Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Malazgirt Meydan Muhârebesinden sonra Erzurum ve civârında kurulan beylik. Malazgirt Zaferinden sonra Anadoluda ilk kurulan Türk beyliği budur. Başşehri Erzurum olan beyliğin kurucusu, Malazgirt Zaferinin kazanılmasında önemli rol oynayan Emir Saltuktur. Sultan Alparslan, Malazgirt Zaferinden sonra, Bizans İmparatu Dördüncü Romanos Diogenesin ölümü ile anlaşma şartlarının yerine getirilmemesi üzerine, emrindeki kumandanlara Anadoluda fetihlere devâm edilmesini emretmişti. Buna dayanarak Emir Saltuk, Erzurum ve civârını fethederek, Saltuklular Beyliğini kurdu. Önceleri Büyük Selçuklu Devletine tâbi olan beyliğin, Emir Saltuk zamânındaki siyâsî târihi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır.

Ebül-Kâsım Saltukun ölümünden sonra yerine oğlu Ali geçti. Büyük Selçuklu Sultânı Berkyaruk ile kardeşiMuhammed Tapar arasındaki saltanat mücâdelesi sonunda varılan anlaşma netîcesinde,Saltuklu toprakları, MelikMuhammedin hâkimiyet bölgesi içinde kaldı. 1121 Senesinde Artuklu Emîri İlgâzinin Gürcülere karşı çıktığı sefere Saltukoğlu Ali Bey de katıldı. Fakat bu seferde Gürcüler gâlip geldi.

Emîr Alinin ölümünden sonra Saltukluların başına, hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmayan kardeşi Ziyâüddîn Gâzî geçti. Binâ kitâbelerinden anlaşıldığına göre, Erzurumdaki Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi yaptıran bu beydir. Ziyâüddîn Gâzi, 1126 senesinde Gürcülere karşı tertiplenen sefere katıldı. 1131 senesinde İspir ve Pasinleri geçerek Oltuya kadar gelen Gürcüleri büyük bir bozguna uğrattı. Artuklu Timurtaş Bey, Ziyâüddîn Gâzinin kızıyla evlenince, iki hânedân arasında akrabâlık bağı kuruldu.

Emîr Gâzînin 1132 senesinde ölümünden sonra beyliğin başına yeğeni İkinci İzzeddîn Saltuk geçti. Kaynaklarda, İzzeddîn Saltuka âit bilgiler bir evlilik sebebiyledir. Ani Emîri Fahreddîn Seddâd, İzzeddîn Saltuk Beyin kızlarından birine tâlib oldu. Fakat bu isteği reddedildi. Buna içerleyen Ani Emîri, 1154 senesinde, Gürcülere karşı kuyamayacağını söyleyerek şehri satın alması için, İzzeddîn Saltuka haber gönderdi. Bu dikkatlice hazırlanmış bir intikam plânıydı. İzzeddîn, şehri teslim almak için Aniye geldiğinde, Fahreddîn Şeddâd bir günlük mesâfede bulunan Gürcü Kralı Dimitriyi şehre dâvet etti. Gürcü Kralı, âni bir baskınla Saltuku mağlup ederek, onu ve mâiyetinden birçok kimseyi esir aldı. Daha sonra dâmâdı Ahlatşâh İkinci Sökmen ve Artuklu beylerinin teşebbüsleriyle yüz bin dînâr karşılığında İzzeddîn Saltuk serbest bırakıldı. İzzeddîn Saltuk Bey, 1168 senesi Nisan ayında vefât etti. Hıristiyan tebeasına da iyi muâmele ederdi. Bu yüzden onların da sevgi ve saygısını kazanmıştı. Devrinde Saltuklu Beyliği toprakları, Tercandan başlayıp, Tâhir Gediğine kadar uzanırdı. Erzurum, Bayburt, Avnik, Micingerd, İspir, Oltu gibi şehir ve kasabaları içine alırdı.

İzzeddîn Saltukun ölümünden sonra yerine oğlu Nâsırüddîn Muhammed Bey geçti. 1189 senesinde basılan bir sikkeden onun, Irak Selçuklu Sultânı Üçüncü Tuğrul ve asıl iktidârı elinde tutan Atabeg Kızıl Arslana tâbi olduğu anlaşılıy. Nâsırüddîn Muhammed zamânında Gürcüler, Erzurum önüne kadar geldiler. KraliçeTamaranın kocası Davidin kuması altındaki Gürcü kuvvetleriyle Saltuklular arasında iki gün devâm eden şiddetli çarpışmalar oldu. Saltuklu kuvvetleri şehre kapılar. Gürcü kuvvetleri, muhâsaraya girmeden aldıkları ganîmetlerle yetinerek, geri döndüler. Nâsırüddîn Muhammedin ölümünden sonra beyliğin başına kız kardeşi Mama Hâtun geçti.

Kaynaklar, 1191 senesinde Erzuruma Mama Hâtunun hâkim olduğunu yazmaktadır. Selâhaddîn Eyyûbînin yeğeni Meyyâfârikîn Hâkimi Takiyyeddîn Ömer, Ahlat ülkesini ele geçirdiği ve Malazgirt Kalesini muhâsara ettiği sırada Mama Hâtun askerleriyle ona yardım etti.

Ancak çok geçmeden kendisine karşı olan emirler tarafından tahttan indirilen Mama Hâtunun yerine Muhammedin oğlu Melikşâh geçti. Bunun zamânında, Anadoludaki diğer beylikler gibi Saltuklular da Türkiye Selçuklu Devletinin tehdidine mâruz kaldı. Türkiye Selçukluları Sultânı Rükneddîn İkinci Süleymân Şâh, 1202 senesinde Gürcistan Seferine çıktı ve bağlı hükümdâr ve beylere haber gönderip, kendisine katılmalarını istedi. Süleymân Şâh, 25 Mayıs 1202de Erzurum önlerine geldi. Kendisini karşılamaya gelen Saltuklu beyi Melikşâhı yakalatıp hapsettirdi. BöyleceSaltuklu Devleti sona ermiş oldu. Süleymân Şâh bölgenin idâresini kardeşi Mugiseddîn Tuğrul Şâha verdi. Melikşâhın topraklarının elinden alınışına, Süleymân Şâhı karşılamada ağır davranması sebep gösterilmektedir. Saltuklular zamânında Erzurum, diğer Anadolu şehirleri gibi iktisâdî ve ticârî açıdan oldukça önemli bir şehirdi. Akdeniz limanlarından ve Suriyeden yola çıkıp, Konya, Kayseri, Sivas ve Erzincan yoluyla Âzerbaycana, İrana giden ve Türkistandan Erzuruma gelip aynı yoldan Akdeniz ve Trabzon limanlarına ulaşan büyük bir ticâret yolunun üzerinde bulunuydu. Bu bakımdan Erzurumda ekonomik hayat oldukça canlıydı. Bunun yanında geniş otlaklara sâhip olması yüzünden bölgede hayvancılık çok gelişmişti.

Saltuklu beyleri, kültür ve sanata çok önem vermişler ve sâhip oldukları yerlerde çeşitli mîmârî eserler yaptırmışlardır. Melik Gâzi; Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi inşâ ettirmiştir. Erzurumda 1179da inşâ edilen Ulu Câmiyi Nâsıreddîn Muhammed yaptırmıştır. Üç kümbetler ismiyle bilinen türbelerden biri İzzeddîn Saltuka âittir. Bu türbenin yanında bir de zâviye vardır. Tercanda Mama Hâtun tarafından bir kervansaray ve türbe yaptırılmıştır. 1232 senesinde Ebû Mensûr tarafından inşâ ettirilen Micingerd Kalesi, Saltuklulara âit önemli eserlerdendir. Bunlar zamânımıza kadar ulaşmıştır.


Saltuklu Beyleri Tahta Geçişleri
Saltuk Bey .............................................. 1072
Ali bin Ebül-Kâsım ................................ 1102
Ziyâüddîn Gâzi (takriben) ...................... 1124
İzzeddîn İkinci Saltuk.............................. 1132
Nâsırüddîn Muhammed.......................... 1168
Mama Hâtun .......................................... 1191
Melikşâh bin Muhammed ...................... 1200
Türkiye Selçukluları Hâkimiyeti .............. 1202



Alm. Samaniden (pl.), Fr. Samanides (pl.), İng. Samanids. İran’da devlet kuran bir hânedan. Sâmânî sülâlesinin kurucusu, Kuzey Afganistan’ın Belh bölgesi Sâmân köyünde mahallî toprak sâhibi olan Sâmân Hudâ idi. Sâmân Hudâ, düşmanlarının baskısıyla köyden çıkarak Horasan’daki Emevî Vâlisi Esed bin Abdullah’ın yanına sığındı. Esed bin Abdullah’tan himâye gören Sâmân Hudâ, Zerdüşt dînini bırakarak İslâmiyeti kabul etti.

Sâmân Hudâ ve torunları, Emevîlerden sonra Abbâsîlerin hizmetine girdi. Halife Hârûn Reşîd (786-809) ve oğlu El-Me’mûn (813-817) zamânında devlet hizmetinde vazîfe aldılar. Sâdık hizmetlerinden dolayı, Sâmânîlerden Nûh Semerkand’a; Ahmed Fergana’ya, Yahya Şaş’a ve İlyas Herat’a vâli olarak tâyin edildiler. Fergana Vâlisi Ahmed Semerkand’a hâkim olunca oğlu Nasr da, Halife El-Mu’temid’den 875’te Mâverâünnehr eyâlet vâliliğini aldı. Nasr bin Ahmed, kardeşi İsmâil’i Buhârâ Vâliliğine getirdi. Mâverâünnehr, Sâmânî Sülâlesi mensuplarının hâkimiyetine geçti.

Horasan’daki Tâhirîler zayıflayınca Sistan’daki Saffârîlerle hâkimiyet mücâdelesinde bulundular. Bozkırda yaşayan gayri müslim Türklerin akınlarına karşı Mâverâünnehr ve Fergana’nın kuzey hudutlarını emniyet altına aldılar. Türklerin Müslümanlarla irtibat kurmasında köprü vazifesi gördüler. İran’da sapık îtikâd ve akımlara karşı Ehl-i sünneti müdâfaa ettiler. Abbâsîlerin düşmanı Büveyhîlerle Kuzey İran’da mücâdele etmeleri, sünnî Horasan ve Mâverâünnehr bölgelerindeki hâkimiyetlerini kuvvetlendirdi.

Sâmânîlerin hâkim olduğu bölge, 10. yüzyılda kuvvetli Türk hânedanlarının yayılma sahasına girdi. Karahanlılar, Gazneliler ve daha devlet kurmamalarına rağmen Selçuklularla mücâdele etmek zorunda kaldılar. Bütün bu dış tehlikelere ilâveten saray isyanları, merkezî idâreye karşı askerî liderler ve büyük toprak sâhiplerinin isyânı Sâmânîleri zayıf düşürdü. Bu iç ve dış tehlikeler sonunda, Mâverâünnehr bölgesi Karahanlıların; Horasan da Gaznelilerin hâkimiyetine geçti. Son Sâmânî emîri İsmâil el-Muntasır 1005’te öldürüldü.

Sâmânî hükümdârları, sünnî İslâm âleminin lideri Abbâsî halîfelerine karşı devamlı hürmette bulunup, onların takdirlerini kazandılar. Mâverâünnehr’in ticârî menfaatlerini tehlikelere karşı korudular. Bölgeyi, Orta Asya’ya giden kervan yollarına açık tutarak, ülkenin iktisâdî dengesini sağladılar. Dokuzuncu asırdan îtibâren, Abbâsîler dâhil, diğer bütün Müslüman emîrlerin ordularında vazîfe yapan Türk gulâmların çoğu Sâmânîler aracılığı ile toplanıyordu. Sâmânîler, İslâmiyeti Türkler arasında yayıp, Karahanlıların İslâm devleti hâline gelmesini sağladılar. Ülkelerinde birçok su kanalı açarak zirâati geliştirdiler. Sâmânîler devrinde, bölge iktisâdî ve sosyal bakımdan refâh içindeydi.

Sâmânî hükümdârlarının Buhârâ’daki saraylarında Arapça öğretim yapıldığı gibi Farsçaya da ehemmiyet verildi. Bilhassa Farsça çok gelişip; İran’ın millî, İslâm âleminde de tasavvuf ehlinin dili hâline geldi. Firdevsî, İranlıların millî destânı Şehnâme’yi yazmaya Sâmânîler devrinde başladı. İranlıların lirik şâiri Rûdekî, Kelile ve Dimne’yi manzum olarak Farsçaya çevirdi. Târihçi Belâmi, coğrafyacı Zeydü’l-Belhî ile filozof ve tabip İbn-i Sînâ, Sâmânîler zamânında yetiştiler. İlim ve sanat sâhipleri, başta hükümdârlar olmak üzere, emirlerce himâye ve îtibâr gördüler.


Sâmânî Hükümdârları Tahta Geçişi
Ahmed Esed bin Sâmân-I ..................819-864
Nasr bin Ahmed-I ..............................864-892
İsmâil bin Ahmed................................892-907
Ahmed bin İsmâil................................907-914
Emir Said Nasr-II ................................914-943
Emir Hamid Nûh-I ..............................943-954
Emir Müeyyed Abdülmelik-I................954-961
Emir Sedid Mansur-I ..........................961-976
Emir Rızâ Nûh ....................................976-997
Manusr-II ............................................997-999
İsmâil el-Muntasır-II........................1000-1005


On dördüncü yüzyılın başlarında Manisa ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Aslen Harezmli olup, Türkiye Selçuklularının hizmetine giren Saruhan Bey tarafından kurulmuştur.

Anadolu’nun Moğol istilâsına uğradığı ve Türkiye Selçuklu Devletinin zayıflamaya mâruz kaldığı yıllarda sayısız Türkmen grupları Batı Anadolu bölgesine gelerek, bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabalarını ele geçirmeye başladılar. Türkiye Selçuklu Sultânı İkinci Mes’ûd’un ümerâsından olan Saruhan Bey de 1302’den îtibâren Uc’ta faâliyetlere giriştiği görülmektedir. Saruhan Beyin 1305’te Manisa şehrini abluka altına alması ve kıyı ucunda faaliyetlerini arttırması üzerine Bizans İmparatoru İkinci Andronikos Batı Anadolu’ya oğlu IX. Mihâil’i gönderdi. Bu prens, Katalan kuvvetlerinin desteğiyle Manisa’ya kadar geldiyse de, Saruhan Bey kuvvetlerine karşı duramayacağını anlayınca, kaleyi sağlamlaştırıp sâhile çekildi. Katalanların bölgeyi terketmelerinden sonra, Manisa’ya karşı hücumlarını arttıran Saruhan Bey, 1308 yılına kadar civâr kasaba ve köyleri ele geçirdikten sonra, nihâyet 1313’te Türklerin Leşkeriş ili dedikleri Manisa’yı fethetti. Manisa’nın fethine kardeşi çuğa Bey ile Ali Paşa da katılmıştır.

Manisa’nın fethiyle burasını kendisine merkez yapan Saruhan Bey, kardeşi Çuğa Beye Demirci ve yöresini, diğer kardeşi Ali Paşaya ise, Nif (M.Kemâl Paşa)’in idâresini vermiştir. Bundan sonra, hudutlarını Ege Denizi sâhiline kadar genişleten Saruhan Bey, denizciliğe de başladı. Donanma kurdu. Manisa dâhil Adalar, Akhisar, Gördes, Göndük, Ilıca/Turgutlu, Kayacık, Marmara/Zarhaniyet, Menemen, Güzelhisar ve Mendehorya’ya hâkim oldu. Saruhanlı kuvvetleri, Foça’daki Rum ve Lâtinleri baskı altında tuttular. Foçalılar Antlaşma istediler. Saruhan Bey, yıllık on beş bin gümüş akçe haraç vergi karşılığı antlaşma yaptı.

Saruhanoğulları, doğuda Germiyan, kuzeyde Karesi, güneyde Aydınoğulları beylikleriyle çevrildiğinden fetihleri sâhil istikâmetindeydi. Ege adaları ve Balkanlara sefer yapmayı plânladı. Donanmayı kuvvetlendirip, harp filosu kurdu. Saruhan Bey, 1334’te Aydınoğlu Umur Beyle ittifak edip, iki yüz yetmiş gemiden meydana gelen müttefik Türk donanmasıyla Yunanistan’a çıkartma yaptı. Bu seferde Saruhan donanmasına Saruhan Beyin oğlu Süleymân Bey kumanda etti. Bu sırada Bizans’ın Foça Vâlisi Dominik isyân edip, Midilli’yi işgâl etti. Dominik, Saruhanoğlu Şehzâde Süleymân ve bâzı adamlarını hîleyle esir etti. Süleymân Bey, Bizans İmparatoru III. Andronikos Palailogos’un vâsıtası ve Saruhanlı kuvvetlerin, Rum ve Lâtinlere baskısıyla kurtarıldı.

Saruhan Bey, Bizans İparatoru III. Andronikos’un 1341’de ölümü üzerine, Gelibolu’ya çıkartma yaptı. Gelibolu’dan çok ganîmet aldı. Bizans’ta taht mücâdelesi başlayınca, Kolonici Lâtinler İzmir’i aldılar. Saruhan Beyin müttefiki Aydınoğlu Umur Bey, Bizans devlet adamı Kantakuzenos’un imparatorluk mücâdelesinde yardım isteğine karşılık vermek üzere, Saruhanlı topraklarından geçiş hakkı istedi. Saruhan Bey, Umur Beyden iki beylik arasındaki hudut ihtilâflı toprakları vermesi şartıyla geçiş hakkı verdi. Saruhanlı donanmasından bir filo da Süleymân Bey kumandasında Aydınoğlu Umur Beyin donanmasına katıldı. Umur Bey, Rumeli’ye geçip, Kantakuzenos ile birleştiyse de, Süleymân Bey, 1345’te Küçükçekmece civârında hummaya tutularak vefât etti.

Aynı sene Saruhan Beyin de vefâtı üzerine beyliğin başına oğlu Fahreddîn İlyâs Bey geçti. Bizans İmparatoriçesi Anna, 1345’te Kantakuzenos’a karşı İlyas Beyle bir ittifak antlaşması yaptı. İlyas Beyin vefât târihi tespit edilemediğinden, kaç yıl beylik yaptığı bilinmemektedir.

Saruhanoğullarının üçüncü beyi, Muzafferüddîn İshâk Beydir. İshâk Bey, îmâr faâliyetlerinde bulunup, 1380’de medrese, Koyunköprüsü-Çapraslar mahallelerinde, birer çeşme ve iki hamam yaptırdı. 1388’de vefât edince, yerine oğlu Hızırşah geçti.

Hızırşah, Haçlılarla devamlı mücâdele eden Osmanlı Devletiyle iyi münâsebetler kurdu. 1389 Kosova Meydan Muhârebesinde Osmanlılara yardımcı kuvvet gönderdi. Hızırşah’ın beyliğini kardeşi Orhan Bey kabûl etmeyerek, saltanat mücâdelesine girişti. Orhan Bey, Osmanlıların Anadolu birliğine de karşı çıktı. Osmanlı Sultânı Birinci Bâyezîd Han, 1390’da Manisa’yı alıp şehzâde sancağı yaptı. Saruhanoğlu Orhan Bey, 1402 Ankara Harbinde Timur Hanın safında yer aldı. Saruhan askerleri Osmanlı ordusundan ayrılıp, Orhan Beyin yanına gittiler. Saruhan Beyliği, Ankara Harbinden sonra 1402’de tekrar kuruldu. Timur Han, Orhan Beyi Saruhan Beyliğine getirdiyse de, Hızırşâh, Saruhan Beyliğine tekrar hâkim oldu. Hızırşah, Osmanlıların Fetret devrinde, Emir Süleymân’ın safını tuttu. Mehmed Çelebi, 1410’da kardeşi ve müttefiklerini yendi. Hızırşâh, Manisa’da yakalanıp, cezâlandırıldı. Saruhanoğulları toprakları Osmanlı hâkimiyetine geçip 1410’da beylik yıkıldı.

Saruhanoğulları, hüküm sürdükleri topraklar üzerinde birçok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Câmiler, medreseler, köprüler yaptırdılar. Bunlar arasında bilhassa Saruhan Beyin Gediz üzerinde yaptırdığı köprüyle Manisa’da bir mescit ve çeşmesi, Hızır Beye âit Manisa’da Ulu Câmi, Mevlevîhâne ve medresesi dikkati çekmektedir.

Saruhanoğulları, Lâtinlerle ticârî münâsebet kurduklarından, jigliati denilen Lâtin harfli, resimli gümüş sikke kestirmişlerdir. İshâk, Hızırşâh ve Orhan Beylerin İslâmî sikkeleri de ele geçmiştir. Saruhanoğulları donanmalarıyla faaliyette bulunarak pekçok ganîmet malı elde ettikleri gibi, batı devletleriyle ticârî münâsebetlerde de bulunmuşlardır. Saruhanoğulları, devirlerinde yazılan eserlerle de Türkçeye büyük hizmet etmişlerdir. Yâkûb bin Devlethân’ın emriyle Nâsırüddîn Tûsî tarafından on sekiz bâb üzerine tertip edilmiş olan Bâhnâme Türkçe’ye çevrilmiştir.


Saruhanlı Beyleri
Saruhan Bey ..................................1302-1345
Fahreddin İlyas Bey..............................1345-?
Muzaffereddin İshak Bey......................?-1388
Hızırşah ................I. 1388-1390, II. 1403-1410
Orhan Bey ......................................1402-1403


Alm. Seldschuken (pl.), Fr. Seldioükides (pl.), İng. The Seljuks. Türk-İslâm devletlerinin en büyüklerinden. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. Onuncu asrın sonu ile on birinci asrın başlarındaİslâmiyeti kabul ettiler. Îtikâtta Mâtürîdî, ameldeHanefî olup, Ehl-i sünnet mezhebindeydiler. Selçuklular; Çin’den Batı Anadolu dâhil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sâhilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hâkimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.

Selçuklular Haritası

Devlete adını veren Selçuk Bey, Aral Gölüyle Hazar Denizi arasına hâkim olan Oğuz Yabgu Devletinin kumandanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur. Dukak ölünce, on yedi-on sekiz yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu. Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Beyin devamlı artan bir îtibâra sâhip olması, Yabgu ve hanımını telâşlandırdı. Onu başlarından atmak için çâre aramaya başladılar. Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey, kabîlesiyle birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla muhtemelen 985’lerde Seyhun Nehri kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir, İslâm ülkelerine geçişte hudud durumundaydı.

Selçuk Beyin idâresindeki Türkler, kısa zamanda İslâmiyeti kabul ettiler. Bu durum Yabgu ile aralarını iyice açtı. “Müslümanlar gayri müslimlere haraç vermez.” diyenSelçuk Bey, Yabgu’nun haraç memurlarını kovdu ve istiklâlini îlân etti. Gayri müslim Türkler arasında cihâd faaliyetlerine girişti. Selçuk Beyin istiklâlini îlân edip, Yabgu’ya haraç vermeyerek, Müslüman olmayanlarla mücâdeleye girişmesi, çevrede tanınıp, îtibâr kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgu’suna karşı olan Türkler, etrâfında toplandı. Müslümanlardan da destek alan Selçuk Bey, Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı gazâlarla şöhret kazandı. Onun bu şöhreti, Mâverâünnehr’de üstünlük sağlamaya çalışan Müslüman devletlerden biri olan Sâmânîlerle anlaşmasını sağladı. Sâmânî sultânı, Selçuk Beye, devlet sınırlarını diğer Türk akınlarına karşı korumasına mukâbil, Buhârâ yakınlarındaki Nûr kasabasına yerleşme izni verdi.

Selçuk Bey; Mikâil, Arslan, İsrâil, Yûsuf ve Mûsâ adındaki oğullarıyla Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp, Tuğrul ve Çağrı adında iki torun bırakarak yüz yaşlarında vefât etti. Selçuk Beyin büyük oğlu ve Tuğrul ve Çağrı beylerin babası olan Mikâil, babasının sağlığında ölmüştü. İkinci büyük oğlu olan Arslan Bey, babasının yerine geçti. Yabgu ünvânını alarak, Selçuklular da denilmeye başlayan âilesini teşkilâtlandırdı. Karahanlıların Sâmânî Devletine son vermesi üzerine, Özkend’den kaçan Sâmânî şehzâdelerinden İsmâil Muntasır’ın Arslan Yabgu’ya sığınması, Karahanlılarla aralarının açılmasına sebep oldu. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular, Karahanlılar karşısında başarılı muhârebeler yaptılar.

Selçukluların güçlenmesi, bölgenin hâkimi Karahanlılar ile Gaznelileri zor durumda bıraktı. Karahanlı-Gazneli işbirliğiyle 1025’te Arslan Yabgu, Gaznelilerce yakalanıp, Hindistan’daki Kâlencer Kalesine hapsedildi. Bu Hâdiseden sonra Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücâdele başladı. Onun esâreti yıllarında Selçuklular, ortak hükümdâr sistemiyle idâre edildi. Mûsâ’yı yabguluğa, Yûsuf’un oğlu İbrâhim’i de yınallığa getirdiler. Mikâil’in oğulları Çağrı ve Tuğrul beyler, amcalarının hâkimiyetlerini tanımakla berâber, ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.

Selçuklu Arması

Mâhir süvârilerden meydana gelen Selçuklular, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için bol otlaklı, geniş yaylalar aradılar. Bu gâyeyle zaman zaman komşuları Karahanlılar ve Gaznelilerin sınırlarına taşıp, yerli halkın şikâyetlerine sebep oldular. Onların bu hâlini kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar, Selçuklu âilesi içinde karışıklık çıkarmak istedilerse de muvaffak olamadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hattâ Yûsuf Bey öldürüldü. Mûsâ Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler, Karahanlı kuvvetlerini yenerek, Yûsuf Beyin intikâmını aldılar. Siyâsî durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zâyiâta uğratıldılar. Bunun üzerine Çağrı Bey, dağılan Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvâri kuvvetiyle, Gazneli mukâvemet mevkilerini aşarak Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van Gölü havzasından kuzeyde Tiflis’e kadar uzanan bölgede keşif hareketi yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini mağlup ederek, bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfiyle gerekli siyâsî, etnik, kültürel ve askerî stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Bol ganîmetle geri döndü. Keşif hareketi netîcesinde, bölgenin Selçukluların yerleşmesine müsâit olduğunu tespit ederek Tuğrul Beye rapor verdi. Tuğrul Bey de, ortalığın yatışması için çöle çekilmişti.

Selçukluların esir yabguları Arslan, 1032 senesinde Hindistan’da hapsedilmiş bulunduğu Kâlencer Kalesinde vefât edince, Gaznelilerle münâsebet daha da bozuldu. Mûsâ Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen kuvvetleri, bölgenin en stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere âit olan Horasan’a, âni bir taarruzla girerek; Merv, Nişâbur ve Serahs havâlisini ele geçirdiler. Gazne Sultânı Mes’ûd, Selçukluları tanımak mecbûriyetinde kaldı. Mûsâ Yabgu’ya, Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin vâliliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma, dört ay gibi kısa bir müddet devâm etti. Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücâdelesi, daha da şiddetlendi.

Selçuklular, hafif süvârî kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş ağır techîzâtlı, çoğu piyâdeden meydana gelen ordusuna, gerilla harpleriyle çok kayıp verdirdiler. 1038 senesinde Serahs civârında yapılan muhârebede, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mes’ûd büyük bir devlet adamı, cesâretli bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişâbur’u Selçuklulara terk edip, kesin netîce alınacak büyük muhârebeyi devamlı geciktirdi. Tuğrul Beyin üvey kardeşi İbrâhim Yınal, 1038’de Nişâbur’u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişabur’a gelen Tuğrul Beyi muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultanü’l-Muazzam, Çağrı Bey de Melîkü’l-mülûk ünvânını aldılar. Büyük Selçuklu Devletinin kuruluş ve istiklâlini îlân ettiler. Selçuklu-Gazneli mücâdelesi 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan Muhârebesi ve Selçukluların üstünlüğü ele almasıyla netîcelendi. (Bkz. Dandanakan Savaşı)

Dandanakan’ın muzaffer başkumandanı Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy, yâni büyük ziyâfette üstün idârecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Beyi Selçuklu Sultanı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda fethedilecek yerlerle, idâreciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Beye, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Beye verildi. Çağrı Beyin oğlu Yâkutî ile İbrâhim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hânedândan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Cürcân ve Damgan’a, Çağrı Beyin oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havâlisine tâyin olundular. Vazîfe taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekran bölgesi, Kirmân ve civârı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadasında Ummân ve dolayları ile Cürcân, Bâdgis, Huttalân tamâmen zaptedildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dihistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havâlisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlubiyete uğratıldı.

Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgâlindeki Bağdat hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgâlindeki halîfelik merkezi olan Bağdât’ı kurtarmak için Abbâsî Halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın dâvetiyle 17 Ocak 1055’te Bağdat’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî Müslümanların büyük hüsn-i kabûlüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî Hükümdârlığını yıkarak Abbâsî halîfeliğini yeniden ihyâ etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifâtlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fâtımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makâmına ve Bağdât şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Beye iki altın kılıç kuşatan hâlife, onu, doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hâkânı” îlân edilmesi,Türklere büyük îtibâr kazandırdığı gibi, alplik rûhunu okşayarak İslâm dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyân eden üvey kardeşi İbrâhim Yınal’ı cezâlandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’ta, Tuğrul Bey ise, 1063’te yetmiş yaşında vefât etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idâresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu. (Bkz. Tuğrul Bey)

Tuğrul Beyin oğlu olmadığından, Çağrı Beyin oğlu Muhammed Alparslan Selçuklu sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının vezîri Amîdülmülk’ü görevden alarak, yerine Nizâmülmülk’ü tâyin etti. Sultan Alparslan, tahta geçmek iddiâsında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itâati altına aldı. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani Kalesini 1064’te fethederek, 16 Ağustos 1064’te Kars’a girdi. Ani, Hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kaim bi-Emrillah, Alparslan’a, “fetihler babası”, yâni çok fetheden mânâsına gelen “Ebü’l-Feth” lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üst-Yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak veTürkmenler itâat altına alındı.” Alparslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyânıyla karşılaştı. Bu isyânı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin teminini arzu eden Sultan Alparslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve Önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî baskısının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alparslan’a itâatini arz ederek, hutbeyi Abbâsî halîfesi ve Sultan Alparslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şeklide yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt Muhârebesine kadar devâm etti (Bkz. Malazgirt Savaşı). Malazgirt Zaferiyle Selçuklulara kapıları açılanAnadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi.

Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan antlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alparslan, antlaşmanın silah zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hudûduna gönderildi.Selçukluların gazâ akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları, Türklerin eline geçti. Türk akınları, Marmara Denizi sâhillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alparslan, çıktığı Mâverâünnehr Seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi.Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alparslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adâletiyle temâyüz etmişti. (Bkz. Alparslan)

Sultan Alparslan vefât ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Kaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul Boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneydeYemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı. Alparslan’ın yerine oğlu ve veliahtı Melikşâh, Selçuklu sultanı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsâyişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gaznelilerle Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etti.

Doğu sınırlarını garantiye alanSultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı sünnîliğin müdafaası için Nizamiyye Medreselerini kuran Tuslu Nizâmülmülk Hasan’dan vezirliğe devâm etmesini istedi. Bu sâyede Selçuklu Devletine veİslâm dînine çok hizmet etmesine sebep oldu.

Sultan Melikşah, çok halim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesnâ bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Sûriye ve Filistin’i idâresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassâsiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcaoğlu Kutalmışoğlu Süleymân Şâh ve Türkmen beylerinden Alp İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütûhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu Ölmezler adlı askerî birlikleri mağlup ettiler. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’te Sapanca çevresinde mağlup ederek, 100.000’den fazla Türk’ü, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleştirdi.

Kutalmışoğlu Süleymân Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını fethetmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli Frank askerlerini Antakya’da; Gümüştigin de Nizip, Âmid ve Urfa civârında Bizans kuvvetlerini mağlup ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idâre etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havâlisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Beyden sonra yerine Danişmend Gâzi geçerek, Amasya ve civârını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gâzi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havâlisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzey-batı ve Batı harekâtını Süleymân Şâh idâre edip, Bizanslılarla mücâdele ve onların âsî kumandanlarıyla ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidâr mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talepleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleymân Şâh, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devletinin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sâhil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak mürâcaatları netîcesiz kaldı.

Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki Şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle berâber Diyarbekir’e doğru yola çıktı.

Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’te şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteâkip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merâsimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.

Sultan Alparslan zamânından beri Sûriye ve daha güneye yürüyen meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamânında da sürdürdü. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk’ı 1076 Martında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra câmilerde okunan Şiî-Fâtımî ezânını yasaklayarak Cumâ hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devletinin “Fâtımî Devletinin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devâm etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Sûriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.

Sultan Melikşâh, kardeşi Tutuş ile Kutalmışoğlu Süleymân Şahın mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan hareket ederek Suriye’de asâyişi yeniden tesis etti. Haleb vâliliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzak-doğudan Orta-doğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdat’ı ziyâret etti. Halife Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdârı” îlân edildi.

Selçukluların İslâma ve insanlığa hizmeti sâyesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar sûikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önceSelçukluların meşhur vezîri Nizâmülmülk, Hasan Sabbah’ın fedâilerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdat’ta zehirlenerek şehit edildiler. Melikşâh’ın ölümüyle başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtun da küçük oğlu Mahmud’u sultan ve torunu Câfer’i halîfenin veliahtı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada taraftarlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtunun üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtunun Gence meliki İsmâil’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.

Terken Hâtunun bir sûikast netîcesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdüyse de 1093 yılında vukû bulan uzun mücâdeleler esnâsında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sâyede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümüyle bütün râkiplerini bertaraf ederek adına Bağdat’ta hutbe okundu.

Sultan Berkyaruk zamânında Selçuklu Devleti;
a) Irak ve Horasan,
b) Sûriye,
c) Kirman,
d) Türkiye Selçukluları
olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğunu toplamaya başladığı bir sırada Haçlı orduları da Sûriye’ye geldiler. Berkyaruk, Haçlılara ve onların Antakya Muhâsarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere memur etti. Anadolu’dan geçen Haçlılar, Sûriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvâsına ihânet eden Şiî-Fâtımîlerin, Sünnî Müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Sûriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Sûriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebep oldu. Netîcede ilerlemeye devam eden Haçlılar, Antakya’yı işgâlden bir sene sonra Kudüs’ü ele geçirip, şehirde meskûn olan yetmiş bin Müslüman ve Yahûdîyi hunharca katlettiler.

Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiâsıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlup olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defâ bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdârı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hâle geldiğini ve nihâyet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçiyle, kardeşini barışa iknâ etti. Böylece 1104’te Âzerbaycan’da Sefîdrûd hudut olmak üzere Kafkasya’dan Sûriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdat, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Âzerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idâresi de Berkyaruk’ta kaldı.

Büyük Selçuklu Devleti, iki devlete ayrılmak sûretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşındayken vefât etti. SultanBerkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refâhı için çalışan bir kimseydi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve berâberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı. (Bkz. Berkyaruk)

Berkyaruk’un vefâtıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’te tek başına sultan oldu. Önce amcasının oğlu Mengübars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden Haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Sûriye’de Haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdiyse de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmiinde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Sûriye ve Horasan’daki Bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefâtı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi.

İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeniMahmûd’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiâsında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save Savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muâmelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartıyla Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı. (Bkz. Irak Selçukluları)

Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamânı, Selçukluların son parlak devriydi. Bu arada Büyük Selçuklu Devletini iki büyük tehlike tehdit ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Sûriye’ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylardı. Sultan yalnız bu ikinci tehlikeyle uğraştı. Doğu Karahanlılar Devletini yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan Meydan Muhârebesini kaybetti. Bu muhârebeden sonra Seyhun Nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan Meydan Muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi Müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.

Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdârı Alâeddîn Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekteydi. Büyük kuvvetlere sâhip olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muhârebede Gûr ordusunu mağlup ederek Katvan’da kaybedilen îtibârı yeniden sağladı.

Gûr gâlibiyetinden sonra erişilen ihtişam fazla uzun sürmedi. Vergi tahsili sırasında yapılan haksızlık yüzünden kendi soyundan olan Oğuzlarla bâzı emirler arasındaki ihtilâflar gittikçe büyüdü. Sultan Sencer, bir kısım ümerânın ısrârı ile göçebe Oğuzların üzerine yürümek mecbûriyetinde kaldı. 1153 senesi Mart ayında Belh civârında Oğuzlarla yapılan muhârebeyi Selçuklular kaybettiler. Bu ağır mağlûbiyetin sonunda Sultan Sencer esir düştü. Oğuzlar, Sencer’e, esir de olsa sultan gözüyle baktılar.

Selçuklular Alaaddin Köşkü

Esir Sultanı kurtarmak için ilk harekete geçen, onu harbe sürükleyen Belh vâlisi Emir Kumac’ın torunu Müeyyed Ayaba oldu. Sencer, her ne kadar gündüz tahtta oturtuluyor ve zâhirî bir iltifât görüyorsa da geceleri demir bir kafeste uyuyordu. Onun adına çok usulsüz işler yapılıyor ve bâzı vaadlerde bulunuluyordu. Bu durum karşısında Sencer, 1156 senesi Nisan ayında kaçmaya muvaffak oldu. Fakat ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzûrsuzluk ve istikrarsızlığa mâruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, kendini toplamaya muvaffak olamadı. Her ne kadar tâbi beyler, Sencer’e kurtuluşundan dolayı memnûniyetlerini ve bağlılıklarını bildirmişlerse de, Selçuklu kumandanları arasındaki mücâdele Sultana gerekli imkânı sağlamadı. Sencer, 9 Mayıs 1157 senesinde yetmiş üç yaşında vefât etti. Merv’de daha önce yaptırdığı Dârü’l-Apir’de defnedildi. Onun vefâtından sonra Büyük Selçuklu Devletinin İran, Irak, Suriye ve Anadolu’daki parçaları, Selçuklu Hânedânına mensup kişilerce idâre edilip, on dördüncü asra kadar devâm edenler oldu.

Devlet teşkilâtı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya’dan Mâverâünnehr ve Horasan’a gelince bütünüyle İslâmiyeti kabul ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün İslâmiyete aykırı olmayan unsurlarını müesseselerinde sentezleştirdiler. Türk devlet geleneğinin esâsını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkilâtı; Karahanlı, Sâmânlı, Gazneli ve Abbâsî devletleri teşkilâtından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir sûrette uygulamıştır.

Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan ünvanlı hükümdârlara umûmiyetle Sultânülâzam denilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan, batıdaki imparator kelimelerinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslâmî ad da taşırdı. Halîfe tarafından künye ve lakab da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hânedan mensuplarınca idâre edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultanın hâkim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve dîvânın kararlarına büyük sultanın imzâsı yerine tuğra çekilip, tevkiî (nişan) yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hâkimiyet işâreti olarak başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultanın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defâ nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzûruna kabul edip, memleket meselelerini görüşür ve ahâlinin hâlinden haberdâr olurdu.

Saray teşkilâtı: Sarayda sultanın âilesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilâtı ve teşrifâtçılık önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslâmî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvânlar arasındaki irtibâtı Hâcibü’l-hâcib denilen Hâcib sağlar; örfî meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultânın îtimâd ettiği şahıslar arasından seçilirdi.

Emîr-i candâr; saray muhâfızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla vazifeliydi. Silâhdâr; merâsimlerde sultânın silâhlarını taşıyıp, silâhhânedeki muhâfızların âmiriydi.

Emîr-i alem; sultânın “Râyet-i Devlet” denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhâfaza etmekle vazifeliydi. Emîr-i alemin maiyetinde alemdârlar vardı. Yasacı; bayrak ve nevbet takımını muhâfaza ve idâre ederdi.

Câmedâr; sultânın elbiselerinin muhâfızıydı. Emîr-i meclis; sultânın ziyâfetlerini hazırlatıp, teşrifâtçılık yapardı. Emîr-i çeşnigîr; sultânın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çaşnigirlerin âmiriydi. Şerabdâr-ı has; sultânın şerbetlerini hazırlamak, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle vazifeliydi. Serhenk (Çavuş); merâsimlerde ve sultanın seyâhatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Âhur, Üstâdüddâr, Vekîl-i Has, Emîr-i Şikâr, Bazdâr ve Nedimler de sarayda vazifeli kimseler arasındaydı.

Hükûmet: Devleti idâre etmek için işler dîvânlarda yürütülürdü. Büyük dîvân denilen dîvân-ı saltanatta devletin umûmî işleri görüşülüp, yürütülürdü. Selçuklularda büyük dîvândan başka devletin mâlî, askerî, adlî ve diğer işlerine bakan dîvânlar da vardı. Dîvân başkanı, sultanın mutlak vekili olan Sâhib, Sâhib-i dîvân ve Hâce-i büzürg de denilen vezirdi. Vezir bir tâne olup, alâmet olarak destâr (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezîrin diviti, Devâtdâr’da olup, aynı zamanda sır kâtipliği de yapardı.

Selçuklularda, İstifâ dîvânı; mâlî işlerle alâkadar olup, en önemli âzâsına Müstevfî denirdi. Tuğrâ dîvânı; ferman, berat, menşûr, nâme, mektup dâhil, yazışmalara tuğra çekerdi. İşraf dîvânı; Müşrif-i memâlik de denilen müşrifin âmirliğinde umûmî teftiş yapardı. Dîvân-ı arz’a, Arzü’l-ceyş başkanlık ederdi. Emîr-i ariz de denilen bu zâtın reisliğindeki teşkilât, millî savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzâdelerin yetişmesiyle alâkadar olan atabegler eyâlet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askerî vâliler, mülkî idâreden mesul olan âmiller ve zâbıta hizmetleriyle emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker görevini üstlenmiş olan muhtesipler de hükûmet teşkilâtı içinde yer alırdı.

Adlî teşkilât: Adliye, şer’î ve örfî kazâ olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’î dâvâlara kadılar (kâdılar) bakardı. Kâdı’l-kudât denilen baş kâdı, Bağdat’ta bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kâdı, diğer kâdıları da teftiş ederdi. Kâdılar, şer’î dâvâlar, tereke(mîrâs), hayrât ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri,Hanefî olduklarından, dâvâlar ve meseleler bu mezhebin hükümlerine göre hâlledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kâdılar durumu sultâna bildirerek, düzeltme yapılır, hatânın önüne geçilirdi. Kâdıların yetişmesine çok dikkat edilirdi.

Örfî mahkemelerin başında Emîr-i dâd denilen adâlet emîri bulunurdu. Bunlar; devlete, kânunlara ve emirlere karşı gelenlerin dâvâlarına, siyâsî suçlara bakarlardı. Bir nevî olağanüstü mahkemeler demek olan Dîvân-ı mezâlim’e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler (Kâdıaskerler), ordu mensuplarının dâvâlarına bakardı. Dîne aykırı görülen her harekete muhtesip, ânında müdâhale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük ve eyâlet dîvânlarına bağlı değildiler.

Ordu

Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve Timarlı sipâhilerden meydana geliyordu. Sarayda husûsî olarak yetiştirilip, doğrudan sultâna bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defâ maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vâli, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.

Sipâhiler, süvârî kuvvetleriydi. Sipâhi ordusu mensuplarından her biri, devletin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (iktâ=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktâlar sâyesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfûsunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sâyede istihsâlin artmasını, halk ile hükûmet arasında yeni askerî ve idârî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvâriden fazla asker besleyen iktâ sâhipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcûdu 400.000’e kadar çıktı. Bunun 46.000’i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmıştı. İktâ sistemiyle, memleket menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli bir askerî ve idârî teşkilâta sâhip oldular. Aynı sistem, Osmanlılara da tesir etti. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.

Selçuklu ordusunun gezici hastahâneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silâh olarak yay, ok, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen ve çokal kullanılırdı. Muhâsara silâhlarından da külünk, miskap da denilen nakkap, mancınık kullanılırdı. Ordunun silâhları ülke içinde en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mâhir ustalar tarafından îmâl edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletler de vardı. Ordunun ihtiyâcının karşılanması ve meselelerinin hâlline Dîvânü’l-ceyş bakardı. Sosyal hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayâtı vardı. Sosyal yapı, ortaçağ Avrupasından tamâmen ayrıdır. Cemiyet; Selçuklu Hânedânı ve mensupları başta olmak üzere askerî ve mülkî ricâl ile devlet teşkilâtı dışında kalan ahâliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hind’deki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hânedân ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan ahâlinin, kânun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın has ve iktâ oluşuna göre hükûmetin himâyesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, verâset yoluyla çocuklara geçerdi.

İktisâdî ve Ticârî Hayat

Selçukluların hâkim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde iktisâdî bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalararası ticârette köprü vazifesi görüyordu. Selçuklu ülkesinin her türlü zirâî mahsûlün yetişmesine müsâit iklim, coğrafî ve tabiî zenginliklere sâhip olması sâyesinde bol mahsul yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticâreti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı.

Yabancı ülkelerle ticârî anlaşmalar yapılıp, çok düşük gümrük târifesiyle ihrâcât ve ithâlât teşvik edildi. Karada eşkiyânın ve açık denizlerde korsanların tecâvüzlerine uğrayan tüccârın zararının, hazîneden tazmin edilerek garanti altına alınması ticâretin gelişmesinde çok tesirli oldu. Devletin tüccâra garantisi, her türlü emniyet, huzur ve imkânının yanında ayrı bir teşvikti.

Ticâretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, istihsâlin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refâh vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk zirâati yapılıyordu. Hayvan çok yetiştirilip, diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve dokuma sanâyii için şap mâdeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihrâç ediliyordu. Kâşihânelerde zarîf çiniler îmâl edilip, Selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar sıkı kontrolden geçerdi. Her zanâat kolu bir lonca teşkilâtına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbâbını kontrol altında tutardı. Lonca reîsine Ahi, ahilerin reîsine de Ahi Baba denirdi (Bkz. Ahîlik). Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccâr mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, mahallî, millî ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nâdide eşyâ alıp, at, halı, ipek ve mâden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arâzi vergisi olan harac, zirâat vergisi olan öşür, iltizâm, ganîmet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1131 seneleri arasındaki yetmiş beş senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.

İlim

Selçuklular İslâmiyete tam bağlı, îtikâtta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle îtikâtta Mâtürîdî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de îtikâdda Eş’arî ve amelde Şâfiî ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Bâtınîler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla âlimler ve devlet mücâdele hâlindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dînî tahsil ve terbiyenin yapıldığı medrese, tekke ve zâviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.

Selçuklu medreselerinde dînî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamânında kıymetli âlimler yetişip, hâlâ değerini muhâfaza eden orijinal eserler yazıldı. Sofiyye-i aliyyeden, Şâfiî fıkıh âlimi olup, Risâle-i Kuşeyriyye sâhibi Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm Kuşeyrî (986-1074); Et-Teysir Tefsîri müellifi Ebû Nasr Abdürrahîm; Şâfiî fıkıh âlimlerinden ve Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi müderrislerinden Ebû İshâk Şîrâzî (?- 1083); pekçok eser sâhibiEbû Meâli Cüveynî (?- 1085); İslâm âlimlerinin en büyüklerinden, pekçok sâhada eser sâhibi Nizâmiye Medresesi Müderrisi İmâm-ı Gazâlî (1059-1111); Nizâmiyye müderrisi ve Şâfiî âlimlerinden Fahr-ül-İslâm Abdülvâhid (?- 1108); Hanefî âlimlerinden Kâdılkudât el-Hatîbî (?- 1079); Te’arrûf kitabı şârihi ve Menâzil-üs-Sâyirîn sâhibi Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî (1005-1088); meşhur Besit, Vesît ve Vecîz tefsirlerinin sâhibi Vâhidî (?- 1075); Hanefî fıkıh ve tefsir âlimi Fahru’lislâm Pezdevî (1009-1089); Hanefî âlimlerinden Câmi-u Kebîr, Câmi-u Sagîr, Siyer-i Kebîr, Muhtasar-ı Tahâvî şerhleri ve Mebsut, Kafî Şerhi, Muhit kitaplarının sâhibiSerahsî (?- 1090); Hanefî âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Zînet-ül-Hayât, Menâzilü’s-Sâyirîn ve Menâzilü’s-Sâlikîn sâhibi Yûsuf-i Hemedânî (1048-1141); büyük fıkıh ve kelâm âlimlerinden ve meşhur Milel Nihâl kitabı sâhibi Şehristânî (1076-1153); Şâfiî fıkıh, hadis ve tefsir âlimlerinden ve Me’âlimü’t-Tenzîl Tefsiri ile Mesâbih hadis kitaplarının yazarı Begavî (?- 1122); Şâfiî âlimlerinden ve tefsîr ilminin üstâdlarından Envârü’t-Tenzîl, Tavâliü’l-Envâr kitablarının sâhibiKâdı Beydâvî; Kâdirî yolunun önderi, fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid Abdülkâdir-i Geylânî (1077-1166); Nizâmülmülk (1018-1092) dâhil daha pekçok âlim Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himâye görüp, kıymetli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.

Bunları Türkiye Selçukluları devrinde; evliyânın büyüklerinden ve gönül sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Muhammed Rûmî (1207-1273) ve oğluSultan Veled (1227-1307); evliyâdan Şems-i Tebrîzî (?- 1247) tâkip etmiştir.

Selçuklular, İslâmî ilimlerin öğretim ve eğitiminin yapıldığı ve zamânın fennî ilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sâhip, üniversite mâhiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi olup, İsfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra ve Amul’da nümûneleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün İslâmî ilimler okutulurdu. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan İslâmî ilimlerin yardımcısı riyâziye (matematik), hey’et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimyâ sâhalarında derin âlimler yetişti. Rasadhâneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri tâkip edildi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sâhalarda, edebî cephesiyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü’l-Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Acâ’ibü’l-Mahlûkat sâhibi Ahmed Tûsî ve daha pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler verdiyse de, on üçüncü asırda İslâm ülkelerindeki Moğol tahribâtı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı kaybolmuştur. Yazılan pek kıymetli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında hebâ olmuştur.

Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himâyesiyle kıymetli edip ve şâirler yetişerek çok güzel eserler meydana getirildi. Selçuklu sarayında, devlet teşkilâtıyla edebiyât çevresinde umûmiyetle Farsça, medrese çevresi Arabça, Selçuklu Hânedânı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sâhasında kıymetli kitaplarıyla tanınan meşhûr Bostan ve Gülistân sâhibi Sa’dî-i Şîrâzî, Ömer Hayyam, Enverî, Lâmi-i Cürcânî, Ebü’l-Me’âli Nahhâs, Ebû Tâhir Hâtûnî, Ebyurdî, Habbâriyye, Ezrakî gibi edip ve şâirler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih rûhunu canlı tutan destânî eserler yazdılar. İbn-i Hassûl’un Risâle-i Melikşâhiyye, Ebû Tâhir-i Hâtûnî’nin Târih-i Âl-i Selçuk, Muizzî’nin Siyer-i Fütûh-i Sultan Sencer, Hemedâni’nin Unvalü’s-Siyer, İbn-i Funduk Beyhekî’nin Meşârib-üt-Tecârib, Zînetü’l-Küttâb li Ka’ini’nin Kitâb-ı Metâhirü’l-Etrâk, İmâdeddîn-i İsfehânî’nin Zübdetü’n-Nüsra, İbn-i Cevzî’nin Muntazam, Sıbt İbn-i Cevzî’nin Mir’atü’z-Zamân, İbn-i Bibî’nin El-Evâmirü’l-Alâiyye, İbn-i Esîr’in Kâmil ve Üsüdü’l-Gâbe târih alanında yazılmış eserlerdir. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî ve târihî eserlerin bâzıları, Moğol tahribâtı sebebiyle ele geçmemiştir.

Mîmarlık ve Sanat

Selçuklular Sırçalı Medrese

Selçuklu mîmârî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Bâtınîler, Moğollar ve asırların tahribâtına rağmen mevcutları dahi mütehassıslarınca hâlâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, câmi, mescit, türbe, künbet, kervansaray, ribat, han, çarşı, tıp fakültesi mâhiyetinde her biri şifâ yurdu olan hastahâne, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersâneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı Selçuklu mîmârî eserlerini meydana getirir. Kitâbe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccâdeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mîmârî eserlerinin bir başka zerâfet ve ihtişâm örneğidir. Çadır şeklindeki kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliyâ, âlim, devlet adamları ve hürmete lâyık şahıslar adına yapılan muhteşem türbeler ülkenin her tarafında mevcuttu. İlk Büyük Selçuklu Hükümdârı Tuğrul beyin Rey’de Künbed-i Tuğrul, İsfehan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanların muhteşem türbeleri çok süslü, kıymetli eşyâ ve mefruşâtla doluydu. Bağdat’ta İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye ve Necef’te hazret-i Ali’nin makâmına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşâh tarafından yapılması, Selçukluların Sahâbe-i kirâm, Ehl-i beyt, âlim ve muhterem zâtlara hürmetlerindendir. Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişâbûr’da muhteşem saraylar ve câmiler inşâ ettiler.

İsfehan ve Bağdat’ta rasathâneler kurularak, mîlâdî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celâlî Takvimi, Sultan Melikşâh’ın Celâleddîn lakâbına nisbetle hazırlandı. İsfehan ve Bağdât’ta, büyük şehirler de dâhil ülkenin her tarafında şâheser vasıfta büyük ve muhteşem câmiler yapıldı. Selçuklular zamânında iki bin kişinin namaz kılabileceği yirmi bin kişinin vâz dinleyebileceği kadar büyük câmiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler Bâtınîler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşâh’ın İsfehan’da yaptırdığı Ulu Câmi (Mescid-i Cumâ) Bâtınîler tarafından kundaklandı.Yanan beş yüz yazma paha biçilmez Kur’ân-ı kerîm dışında câmi bir milyon altın sarfla tâmir edildiyse de eski hâlini alamamıştır.

Han, kervansaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hânkâh, hamam, câmi ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükûmetin îmâr ve inşâat işlerini Emîr-i mîmâr idâresinde bir heyet kontrol ve nezâret ederdi. Ayrıca büyük âbidevî eserlerin ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, dâimî bir mîmârları bulunurdu.



Suriye ve havâlisinde Sultan Melikşâh’ın kardeşi Tutuş tarafından kurulan bir Selçuklu hânedânı.

Suriye Fâtihi Emir Atsız’ın Kâhire yakınlarında Fâtımîler karşısında mağlûbiyeti sırasında öldüğü zannedilince, Sultan Melikşâh Suriye’yi kardeşi Tutuş’a verdi (1077). Fakat Atsız’ın, Sultan Melikşâh’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi emredildi. Bir süre sonra Fâtımîler Şam’ı kuşatınca, Atsız, Melik Tutuş’u yardıma çağırdı. Atsız’ın ölmesi üzerine Tutuş, daha önce hâkim olduğu Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079). Sonra Kudüs’ü aldı. Büyük Selçuklu Devletine bağlı olarak, başşehri Şam olmak üzere, Suriye Selçuklu Devletini kurdu.

Bu sırada Antakya’yı fetheden Anadolu fâtihi Süleymân Şâh, Suriye hâkimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla Haleb’i ele geçirmek için hareket etti (1085). Haleb Vâlisiİbn-i Huteytî, Tutuş’tan yardım istedi. Melik Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu halde, harekete geçti. İki hânedân üyesi Haleb civârında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. Yapılan muhârebede Süleymân Şah hayâtını kaybetti (1086). Tutuş, Haleb’i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. Suriye’deki hâdiseler üzerine Melikşâh bölgeye sefer düzenledi. Tutuş Şam’a çekildi.

Sultan Melikşâh’ın Suriye’den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip, 1090 senesinde Humus’u ele geçirdi.Trablusşam muhâsarası başarısızlıkla netîcelendi. Melikşah’ın vefâtı üzerine Sultan Berkyaruk’la saltanat mücâdelesine girişen tutuş, Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. Genç yaşta hayâtını kaybetti (1095). Melik Tutuş’un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Dımaşk’ta saltanatını îlân etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep ve Dımaşk Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı.

Haleb Selçuklu Melikliği

Rıdvan, Haleb Melikliğini kurduktan sonra topraklarını genişletmek üzere, vezîri Cenâhüddevle ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Fakat, Artukoğlu Sökmen’in başarılı müdâfaası karşısında kuşatmayı kaldırarak, Ermeni asıllı Toros’un idâresinde bulunan Urfa’yı zabtetti (1096). Şehrin idâresini Antalya vâlisiYağıbasan’a vererek Haleb’e döndü. Melik Rıdvan, Dımaşk’ı da alarak, babasının hâkim olduğu topraklara sâhip olmak istiyordu. Bunun için Artukoğlu Sökmen Beyden yardım istedi. Bir süre sonra Rıdvan, Sökmen’in kuvvetlerinin de katıldığı ordusuyla, Dımaşk’ı muhâsara etti. Ancak iki kardeş arasındaki mücâdele Fâtımîlere yaradı. Fâtımîler büyük bir ordu ile gelerek, Kudüs’ü zaptettiler (Ağustos 1096). Melik Rıdvan ise Kınnesrin’de Dukak’ın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu savaş netîcesinde Dukak, Rıdvan’ın üstünlüğünü tanımak mecburiyetinde kaldı.

Diğer taraftan Haçlılar 1098 senesinde Antakya’yı ele geçirdiler. Hâkimiyet sâhalarını genişletmeye çalışan Antakya hâkimi Bohemond, Haleb’e bağlı bâzı kaleleri ele geçirdi. Rıdvan, Haçlıların ele geçirdiği Kella Kalesini geri almaya çalıştıysa da, mağlup oldu. Çok geçmeden Haçlılar, Haleb’i kuşatma hazırlıklarına başladılar. Fakat Malatya Emîri Danişmend kumandasındaki bir Müslüman ordusu tarafından sıkıştırılınca geri çekildiler.

1104 senesinde Sökmen Bey ve Emir Çökürmüş idâresindeki Türk kuvvetleri Urfa ve Antakya Haçlılarını Harran’da mağlup etti. Bunun üzerine Melik Rıdvan harekete geçerek, Haleb civârında Haçlıların elinde bulunan birçok yeri aldı. Böylece bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kaldı. 1107’de Melik Rıdvan’ın Antakya bölgesine kadar seferler düzenlemesi üzerine Antakya Prensi Tancerd harekete geçerek Esârib ve Zerdâna kalelerini zaptetti. Bölgeye karşı yağma akınları düzenledi. Melik Rıdvan bu durum karşısında Tancerd ile ağır şartlarda bir anlaşma imzâladı. Bir süre sonra Rıdvan, Haçlılara karşı Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’dan yardım istedi. Sultan Muhammed Tapar’ın yardım çağrısına birçok emir uydu ve Mevdûd’un komutasındaki Selçuklu ordusu Tell-Başir’i kuşattı. Fakat başarısızlıkla netîcelendi. Rıdvan, Haleb’e Haçlı baskısının artması karşısında Büyük Selçuklu ordusunun Haleb’e gelmesini istedi. Emir Mevdûd, bu isteği yerine getirmek için Haleb önlerine geldiyse de, askerin halka kötü davranması, Rıdvan’ın şehir kapılarını kapamasına yol açtı ve Selçuklu ordusu Haleb’den ayrılmak mecbûriyetinde kaldı.

Melik Rıdvan’ın 1113’te vefâtından sonra yerine on altı yaşındaki oğlu Alb Arslan el-Ahras geçti. Fakat idâre tamâmiyle atabegi Hadim Lü’lü’ün elindeydi. Bu dönemde Haleb’deki bâtınîlerden şikâyetlerin artması üzerine Sultan Muhammed Tapar, bir elçi göndererek bâtınîlere karşı harekete geçilmesini istedi. Alb Arslan, bu isteğe uyarak bir kısım bâtınî reîsini öldürdü. Bâtınîleri sevmeyen Haleb halkı da bu harekâta iştirâk etti. Bâtınîlerin sağ kalanları Suriye’nin çeşitli şehirlerine ve Haçlılara sığındılar. Alb Arslan’ın melikliği kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi üzerine yardım için Tuğtegin’e mürâcaat etti ve Dımaşk’a dostça bir ziyâret yaptı. Tuğtegin, bu mürâcaatı müsbet karşıladı. Bu durum karşısında Atabeg Lü’lü, Alb Arslan’ın davranışlarından ve Tuğtegin’in istekleri doğrultusunda hareket edeceğinden korkarak 1114 senesinde Alb Arslan’ı öldürttü.

Hadım Lü’lü, Alb Arslan’ın yerine Rıdvan’ın altı yaşındaki oğlu Sultanşâh’ı geçirdi. Böylece bir süre için devletin gerçek idârecisi durumuna geldi. Fakat kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun küçük çapta olması, Haleb Melikliğini sâdece bu şehri müdâfaa durumunda bıraktı. Lü’lü’ün ise 1117’de öldürülmesinden sonra Artuklu İlgâzi 1118’de Haleb’i ele geçirdi ve Sultanşâh’ı hapsetti. Böylece Haleb Melikliği sona erdi.

Dımaşk (Şam) Selçuklu Melikliği: Tutuş’un ölümünden sonra oğlu Dukak Suriye Selçuklularının Dımaşk şûbesini kurmuştu. Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğtegin, Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Dımaşk’a gelerek Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesiyle evlendi ve Savtigin’i ortadan kaldırarak melikliğin idâresini ele aldı. Dukak, Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Haleb Meliki Rıdvan ile yaptığı mücâdelede mağlup olunca, onun hâkimiyetini kabul etti.

Melik Dukak, bundan sonra Haçlılarla mücâdele etti. Fakat Haçlı kumandanı Raymond’la yaptığı Trablus önündeki savaşı kaybetti (1102). Daha sonra Cenâhüddevle, Rahbe’yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, Melik Dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. Cenâhüddevle, Dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabeg Tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı tahta geçirdi. Fakat Tuğtegin’den korkan Ertaş, Dımaşk’tan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerine Tuğtegin âilesi Börîler Hânedânı kuruldu.


Suriye Selçukları Hükümdarları Tahta Geçişleri
Tâcüddevle Tutuş .................................. 1079
Rıdvan (Haleb’de) ..........................1095-1113
Dukak (Şam’da)..............................1095-1104
Alb Arslan el-Ahras (Haleb’de) .............. 1113
Sultanşâh (Haleb’de)......................1114-1117


Arran (Karabağ) da kurulan Müslüman bir hânedan. Onuncu yüzyıl ortalarında Muhammed bin Şeddâd tarafından Erivan yakınındaki Divin’de kuruldu. Muhammed bin Şeddâd, muhtemelen 951’de Divin’de hâkimiyetini îlân etti. Azerbaycan hükümdarı oldu. 955 yılına kadar bölgeye hâkim oldu. Deylemîler 960’ta Divin’i ele geçirdilerse de, 971’de bölgeden sürüldüler. Gence’ye hâkim oldular. Gence, Şeddâdîler’in asıl merkezi oldu. Şeddâdîler, bölgede İslâmiyetin müdâfaasını üzerlerine alıp; Gürcü Bağratîler, Ermeni prensleri, Bizanslılar, Ruslar ve Kafkasya’yı aşan Osetler, yâni Alanlar ile mücâdele ettiler. Bunlarla mücâdelede Ebü’l-Ensar Birinci Şâvur (1049-1067) büyük başarılar elde etti.

Şeddâdîler, Selçukluların bölgeye gelip, hâkimiyet kurmasıyla Sultan Tuğrul Beye, itaat ettiler. Sultan Alparslan (1063-1072), 1072’de Bağratîlerin merkezi Ani’yi ele geçirince Şeddâdîlerin bir kolunu buraya yerleştirdi. Selçuklu kumandanlarından Savtiğin, 1075’te Arran’ı zabtedip, Şeddâdî emiri Üçüncü Fazl’dan topraklarını istedi. Bölge Selçukluların hâkimiyetine geçti. Ani şûbesiyse, 1174 yılına kadar iş başında kaldı. Bu târihten sonra Ani’ye Gürcüler hâkim oldu. Bölge sonradan bütünüyle Osmanlıların hâkimiyetine geçti.


Şeddâdî Hâkimleri
Asıl Şeddâdî Kolu Divin ve Gence’de:
Muhammed bin Şeddâd ..................(951-971)
Ali Leşkerî-I bin Muhammed ............(971-978)
Merzubân bin Muhammed................(978-985)
Fazl-I bin Muhammed ....................(985-1031)
Ebü’l Feth Mûsâ ..........................(1031-1034)
Ali Leşkerî-II ................................(1034-1049)
Anûşirvân bin Leşkerî .......................... (1049)
Ebü’l-Ensâr Şâvur-I ......................(1049-1067)
Fazl-II bin Şâvur ..........................(1067-1073)
Fazl-III bin Fazl ............................(1073-1075)

Ani Şûbesi:
Menûçihr bin Şâvur ......................(1072-1118)
Ebü’l-Esvar-II Şâvur ....................(1118-1124)
Fazl-IV bin Şâvur-II ............................(1125-?)
Mahmûd ............................................(?-1131)
Hûşçihr ..............................................(1131-?)
Şeddâd ..............................................(?-1115)
Fazl-V ..........................................(1115-1161)
Şâhenşâh ....................................(1164-1174)
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter