Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Suriye ve havâlisinde Sultan Melikşâh’ın kardeşi Tutuş tarafından kurulan bir Selçuklu hânedânı.

Suriye Fâtihi Emir Atsız’ın Kâhire yakınlarında Fâtımîler karşısında mağlûbiyeti sırasında öldüğü zannedilince, Sultan Melikşâh Suriye’yi kardeşi Tutuş’a verdi (1077). Fakat Atsız’ın, Sultan Melikşâh’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi emredildi. Bir süre sonra Fâtımîler Şam’ı kuşatınca, Atsız, Melik Tutuş’u yardıma çağırdı. Atsız’ın ölmesi üzerine Tutuş, daha önce hâkim olduğu Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079). Sonra Kudüs’ü aldı. Büyük Selçuklu Devletine bağlı olarak, başşehri Şam olmak üzere, Suriye Selçuklu Devletini kurdu.

Bu sırada Antakya’yı fetheden Anadolu fâtihi Süleymân Şâh, Suriye hâkimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla Haleb’i ele geçirmek için hareket etti (1085). Haleb Vâlisiİbn-i Huteytî, Tutuş’tan yardım istedi. Melik Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu halde, harekete geçti. İki hânedân üyesi Haleb civârında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. Yapılan muhârebede Süleymân Şah hayâtını kaybetti (1086). Tutuş, Haleb’i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. Suriye’deki hâdiseler üzerine Melikşâh bölgeye sefer düzenledi. Tutuş Şam’a çekildi.

Sultan Melikşâh’ın Suriye’den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip, 1090 senesinde Humus’u ele geçirdi.Trablusşam muhâsarası başarısızlıkla netîcelendi. Melikşah’ın vefâtı üzerine Sultan Berkyaruk’la saltanat mücâdelesine girişen tutuş, Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. Genç yaşta hayâtını kaybetti (1095). Melik Tutuş’un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Dımaşk’ta saltanatını îlân etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep ve Dımaşk Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı.

Haleb Selçuklu Melikliği

Rıdvan, Haleb Melikliğini kurduktan sonra topraklarını genişletmek üzere, vezîri Cenâhüddevle ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Fakat, Artukoğlu Sökmen’in başarılı müdâfaası karşısında kuşatmayı kaldırarak, Ermeni asıllı Toros’un idâresinde bulunan Urfa’yı zabtetti (1096). Şehrin idâresini Antalya vâlisiYağıbasan’a vererek Haleb’e döndü. Melik Rıdvan, Dımaşk’ı da alarak, babasının hâkim olduğu topraklara sâhip olmak istiyordu. Bunun için Artukoğlu Sökmen Beyden yardım istedi. Bir süre sonra Rıdvan, Sökmen’in kuvvetlerinin de katıldığı ordusuyla, Dımaşk’ı muhâsara etti. Ancak iki kardeş arasındaki mücâdele Fâtımîlere yaradı. Fâtımîler büyük bir ordu ile gelerek, Kudüs’ü zaptettiler (Ağustos 1096). Melik Rıdvan ise Kınnesrin’de Dukak’ın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu savaş netîcesinde Dukak, Rıdvan’ın üstünlüğünü tanımak mecburiyetinde kaldı.

Diğer taraftan Haçlılar 1098 senesinde Antakya’yı ele geçirdiler. Hâkimiyet sâhalarını genişletmeye çalışan Antakya hâkimi Bohemond, Haleb’e bağlı bâzı kaleleri ele geçirdi. Rıdvan, Haçlıların ele geçirdiği Kella Kalesini geri almaya çalıştıysa da, mağlup oldu. Çok geçmeden Haçlılar, Haleb’i kuşatma hazırlıklarına başladılar. Fakat Malatya Emîri Danişmend kumandasındaki bir Müslüman ordusu tarafından sıkıştırılınca geri çekildiler.

1104 senesinde Sökmen Bey ve Emir Çökürmüş idâresindeki Türk kuvvetleri Urfa ve Antakya Haçlılarını Harran’da mağlup etti. Bunun üzerine Melik Rıdvan harekete geçerek, Haleb civârında Haçlıların elinde bulunan birçok yeri aldı. Böylece bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kaldı. 1107’de Melik Rıdvan’ın Antakya bölgesine kadar seferler düzenlemesi üzerine Antakya Prensi Tancerd harekete geçerek Esârib ve Zerdâna kalelerini zaptetti. Bölgeye karşı yağma akınları düzenledi. Melik Rıdvan bu durum karşısında Tancerd ile ağır şartlarda bir anlaşma imzâladı. Bir süre sonra Rıdvan, Haçlılara karşı Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’dan yardım istedi. Sultan Muhammed Tapar’ın yardım çağrısına birçok emir uydu ve Mevdûd’un komutasındaki Selçuklu ordusu Tell-Başir’i kuşattı. Fakat başarısızlıkla netîcelendi. Rıdvan, Haleb’e Haçlı baskısının artması karşısında Büyük Selçuklu ordusunun Haleb’e gelmesini istedi. Emir Mevdûd, bu isteği yerine getirmek için Haleb önlerine geldiyse de, askerin halka kötü davranması, Rıdvan’ın şehir kapılarını kapamasına yol açtı ve Selçuklu ordusu Haleb’den ayrılmak mecbûriyetinde kaldı.

Melik Rıdvan’ın 1113’te vefâtından sonra yerine on altı yaşındaki oğlu Alb Arslan el-Ahras geçti. Fakat idâre tamâmiyle atabegi Hadim Lü’lü’ün elindeydi. Bu dönemde Haleb’deki bâtınîlerden şikâyetlerin artması üzerine Sultan Muhammed Tapar, bir elçi göndererek bâtınîlere karşı harekete geçilmesini istedi. Alb Arslan, bu isteğe uyarak bir kısım bâtınî reîsini öldürdü. Bâtınîleri sevmeyen Haleb halkı da bu harekâta iştirâk etti. Bâtınîlerin sağ kalanları Suriye’nin çeşitli şehirlerine ve Haçlılara sığındılar. Alb Arslan’ın melikliği kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi üzerine yardım için Tuğtegin’e mürâcaat etti ve Dımaşk’a dostça bir ziyâret yaptı. Tuğtegin, bu mürâcaatı müsbet karşıladı. Bu durum karşısında Atabeg Lü’lü, Alb Arslan’ın davranışlarından ve Tuğtegin’in istekleri doğrultusunda hareket edeceğinden korkarak 1114 senesinde Alb Arslan’ı öldürttü.

Hadım Lü’lü, Alb Arslan’ın yerine Rıdvan’ın altı yaşındaki oğlu Sultanşâh’ı geçirdi. Böylece bir süre için devletin gerçek idârecisi durumuna geldi. Fakat kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun küçük çapta olması, Haleb Melikliğini sâdece bu şehri müdâfaa durumunda bıraktı. Lü’lü’ün ise 1117’de öldürülmesinden sonra Artuklu İlgâzi 1118’de Haleb’i ele geçirdi ve Sultanşâh’ı hapsetti. Böylece Haleb Melikliği sona erdi.

Dımaşk (Şam) Selçuklu Melikliği: Tutuş’un ölümünden sonra oğlu Dukak Suriye Selçuklularının Dımaşk şûbesini kurmuştu. Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğtegin, Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Dımaşk’a gelerek Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesiyle evlendi ve Savtigin’i ortadan kaldırarak melikliğin idâresini ele aldı. Dukak, Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Haleb Meliki Rıdvan ile yaptığı mücâdelede mağlup olunca, onun hâkimiyetini kabul etti.

Melik Dukak, bundan sonra Haçlılarla mücâdele etti. Fakat Haçlı kumandanı Raymond’la yaptığı Trablus önündeki savaşı kaybetti (1102). Daha sonra Cenâhüddevle, Rahbe’yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, Melik Dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. Cenâhüddevle, Dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabeg Tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı tahta geçirdi. Fakat Tuğtegin’den korkan Ertaş, Dımaşk’tan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerine Tuğtegin âilesi Börîler Hânedânı kuruldu.


Suriye Selçukları Hükümdarları Tahta Geçişleri
Tâcüddevle Tutuş .................................. 1079
Rıdvan (Haleb’de) ..........................1095-1113
Dukak (Şam’da)..............................1095-1104
Alb Arslan el-Ahras (Haleb’de) .............. 1113
Sultanşâh (Haleb’de)......................1114-1117



Arran (Karabağ) da kurulan Müslüman bir hânedan. Onuncu yüzyıl ortalarında Muhammed bin Şeddâd tarafından Erivan yakınındaki Divin’de kuruldu. Muhammed bin Şeddâd, muhtemelen 951’de Divin’de hâkimiyetini îlân etti. Azerbaycan hükümdarı oldu. 955 yılına kadar bölgeye hâkim oldu. Deylemîler 960’ta Divin’i ele geçirdilerse de, 971’de bölgeden sürüldüler. Gence’ye hâkim oldular. Gence, Şeddâdîler’in asıl merkezi oldu. Şeddâdîler, bölgede İslâmiyetin müdâfaasını üzerlerine alıp; Gürcü Bağratîler, Ermeni prensleri, Bizanslılar, Ruslar ve Kafkasya’yı aşan Osetler, yâni Alanlar ile mücâdele ettiler. Bunlarla mücâdelede Ebü’l-Ensar Birinci Şâvur (1049-1067) büyük başarılar elde etti.

Şeddâdîler, Selçukluların bölgeye gelip, hâkimiyet kurmasıyla Sultan Tuğrul Beye, itaat ettiler. Sultan Alparslan (1063-1072), 1072’de Bağratîlerin merkezi Ani’yi ele geçirince Şeddâdîlerin bir kolunu buraya yerleştirdi. Selçuklu kumandanlarından Savtiğin, 1075’te Arran’ı zabtedip, Şeddâdî emiri Üçüncü Fazl’dan topraklarını istedi. Bölge Selçukluların hâkimiyetine geçti. Ani şûbesiyse, 1174 yılına kadar iş başında kaldı. Bu târihten sonra Ani’ye Gürcüler hâkim oldu. Bölge sonradan bütünüyle Osmanlıların hâkimiyetine geçti.


Şeddâdî Hâkimleri
Asıl Şeddâdî Kolu Divin ve Gence’de:
Muhammed bin Şeddâd ..................(951-971)
Ali Leşkerî-I bin Muhammed ............(971-978)
Merzubân bin Muhammed................(978-985)
Fazl-I bin Muhammed ....................(985-1031)
Ebü’l Feth Mûsâ ..........................(1031-1034)
Ali Leşkerî-II ................................(1034-1049)
Anûşirvân bin Leşkerî .......................... (1049)
Ebü’l-Ensâr Şâvur-I ......................(1049-1067)
Fazl-II bin Şâvur ..........................(1067-1073)
Fazl-III bin Fazl ............................(1073-1075)

Ani Şûbesi:
Menûçihr bin Şâvur ......................(1072-1118)
Ebü’l-Esvar-II Şâvur ....................(1118-1124)
Fazl-IV bin Şâvur-II ............................(1125-?)
Mahmûd ............................................(?-1131)
Hûşçihr ..............................................(1131-?)
Şeddâd ..............................................(?-1115)
Fazl-V ..........................................(1115-1161)
Şâhenşâh ....................................(1164-1174)


Türkiye Selçuklu Devletinin zayıflaması üzerine Karadeniz kıyısında Bafra ile Ordu arasında, güneyde Niksar’a kadar olan bölgede kurulan Türk beyliği. Merkezi Niksar olan Beyliğin kurucusu Tâceddîn Beydir.

Tâceddîn Beyin babası Doğancık Bey, Anadolu’da İlhanlı hâkimiyeti yıkılırken meydana gelen nüfuz mücâdeleleri esnâsında Kürt ve Taşan beyleri ve Emir Eretna ile savaşmış kudretli bir kimseydi. Niksar ve çevresini elinde bulunduran Doğancık’ın nüfûzu kuzeybatıda Kastamonu Emîri Süleymân Şahın hudûduna kadar uzanıyordu. 1345 veya 1347 yılında öldüğü tahmin edilen Doğancık’ın yerine beyliğin asıl kurucusu Tâceddîn Bey geçti.

Tâceddîn Bey, beyliğin başına geçtiği ilk yıllarda Amasya Emîri Şadgeldi’ye tâbi oldu. Kâdı Burhâneddîn Ahmed’e karşı ülkesini korudu. Trabzon Rum İmparatoru Üçüncü Aleksios, kendi hudutları boyunca kuvvetlenen Türk beylerinden korkmaya başladı. Tâceddîn Bey, 1381’de İmparator Aleksios’un kızı Eudokia ile evlendi. Ordu vilâyetindeki Türkmen Emîri Hacı Emirzâde Süleymân Beyin ülkesine taarruz ettiyse de, yenilip öldürüldü. Fırsattan istifâde eden Kâdı Burhâneddîn Niksar ve İskefser’i ele geçirdi.

Ancak, Tâceddîn Beyin öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Mahmûd Bey (Mahmûd Çelebi), Kâdı Burhâneddîn’e bir elçilik heyeti göndererek bağlılığını arz etti ve topraklarının tekrar kendisine iâde edilmesini istedi. Bunun üzerine Kâdı Burhâneddîn Niksar ve buraya tâbi yerleri tekrar Mahmûd Çelebi’ye verdi. Ancak bir müddet sonra Mahmûd Çelebi, Kâdı Burhâneddîn’e karşı Osmanlılarla ittifak kurdu. Kâdı Burhâneddîn ise Mahmûd Çelebi’ye karşı Tâceddînoğullarından Alparslan’ı desteklemeye başladı. Alparslan, Kâdı Burhâneddîn’den aldığı kuvvetlerle beylik içinde hâkim duruma gelince, güç duruma düşen Mahmûd Çelebi, bu durumdan kurtulmak için, Kâdı Burhâneddîn’le anlaştı. Bu hâlden şüphelenen Alparslan, Burhâneddîn Beyin düşmanı olan Eretna âilesine mensup Feridun Beyle münâsebet kurdu. Bunu öğrenen Kâdı Burhâneddîn, onun üzerine yürüdü ve yapılan savaşta Alparslan öldü (1394). Alparslan’ın, Hüsâmeddîn ve Mehmed Yavuz isimli iki oğlu, babalarından kalan Samsun ve Çarşamba bölgesinde müştereken hâkimiyetlerini devâm ettirdiler.

Alparslan’ın ölümünden sonra, Kâdı Burhâneddîn’in hedefi, Tâceddînoğullarının topraklarını tamâmen ele geçirmekti. Bunun için Tâceddînoğullarına âit Yenişehir Kalesi yanında bir kale yaptırarak, içerisine, devamlı Mahmûd Bey üzerine sefere çıkan seçkin kuvvetler koydu. Mahmûd Bey, bu kuvvetlere karşı meydan harbi veremediğinden, çete savaşlarıyla bu hücumları savuşturmaya çalışıyordu. Kâdı Burhâneddîn, 1398 senesinde Akkoyunlu hükümdârı Karayülük Osman Bey tarafından, Sivas önlerindeki muhârebede öldürülmesi üzerine Mahmûd Bey; Bâyezîd Hanın Amasya, Tokat ve Sivas’ı ele geçirmesinden sonra, Osmanlı Devleti hâkimiyetine girdi.

1402 Ankara Muhârebesinde Yıldırım Bâyezîd’in yenilmesinden sonra, Alparslan’ın oğlu Hasan Bey, Tîmûr Hanın himâyesinde bağımsız olarak Niksar ve bir kısım Canik topraklarında Tâceddînoğulları Beyliğinin başına geçti ve Osmanlıların bu döneminde kendi başına hareket etti. Bu arada İsfendiyâr Beyle anlaşarak topraklarını genişletmeye çalıştı. Bu iki bey, Bafra ve Samsun üzerine iki koldan yürüdüler. Yapılan savaşta Samsun beyini öldürerek, beyliğin büyük bir kısmına sâhip oldular. Osmanlı Hükümdârı Çelebi Mehmed, tek başına devleti toparlayıp, hâkimiyeti sağlayınca, İsfendiyâroğullarından Samsun’u geri aldı. Tâceddînoğlu Hasan Beyle kardeşi Mehmed Bey, Çelebi Mehmed’le dostluklarından dolayı yerlerinde kaldılar.

Hasan Bey, Sultan İkinci Murâd devrine kadar beyliğini korudu. İkinci Murâd Han tahta geçtikten sonra, Anadolu’nun bu bölgelerini ele geçirmek ve bölge vâlilerini ortadan kaldırmak için Lala Yörgüç Paşayı vazîfelendirdi. Bunun üzerine Yörgüç Paşa, Hasan Beyi yakalamak ve topraklarını ele geçirmek niyetiyle büyük bir düğün merâsimi düzenleyerek onu ziyâfete çağırdı. Fakat bunu fark eden Hasan Bey, dâvete katılmayıp, topraklarını Sultana teslim edeceğini bildirdi. Sözünün eri olan bu beye nihâyet, 1427 senesinde Rumeli’de bir sancak verildi. Böylece, Tâceddînoğulları Beyliği Osmanlılara geçmiş oldu.

Tâceddînoğullarına âit şimdiye kadar hiçbir sikkeye rastlanmamıştır. Hasan Beyin Çarşamba’da bulunan, 1424 târihli câmi ve vakfiyesi vardır. Buranın kitâbesinde kendisi; “Emîr-i kebîr, Hüsâmüddevleti ved-dîn Hasan Bey bin el-Merhum Alparslan Bey İbn-ül-Emîr-il-Mağfûr Tâceddîn” diye zikrolunmuştur. Tâceddînoğullarındancesûr ve atılgan bir zât olan Alparslan Bey ise, fazîlet sâhibi ve edebiyâta düşkündü. Arapçayı çok iyi bilen bu bey, nahivle meşgul olurdu.


Tâceddînoğulları Tahta geçişleri
Taceddîn bin Doğancık .......................... 1348
Mahmûd Çelebi ...................................... 1387
Osmanlı hâkimiyeti ................................ 1398
Alparslan bin Tâceddîn .......................... 1394
Hasan Bey.............................................. 1402
Osmanlı hâkimiyeti ................................ 1428


Horasan’da kurulan 9. asır İslâm devletlerinden. Hânedân, adını, kurucusu Mevlâ Tâhir bin el-Hüseyin’den alır. Tâhir bin el-Hüseyin, Abbâsî Halîfelerinden El-Me’mûn (813-833) zamânında Bağdat ve El-Cezire vâliliği yaptıktan sonra, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesinin vâliliğine tâyin edildi. Tâhir bin el-Hüseyin, bâzı hoş karşılanmayan hareketleri olan El-Me’mûn’un adını Cumâ hutbesinden çıkardı. İstiklâl mânâsına gelen bu hareket, El-Me’mûn’un da vâli tanıdığı oğlu Talha (822-828) zamânında kesinleşti. Talhâ’dan sonra başa geçen Abdullah, yiğitliği ve adâletiyle meşhur oldu. Hâkimiyetini, doğuda Türkistan ve Hindistan, batıda Ren ve Kirman içlerine kadar genişletti.

Tâhirîlerin asıl kolu Horasan’da bulunmasına rağmen, âilenin diğer üyeleri 10. yüzyılın başlarına kadar Bağdat’taki garnizon kumandanlığı(Sâhib eş-Şurta) gibi mühim vazîfeleri yapmakta devâm ettiler. Tâhirîler, merkezleri olan Nişâpûr’da müstakil hareket etmelerine rağmen, vergilerini halîfelik merkezi Bağdat’a da muntazaman gönderdiler. Bölgede Ehl-i sünnet îtikâdının müdâfaasını yapıp, halka çok iyi muâmele ettiler. Bölgenin ileri gelenlerine dâimâ hüsn-ü kabul gösterdiler. Zirâat ve îmârı teşvik ettiler. İlmi yaydılar. Âlim ve şâirleri korudular. Tâhirîler, bölgenin iktisâdî, sosyal ve kültürel hayâtını yükselttiklerinden, halktan çok yardım, destek ve teşvik gördüler.

Tâhirîler, iç isyânlar sebebiyle zayıflayınca, hâkim oldukları bölgeler, Saffâri ve Sâmânî hâkimiyetine geçti.


Tâhirî Hâkimleri
Tâhir I. bin el-Hüseyin .................... (821-822)
Talhâ .............................................. (822-828)
Abdullah ........................................ (828-845)
Tâhir II ............................................ (845-862)
Muhammed .................................... (862-873)


Endülüs ve Anadolu’da kurulan Müslüman şehir ve bölge devletlerinin adı. Tavâif-i Mülûk, Osmanlıca bir terkip olup, beyler topluluğu mânâsındadır.

Endülüs’te Tavâif-i Mülûk: İspanya’da Endülüs Emevî Devleti çökünce, bölgede çok sayıda mahallî hânedanlar ortaya çıkıp, bulundukları mevkiye hâkim oldular. Bunların çoğu şehir devleti vasfındaydı. Eftasîler, Endülüs’ün güney batısındaki geniş bölgelere hâkim oldular. Bu hânedanlar, Emevîlerin idâresi altındaki toplulukların vasfına sâhipti. İşbiliye’deki Abbâdîler ile Saragosa’daki Hudîler Arap asıllıydı. Badajoz’daki Miknâsa Eftasîleri, Tuleytula’daki Havvannara Zunnûnîleri ve Malaga’daki Hammûdîler Berberî asıllıydı. Endülüs’teki Tavâif-i Mülûk devletçikleri arasındaki mühim olan hânedanların hâkim oldukları mevkiler ve iktidar yılları şöyledir:

Malaga ve Algeciras’taki Hammûdîler (1010-1057),
İşbiliye’deki Abbâdîler (1023-1091),
Gırnata’daki Zirîler (1012-1090),
Nieblâ’daki Benû-Yahya (1023-1051),
Silves, Algerve’deki Benû-Müzeyn (1028-1053),
Albarracin, La Sahla’daki Benû-Rezîn (1011-1107),
Alpuenti’deki Benû-Kasım (1029-1092),
Kurtuba’daki Cevherîler (1031-1069),
Batliyas’taki Benû-Mesleme de denilen Eftasîler (1022-1094),
Tuleytula’daki Zunnûnîler (1009-1085),
Valencia’daki Benû-Sumâdih (1039-1087),
Saragosa, Lerida, Tutîle, Calatayud, Denia, Tortosa’daki Tucîbiler (1019-1039),
Hudîler (1039-1043),
Majorka’daki Benû Mücahid ve Benû-Ganiye (1022-1205) bu mevkilere hâkim oldular. On birinci yüzyılın sonunda bölge bütünüyle Murâbitlerin hâkimiyetine geçti.

Anadolu’daki Tavâif-i Mülûk: Bunlara Anadolu Beylikleri de denir. Anadolu Beylikleri Devletinin Moğollara 1243 Kösedağ Harbinde yenilmesinden sonra meydana gelen otorite boşluğundan faydalanılarak kurulmuştur. Hepsi Türk asıllı olup, Müslüman ve Ehl-i sünnetti. Anadolu Beylikleri, Bizanslılar ve Moğolların Türk ve Müslüman bölge ahâlisine yaptıkları zulme tepki olarak doğdu. Beylik mensupları, Orta Asya’daki Moğol zulmünden kaçıp, Selçuklular tarafından Anadolu’ya yerleştirilen Oğuz boylarıydı. Çeşitli Oğuz boylarına mensup topluluklar, bulundukları mevkilerde Türkün teşkilâtçılık rûhuyla birkaç şehir ve bölgeden meydana gelen yirmiden fazla beyliği çok kısa zamanda kuruverdi. Bu beylikler, kurulmasından îtibâren Bizanslılar, Moğollar ve Haçlı Seferleri artıklarıyla mücâdeleyi başlattılar. Anadolu Beyliklerinin mücâdelesinden sonra Türkiye Selçukluları Devleti kendini toparlamasa da, târihî misyonunu yeni Türk devletleri ve sonra bütünüyle Osmanlılar tamamlamıştır. (Bkz. Anadolu Beylikleri)



Orta Asya ve İran’da büyük bir İslâm devleti kuran hânedânlık. Dünyânın en büyük hükümdarlarından Tîmûr Han tarafından 1370’te kuruldu. Mâverâünnehr ve İran dâhil Çin ve Delhi’ye kadar bütün Asya’ya Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’ya hâkim oldular. Moskova ve Astırhan’a kadar ilerlediler.

Tîmûr Han, askerî fetihler yanında İslâm âlimlerine ve mübârek makamlarına hürmet ederek, hâkimiyetini çok genişletti. Çok harp edip, hep gâlip geldi. Hânedanın kurucusu Tîmûr Hanın Çin’e giderken vefât etmesiyle, ülke oğulları ve torunları arasında bölüşüldü. (Bkz. Tîmûr Han)

Tîmûr Hanın torunu şehzâde Halil Sultan bin Mîrânşah, 1409 yılına kadar merkezde hâkimiyet kurdu. Tîmûr Hanın oğlu Şahruh önce Horasan’a, 1409’dan sonra da Semerkand’a Büyük Tîmûrlu hükümdarı oldu. Mîrânşah Batı İran ve Irak’ı ele geçirdi. Fakat Şahruh 1420’de bütün Tîmûrlu ülkesinin hâkimi olup, Hindistan ve Çin’de ismen hükümdardı. Şahruh’un 1447’de vefâtıyla taht mücâdelesini Semerkand hâkimi oğlu Uluğ Bey kazandı.

Uluğ Bey, hükümdarlığı yanında ilme ve fenne çok hizmet etti. Uluğ Bey, oğlu Abdüllatîf tarafından 1449’da öldürüldü. Abdüllatîf, Tîmûrlu ülkesine hâkim olup, 1450 yılına kadar hükümdarlık yaptı. Abdüllatîf, otoriter idâresine rağmen tasavvuf ehline iyi davrandı. 1450’de suikastla öldürülmesiyle yerine, Şahruh’un torunu Abdullah bin İbrâhim hükümdar oldu. Abdullah Mirza 1451’de tahtından indirilip, yerine Ebû Said bin Muhammed Tîmûrlu hükümdarı oldu. Ebû Said’in hükümdarlığı uzun sürüp, ülkede istikrar sağlandı.

Ebû Said, Osmanlı pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Handan sonra devrin en güçlü hükümdarıydı. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunup, duâsını alırdı. Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan’a karşı, Karakoyunlu Hasan Ali’ye yardım seferine çıktı. İâşe ve levazımının ele geçirilmesiyle zor duruma düştü. İkmâlin olmaması ve orduda kaçakların bulunması sebebiyle zayıflayıp, 1469’da Türkmenlere esir düştü.

Tîmûrluların sonuncu uzun ömürlü hükümdarı Hüseyin Baykara’dır. Herat ve bütün Horasan üzerinde hüküm süren Hüseyin Baykara (1470-1505) zamânında Tîmûrlu kültürü en parlak devrini yaşadı. Ülkenin Özbekler de denilen Şeybânîlerin hâkimiyetine geçmesiyle, Tîmûrlu hânedanı sona erdi. Tîmûrlu Devleti, teşkilât îtibâriyle Moğol-Türk-Fars ve İslâm müesseselerinin sentezleşmesinden meydana geliyordu. Baştaki han kültür îtibâriyle olmasa da Moğol soyundandı. İdârî ve askerî teşkilâtı Türkleşmiş Moğol vasıflarını taşıyordu. Fars’a hâkim olduklarından devletin mâliyesinde İranlı kâtipler çoğunluktaydı. Tîmûrlular, Orta Asya ve İran’da Ehl-i sünnetin hâmisiydiler. Zamanlarında büyük İslâm âlim ve tasavvuf ehli yetişip, Tîmûrlu ülkesinde yaşadı. Tîmûrlular, bozkır karakteri de taşıyan son büyük Müslüman hânedandır. Devletin başında Tîmûr Han neslinden bir han bulunurdu. Tîmûrlu şehzâdeleri, yarı müstakil veya müstakil eyâletlerde vazife yapardı. Eyâletlerdeki şehzâdeler çok büyük kuvvetlere sâhiptiler. Bu durum taht mücâdelelerine de sebep oluyordu.

Geniş yetkileri bulunan bu emirler, askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatıyla uğraşıyor, ganîmeti paylaştırıyor, hükümdar önünde resmî geçit yaptırıyordu. Tîmûrlu ordusu; hükümdarlarından hassa alayından başka kendilerine suyurgallar (bir nevi iktâ) verilen askerlerden meydana geliyordu.

Tavacılara askeri toplama emri verilince, askerin tespit edilen yer ve zamanda bulunmaları mecbûriydi. Savaşlarda fillerden de istifâde ediliyordu. Tîmûr Hanın başarılarının sırrı, son derece disiplinli ve düzenli bir orduya sâhip olmasından kaynaklanır. Savaşlarda başarı gösterenlere “suyurgallar” ihsan etti. Bir nevi iktâ sistemi olan “Suyurgal” teşkilâtı, Tîmûrlu ordusuna asker hazırlıyordu. Tîmûrlularda büyük devlet dîvânı karakterinde “dîvân-ı buzurg-ı emâret, dîvân-ı emâret-i tavâciyân” denilen Tavacı Dîvânı vardı. Bu dîvân Türkleşmiş Moğollardan meydana gelen ordunun işlerine baktığı için “Türk dîvânı” denilmesi dikkat çekicidir. Türk dîvânı, genelkurmay başkanlığı mâhiyetindeydi. Üyelerine “emir-i tavacı” veya “dîvân beyi” denirdi.

Mâlî meselelere “dîvân-ı mâl” bakardı. Başkanına “Amîr-i dîvân-ı mâl” denirdi. Burada İranlı kâtipler vazife yapar, bunlara “Nuvisandagân-ı Tacik” denirdi. Moğol vergi usûlünde toplanan “tamga” çiftçilerden, ticâret ve zanaat sâhipleriyle kısmen gümrükten alınırdı.

Tîmûrlu ülkelerinden Mâverâünnehr, Horasan ve İsfehan’da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûkler ve Bizanslılarla ticâret yaparlardı. Semerkand, Herat önemli ticâret merkezlerindendi. Urtak adında ticârî teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli Tîmûrlu şehirleri olup, hükümdarlar buralarda otururlardı.

Tîmûrlular kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin ihtişamına batılılar da hayran olup, buna Tîmûrlu rönesansı demişlerdir. Eserleri hâlâ okunup faydalanılan âlimler yetişti. Müslümanların gözbebeği, sofiyye-i âliyyeden Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Şerîf Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Mevlânâ Sâdüddîn-i Kaşgârî, Nizâmeddîn-i Hâmûş, Ali bin Hüseyin, Abdullah-ı İlâhî, Abdullah-ı Semerkandî dâhil daha pekçok âlim ve tasavvuf ehli Tîmûrlular devrinde yaşayıp, yetişti. Tîmûrlu hanlarından iltifat ve himâye gördü.

Molla Câmî’nin Şevâhid-ün-Nübüvve ve Nefehât isimli eserleri Türkçe’ye de tercüme edildi. Daha pekçok eseri olan Molla Câmî aynı zamanda şeyhülislâm, âlim ve veliyyi kâmildi. Uluğ Bey, Tîmûrlu hükümdârı ve hey’et (astronomi) âlimiydi. Zîc-i Uluğî pek kıymetli olup, hâlâ faydalanılmaktadır. Semerkand’da kurduğu rasathânenin araştırmaları ve âlimleri pek meşhurdu. Doğu Türkçesi olan Çağataycada meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Tîmûrlulardan çok îtibâr görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî’nin Türkçe, Farsça mukâyeseli Muhâkemet-ül-Lügâteyn kitabı meşhur olup, büyük âlim Molla Câmî’nin Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar’ın da Mantık-üt-Tayr eserlerini Türkçeye çevirdi. Ali Şîr Nevâî’nin daha pekçok eseri vardır. Şah Nimetullah-i Velî, Kâsım-ı Envâr, Hâfız-ı Şîrâzî, Kemâleddîn-i Binâî, Nişâpûrlu Kâtibî, Sekkâkî, Heratlı Lütfî, Abdullah Hâtifî şâir olup, Tîmûrlular devrinde tasavvufî ve lirik şiirler söyleyip, yazdılar. Tîmûrlu târihçilerinden Hâfız-ı Ebrû, Abdürrezzak Semerkandî meşhur olup, eserleri devrin kaynaklarındandır. Hâfız-ı Ebrû, dört bölüm hâlinde on iki eserden meydana gelen Mecmuât-üt-Tevârih ve Abdürrezzak’ın umûmî târih mahiyetindeki Matla-üs-Sa’deyn adlı eseri vardır.

Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Tîmûrlular devrinde yetişen meşhur sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle an’anevî minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine yeni bir çehre getirdi. Mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler. Tîmûrlu hanları zaptettikleri beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre getirtip, güzide eser vermelerini temin ederlerdi. Tîmûrlu sarayları, câmi, medrese, türbe ve dergâhları muhteşem olup, yeni üslûpla çok zengin olarak inşâ edilmişti. Semerkand’da Bibi Hanım Câmii, Gûr-i Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike ve Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri, Meşhed’de Gevher Şad Câmii, Mescid-i Şah, Anov’da Bâbür Câmii, Herat’ta Medrese, Yesi’de Ahmed Yesevî Türbesi, Tîmûrluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter