî hâkimiyetine geçti.


Tâhirî Hâkimleri
Tâhir I. bin el-Hüseyin .................... (821-822)
Talhâ .............................................. (822-828)
Abdullah ........................................ (828-845)
Tâhir II ............................................ (845-862)
Muhammed .................................... (862-873)



Endülüs ve Anadolu’da kurulan Müslüman şehir ve bölge devletlerinin adı. Tavâif-i Mülûk, Osmanlıca bir terkip olup, beyler topluluğu mânâsındadır.

Endülüs’te Tavâif-i Mülûk: İspanya’da Endülüs Emevî Devleti çökünce, bölgede çok sayıda mahallî hânedanlar ortaya çıkıp, bulundukları mevkiye hâkim oldular. Bunların çoğu şehir devleti vasfındaydı. Eftasîler, Endülüs’ün güney batısındaki geniş bölgelere hâkim oldular. Bu hânedanlar, Emevîlerin idâresi altındaki toplulukların vasfına sâhipti. İşbiliye’deki Abbâdîler ile Saragosa’daki Hudîler Arap asıllıydı. Badajoz’daki Miknâsa Eftasîleri, Tuleytula’daki Havvannara Zunnûnîleri ve Malaga’daki Hammûdîler Berberî asıllıydı. Endülüs’teki Tavâif-i Mülûk devletçikleri arasındaki mühim olan hânedanların hâkim oldukları mevkiler ve iktidar yılları şöyledir:

Malaga ve Algeciras’taki Hammûdîler (1010-1057),
İşbiliye’deki Abbâdîler (1023-1091),
Gırnata’daki Zirîler (1012-1090),
Nieblâ’daki Benû-Yahya (1023-1051),
Silves, Algerve’deki Benû-Müzeyn (1028-1053),
Albarracin, La Sahla’daki Benû-Rezîn (1011-1107),
Alpuenti’deki Benû-Kasım (1029-1092),
Kurtuba’daki Cevherîler (1031-1069),
Batliyas’taki Benû-Mesleme de denilen Eftasîler (1022-1094),
Tuleytula’daki Zunnûnîler (1009-1085),
Valencia’daki Benû-Sumâdih (1039-1087),
Saragosa, Lerida, Tutîle, Calatayud, Denia, Tortosa’daki Tucîbiler (1019-1039),
Hudîler (1039-1043),
Majorka’daki Benû Mücahid ve Benû-Ganiye (1022-1205) bu mevkilere hâkim oldular. On birinci yüzyılın sonunda bölge bütünüyle Murâbitlerin hâkimiyetine geçti.

Anadolu’daki Tavâif-i Mülûk: Bunlara Anadolu Beylikleri de denir. Anadolu Beylikleri Devletinin Moğollara 1243 Kösedağ Harbinde yenilmesinden sonra meydana gelen otorite boşluğundan faydalanılarak kurulmuştur. Hepsi Türk asıllı olup, Müslüman ve Ehl-i sünnetti. Anadolu Beylikleri, Bizanslılar ve Moğolların Türk ve Müslüman bölge ahâlisine yaptıkları zulme tepki olarak doğdu. Beylik mensupları, Orta Asya’daki Moğol zulmünden kaçıp, Selçuklular tarafından Anadolu’ya yerleştirilen Oğuz boylarıydı. Çeşitli Oğuz boylarına mensup topluluklar, bulundukları mevkilerde Türkün teşkilâtçılık rûhuyla birkaç şehir ve bölgeden meydana gelen yirmiden fazla beyliği çok kısa zamanda kuruverdi. Bu beylikler, kurulmasından îtibâren Bizanslılar, Moğollar ve Haçlı Seferleri artıklarıyla mücâdeleyi başlattılar. Anadolu Beyliklerinin mücâdelesinden sonra Türkiye Selçukluları Devleti kendini toparlamasa da, târihî misyonunu yeni Türk devletleri ve sonra bütünüyle Osmanlılar tamamlamıştır. (Bkz. Anadolu Beylikleri)



Orta Asya ve İran’da büyük bir İslâm devleti kuran hânedânlık. Dünyânın en büyük hükümdarlarından Tîmûr Han tarafından 1370’te kuruldu. Mâverâünnehr ve İran dâhil Çin ve Delhi’ye kadar bütün Asya’ya Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’ya hâkim oldular. Moskova ve Astırhan’a kadar ilerlediler.

Tîmûr Han, askerî fetihler yanında İslâm âlimlerine ve mübârek makamlarına hürmet ederek, hâkimiyetini çok genişletti. Çok harp edip, hep gâlip geldi. Hânedanın kurucusu Tîmûr Hanın Çin’e giderken vefât etmesiyle, ülke oğulları ve torunları arasında bölüşüldü. (Bkz. Tîmûr Han)

Tîmûr Hanın torunu şehzâde Halil Sultan bin Mîrânşah, 1409 yılına kadar merkezde hâkimiyet kurdu. Tîmûr Hanın oğlu Şahruh önce Horasan’a, 1409’dan sonra da Semerkand’a Büyük Tîmûrlu hükümdarı oldu. Mîrânşah Batı İran ve Irak’ı ele geçirdi. Fakat Şahruh 1420’de bütün Tîmûrlu ülkesinin hâkimi olup, Hindistan ve Çin’de ismen hükümdardı. Şahruh’un 1447’de vefâtıyla taht mücâdelesini Semerkand hâkimi oğlu Uluğ Bey kazandı.

Uluğ Bey, hükümdarlığı yanında ilme ve fenne çok hizmet etti. Uluğ Bey, oğlu Abdüllatîf tarafından 1449’da öldürüldü. Abdüllatîf, Tîmûrlu ülkesine hâkim olup, 1450 yılına kadar hükümdarlık yaptı. Abdüllatîf, otoriter idâresine rağmen tasavvuf ehline iyi davrandı. 1450’de suikastla öldürülmesiyle yerine, Şahruh’un torunu Abdullah bin İbrâhim hükümdar oldu. Abdullah Mirza 1451’de tahtından indirilip, yerine Ebû Said bin Muhammed Tîmûrlu hükümdarı oldu. Ebû Said’in hükümdarlığı uzun sürüp, ülkede istikrar sağlandı.

Ebû Said, Osmanlı pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Handan sonra devrin en güçlü hükümdarıydı. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunup, duâsını alırdı. Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan’a karşı, Karakoyunlu Hasan Ali’ye yardım seferine çıktı. İâşe ve levazımının ele geçirilmesiyle zor duruma düştü. İkmâlin olmaması ve orduda kaçakların bulunması sebebiyle zayıflayıp, 1469’da Türkmenlere esir düştü.

Tîmûrluların sonuncu uzun ömürlü hükümdarı Hüseyin Baykara’dır. Herat ve bütün Horasan üzerinde hüküm süren Hüseyin Baykara (1470-1505) zamânında Tîmûrlu kültürü en parlak devrini yaşadı. Ülkenin Özbekler de denilen Şeybânîlerin hâkimiyetine geçmesiyle, Tîmûrlu hânedanı sona erdi. Tîmûrlu Devleti, teşkilât îtibâriyle Moğol-Türk-Fars ve İslâm müesseselerinin sentezleşmesinden meydana geliyordu. Baştaki han kültür îtibâriyle olmasa da Moğol soyundandı. İdârî ve askerî teşkilâtı Türkleşmiş Moğol vasıflarını taşıyordu. Fars’a hâkim olduklarından devletin mâliyesinde İranlı kâtipler çoğunluktaydı. Tîmûrlular, Orta Asya ve İran’da Ehl-i sünnetin hâmisiydiler. Zamanlarında büyük İslâm âlim ve tasavvuf ehli yetişip, Tîmûrlu ülkesinde yaşadı. Tîmûrlular, bozkır karakteri de taşıyan son büyük Müslüman hânedandır. Devletin başında Tîmûr Han neslinden bir han bulunurdu. Tîmûrlu şehzâdeleri, yarı müstakil veya müstakil eyâletlerde vazife yapardı. Eyâletlerdeki şehzâdeler çok büyük kuvvetlere sâhiptiler. Bu durum taht mücâdelelerine de sebep oluyordu.

Geniş yetkileri bulunan bu emirler, askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatıyla uğraşıyor, ganîmeti paylaştırıyor, hükümdar önünde resmî geçit yaptırıyordu. Tîmûrlu ordusu; hükümdarlarından hassa alayından başka kendilerine suyurgallar (bir nevi iktâ) verilen askerlerden meydana geliyordu.

Tavacılara askeri toplama emri verilince, askerin tespit edilen yer ve zamanda bulunmaları mecbûriydi. Savaşlarda fillerden de istifâde ediliyordu. Tîmûr Hanın başarılarının sırrı, son derece disiplinli ve düzenli bir orduya sâhip olmasından kaynaklanır. Savaşlarda başarı gösterenlere “suyurgallar” ihsan etti. Bir nevi iktâ sistemi olan “Suyurgal” teşkilâtı, Tîmûrlu ordusuna asker hazırlıyordu. Tîmûrlularda büyük devlet dîvânı karakterinde “dîvân-ı buzurg-ı emâret, dîvân-ı emâret-i tavâciyân” denilen Tavacı Dîvânı vardı. Bu dîvân Türkleşmiş Moğollardan meydana gelen ordunun işlerine baktığı için “Türk dîvânı” denilmesi dikkat çekicidir. Türk dîvânı, genelkurmay başkanlığı mâhiyetindeydi. Üyelerine “emir-i tavacı” veya “dîvân beyi” denirdi.

Mâlî meselelere “dîvân-ı mâl” bakardı. Başkanına “Amîr-i dîvân-ı mâl” denirdi. Burada İranlı kâtipler vazife yapar, bunlara “Nuvisandagân-ı Tacik” denirdi. Moğol vergi usûlünde toplanan “tamga” çiftçilerden, ticâret ve zanaat sâhipleriyle kısmen gümrükten alınırdı.

Tîmûrlu ülkelerinden Mâverâünnehr, Horasan ve İsfehan’da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûkler ve Bizanslılarla ticâret yaparlardı. Semerkand, Herat önemli ticâret merkezlerindendi. Urtak adında ticârî teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli Tîmûrlu şehirleri olup, hükümdarlar buralarda otururlardı.

Tîmûrlular kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin ihtişamına batılılar da hayran olup, buna Tîmûrlu rönesansı demişlerdir. Eserleri hâlâ okunup faydalanılan âlimler yetişti. Müslümanların gözbebeği, sofiyye-i âliyyeden Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Şerîf Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Mevlânâ Sâdüddîn-i Kaşgârî, Nizâmeddîn-i Hâmûş, Ali bin Hüseyin, Abdullah-ı İlâhî, Abdullah-ı Semerkandî dâhil daha pekçok âlim ve tasavvuf ehli Tîmûrlular devrinde yaşayıp, yetişti. Tîmûrlu hanlarından iltifat ve himâye gördü.

Molla Câmî’nin Şevâhid-ün-Nübüvve ve Nefehât isimli eserleri Türkçe’ye de tercüme edildi. Daha pekçok eseri olan Molla Câmî aynı zamanda şeyhülislâm, âlim ve veliyyi kâmildi. Uluğ Bey, Tîmûrlu hükümdârı ve hey’et (astronomi) âlimiydi. Zîc-i Uluğî pek kıymetli olup, hâlâ faydalanılmaktadır. Semerkand’da kurduğu rasathânenin araştırmaları ve âlimleri pek meşhurdu. Doğu Türkçesi olan Çağataycada meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Tîmûrlulardan çok îtibâr görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî’nin Türkçe, Farsça mukâyeseli Muhâkemet-ül-Lügâteyn kitabı meşhur olup, büyük âlim Molla Câmî’nin Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar’ın da Mantık-üt-Tayr eserlerini Türkçeye çevirdi. Ali Şîr Nevâî’nin daha pekçok eseri vardır. Şah Nimetullah-i Velî, Kâsım-ı Envâr, Hâfız-ı Şîrâzî, Kemâleddîn-i Binâî, Nişâpûrlu Kâtibî, Sekkâkî, Heratlı Lütfî, Abdullah Hâtifî şâir olup, Tîmûrlular devrinde tasavvufî ve lirik şiirler söyleyip, yazdılar. Tîmûrlu târihçilerinden Hâfız-ı Ebrû, Abdürrezzak Semerkandî meşhur olup, eserleri devrin kaynaklarındandır. Hâfız-ı Ebrû, dört bölüm hâlinde on iki eserden meydana gelen Mecmuât-üt-Tevârih ve Abdürrezzak’ın umûmî târih mahiyetindeki Matla-üs-Sa’deyn adlı eseri vardır.

Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Tîmûrlular devrinde yetişen meşhur sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle an’anevî minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine yeni bir çehre getirdi. Mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler. Tîmûrlu hanları zaptettikleri beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre getirtip, güzide eser vermelerini temin ederlerdi. Tîmûrlu sarayları, câmi, medrese, türbe ve dergâhları muhteşem olup, yeni üslûpla çok zengin olarak inşâ edilmişti. Semerkand’da Bibi Hanım Câmii, Gûr-i Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike ve Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri, Meşhed’de Gevher Şad Câmii, Mescid-i Şah, Anov’da Bâbür Câmii, Herat’ta Medrese, Yesi’de Ahmed Yesevî Türbesi, Tîmûrluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir.



Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık Boyuna mensup Selçuklu hükümdar âilesinden Süleymân Şah tarafından Anadolu’da kurulan bir devlet. Malazgirt Zaferiyle Anadolu kapılarını Türklere açan mücâhid Sultan Muhammed Alparslan, muhârebeye katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu Türkleştirme ve İslâmlaştırma vazîfesini verdi. Bunlardan Kutalmışoğlu Süleymân Şah, Selçuk Beyin oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girdi. 1074 senesinde Konya ve havâlisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine geldi. 1075 senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu.

Süleymân Şâh, Bizans’ın merkezî ve mahallî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgede hâkimiyetini kuvvetlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar hâlinde bölgeye gelmelerine sebep oldu. Bölgede Türk nüfûsunun artarak devletin kuvvetlenmesiyle; Bizans’ın kötü idâresi, bitmek bilmeyen iç harpler ve isyânlar sebebiyle perişân olan yerli halk da, Süleymân Şahın idâresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sâyede Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Küfür karanlığından, İslâm nûrunun aydınlığında hürriyet ve adâlete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seveMüslüman oldu. Çeşitli gâyelerle bölgeye gelen Türkmenleri emrinde birleştiren Kutalmışoğlu Süleymân Şah, Anadolu’da birlik ve hâkimiyetini kuvvetlendirmek, Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni gruplarına mâni olmak için harekete geçti. 1082 senesinde Çukurova’ya giden Süleymân Şah; Adana, Tarsus ve Misis dâhil bütün bölgeyi zaptetti. 1084’te Hıristiyanlardan Antakya’yı aldı. 1086’da Suriye Selçuklu Meliki Tutuş’la yaptığı muhârebede mağlup oldu ve savaş meydanında vefât etti. Oğulları, Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın yanına gönderildi (Bkz. Süleymân Şah). Devlet bir müddet Süleymân Şahın İznik’te vekil bıraktığı Ebü’l-Kâsım tarafından idâre edildi.

Selçuklu Sultanı Melikşah’ın 1092’de vefâtından sonra İran’dan kaçarak gelen Kılıç Arslan İznik’te merâsimle karşılanıp, Türkiye Selçuklu tahtına çıkarıldı.

Birinci Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz, devleti yeniden teşkilâtlandırdı. İznik’i mâmur bir hâle getirdi. İçte otoriteyi sağladıktan sonra hemen gazâ ve akınlara başladı. Marmara sâhillerine yerleşmeye uğraşan Bizanslıları bu bölgeden çıkardı. Batıyı emniyete aldıktan sonra doğuya yöneldi ve 1096 senesinde Malatya’yı kuşattı. Fakat bu sırada Haçlıların Batı Anadolu’ya girmesi üzerine, Kılıç arslan muhâsarayı kaldırıp sür’atle geri döndü.

Avrupa’daki meşhur imparator, kral, prens derebey ve şövalyelerin büyük bir taassupla katıldıkları Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 seneleri arasında yapıldı. Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları vur-kaç taktiğiyle imhâ etti. Ancak İznik elden çıktığı için Konya’yı pâyitaht yaptı. Bizans imparatoruyla antlaşma imzâladıktan sonra doğu fetihlerine başladı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçirdi. Daha sonra Musul’u da topraklarına kattı. Emir Çavlı, Artukoğlu İlgâzi ve Sûriye meliki Rıdvân’ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında yaptığı muhârebede yenilerek nehre düşüp boğuldu (Bkz. Kılıç Arslan-I). Kılıç Arslan’ın büyük oğlu Musul Vâlisi Şehinşah, Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfehan’a götürüldü.

Kılıç Arslan’ın vefâtı ve oğlunun esâreti, Türkiye Selçuklularını çok sarstı. Düşmanları bunu fırsat bilerek ülke topraklarına saldırdılar. Bizanslılar, Batı Anadolu sâhillerini işgâle başladılar. Bu durum karşısında Türkler, İç Anadolu’ya doğru çekilmek zorunda kaldılar. 1110 senesinde esâretten kurtulan Şehinşah Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşah’ın ve Kayseri emîri Hasan Beyin büyük gayretlerine rağmen, Bizanslıların zulmünden kaçan Batı Anadolu’daki Türklerin, Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi durdurulamadı.

1116 senesinde Dânişmendliler, Sultan Şehinşah’ı tahttan indirip, ŞehzâdeMes’ûd’u sultan îlân ettiler. Sultan Mes’ûd, Dânişmendli tahakkümünden kurtulmaya, Bizanslıları Anadolu’dan atmaya ve birliği sağlamaya çalıştı. 1182 senesinde Batı Seferine çıktı. Bu seferden sonra da doğuya seferler düzenledi. Bizanslılar, Türklerin Batı Anadolu’da ilerlemelerini durdurmak için İmparator Manuel komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdüler. Bu tehlikeli durum üzerine Sultan Mes’ûd’un oğlu Kılıç Arslan, Aksaray’da bir ordu hazırlayarak, Konya önündeki Bizans ordusunun karşısına çıktı. Bizans ordusunu pusu ve taarruzlarla 1145 senesinde ağır bir mağlûbiyete uğrattı. Bu sırada İkinci Haçlı Seferiyle Anadolu’ya giren Avrupalılar da Türk mücâhitlerinin kılıçları önünde duramadı. Selçuklu ordusu, Haçlılar karşısında büyük başarılar elde etti. Bu zaferler, istikrar ve yükselme devrini tekrar başlattı. Halka, adâletle muâmele etmesi sebebiyle, Hıristiyanların bir çoğu, Bizans yerine Türk idâresine bağlandı. Birçok eser inşâ ettiren Sultan Mes’ûd, kırk yıl saltanatta kaldıktan sonra 1115 senesinde vefât etti. Yerine oğlu İkinci Kılıç Arslan tahta çıktı. İkinci Kılıç Arslan babasının yolunda giderek, büyük hamleler yaptı. Anadolu’nun siyâsî birliğini kurmaya, ekonomik ve kültürel yükselişini sağlamaya çalıştı. Doğu Seferine çıkarak devletin hudutlarını Fırat Nehrine kadar genişletti. Bizanslılar ve yardımcı kuvvetlere karşı 1176 Miriokefalon (Düzbel/Karamukbeli) Meydan Muhârebesini kazanarak Anadolu’yu yurt edinen Türklerin bölgeden atılamayacağını ispatladı. Akıncılarını, Batı Anadolu’nun fethiyle vazifelendirdi. 1182 senesinde Uluborlu, Kütahya veEskişehir havâlileri fethedildi. Denizli ve Antalya muhâsara edildi. Dânişmend arâzisi ve Çukurova zaptedildi. Kazanılan zafer ve muvaffakiyetlerle siyâsî birlik ve hudut emniyeti sağlandı. İktisâdî ve kültürel yükselme başladı. Bir süre sonra Kılıç Arslan, mücâdeleyle geçen uzun saltanat senelerindeki yorgunluğu ve ihtiyârlığını mâzeret gösterip istirâhate çekildi. Sâhip olduğu toprakların idâresini on bir oğlu arasında taksim etti. Kendisi Konya’da büyük sultan olarak kaldı. Oğullarının her biri bir vilâyette idâreyi ele aldılar. Bu sırada Selâhaddîn Eyyûbî’nin Kudüs’ü zaptetmesi Üçüncü Haçlı Seferinin başlamasına sebep oldu. Anadolu’dan geçmeye çalışan kalabalık Haçlı ordusu, Şehzâdelerin mukâvemetiyle karşılaştılar. Yaptıkları çete harpleriyle Haçlı ordusuna büyük zâyiat verdirdiler. Fakat çok kalabalık olan Haçlıların bir kısmı Filistin’e ulaştı. (Bkz. Haçlı Seferleri) İkinci Kılıç Arslan 1192 senesinde Konya’da vefât etti (Bkz. Kılıç Arslan-II). Yerine büyük oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev geçti. Fakat kardeşleri onun iktidarını kabul etmeyince aralarında saltanat mücâdelesi başladı. Tokat Meliki Rükneddîn Süleymân Şah, 1196 senesinde Konya’yı zaptetti ve saltanatını îlân etti. Birliği sağladıktan sonra Bizans’ı tekrar senelik vergiye bağladı. İç mücâdelelerden faydalanarak hudut tecâvüzlerine başlayan Ermenileri cezâlandırdı. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifâde ederek, Erzurum’a kadar gelince, Doğu Seferine çıktı. 1201 senesinde Saltuklu Devletine son verdi. Artuklular ve Mengücüklerden aldığı yardımlaErzurum’dan Gürcistan üzerine sefere çıktı. Sarıkamış yakınlarında Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar GürcistanSeferine çıktıysa da yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 târihinde vefât etti. Konya’da Künbedhâne’ye defnedildi. Yerine oğlu Üçüncü Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyâseddîn Keyhüsrev, Türkmen beylerinin dâvetiyle küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultânı oldu.

Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle mücâdele etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçti. Bizans Hanedânı Anadolu’ya kaçıp İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz sâhillerine yerleşerek ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev ticâret yolunu açmak için 1206 senesinde sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sâhillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri Batı Anadolu’da birçok yeri aldılar. Bu fetihler İznik Bizanslılarını telaşlandırdı. Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muhârebede Selçuklu ordusu büyük zafer kazandı. Muhârebe bittikten sonra Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti. İzzeddîn Keykâvus saltanatının ilk yıllarında taht mücâdelesini hâlletti. Daha çok iktisâdî meselelere memleketin îmârına ve kültür faâliyetlerine önem verdi. Kervansaray, câmi ve medreseler inşâ ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddîn Keykâvus 1220 senesinde Viranşehir’de vefât etti. Sivas’ta inşâ ettirdiği Dârüşşifâ’nın yanındaki türbesine defnolundu. Yerine kardeşi Alâeddîn Keykubâd geçti. Sultan Alâeddîn Keykubâd zamânı, Türkiye Selçuklularının en kudretli, en müreffeh ve en parlak devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti için başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere şehirleri surlarla tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine karşı hudutlarda tedbir aldı. Bu işleri sırasında fetihlere de devâm etti. Askerî ve ticârî ehemmiyeti büyük olan Kolonoras Kalesini muhâsara altına adı. 1221 senesinde kaleyi fethetti. Buraya, Sultanın ismine nispetle Alâiye denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askerî tedbirler yanında diplomatik yola da başvurdu. Moğol Ögedey Kaana elçi gönderip sulh yaptı. Alâeddîn Keykubâd, saltanatı zamânnda Türkiye Selçuklu Devletini Moğol istilâ ve zulmünden korudu. Alâeddîn Keykubâd, 1 Haziran 1237 târihinde Kayseri’de vefât etti. Yerine İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliahd tâyin etmesine rağmen büyük oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta geçti. (Bkz. Alâeddîn Keykubâd-I) İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) Moğollara (Temmuz 1243) Kösedağ’da yenilince, devletin yıkımı başladı. Kösedağ bozgunundan, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar olan devrede (1243-1308), Selçukluları büsbütün sindirmek için, Moğol faaliyet ve zulmü devam etti. 1259’da Kızılırmak hudut olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262’de Karamanlıların isyan ederek Konya üzerine yürümeleri, 1276’da Moğollara karşı Hatıroğlu isyânı, 1277’de Mısır Memlûk Sultanı Baybars’ın Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip, Kayseri’ye kadar gelmesi, Karamanoğlu Mehmed Beyin 1277’de Konya’da yeni bir Sultanı tahta çıkarma teşebbüsüyle, Cimri hâdisesi gibi çeşitli siyâsî, iktisâdî ve sosyal çalkantılar meydana geldi. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü başlayınca, Moğol zorbalığının önüne geçmek için Türk beyleri ve Anadolu ahâlisinin yer yer mücâdelesi görüldü. Çökmekte olan Anadolu Selçuklu Devletinin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen beyleri ve kumandanlar, beylikler kurmaya başladı. Bu beyliklerden, Bizans hududunda kurulan Osmanlı Beyliğinin Batı Hıristiyan âlemine karşı açık fütûhat cephesiyle diğerlerinden farklı stratejik mevkide bulunması, o istikâmette süratle genişleme imkânı bulduğu gibi, dar ve sıkışık beyliklerin reisleri yerine göre dostça, bâzan baskı yaparak bütün Anadolu’yu kendi idâresinde toplamasını, 20. yüzyılın başlarına kadar üç kıtaya hâkim olmasını sağladı. (Bkz. Osmanlı Devleti)

Türkiye Selçuklu Devleti arâzisi üzerinde Moğollar, Haçlı istilâ harekâtı neticesi gibi korkunç katliam, yıkım ve dehşet saçıcı hâdiseler bırakarak, bölgeyi işgâl ettiler. Moğol istilâsıyla Türkiye Selçuklu Devleti, 14. yüzyılın başında yıkıldı. Anadolu Moğol kontrolüne girdiyse de, 14. yüzyıldan sonra bölgede Osmanlı hâkimiyeti başlayıp, Haçlılar ve Moğolların açtığı yaraları kapamaya çalıştı. Türkiye Selçuklularını Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık Boyuna mensup Selçuklular kurup idâre ettiler. Devlet teşkilâtı sağlam bir esâsa sâhipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbâsîlerin yanında diğer Türk ve İslâm devletlerinin teşkilâtlarından da geniş ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idâresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilâtlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yollarına gittiler. Devletin, hânedân âzâları arasında taksim edilmesinin; bölünmeye ve saltanat mücâdelesine sebep olduğu görüldü. İkinci Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.

Devlet, önceki Türk hâkimiyetlerinde olduğu gibi hânedânın müşterek mes’ûliyeti altındaydı. Devleti idâre eden hükümdârın ise, hânedân mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslâmî idi. Ayrıca halîfe ve âlimler tarafından künye ve lakablar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halîfeye hükümdârlıklarını tasdik ettirirler, adlarına para bastırır ve hutbe okuturlardı. Muhârebelerde veya herhangi bir gezide hâkimiyet alâmeti olarak sultanların başları üstünde atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, dâimâ yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş defâ növbet çalardı. Vilâyetlerdeki meliklerin günde üç növbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın muayyen günlerinde devlet erkânını ve emirleri, huzuruna kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan; iktâların tevzii, kâdı (hâkim)ların tâyini, devlete bağlı beylik ve sultanların başına geçenlerin tâyinini tasdik eder, hükûmete karşı işlenen cürümlerle meşgul yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin mutlak sûretle idâresi, birinci derecede sultana âit olmakla birlikte, bizzat kendisi, mevcut kânunlara uyardı. Sultan, adâlet mekanizmasının sıhhatli olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.

Sultanlar sarayda otururdu. Sarayda; Hacibü’l-Hüccab, Üstâdüddâr, Silahdâr, Emîr-i Alem, Câmedâr, Şarabdâr (meşrubatçı), Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emir-i Şikâr, Emir-i Devât, Emir-i Mahfil, Serheng-Nedim, Musahip vazife yapardı. Bunlar, sultanın en emniyetli adamları arasından seçilir ve bu vazifelerden her birinin emrinde askerî kıt’alar bulunurdu.

Ordu

Gulâmân-ı saray, hassa ordusu, hânedâna mensup meliklerin kuvvetleri, Türkmen kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli askerler ve donanmadan müteşekkildi. Ordunun ve idârenin esâsını, mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen Türk iktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda dînî vazifeleri görmek ve gazâ rûhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş ve mutasavvıflar bulunurdu. Silâh olarak, ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler muhtelif bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.

Türkiye Selçuklularında şer’î dâvâlara her şehirde bulunan kâdılar bakardı. Konya’da oturan baş kâdıya Kâdı’l-kudât denirdi. Bu kâdılar, tereke, hayrat işleri ve vakıfların idâresine bakarlardı. Selçuklularda örfî dâvâlara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, âsâyiş, devlet emirlerine itâatsizlik ve siyâsî suçlar gibi dâvâlara bakardı. Bu örfî mahkemelerin başında emîr-i dâd bulunurdu. Kâdıların verdikleri hükme müdâhale edilemezdi. Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kâdılar tarafından altı imzâlanarak sultana arz edilirdi. Kâdıların yüksek medrese tahsili görmüş, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre fetvâ verirlerdi. Ehl-i sünnet îtikâdında olan halkın çoğu Hanefî, bir kısmı Şâfiî ve pek azı da diğer iki hak mezhebden idi. Türkiye Selçukluları sultanları kültür ve medeniyet hizmeti için ilme ve âlimlere kıymet verdiler. Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri, onların geçimini temin ederdi. Medreselerde İslâm ilimlerinden; ilm-i tefsîr, ilm-i üsûl-i hadîs, ilm-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i fıkıh, ilm-i tasavvuf yanında, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi fen bilgileri de öğretilirdi. Umûmiyetle, medresenin yanında dârüşşifâ denilen hastahâne, câmi, kütüphâne, zâviye, kervansaray, imâret de bulunurdu. Bunlar da birer, ilim ve irfân yuvasıydı. İslâm ülkelerinden birçok âlim, Anadolu’daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler. Başta sultan olmak üzere devlet adamlarından ve ahâliden iyi muâmele gördüler. Türkiye Selçuklu Devletini, ilim ve irfân yuvası hâline getiren kıymetli İslâm âlimlerinin arasında; Şihâbüddîn-i Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celâleddîn, Muhammed Rûmî, Hâcı Bektaş-ı Velî, Sadreddîn-i Konevî, Safiyyeddîn Muhammed Urmevî, Sirâcüddîn Mahmûd Urmevî, İzzeddîn Urmevî, Celâleddîn Habîb, Sâdeddîn-i Fergânî, Fahreddîn Irakî, Kâdı Burhâneddîn, Kutbeddîn-i Şîrâzî, Ahî Evren, Evhadüddîn Ebû Hâmid Kirmânî, Şems-i Tebrîzî, Muhammed Behâüddîn Veled, Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî, Şeyh Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ Muhyiddîn Kayserî, Şeyh Edebâlî, İbn-i Türkmânî, İbrâhim-i Hemedânî, Cemâleddîn-i Aksarâyî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı. Âlimlerin ders verip, eser yazdıkları müesseselerin en meşhurları şunlardır: Konya’da: Karatay Medresesi, Atabekiyye Medresesi, Akşehir Medresesi, İnce Minâre Dâr-ül-huffâzı, Sırçalı Medrese, Altunaba Medresesi, Dâr-üş-şifâ-ı Alâî; Kayseri’de: Sâhibiyye Medresesi, Sirâceddîn Medresesi, Şifâiyye Gıyâsiyye Medresesi, Hunat Hâtun Medresesi; Aksaray’da: Zinciriyye Medresesi; Sivas’ta: Dâr-üş-şifâ, Gök Medrese, Çifte Minâre Medresesi, Burûciye Medresesi; Erzurum’da: Yâkutiye Medresesi, Çifte Minâre Medresesi.

Anadolu’da Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyât eserleri meydana getirdiler. Dînî ve bâzı edebî eserlerde Arapça ve Farsça kullanılırdı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşurdu. Daha sonraları Türkçe, edebiyât dili hâlini aldı. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhânî, Hoca Mes’ûd, Yûnus Emre, Türkçe şiirler söyleyip yazdılar. Yûnus Emre, şiirdeki büyük kudreti ve tasavvuf aşkıyla Türkçenin en güzel, en iyi örneklerini verdi. Göçebeler arasında Oğuznâme ve Dede Korkud destanlarıyla gâziler arasında çok rağbet bulan Dânişmendnâme ve Battalnâme bu devirde sözlü edebiyâttan yazılı edebiyâta intikâl etti. Celâleddîn-i Rûmî ve oğlu Sultan Veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasîhat veren eserlerini Farsça yanında Türkçeyle de yazdılar.

Türkiye Selçukluları, Anadolu’yu Müslüman ve gayri müslim kavimler arasında bir köprü hâline getirdiler. Dünyâ ticâret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticârî münâsebetleri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin birçok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların buralarda, hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen, müslim ve gayri müslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misâfirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muâmele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar bir külliye hâlinde olup, hepsinin câmi ve kütüphânesi vardı.


Türkiye Selçukluları Sultanları Tahta Geçişi
Kutalmışoğlu Süleymân Şah .................. 1076
Ebü’l-Kâsım’ın nâibliği ............................ 1086
Birinci Kılıç Arslan .................................. 1092
Fetret Devri .................................... 1107-1110
Şehinşah (Melikşah) .............................. 1110
Birinci Rükneddîn Mes’ûd ...................... 1116
İkinci Kılıç Arslan .................................... 1155
Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (Birinci hük.)1192
Rükneddîn Süleymân Şah...................... 1196
Üçüncü Kılıç Arslan ................................ 1204
Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (İkinci hük.)1205
Birinci İzzeddîn Keykâvus ...................... 1211
Birinci Alâeddîn Keykubâd .................... 1220
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev.................. 1237
İkinci İzzeddîn Keykâvus ........................ 1246
Ortak İktidar.................................... 1249-1254
Birinci Keykâvus .................................... 1254
Dördüncü Kılıç Arslan (Ülkenin bir bölümünde) 1257
Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev.............. 1266
İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (Birinci hük.) .. 1284
Saltanat mücâdelesi ...................... 1296-1298
Üçüncü Alâeddîn Keykubâd .................. 1298
İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (İkinci hük.).... 1302
Beşinci Kılıç Arslan ................................ 1310
Moğol Vâlisi Timurtaş’ın Türkiye Selçukluları saltanatına son vermesi 1318


Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın kumandanı, Aksungur’un oğlu İmâdeddîn Zengî tarafından el-Cezîre ve Sûriye’de kurulan atabeylik.

Irak Seçluklu Sultanı Mahmûd, iki oğluna atabey tâyin ettiği Zengî’yi 1127 senesinde Musul Vâlisi yaptı. Atabey Zengî Musul’a hâkim olunca, büyük ve kuvvetli bir devlet kurmaya çalıştı. Niyeti, önce bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, sonra Haçlılarla mücâdele etmekti. Bu yüzden Diyarbekir ve Sûriye’nin Arap ve Türk hâkimlerine karşı bir fetih siyâseti tâkip etti. Aynı siyâseti Haçlılara karşı da uyguluyordu. Arzusunu gerçekleştirmek için harekete geçen Zengî; Sincâr, Habr, Nusaybin ve Harran’ı ele geçirdi. Arkasından Haleb’e hâkim oldu (1128). Bu durum Haçlıların Haleb üzerindeki arzularına da son verdi. Zengî’nin Dımaşk’ı (Şam’ı) alması için önce Hama ile Humus’u ele geçirmesi gerekiyordu. 1130 senesinde Hama’yı ele geçirdi ise de, Humus önünde başarılı olamayarak, Musul’a döndü.

Zengî’nin genişleme hareketleri karşısında, toprakları tehdit altında kalan Artuklular birleştiler. İki taraf arasında yapılan muhârebede Zengî, Artuklu ordusunu geri çekilmeye mecbur etti. Bir süre sonra iki taraf arasında barış yapıldı ve 1130 yılında antlaşma imzâlandı. Daha sonra Artuklulardan Dâvûd ile mücâdeleye başlayan Zengî, Amid’i (Diyarbekir) ele geçirdi ve şehri, adına hutbe okumak şartıyla Artuklulardan Tîmûrtaş’a bıraktı (1141). Zengî’nin idâresi altına almak için çalıştığı devletlerden birisi de Böriler idi ve bir müddet sonra onlar da Zengî’nin hâkimiyetini tanımak mecbûriyetinde kaldılar. Böylece bölgede güçlü bir hâkimiyet tesis ettikten sonra Haçlılarla mücâdeleye başladı ve Esârib Kalesini kuşattı. Kudüs kralının yardıma gelmesine rağmen Haçlıları yendi ve kaleyi ele geçirdi. Sonra Haçlı Kontluğu işgâlindeki Urfa üzerine yürüdü. Çünkü Urfa Kontluğu, Zengîler Devletini ikiye ayıran bir durumda ve ticâret yolu üzerinde çok mühim mevkideydi. Nice bir siyâsetle Hıristiyanları birbirinden ayırıp, Haçlılar arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanan Zengî, Katoliklerden memnun olmayan Ermenilerin de desteğiyle, 1144 senesinde Urfa’yı ele geçirdi ve zaferi bütün İslâm dünyâsında sevinçle karşılandı. Urfa’nın Müslümanlar eline geçmesi, Hıristiyan âleminde büyük şaşkınlığa sebep oldu. Papanın teşvikiyle Hıristiyan âleminde İkinci Haçlı Seferinin hazırlığı başlatıldı.

Atabey Zengî’nin, Irak Selçuklu sultanları ve Abbâsî halîfeleriyle olan münâsebetleri zaman zaman değişik bir seyr tâkip etti. 1146 senesinde Caber Kalesini kuşatan Zengî, muhâfızlarından biri tarafından öldürülünce, toprakları oğulları Nûreddîn Mahmûd ve Seyfeddîn Gâzi arasında bölündü. Nûreddîn Mahmûd, Sûriye’nin idâresini alıp, Haleb’i başşehir yaparken, Seyfeddîn Gâzi, el-Cezîre bölgesini idâresi altına alarak Musul’u başşehir yaptı. Böylece Zengîler ikiye ayrıldı.

Zengî’nin ölümü üzerine, Selçuklu şehzâdelerinden Alb Arslan bin Mahmûd, atabeyliğin idâresini ele geçirmeye çalıştı ise de, başarılı olamadı. Seyfeddîn Gâzi, Musul’a gelerek babasının yerine geçti; kardeşi Nûreddîn ile anlaştı. Kardeşinden aldığı kuvvetlerin de yardımıyla Urfa üzerine yürüyen Nûreddîn Zengî, şehri kolayca ele geçirdi. Haleb bölgesine hâkim olup, Hıristiyanların elinde bulunan Keferlâsâ ve Artah’ı aldı. 1148’de Seyfeddîn Gâzinin Musul’da vefât etmesi üzerine yerine ağabeyi Kutbeddîn Mevdûd geçti. Kardeşi Nûreddîn’le birlikte hareket eden Mevdûd, Haçlılardan Antakya, Harim, Famiye, Irka ve Cebele kalelerini aldı. Daha sonra Mısır işleri ile ilgilenen Nûreddîn Zengî, emirlerinden Şirkûh ve yeğeni Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi bölgeye gönderdi. 1169 yılında Şirkûh, Mısır’da hâkimiyeti ele geçirdi. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Nûreddîn Zengî’nin emriyle 1171 yılında Fâtımîleri tamâmen ortadan kaldırdı (Bkz. Eyyûbîler). Kutbeddîn Mevdûd’un 1170 senesinde ölümü üzerine oğulları İmâdeddîn ile Seyfeddîn Gâzi arasında anlaşmazlık çıktı.

İmâdeddîn, amcasından yardım isteyince, Nûreddîn, Musul üzerine yürüyerek, şehri kısa bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Seyfeddîn Gâzi ile barış antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre, Seyfeddîn Gâziye Musul, İmâdeddîn’e Sincar veriliyordu. Bu anlaşmazlıktan en kârlı Nûreddîn çıktı. Nusaybin ve Habur gibi yerleri kendi topraklarına kattı. Böylece Seyfeddîn resmen amcasına bağlanmış oldu. Nûreddîn Zengî, 1173 yılında Anadolu’ya girerek, İkinci Kılıç Arslan’a âit bâzı kasabaları ele geçirdi. Bu esnâda Bağdat Abbâsî halîfesi tarafından; Musul, el-Cezîre, İrbil, Hilât, Sûriye, Mısır ve Konya, hükümdarlığını tasdik eden bir menşûr verildi. Fakat çok geçmeden Sultan Nûreddîn Zengî, bir boğaz iltihabından Şam’da vefât etti (1174). Kendi yaptırdığı Nûriye Medresesine defnedildi. 1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengî, kurduğu eğitim kurumları ve sosyal tesisler, yaptığı îmâr faâliyetlerinin yanında güçlü bir devlet kurucusu olan Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. Haleb, Şam, Hama, Humus, Ba’albek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastahâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırıp, masraflarının karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadis üniversitesi mâhiyetindeki ilk dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pekçok kitap vakf etti. Rasathâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Dindar olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında dahi Kur’ân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sâhip olmasına rağmen, halkının sağlığını ve huzûrunu korudu.

Nûreddîn Zengî’nin vefâtından sonra, on bir yaşındaki oğlu Melik-üs-Sâlih İsmâil tahta çıkarıldı ise de, Mısır’da güçlenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, toprakların büyük bir kısmına hâkim oldu. Nûreddîn Zengî’ye bağlı olarak Musul’u idâre eden ve ötedenberi amcasının Haçlılara karşı yaptığı bütün seferlere katılan yeğeni İkinci Seyfeddîn Gâzi de, daha önce kendisine âit olan Harran, Nusaybin, Urfa, Habur ve Surûc gibi şehirleri geri almaya çalıştı. Dımaşk emirleri, Dımaşk’ı da alması için onu dâvet ettiler. Fakat o, bu dâvete uymadı. Dımaşk emirleri de şehri Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye teslim ettiler (1174). Bunun üzerine Seyfeddîn Gâzi, Selâhaddîn Eyyûbî’ye karşı sefere çıktı ise de Cibâl-üt-Türkmân denilen mevkide yapılan savaşı kaybederek Musul’a çekildi (1176). Kısa bir süre sonra da hastalanarak öldü. Seyfeddîn Gâzinin yerine vasiyeti üzerine kardeşi İzzeddîn Mes’ûd geçti. Mes’ûd, 1180’de MelikSâlih’ten Haleb’i aldı. BöyleceZengîlerin Haleb kolu sona erdi. Bir süre sonra Sincar hâkimi olan İkinciİmâdeddîn Zengî, Sincar’a karşılık Haleb’in kendisine verilmesini istedi. Verilmediği takdirde şehriSelâhaddîn Eyyûbî’ye teslim edeceğini bildirdi. İzzeddîn Mes’ûd, emirlerle meşveret ettikten sonra,Haleb’i, Sincar karşılığında kardeşi İmâdeddîn’e verdi.

Selâhaddîn Eyyûbî, zayıf şahsiyetli olan İmâdeddîn’inHaleb’e hâkim olmasından faydalanmak içinZengîler üzerine sefer düzenledi. Önce Urfa’yı, daha sonra Hıms, Rakka, Surûc ve Nusaybin’i aldı. 1182 senesinde Musul’u bir ay kadar kuşattı ise de geri çekildi. Selâhaddîn Eyyûbî, 1183 senesinde Amid’i ele geçirdikten sonra, Haleb üzerine yürüdü. Haleb hâkimi İkinci İmâdeddîn Zengî ile Selâhaddîn-i Eyyûbî arasında bir antlaşma yapıldı. Buna göre Haleb’i Selâhaddîn Eyyûbî’ye bırakan İmâdeddîn Zengî, bunun karşılığında Sincar ve bâzı kasabaları alıyordu.

İzzeddîn Mes’ûd’un 1193’te ölümünden sonra yerine vasiyeti üzerine oğlu Nûreddîn Arslanşâh geçti. Diğer taraftan İzzeddîn Mes’ûd’un ölümünden faydalanmak isteyen İmâdeddîn Zengî, Nusaybin civârındaki bâzı köyleri ele geçirdi. Bu yüzden Nûreddîn’in Nusaybin üzerine sefer düzenlemek için harekete geçtiği sırada İmâdeddîn Zengî öldü ve yerine oğlu Kutbeddîn Muhammed geçti. Nûreddîn, mücâdeleye devam ederek Nusaybin’i ele geçirdi. Fakat asker arasında baş gösteren bir salgın hastalık ve Eyyûbî sultânı Melik Âdil’in Nusaybin üzerine yürümesi, Nûreddîn Arslanşâh’ı şehri boşaltıp Musul’a çekilmek mecbûriyetinde bıraktı (1198).

1201 senesinde yeğeni Kutbeddîn’in Nusaybin’de Eyyûbî sultânı Âdil adına hutbe okutması üzerine harekete geçen Nûreddîn, Nusaybin şehrini aldı ve kaleyi ele geçireceği sırada, Muzaffereddîn Gökböri’nin Musul ve çevresine sefer düzenlediğini öğrendi. Bunun üzerine geri dönen Nûreddîn, durumun sandığı gibi tehlikeli olmadığını görünce, tekrar yeğeninin üzerine yürüdü ve Tell A’far’ı zapt etti. Fakat emirlerin çoğu Kutbeddîn’in yardımına geldiler. Yapılan savaşta mağlup olan Nûreddîn, Musul’a dönerek, barış yapmak mecbûriyetinde kaldı (1204). Bir süre sonra Muzaffereddîn Gökböri, Sultan Âdil’e karşı Nûreddîn ile anlaştı. Bu ittifâka, Türkiye Selçuklu Sultanı Birinci Keyhüsrev, Haleb Eyyûbîlerinden Melik Zâhir ve Erzurum hâkimi Tuğrulşâh da katıldı. Halîfe Nâsır’ın araya girmesiyle Müslümanlar arasında muhtemel büyük bir savaş önlendi. Sultan Âdil, Habur ve Nusaybin’in kendisinde kalması şartıyla anlaşmaya râzı oldu. Nûreddîn Arslanşâh tutulduğu hastalıktan kurtulamıyarak, 1211 senesi Ocak ayında vefât etti.

Nûreddîn Arslanşâh’ın vefâtından sonra, atabeylik emirler ve şehzâdeler arasında mücâdele sahası hâline geldi. Bu durumdan faydalanan Eyyûbî sultânı Eşref, 1220’de Sincar’ı teslim alarak, Zengîlerin buradaki kolunun hâkimiyetine son verdi. Nâsıreddîn Mahmûd’un 1223 senesinde ölmesiyle Musul’daki Zengîler hâkimiyeti de sona erdi.

Zengîlerin hâkim olduğu bölgelerde halk, adâlet ve emniyet içinde yaşıyordu. Bu atabeylik devrinde zirâat her tarafa yayıldı ve özellikle meyvecilik çok gelişti. Zengîlerin sağladıkları emniyet sâyesinde ticârî faâliyetler arttı. Musul, Ortadoğu ile Yakındoğu arasında büyük bir ticâret merkezi hâline geldi. Zengîler, Selçuklularda olduğu gibi, edebiyâtın gelişmesine yardımcı oldular. Ahmed bin Münir el-Kayserânî, Müslim bin Hazir ve Haysa Bahsa bu devirde yetişen belli başlı şâirlerdendir. Bu dönemde yetişen din âlimleri de çoktur. Bunlardan Türk asıllı Ebû Abdullah Vâsıtî ve fıkıh âlimi Abdullah bin Muhammed en meşhurlarıdır. Târihçiler bakımından Zengîlerin dönemi en zengin devrelerden biridir. Meşhur târihçilerden el-Azimî, Usâme bin Munkız, İbn-i Şeddâd ve İbn-ül-Esîr bu dönemde yetişmiştir.

Güzel sanatlara önem veren Zengîler, bir kısmı zamânımıza kadar gelen, çok sayıda mîmârî eser yaptırdılar ve pekçok medrese inşâ ettirdiler. Birinci Seyfeddîn Gâzi, Musul’da el-Atika adıyla bilinen medreseyi yaptırdı. Musul’daki Ulu Câmiye, Birinci Seyfeddîn Gâzi başlamış, Nûreddîn Mahmûd da tamamlamıştır. Bu sebeple câmi, Câmi-i Nûri adıyle anılmaktadır. Zengî atabeyleri içinde îmâr yönünden en çok faaliyet gösteren Nûreddîn Mahmûd bin Zengî’dir. O, Sûriye’nin önemli bütün şehirlerinin surlarını tâmir ettirdi. Dımaşk’ta iç kaleye bir câmi yaptırdı. Yeni bir kapı olarak Bâb-ül-Ferec’i açtırdı ve Dâr-ül-Adl denilen bir binâ inşâ ettirdi. Haftanın iki gününde kendisi burada dâvâlara bakardı. Ayrıca Dâr-ül-Hadîs ile Mâristân, yaptırdığı meşhûr eserler arasındadır. Kendi adına nispetle Nûriye adında bir medrese de yaptırdı ki, kabri bunun içindedir. Diğer Zengî atabeyleri devrinde ise, Medreset-ül-İzziyye, Medreset-ül-Nûriyye ve Kâhiriyye adlarıyla bilinen medreseler yaptırıldı. Zengîlerin emirlerinden Mücâhiddîn Kaymaz da, Musul’da câmi, tekke, medrese ve köprü gibi birçok mîmârî eser inşâ ettirdi.


Zengîler Tahta Geçiş Târihi
İmâdeddîn Zengî bin Aksungur .............. 1127
Birinci Seyfeddîn Gâzi ............................ 1146
Kutbeddîn Mevdûd ................................ 1149
İkinci Seyfeddîn Gâzi.............................. 1169
Birinci İzzeddîn Mes’ûd .......................... 1176
Birinci Nûreddîn Arslanşâh .................... 1193
İkinci İzzeddîn Mes’ûd ............................ 1211
İkinci Nûreddîn Arslanşâh ...................... 1218
Nâsıreddîn Mahmûd .............................. 1219
Yönetimin Bedreddîn Lü’lü
tarafından ele geçirilmesi ...................... 1211
Haleb’de
Nûreddîn Mahmûd bin Zengî.................. 1146
Nûreddîn İsmâil ...................................... 1174
Musul kolu ile birleşmesi ........................ 1181
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter