Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


On altı ile on sekizinci yüzyıllar arasında İran’da hüküm süren hânedân. Evliyânın büyüklerinden olan Şeyh Safiyyüddîn Erdebîlî’nin soyundan geldikleri için, Safevî ismiyle anıldılar.

Safevîlerin dedesi olan Safiyyüddîn Erdebîlî, 1252-1334 yılları rasında Erdebil ve civârında yaşamış bir veliydi. Kendisi ve halîfeleri zamânında yolu, İran, Irak ve Andolu’da yayıldı. Osmanlı pâdişâhlarının, Tîmûr Han ve Akkoyunluların ilgi ve yakınlıklarını gördüler. Tîmûr Han, Safiyyüddîn Erdebîlî’nin torunlarından Hoca Ali’ye Erdebil şehrini vermiş ve burada bağımsız hareket etme yetkisi tanımıştı. Anadolu’ya daha önceki devirlerde yerleşmiş olan Bâtınîler ve Tîmûr Han tarafından Anadolu’dan götürülen Türkmenler, Safeviyye yolunun mensupları arasına girdiler. Bâtıniyye sapık fırkasının, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını esas alan fikirlerini Safevîler arasında yaymaya başladılar. Hoca Ali’nin torunu olan Cüneyd’e de, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını bulaştırdılar.

Cüneyd, Bâtınîlerin fikirlerinin etkisinde kalarak doğru yoldan ayrıldı. Ehl-i sünnet îtikâdında olan Müslümanların nefretini kazanan Cüneyd, baba ve dedelerinden dolayı kendisine gösterilen hürmet ve sevgiyi istismâr edip, siyâsete karıştı. Bölgeye hâkim olan Karakoyunlulara karşı zaman zaman ayaklanmalar düzenledi. Bu yüzden memleketini terk etmeye mecbur kalarak, bir ara Osmanlılara ve Karamanoğullarına sığındı. Ancak, sapık fikirlerinden dolayı buralarda da tutunamadı. Güney ve Güneybatı Anadolu ile Sûriye’nin kuzeyindeki Türkmenler arasında sapık fikirlerini yayarak, bu bölgede bir beylik kurmaya çalıştı. Fakat Mısır Memlûk hükümdârlarının müdâhalesiyle başarısızlığa uğradı.

Sonra Trabzon ve Canik bölgesine giderek burada faaliyetlerde bulundu. Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan, Şeyh Cüneyd’in nüfûzundan faydalanmak üzere onu kızkardeşi Hadîce Begim’le evlendirdi. Bu evlilikten Haydar adında bir oğlu dünyâya geldi. Gürcistan ve Çerkez ülkelerine seferler düzenledi. Şirvan hükümdârı Halil ile yaptığı muhârebede öldü (1460).

Fikrî temelleri, Eshâb-ı kirâm düşmanlığına dayanan bir devlet kurmayı gâye edinen Cüneyd’in yerine oğlu Haydar geçti. O da açıkça Eshâb-ı kirâm düşmanlığını yaymaya çalıştı. Dayısı Uzun Hasan’ın kızı Halîme Begim Âlemşâh’la evlendi. Bu evlilikten, meşhur Şâh İsmâil dünyâya geldi. Akkoyunlularla akrabalık bağlarını daha da pekiştiren Haydar, gücünü arttırdı. Kendine tâbi olanlara, kızıl başlıklar giydirdi. Bu sebeple ona tâbi olanlara “Kızılbaş” adı verildi. Babasının öcünü almak üzere Şirvan hükümdârıFerruh Yesâr üzerine yürüdüyse de 1488’de yapılan savaşta öldü.

Haydar’ın ölümünden sonra, İsmâil’in de aralarında bulunduğu çocukları anneleriyle birlikte dayıları ve Akkoyunlu sultânı olan Yâkûb tarafından hapsedildiler. Sultan Yâkûb’un 1490’da ölümünden sonra, İsmâil ve kadeşleri, anneleriyle birlikte serbest bırakıldılar. Büyük kardeşleri olan Sultan Ali, Safevîlerin başına geçti. Daha sonra Akkoyunlularla araları iyice açıldı. 1493’te Akkoyunlularla yaptığı bir muhârebede Sultan Ali’nin ölümünden sonra Safevîler dağıldı. Sultan Ali, ölmeden önce yerine henüz altı yaşında olan kardeşi İsmâil’i veliaht tâyin etmişti. İsmâil ve kardeşi İbrâhim’in başına bir iş geleceğinden korkan Safevîler, onları gizlediler. Bir müddet Gilan’a götürülen İsmâil, orada altı yıldan fazla kaldı.

Akkoyunlu Hükümdârı Sultan Rüstem’in ölmesi üzerine meydana gelen kargaşalıktan istifâde etmesini bilen Safevîler, çocuk yaşta olan İsmâil’in etrâfında toplanıp, Akkoyunlu tahtında hak iddiâ ettiler. Çoğu Anadolu’da bulunan birçok Türkmen kabîlesini de yanlarına alarak Arran (Karabağ) ve Şirvan’ın bir kısmını ele geçirdiler. Âzerbaycan üzerine yürüdüler. Akkoyunlu hükümdârı Elvend Beyi yenilgiye uğrattılar. Tebriz’e dönen İsmâil bin Haydar’ı 1501’de şâh îlân ederek Safevî Devletini kurdular. Şâh İsmâil Safevî, öncelikle çevresindeki beylik ve devletlerle savaşıp bâzılarını hâkimiyeti altına aldı. Şiîliği yayarak Tebriz’de on iki imâm adına hutbe okutup, kendi adına para bastırdı.

Akkoyunlular, elden çıkan topraklarını ele geçirmek için teşebbüse geçtilerse de başarılı olamadılar. Doğuda bulunan Tîmûrlu Müslüman-Türk Devleti de zayıflamıştı. Kendini güçlü hisseden Şâh İsmâil, 1502-1503’te Irak üzerine yürüyüp Akkoyunlu Hükümdârı Murâd Beyi mağlup ederek Şîrâz’ı ele geçirdi. Kâzerûn’u alıp, pekçok Ehl-i sünnet âlimini ve sünnî Müslümanı kılıçtan geçirtti. Yezd ve İsfehan’ı da istilâ ederek sapık fikirlerini kabûl etmeyen Ehl-i sünnet Müslümanlara zulüm yaptı ve kabul etmeyip karşı çıkanları öldürttü. Anadolu içlerinde ve Osmanlı topraklarına da sapıklıklarını yaymaya teşebbüs etti. İsfehan’da bulunduğu sırada Osmanlı Pâdişâhı İkinci Bâyezîd Han, elçiler göndererek fikirlerinden vazgeçmesini ve sünnî Müslümanlara karşı uyguladığı zulmü durdurmasını istedi.

Bir taraftan Osmanlı hükümdârlarına bağlılığını bildiren Şâh İsmâil, diğer taraftan Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı zulüm hareketini devâm ettiriyordu. 1505’te Kazvin’e gelerek, Hâlid bin Velîd’in soyundan olan Hâlidîleri topluca katlettirdi. 1507’de Dulkadiroğlu Alâüddevle Beyi mağlup edip, Erciş, Ahlat ve Bitlis’i ele geçirdi ve Elbistan’a kadar ilerledi. İşgâl ettiği yerlerde on binlerce sünnî Müslümanı şehit ettirdi. Hâkimiyet sâhasını genişleten Şâh İsmâil, Irak-ı Arab’a sefer düzenledi. 1509’da Bağdât’ı istilâ etti. Burada bulunan Ehl-i sünnet âlimlerinden pekçoğunun türbelerini tahrip ettirip, sünnî Müslümanları topluca katlettirdi. Bir müddet sonra Huzistan üzerine yürüyerek burayı zaptetti.

Horasan’ı fetheden Özbek Hükümdârı Muhammed Şeybek üzerine yürüyerek 1509’da Merv civârında Özbek kuvvetleriyle karşılaştı. Bu muhârebede Muhammed Şeybek Han yenildi. Muhammed Şeybek Hanın kafatasını kendisine şarap kadehi yapan Şâh İsmâil, derisine saman doldurup, zaferine alâmet olmak üzere Osmanlı Sultânı İkinci Bâyezîd Hana gönderdi. Bu gâlibiyetten sonra kendini güçlü hisseden Şâh İsmâil, Mâverâünnehr üzerine yürüdü. Özbeklerin sulh talebi üzerine Belh ve birkaç vilâyeti zapt ettikten sonra Irak’a döndü.

Şâh İsmâil, bir taraftan seferler düzenleyerek ülkesini genişletmeye çalışırken, diğer taraftan derviş kılığında ve tarîkat mensûbu adı altında pekçok taraftarını, komşu ülkelere, bilhassa Osmanlı topraklarına göndererek isyân ve karışıklıklar çıkarttı. Bunlardan Şah-kulu veya Şeytan-kulu diye bilinen Karabıyıkoğlu, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini üstüste bozguna uğrattı. Kütahya’yı tahrip etti. Vezîriâzam Ali Paşa ile giriştiği muhârebede öldürüldü ise de Ali Paşa da şehit düştü. Anadolu’daki isyânlar üzerine, İkinci Bâyezîd Han, Safevîlere meyledenlerin İran’a gitmelerini yasaklayarak, bunların bir kısmını Rumeli’ye sürgüne gönderdi. Şâh İsmâil, taraftarlarının kendisini ziyârete gelmelerinin yasaklandığını haber alınca, İkinci Bâyezîd Hana mektup yazarak onların gönderilmelerini istedi. İkinci Bâyezîd Han ise yazdığı mektupta, İran’a gidenlerin Şâhı ziyâret için değil, askerlikten kaçmak için gittiklerini bildirdi ve Şâh İsmâil’in isteğini yerine getirmedi.

Bu sırada Şâh İsmâil’in, Osmanlı Devleti için içten ve dıştan büyük bir tehlike arz etmeye başladığını, Osmanlılara karşı Mısır Memlûk Sultânı Kansu Gûrî ile anlaştığını tespit eden İkinci Bâyezîd Han, gerekli tedbirleri aldı. Fakat herhangi bir harekete geçmedi. Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı pâdişâhı olunca, Anadolu’da bulunan Safevî taraftarlarına karşı tâkibâta girişti. Özbek Hanına haber göndererek Şâh İsmâil’e karşı harekete geçmesini istedi. Şâh İsmâil’e de ağır hakâretlerle dolu mektuplar yazarak, onu savaşa girmeye tahrik etti. Nihâyet 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da yapılan savaşta ağır mağlûbiyete uğrayan Şâh İsmâil, muhârebe meydanından kaçtı (Bkz. Çaldıran Savaşı). Bu sırada Özbekler Horasan’ı tekrar ele geçirdiler. İçkiye ve işrete düşkün olan Şâh İsmâil, devlet erkânının isteği üzerine henüz bir yaşında olan oğlu Tahmasb’ı velîaht tâyin etti. 1524’te erdebil’in Serab kasabasında öldü.

Şâh İsmâil’in ölümünden sonra yerine henüz on yaşında bulunan büyük oğlu Ebü’l-Muzaffer Tahmasb geçti. Yeni Şâhın çocuk olması bâzı karışıklıklara sebep oldu. Hattâ bâzı kabîleler kendi bölgelerinde bağımsız hareket etmeye başladılar. Bu durumdan istifâde eden Özbekler, birçok kere Horasan’ı zaptettiler. Şâh Tahmasb’ın daha sonra Horasan’a tâyin ettiği vâli, bu bölgeyi hâkimiyeti altına aldı.

Bitlis Hâkimi Şeref Beyin, Safevîlere itâat etmesi Osmanlı ordusunun Safevîlere karşı sefer açmasına sebep oldu (Bkz. Irakeyn Seferi). Bu sırada Özbekler Horasan’ı tekrar zaptettiler. Osmanlı ordusunun Irakeyn Seferinden dönmesini fırsat bilen Şâh Tahmasb, Özbek HanıUbeydullah Han üzerine yürüyerek Herat ve Kandehar’ı tekrar aldı. Elkas Mirzâ kumandasındaki yirmi bin kişilik bir orduyu da Şirvanşâhların idâresindeki Şirvan üzerine gönderdi. Bu ordu, 1538’de Şirvan’ın önemli kalelerini ele geçirdi.

Gürcülerle de mücâdeleye girişen Safevîler, uzun çarpışmalardan sonra onları hâkimiyetleri altına aldılar.

Bu sırada Avrupa seferleri sebebiyle Osmanlı-Safevî münâsebetleri bir müddet sessiz kaldı. Ancak Safevî kumandanlarından Elkas Mirzâ’nın Osmanlılara ilticâ etmesinden sonra Kânûnî Sultan Süleymân, 1548’de Tebriz üzerine bir sefer daha düzenledi. Meren civârında, Safevî ordusuOsmanlılara yenildi. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtından sonra, Osmanlı-Safevî münâsebetlerinde sessizlik hâkim oldu. Şâh Tahmasb, İkinci Selim ve Üçüncü Murâd’ın cülûslarında İstanbul’a elçi göndererek, cülûs tebriknâmesi ve hediyeler takdim etti. 53 yıl gibi uzun bir müddet saltanat süren Şâh Tahmasb, hükûmet merkezini Tebriz’den Kazvin’e nakletti. Tezkire-i Şâh Tahmasb adıyla bilinen kendi hâl tercümesine âit bir eser yazan Şâh Tahmasb, velîahd tâyini husûsunda kızılbaş reîsleri arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle 15 Mayıs 1576’da zehirlenerek öldürüldü.

Şâh Tahmasb’ın ölümünden sonra oğlu İsmâil Mirzâ, Şâh İkinci İsmâil ünvânıyla tahta geçti. Bâzı kızılbaş ileri gelenlerini ve diğer şehzâdeleri ortadan kaldırdı. Ehl-i sünnetin dört hak mezhebinden Şâfiî mezhebini tercih edip, âlim geçinen ve Eshâb-ı kirâm düşmanı olan kimseleri sarayından uzaklaştırdı. Ehl-i sünnet âlimlerine karşı ilgi duyup, onları sarayına aldı. Osmanlılarla antlaşma yaptı. Devlet kademelerinde bulunan kızılbaşları azledip, yerlerine, kendine tâbi, fakat tecrübesiz kimseleri getirmesi, Eshâb-ı kirâm düşmanlarının karşı çıkmasına sebep oldu. Bir sene kadar saltanatta kaldıktan sonra, 1577’de düşmanları tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Şâh İkinci İsmâil’in vefâtından sonra, yerine kardeşi Muhammed Hudâbende geçti. Âmâ olan bu hükümdâr, idâreden âciz olduğu için, memleketi hanımı idâre etmeye başladı. Yerine de Hamza Mirzâ’yı velîaht tâyin etti. Şâh İkinci İsmâil zamânında Osmanlılarla yapılan anlaşma bozulduğundan, Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Han tarafından Safevîlere harp îlân edildi. Vezir Lala Kara Mustafa Paşa kumandasındaki ordu, Safevîleri, Çıldır Ovasında yendi. Tiflis ve Şirvan bölgeleri Osmanlıların eline geçti. Safevîler, kaybettikleri toprakları geri almak üzere teşebbüse geçtilerse de, başarılı olamadılar. Bu durum karşısında Şâh Hamza Mirzâ, sulh isteğinde bulundu. Fakat 1586’da Şâh Hamzâ Mirzâ da öldürüldü.

Şâh Hamzâ Mirzâ’nın öldürülmesinden sonra, yerine tâyin edilecek velîaht husûsunda kızılbaş reîsleri arasında anlaşmazlıklar çıktı. Nihâyet 1588’de Abbâs Mirzâ, Safevî tahtına geçti. Şâh Abbâs tahta geçtikten sonra, Osmanlılarla sulha taraftar olan emîrleri katlettirdi. Özbek Hanı Abdullah Hanın, Herat’ı zapt ederek, Meşhed üzerine yürüdüğünü duyup, onu durdurmak için Horasan’a hareket etti. Bu sırada Ferhat Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Gence’yi; Sinân Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu da Nihâvend’i ele geçirdi. Doğuda Özbek, batıda Osmanlı kuvvetlerinin tehdidi altında kalan Safevî devletinde iç isyânlar başgösterdi. Şâh Abbâs, iç isyânları bastırmak için Osmanlılarla anlaşmak istedi. Sulh için İstanbul’a bir elçi gönderdi. 1590’da yapılan antlaşmayla İran’da; Peygamber efendimizin Eshâbına ve halîfelerine hakâretten vazgeçilmesi, sünnî olan Müslümanlara karşı kötü hareketlerde bulunulmaması kararlaştırıldı. Âzerbaycan, Şirvan, Gürcistan, Karabağ ve Lûristan’ın bir kısmı Osmanlılarda kaldı.

Şâh Abbâs, Osmanlılarla bu antlaşmayı imzâladıktan sonra, içerdeki karışıklıkları bastırdı. Özbekleri de Horasan’dan uzaklaştırdı. Devlet merkezini de Kazvin’den İsfehan’a nakl etti. “Şâhsevenler” adı verilen yeni bir ordu da kuran Şâh Abbâs, Avrupa devletleriyle sıkı münâsebetler kurmaya başladı. İçeride istikrârı sağladıktan sonra, Osmanlıların fethettiği yerleri geri almaya teşebbüs etti. Çok zâlim, kan dökücü ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Şâh Abbâs, Basra Körfezindeki adaları da Portekizlilerden aldı. 42 yıllık bir saltanat sürdükten sonra 1628’de öldü.

Şâh Abbâs’ın ölümünden sonra torunu Sam Mirzâ, Şâh Birinci Safî ünvânıyla tahta geçti. Zâlim bir şahsiyete sâhip olan Sam Mirzâ da, Özbekler ve Osmanlılarla uğraşmaya devâm etti. Van bölgesini Osmanlılardan almaya teşebbüs etti. Bunun üzerine Osmanlı pâdişâhı Dördüncü Murâd Han, Revân Seferine çıktı. Daha sonra da Bağdât üzerine yürüyüp bu bölgeyi kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine aldı. Şâh Birinci Safî, 1642’de ölünce, yerine on yaşındaki oğlu İkinci Abbâs geçti. Onun da 1667’de ölümünden sonra oğlu Safî Mirzâ, Şâh Birinci Süleymân ünvânıyla tahta geçti. Şâh Birinci Süleymân zamânında İran halkı istikrâr içinde yaşadı. 1694’te ölünce, yerine Sultan Hüseyin geçti.

Yirmi beş yıldan fazla tahtta kalan Sultan Hüseyin, devletin bütün işlerini Eshâb-ı kirâm düşmanı olan ve âlim geçinen kimselere verdi. Sünnî Müslümanlara çok zulmetti. Halk tarafından da pek sevilmeyen Sultan Hüseyin’in Afganlılarla arası açıldı. Kandehar Vâlisi Mir Üveys, 1709’da bağımsızlığını îlân etti. Mîr Üveys’in oğlu Mahmûd, 1722’de İsfehan’ı ele geçirerek, Şâh Hüseyin’i Safevî tahtından uzaklaştırdı. Bu sırada, Safevî Hânedânının, Mahmûd’un eline esir düşmesini istemeyen İran devlet adamları, Şâh Hüseyin’in oğlu İkinci Tahmasb’ı, Kazvin taraflarına kaçırdılar.

Aslen Avşar olan Safevî kumandanlarından Nâdir’in gayretleriyle Afganlılar İran’dan uzaklaştırıldıktan sonra, 1722’de İkinci Tahmasb, Safevî tahtına çıkarıldı. Fakat memlekette iç karışıklıklar baş gösterdi. Eshâb-ı kirâm düşmanı kimseler, sünnî Müslümanlara zulüm ve kıyım hareketlerini arttırdılar. Ehl-i sünnet Müslümanların müdâfii ve koruyucusu olan Osmanlılar, sünnî Müslümanların bulunduğu bâzı şehirleri Safevîlerin elinden kurtarmaya karar verdiler. Erzurum Vâlisi Silâhdâr İbrâhim Paşa kumandasındaki ordu, 1723’te Tiflis bölgesini ele geçirdi. Rus Çarı Büyük Petro, bâzı toprakların Rusya’ya verilmesi karşılığı Afganlıları İran’dan çıkarmayı vâd etti. Antlaşma imzâlandı. Şâh İkinci Tahmasb, Osmanlılarla da anlaşmak üzere elçiler gönderdi. Fakat Osmanlılar, bu teklifi kabûl etmediler. Nihâyet Osmanlı orduları üç koldan İran üzerine yürüdü. 1723’te Kirmanşâh ve Erdelen eyâletinin merkezi olan Sine şehrini aldılar. Köprülüzâde Abdullah Paşa kumandasındaki ordu da, 1724 Mayısında Tebriz önüne geldi. Şâh İkinci Tahmasb’ın kumandasındaki Safevî odusu, Osmanlılara karşı şiddetle savaştı. Fakat bütün gayretlerine rağmen, iki aylık bir kuşatmadan sonra Tebriz Osmanlıların eline geçti. Ordu, Revân üzerine yürüdü. İran topraklarını ele geçirmeleri, Osmanlıları Rusya ile karşı karşıya getirdi. Nihâyet 24 Haziran 1724’te İstanbul’da yapılan bir toplantıda, İran topraklarının Rusya ile Osmanlı Devleti arasında taksim edilmesi kararlaştırıldı. Memleketi; Afganlılar, Osmanlılar ve Ruslar tarafından taksim edilen Şâh İkinci Tahmasb, Fransa aracılığıyla bu anlaşma ve taksimâta îtirâzda bulundu ve anlaşmayı kabul etmeyeceğini açıkladı. İran’a karşı tekrar harp îlân eden Osmanlılar, önce Lûristan eyâletinin belli başlı şehirlerini aldılar. 1724’te Hemedan ve Nihâvend’i de ellerine geçirdiler.

İkinci Tahmasb’ın şâhlığı 1731’e kadar devâm etti. Ancak bu devirde idâre, Avşarlı Nâdir Şâhın elinde idi. Nâdir Şâh, 1730’da Afganlıları İran’dan çıkardı. Başşehir İsfehân’ı geri aldı. Ahmed Paşa zamânında Bağdât’ı kuşattı. Sekiz ay sonra İstanbul’dan Topal Osman Paşanın ordusu gelince, kuşatmayı kaldırıp kaçtı. Nâdir Şâh, 1731’de Şâh İkinci Tahmasb’ı saltanattan uzaklaştırarak, onun yerine küçük yaştaki oğlu Üçüncü Abbâs’ı, Safevî tahtına çıkardı. O zamâna kadar zâten bağımsız hareket eden Nâdir Şâh, Üçüncü Abbâs’ın 1736’da ölmesinden sonra, İran’da idâreye hâkim oldu. Böylece iki yüz yıldan fazla hüküm süren Safevî Hânedânı son buldu.

Safevîlerde kültür ve medeniyet: İlk zamanlar Akkoyunlu Devletinin idârî teşkilât ve müesseselerini kabul eden Safevîler, daha sonra Osmanlılardaki idâre usûlü ve müesseseleriyle idâre edildiler. Mutlak hâkimiyet sâhibi olan Şâhın bir müşâvere meclisi vardı. Şâhlık babadan oğula kalırdı. Şâhtan sonra en büyük devlet adamı Vezîriâzamdı. Îtimâdüddevle ünvânıyla da anılan Vezîriâzam, şâhın vekîliydi. Safevî devlet teşkilâtında, Îtimâdüddevleden sonra ikinci önemli vazîfe, bütün adlî işlere bakan Dîvân beyliği ve Kâdılkudât adı verilen makâmdı. Diğer mühim bir rütbe de, Meclis-nüvis veya Vekâyi-nüvisti. Safevî devlet ricâli arasında Vezîriâzamdan sonra, Kurcıbaşı, Kullarağası, Eşikağasıbaşı ve Tüfekçibaşı gelirdi. Vezîriâzam, Dîvân beyi, Vekâyi-nüvîsle berâber devlet ileri gelenleri, toplam yedi kişi olurlar ve mühim devlet işlerine istişâre ile karar verirlerdi.

Taşra teşkilâtı ise Vâli veya Beylerbeyi tarafından idâre edilen Eyâletlere ayrılmıştı. Ordu teşkîlâtı da Akkoyunlu ordu teşkilâtına çok benzerdi. Şâh Abbâs devrinden îtibâren ordu, iki kısımdan meydana geliyordu. Birinci kısım, İran’ın her tarafına dağılmış olan ve savaş zamanlarında eyâlet vâlileri tarafından toplanarak merkeze gönderilen dâimî süvârilerdi. İkincisi ise, Şâh Abbâs tarafından meydana getirilen ve Şâhsevenler adı verilen yeni orduydu. Bu yeni ordu, Tüfekçiler, Kullar ve Topçulardan meydana geliyordu.

Safevîler devrinde İran’da canlı bir ilim hayâtı yoktu. Yalnız şiî fıkhıyla ilgilenen ve müftî denilen kimseler vardı. Bunun hâricinde bir ilmî çalışmaya pek rastlanmazdı. Safevîler devrinde yetişen Bahâî, Mîr Dâmâd ve Molla Sadra gibileri, o devrin ilmî şahsiyetleri arasında sayılabilirdi. Bahâî; matematik, astronomi ve tıpta üstün bir seviyeye ulaşmış ve bu konularda birçok eser vücûda getirmişti. Mîr Muhammed Bâkır-ı Esterâbâdî de felsefe ve matematikte devrinin meşhur bilginleri arasında yer almıştı. İsfehan’da yetişen Molla Sadra (Sadreddîn Muhammed bin İbrâhim-i Şîrâzî) tefsir, hadis, fıkıh ve felsefe öğrenmiş ve bu konularda birçok eser yazmıştı. Molla Muhsin Feyzî Kâşânî, şâir olarak şöhret kazanmış ve pekçok kitap ve risâle yazmıştır. Safevîlerde önce zirveye ulaşmış olan Fars edebiyâtı, bu dönemde pek ilerleme kaydedememiştir. Abdurrahmân-ı Câmî ve Celâleddîn Devvânî gibi sünnî şâir ve münşîler, Safevîlerin ilk zamanlarında yetişmişti. Türkçenin resmî dil olarak kabul edilmesi sebebiyle Azerî edebiyâtı da önem kazanmıştı. Fuzûlî bu dönemde yetişen şâirlerdendir. Ancak pek îtibâr görmemiştir. Yine Avşar Türklerinden olan Sâdıkî, Mecmâü’n-Navâs adlı tezkiresini, Ali Şir Nevâî’ye zeyl mâhiyetinde bu devirde yazdı ve bunu diğer eserler tâkip etti. Aynı devirde bâzı târihçiler de yetişti: Tevekkül bin İsmâil bin Bezzâr el-Erdebîlî, Kâdı Ahmed Gaffîrî-i Kazvînî, Hasan Bey Rumlu, Celâl Müneccim, İskender Münşî, Vahhid-i Kazvînî ve Şeyh bin Şeyh Abdüzzâhidî bunlardandır.

Safevîler döneminde güzel sanatlara önem verildiği göze çarpar. Bilhassa, câmiler, türbeler ve saraylar gibi mîmârî eserler meydana getirilmiştir. isfehan’da bulunan Nakş-i Cihân Meydanı, Ali Kapı, Şeyh Lütfullah Câmii, Şâh Câmii, Hıyâbân-ı Çehâr-bağ, Allahverdihan Köprüsü, Çihl Sütûn ve Heşt-Behişt sarayları bu devirlerde yapılan belli başlı mîmârî eserlerdendir.

Ayrıca Şâh İsmâil devrinde oldukça ilgi gören hat sanatında ta’lik, nesta’lik, dîvânî, siyâkat ve müsennâ stilinde eserler meydana getirilmiştir. Tezhib, yâni süsleme sanatı da bu devirde yüksek seviyeye ulaşmış, kitaplara altın suyu ile süslemeler yapılmıştır. Safevîler devrinde minyatür sanatı ileri gitmiş olup, silâh, halı ve diğer süsleme sanatlarında mâdenlerden yapılan süs ve şekillere rastlanır. Halı dokumacılığı da gelişmiş olup, acem halıları adıyla meşhur halılar bu devrin eserleridir. İpekten dokunan bu halılar, hayvan ve kuş resimleriyle süslenmişti. Safevîler devrinde, İran’da kumaş îmâlâtı, çinicilik, ciltçilik, oymacılık ve tahta işlemeciliği gibi sanatların da oldukça geliştiği görülür.


Safevî Hükümdârları Tahta Geçişi
Şâh İsmâil-I ............................................1501
I. Tahmasb ............................................1524
II. İsmâil ..................................................1576
Muhammed Hudâbende ........................1578
I. Abbâs ..................................................1588
I. Safî ......................................................1629
II. Abbâs ................................................1642
I. Süleymân (II. Safî) ..............................1666
I. Hüseyin ..............................................1694
II. Tahmasb ............................................1722
III. Abbâs ................................................1732
II. Süleymân ..........................................1749
III. İsmâil ................................................1750
II. Hüseyin ..............................................1753
Muhammed ............................................1786
(III. Abbâs’tan Muhammed’e kadar olan son beş hükümdâr, İran’ın bâzı kısımlarında ismen hükümdârdır.)



İran’ın Sistan bölgesinde hüküm sürmüş bir hânedân. Kurucusu Yâkûb bin Leys-es-Saffâr’dır. Yâkûb daha önce demirci, yâni saffâr olduğundan kurduğu emirliğe de bu ad verilmiştir.

Yâkûb bin Leys mesleğini icrâ ederken, Tâhirî Hânedânının adâletsiz hükümlerine karşı gelerek, Sistan’a kaçtı. Burada Tâhirîlere karşı mücâdele veren Salih bin Nasr’a katıldı. Daha sonra Sistan hükümdârı olan Dihram bin Nasr tarafından ordu komutanlığına getirildi. Bir müddet sonra Dihram’ı ortadan kaldıran Yâkûb-es-Saffâr, Herat, Belh ve Toharistan’ı ele geçirerek emirliğini kurdu (867). Afganistan’dan geçerek o devirde, Hindistan hudûdunda putperest bir bölge olan Kâbil’e kadar hâkimiyetini genişletti. Bölgedeki mahallî hükümdârları ortadan kaldırdı. Horasan’a hâkim olan Tâhirîlere hücûm edip, topraklarını ele geçirdi. Tâhirîlerin başşehri Nişâpur’u 873’te zaptetti. Yâkûb, 879’da ölünce yerine kardeşi Amr geçti.

Amr, Tâhirîlerin zayıflamasıyla Abbâsî halîfeliğince Sistan, Horasan ve Fars vâlisi tâyin edildi. Mâverâünnehr’e sefer tertip ettilerse de, Sâmânîlerce durduruldular. Amr, Sâmânî emîri İsmâil bin Ahmed tarafından 900’de mağlûp ve esir edildi. 901’de Bağdât’ta öldü.

Saffârî ülkesi, Samânîlerin hâkimiyetine geçtiyse de, sülâle Sistan’da 15. yüzyılın sonuna kadar devâm etti. Ancak bu târihten îtibâren hânedân üyeleri Gazneliler, Büyük Selçuklular, Gurlular, Harezmşahlar, Moğollar, Tîmûrlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlulara bağlı kaldılar. Bölgede uzun zaman kalmalarının sebebi, Sistan halkının millî menfaatlarını ve arzularını temsil etmeleridir.



Selçuklu Vezîri Sâhibata Fahreddîn Ali’nin oğulları tarafından Afyon ve çevresinde kurulan beylik.

Vezirliği sırasında Konya, Sivas gibi bâzı şehirlerde büyük hayır müesseseleri yaptırması sebebiyle, Hoca Sâhibata ünvânıyla anılan Fahreddîn Ali, Moğol işgâlinin en zor günlerinde vazife yaptı. Anadolu’ya hâkim olan Moğollar, kendilerinin rahatı için Türkiye Selçukluları şehzâde ve devlet adamlarının iktidâr ve mevki hırslarını tahrik ederek ikilik çıkarıyorlardı. Sultan Gıyâseddîn İkinci Keyhüsrev’in iki oğlundan her birini, memleketin bir bölümüne sultan yapmışlardı. İkinci İzzeddîn Keykâvus, aleyhteki faâliyetler yüzünden gelen Moğol ordusu önünden İstanbul’a, bilâhare de Kırım’a kaçtı. Bunun üzerine Dördüncü Kılıç Arslan idâreyi tek başına ele geçirdi. Saltanatta hak sâhibi olanları kışkırtmakla da kalmayan Moğollar, küçük rütbedeki devlet adamlarına yüksek makamlar vererek hem onları rahat kullanıyorlar, hem de memleket içinde otorite boşlukları ortaya çıkarıyorlardı. Bu sâyede, Türkiye Selçuklularının devlet adamları ve sultanları, Moğolların oyuncağı ve haraç memurları olmaktan öteye gidemiyorlardı.

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sâhibata Fahreddîn Ali, memleketin harâb olmaması için elinden gelen gayreti gösterdi. Mümkün olduğunca birliği temin ederek düzeni sağlamaya çalıştı. Selçuklu Devletinin idâresinde söz sâhibi olmak isteyen bâzı hâris devlet adamları, Fahreddîn Ali’nin iki oğluna Kütahya, Sandıklı, Akşehir ve Beyşehir’i iktâ vererek, onları uç beyliğine tâyin etmiş ve Sâhibata’yı kendi taraflarına çekmek istemişlerdi. Fakat çok geçmeden, Vezir Sâhibata’yı, çeşitli plânlar kurarak ve kısa zaman sonra da Kırım’da bulunan Sultan İkinci İzzeddîn Keykâvus’a para yardımı yaptığı gerekçesiyle tutuklatmışlardı. Bu sebeple, daha önce ihsânlarına kavuşmuş olan devlet erkânının çoğu kendisine cephe aldı. Düşmanları güçlü bir râkipten kurtulmuş oldular. Bu sırada Sâhibata’nın cesur bir asker olan oğlu Tâceddîn Hüseyin de hiçbir şeyden haberi yokken tutuklandı. Daha sonra Sâhibata, yargılanmak üzere İlhanlı Sultanı Abaka’nın sarayına gönderildi. Savunmasıyla hayâtını kurtarmasına rağmen, eski mevkiini ele geçiremedi.

Sâhibata, Abaka Hanın yanından ayrılıp Anadolu’ya geri döndükten sonra Konya’daki evine çekilerek, malları ve vakıflarının idâresiyle meşgul oldu. Onu ortadan kaldırmak için can atan düşmanları, özellikle onun büyük servetini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Sâhibata’yı rahat bırakmayarak, çeşitli vesîlelerle gayrimenkulüne ve gelir kaynaklarına el atmaya başladılar. Bunun üzerine servetini ve gayrimenkulünü koruyabilmek için eski mevkiine tekrar sâhip olması gerektiğini anlayan Sâhibata, düşmanlarının meşgûliyetinden istifâdeyle Konya’dan ayrılarak muazzam bir servetle, Abaka Hanın yanına gitti. Bir müddet Moğol sarayında kalan Sâhibata, çeşitli hediyelerle İlhanlı beylerini kendi tarafına çekmeye muvaffak oldu.

Üç sene sonra 1275 yılında tekrar Selçuklu Devleti vezîri olarak Anadolu’ya döndü. Bu arada Abaka Han, Sâhibata’nın oğulları Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın ellerinden alınan vilâyetlerin kendilerine iâde edilmesini emretti. Muhtemelen Sâhibataoğulları Beyliğinin kuruluşu bundan sonra başlamıştır.

Sâhibata, yeniden vezir olarak vazîfeye başladıktan sonra herkese iyi davrandı, devlet idâresinde çıkması muhtemel karışıklıkları önledi. Bu esnâda İslâm âleminin lideri Türk-Memlûk Sultânı Baybars’ın Anadolu’ya girip Moğolları ağır bir mağlûbiyete uğratmasından faydalanan Karamanoğulları, arâzilerini genişletmeye başladılar. Üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yenerek, Baybars’ın Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Cimrî’yi Selçuklu tahtına geçirdiler.

Karamanoğlu Mehmed Bey, Konya halkını zorla Cimrî’ye bîat ettirdi. Durumu öğrenen Sâhibata’nın oğulları Konya’ya yürüdüler. İki ordu, Kozağacı mevkiinde karşılaştı. Muhârebenin en şiddetli ânında Sâhibata’nın büyük oğlu Tâceddîn Hüseyin’in öldürülmesi, Selçuklu kuvvetlerinin bozulmasına sebep oldu. Ayrıca Sâhibata’nın diğer oğlu da öldürüldü.

Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın öldürülmeleri üzerine, Sâhibataoğullarının başına Hasan Beyin oğlu Şemseddîn Mehmed Bey geçti. Şemseddîn Mehmed Beyin başa geçmesinden sonra Denizli, Sâhibataoğulları ile Germiyanoğulları arasında nüfûz mücâdelesine sahne oldu. Bu mücâdele yirmi sene kadar sürdü. Nihâyet 1287’de Germiyanoğlu Kumandanı Bozkuş Bahadır, Denizli üzerine yürüdü. Şemseddîn Mehmed Bey bunu önlemek istediyse de giriştiği muhârebede öldürüldü. Bu sırada dedesi Sâhibata, hayattaydı. Şemseddîn’in yerine Karahisar beyi olarak oğlu Nusreddîn Ahmed geçti.

Daha sonra SâhibAta, yeni kuvvetlerle Karamanoğlu Mehmed Bey üzerine yürüdü. Mehmed Bey, Sâhibata’nın geldiğini haber alınca, Konya’ya sığınmak istediyse de, kale kapılarının kapanması üzerine Ermenek taraflarına çekildi. Fakat Sâhibata’nın tâkibinden kurtulamadı. Sonunda bir Moğol ileri karakoluna baskın yapan Mehmed Bey, pusuya düşürülerek, kardeşleri ve amca çocukları ile berâber öldürüldü.

Türk beylerinin mücâdelesinden istifâde eden Moğollar, Müslümanlara çok zulmettiler. Bir taraftan Moğolların Anadolu halkına yaptıkları zulümlere, diğer yandan oğullarının ölümüne çok üzülen Sâhibata, 1288 senesinde vefât etti.

Bu esnâda Karahisar civârını ellerinde bulunduran Sâhibataoğullarının başında Nusreddîn Ahmed Bey vardı. Ahmed Bey, 1314 senesinde beyliklerin İlhanlı Devletine bağlılıklarını kuvvetlendirmek için Anadolu’ya gelen Emîr Çoban’a tâbiyetini arz ederek mevkiini korumaya muvaffak oldu. Germiyanoğlu Beyi Birinci Yâkûb Beyin kızı ile evlendi. İlhanlıların AnadoluVâlisi Emîr Çoban’ın oğlu Tîmûrtaş’ın, Hamidoğlu Dündar Bey ile Eşrefoğlu Süleymân Beyi katledip, Karamanoğlu’nu da zorla itâat altına alması üzerine, SâhibAtaoğulları Beyi Ahmed, kayınpederi Birinci Yâkûb Beye sığındı. Komutanlarından Eretna’yı, Karahisar’ı muhâsara ile vazîfelendiren Tîmûrtaş, bu sırada babası Emîr Çoban’ın İlhanlı Sultanı tarafından öldürülmesi üzerine (1327), kendi âkibetinden korkarak Mısır’a kaçtı. Bu durum üzerine Eretna, Karahisar kuşatmasını kaldırarak Sivas’a döndü. Bu hâdiseden sonra Karahisar’a dönen Nusreddîn Ahmed, Germiyanoğullarının hâkimiyetini tanımak sûretiyle, beyliğinin başında kaldı. Nusreddîn Ahmed’in 1342’den sonra ölümü üzerine ise Sâhibataoğullarına âit topraklar, Germiyanoğullarına katıldı.


Sâhibataoğulları Tahta Geçiş Târihi
Tâceddîn Hüseyin ve
Nusreddîn Hasan (Müştereken) ............ 1275
Şemseddîn Mehmed ..............................1277
Nusreddîn Ahmed ........................ 1287-1341
Germiyanoğulları hâkimiyeti


İran’ın Fars bölgesinde Oğuzların Üçoklar boyuna mensup Salgur veya Salur Kabîlesi tarafından kurulan bir devlet. Devletin kuruluşu sırasında başta bulunanlar atabeg ünvânını kullandılar. Bu ünvân daha ziyâde hânedânların tesisi için bir basamak oldu, daha sonra sultan ve hükümdâr karşılığında kullanıldı.

Fars bölgesinin fethine hazret-i Ömer zamânında teşebbüs edilmiş, 649 (H.29) yılında Basra Vâlisi Abdullah bin Amr tarafından bölgenin tamâmı İslâm topraklarına katılmıştı. Abbâsîler zayıflayınca, bölge Saffârîlerin eline geçti. Daha sonra Büveyhîler hâkim oldu. Tuğrul Bey zamânında Selçuklu Türklerinin eline geçti. Fakat dağlık bölgeler, bölgenin yerli hâkimleri olan Şebânkârelerin elinde kaldı. Selçuklu Emîri Atabeg Çavlı, onlarla uzun yıllar mücâdele etti. Bölge, Irak Selçuklularına bağlı atabeglerin hâkimiyetine geçti.

Bu sırada Fars bölgesi, Salgurluların büyük bir göç hareketine sahne oldu. Cemâatın başında bulunan Emir Mevdûd, Atabeg Bozaba tarafından yerine nâib olarak tâyin olundu. Bozaba’nın ölümü ile Irak Selçuklularından Melikşâh, Fars bölgesine hâkim oldu. Aynı yıllarda ölen Mevdûd’un yerine oğlu Sungur geçti. Sungur, bölgeye hâkim olan Melikşâh’a atabeg ünvânı ile yardımcı oldu. Keyfî hareket eden Melikşâh, devlet işlerinden uzak duruyor, halka karşı kötü davranıyordu. Bir bahâne ile Atabeg Sungur’un kardeşini öldürttü. Sungur, kabîlesi Salgurluları da yanına alarak, Şîrâz’dan çıkıp gitti. Melikşâh’ın tekliflerini reddedip baş kaldırarak, onu yendi. 1148’de Şîrâz’ı ele geçirip merkez yaptı ve devletin temelini attı.

Fars hâkimiyetini kaybeden Melikşâh, amcası ve Irak Selçuklu Sultânı Mes’ûd’dan yardım istedi. Aldığı yardımcı kuvvetlerle Fars üzerine yürümesine rağmen tekrar yenildi. Bu husustaki seferlerinin hepsi netîcesiz kaldı ve her defâsında Sungur’a mağlûp oldu. Böylece Fars bölgesi, tamâmen Atabeg Sungur’un hâkimiyetine girdi. Atabeg Sungur, Kirman Selçuklu Sultânı Birinci Muhammed ile dostluk kurdu.

Sungur, on üç sene saltanat sürdükten sonra Margzâr-ı Beyzâ’da 51 yaşında öldü (1161). Şîrâz’da kendi adıyla anılan Sunguriyye Medresesine defnedildi. Adâletli, dindar, hayırsever ve mütevâzî bir sultandı. Oğlu Tuğrul, küçük yaşta olduğu için yerine kardeşi Zengî geçti.

Atabeg Zengî, bir müddet sonra Abbâsî halîfesinin vezîri Yahyâ bin Hubeyre’nin teşvikiyle Irak Selçuklu Sultânı Arslanşâh’ın yerine şehzâde Mahmûd bin Melikşâh adına hutbe okuttu. Lâkin müttefiki Rey Vâlisi Emir İnanç; Sultan Arslanşâh’a itâatini bildirince, Zengî yalnız kaldı. Sultan ve Atabeg İldeniz, onu sulh yoluyla kazanmak istediklerinden, Zengî’ye haber göndererek huzûra çağırdılar. Önce gitmek istemeyen Zengî, sonra İsfehan’da bulunan Sultan Arslanşâh’ın huzûruna varıp itâatini bildirdi. Böylece Salgurlu Devleti, 1165 yılında Irak Selçuklularına resmen tâbi oldu. Atabeg Zengî’nin, bir müddet sonra Fars halkına kötü davranmaya başlaması halkın Huzistan Hâkimi Şumla’yı bölgeye dâvet etmesine sebep oldu. Fars bölgesine sefer düzenleyen Şumla, Zengî’yi yenerek Şebânkârelilere sığınmaya mecbur bıraktı ve Fars bölgesine hâkim oldu. Fakat o da halka iyi davranmadı. Salgurlu askerleri yaptıklarına pişmân olup Zengî’nin yanında toplandılar. Askerleriyle Fars’a giren Zengî, bölgeye yeniden hâkim olunca, Şumla bölgeyi terk etmek mecbûriyetinde kaldı. Zengî, Kirman Selçuklu Sultânı Melik Tuğrulşâh’ın ölümünden sonra meydana gelen taht mücâdelelerine karıştı ve yardımıyla İkinci Turanşâh tahtı ele geçirdi. Bu târihten îtibâren Salgurlular, Kirman Melikleri tarafından yardım husûsunda başvurulan ilk merci durumuna gelmişlerdi. Kirman siyâseti üzerinde ve meliklerin tahta geçişlerinde Salgurlu tesiri büyüktü. Bu, onların bir müddet sonra Kirman eyâleti üzerinde kuracakları hâkimiyetin ilk belirtileriydi.

Atabeg Zengî’nin 1178 senesinde ölümü üzerine yerine beş oğlundan, daha önce veliaht tâyin ettiği Tekle geçti. Tekle’nin ilk senelerinde, Âzerbaycan Atabegi Cihan Pehlivan, Fars’a akın düzenliyerek Şîrâz’ı yağmaladı ve halktan birçok kişiyi öldürdü (1180). Bir süre sonra Tekle’ye karşı amcasının oğlu Tuğrul, saltanat iddiâsında bulundu ise de, başarılı olamayarak Şebânkâre emîrlerine sığınmak mecbûriyetinde kaldı. Tekle, akrabâlıktan dolayı Tuğrul’u affetti. Tuğrul, bu sefer Irak’a gitti ve Âzerbaycan Atabegi Cihan Pehlivan’dan yardım sağlayıp Fars üzerine yürüdü ve bunu iki üç sefer tekrarladı. Fakat başarılı olamadı ve 1181 senesinde esir alınarak öldürüldü.

Harezmşâhların, Merv ve Serahs şehirlerini ele geçirmeleri üzerine buralarda yaşıyan Oğuzlar, Fars ve Kirman’a göç ettiler. Salgurluların kuvveti karşısında, bunlardan Fars’a gelenler, seslerini çıkaramadılar. Kirman’a giden Oğuzlar ise, Kirman Selçuklularının zayıflığından faydalanarak bölgeye hâkim oldular. Devlet ileri gelenleri Tekle’den yardım istedilerse de, gönderilen yardımcı kuvvetten faydalanamadıklarından Kirman Selçukluları târihe karışmış oldu (1187). Âdil, kanâatkâr ve sabırlı bir sultan olan Tekle, yirmi sene saltanat sürdükten sonra 1197 senesinde Bidek-i Fesâ’da öldü.

Tekle’nin yerine kardeşi Sa’d geçti. Sa’d’ın zamânı Salgurlular için parlak bir dönem oldu. Sa’d, başa geçtikten bir süre sonra, Fars’ta büyük bir kıtlık olduğu gibi peşinden de vebâ salgını çıktı. Arka arkaya gelen bu âfetlerin Fars üzerinde meydana getirdiği çöküntünün tesirlerini ortadan kaldırmaya çalışan Sa’d, topraklarını genişletmek için sefere çıktı.

Bu sırada Kirman’a Oğuzlardan sonra Harezmşâhlar hâkim olmuştu. Fakat, bölgede Oğuzlar, karışıklıklara sebep oluyorlardı. Şebânkâre emîrleri de zaman zaman hâdiselere karışıyorlardı. Netîcede Şebânkâre Emîri Nizâmeddîn Mahmûd, Berdesîr’i ele geçirdi. Bunun üzerine Kirman emîrleri ve Türkler ayaklandı. Şehre Oğuzlar hâkim oldularsa da, Atabeg Sa’d’ın kuvvetinden çekinerek Berdesîr’i Salgurlu ordusuna teslim ettiler. Böylece Salgurlular için Kirman hâkimiyetinin ilk adımı atılmış oluyordu (1204).

Sa’d, İsfehan ve Hemedân’ı ele geçirip topraklarını genişletmek istiyordu. Hazırlıklarını tamamlayıp İsfehan üzerine yürüdü ve hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan şehre girdi. Sa’d’ın bu sefer sırasında Şîrâz’ı boş bırakması, Salgurluların rakibi İldenizliler ve Şebânkâre emîrleri için bulunmaz fırsattı. Bundan faydalanmak isteyen İldenizlilerden Atabeg Özbek, Şîrâz; Şebânkâre Emîri Mübâriz de, Kirman üzerine başarısız seferler yaptılar.

Sa’d, Kirmanlı bir devlet adamının teşvikiyle, bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirmek için sefere çıktı ve 9 Ocak 1209’da Kirman’ın başşehri Berdesîr’e girdi. Oğuzları itâat altına almak için Bem’i kuşattı. Bu sırada Nişâbur Vâlisi Kezlik Han, Muhammed Harezmşâh’a isyân etmiş, karşısında duramayacağını anlayınca, hâkimiyet sâhası bulmak için Kirman üzerine yürümüştü. Sa’d, bir hîle ile Kezlik Hanı Kirman’dan kaçırdı. Daha sonra Oğuzlarla anlaşarak Şîrâz’a döndü. Sa’d, Kirman’da kaldığı beş ay zarfında burayı düzene sokmuş ve büyük kısmını da itâati altına almıştı. Fakat daha sonra bölgeyi ihmâl edince, 1213 senesinde Harezmşâhlar, Kirman’ı ele geçirdiler. Sonra Fars bölgesinden Şîrâz’a kadar uzanan seferler düzenlediler.

Harezmşâhların Irak-ı Acem vâlisini Bâtınîler öldürünce, bölgeyi ele geçirmek isteyenler arasında yâni mücâdeleler başladı. Bir yandan Atabeg Sa’d, diğer yandan da Atabeg Özbek, Irak-ı Acem’e hâkim olabilmek için harekete geçtiler. Sultan Muhammed Harezmşâh da bu bölgeyi onlara bırakmak niyetinde olmadığından büyük bir ordu ile, her iki atabege mâni olmak için, batıya yürüdü. Sa’d, sultânın ordusu ile Rey civârında karşılaştı. Yapılan savaşta mağlûp oldu ve esir düştü (1217). Daha sonra Sultan, Sa’d’ı affetti ve iki hükümdâr arasında anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Sa’d, Fars’ın iki müstahkem kalesi İstahr ve Eşkenvan’ı ve ülke gelirinin üçte birini harac olarak verecekti. Ayrıca bütün topraklarında hutbe Harezmşâh adına okunacaktı. Sa’d, yanında Harezmli kuvvetlerle Şîrâz’a dönünce, kendisini şehre sokmak istemeyen oğlu Ebû Bekr’i mağlûp ederek içeri girdi. Sa’d yirmi dokuz senelik bir saltanat devresinden sonra 1226’da Bihâtzad’da öldü. Halka adâletle muâmele eder ve âlimleri korurdu.

Yerine hapisten çıkarılan oğlu Ebû Bekr geçti. Ebû Bekr, saltanatının ilk senelerinde Şebânkârelerle mücâdele ettiyse de başarılı olamadı. Sultan Celâleddîn Harezmşâh, İsfehan önünde Moğollarla karşılaştığı zaman, yardımcıları arasında Ebû Bekr de bulunuyordu. Ebû Bekr, yaklaşan Moğol tehlikesini bertaraf etmek için, Moğol hükümdârı Ögedey’e kardeşini elçi gönderdi ve itâatini bildirdi. Ögedey memnun olarak, Fars idâresini ona bıraktı. Buna karşılık Ebû Bekr senelik otuz bin dînâr verecekti. Ebû Bekr, Hürmüz Adası hâkimiyle anlaşarak düzenlediği sefer sonunda Basra Körfezindeki Kays Adasına hâkim oldu(1229). Basra Körfezindeki hâkimiyetini Arabistan sâhillerine kadar genişletti. Bâzı Hind ülkelerinde adına hutbe okundu. Moğollara karşı olan sözünü yerine getirerek, dostâne münâsebetlerini devâm ettirdi. Ancak verilen haraçlar yeni vergilerin konulmasını gerektirmişti. Ebû Bekr, Şîrâz’da hastalanarak, 1260’ta yetmiş yaşında öldü. Yerine oğlu İkinci Sa’d geçtiyse de, on iki günlük bir hükümdârlıktan sonra öldü. Yerine, henüz çocuk yaşta olan oğlu Muhammed geçti. Yaşının küçüklüğü sebebiyle nâibliği annesi Bibi Terken Hâtun’a verildi. Terken Hâtun, devlet idâresini doğrudan doğruya ele aldı ve halkın refâhını sağlamaya ve ülkeyi karışıklıklardan korumaya çalıştı. Muhammed, iki sene yedi aylık bir saltanattan sonra, 1262 yılında sarayın damından düşüp öldü. Muhammed’in yerine devlet erkânı ve ordunun karârı ile Muhammedşâh geçti. Muhammedşâh, tahta geçer geçmez duruma hâkim oldu. Terken Hâtun’un sözlerine iltifât etmeyip, otoritesini engelledi. Muhammedşâh, İlhânlı Hükümdârı Hülâgu’nun çağrısına uymayıp, yanına gitmemesi üzerine, bu fırsatı kaçırmayan Terken Hâtun, emîrlerle birleşerek Muhammedşâh’ı tahttan uzaklaştırdı ve Hülâgu’nun yanına gönderdi.

Sekiz aylık bir saltanattan sonra tahttan indirilen Muhammedşâh’ın yerine Selçukşâh geçti. Selçukşâh, tahta geçince devlet için zararlı gördüğü bir kısım devlet adamını ortadan kaldırdı. Devlet idâresinde kuvvetli duruma gelen Terken Hâtunla evlenen Selçukşâh, onu öldürtünce, Salgurlu Devletinin yıkılışına sebep olacak hâdiseler birbirini kovaladı. Selçukşâh, daha sonra Şirâz’daki Moğol komutanlarını öldürtünce, Hülâgu, üzerine bir ordu gönderdi. 1263 yılında Kâzerûn’da yakalanarak öldürüldü.

Selçukşâh’ın ölümünden sonra tahta İkinci Sa’d’ın kızı Abiş Hâtun geçti. Abiş Hâtunun ilk aylarında, Kâdı Şerefeddîn İbrâhim ayaklandı ise de, isyân kısa sürede bastırıldı ve taraftarları da dağıtıldı. Abiş Hâtun, daha sonra Hülâgu’nun yedi yaşındaki oğlu Mengû Timûr ile formalite îcâbı olarak evlendirildi. Daha küçük yaşta olan Abiş Hâtun, idârî işlere karışmıyordu. Bu sırada Fars’ta tam bir Moğol hâkimiyeti sürmekte; devleti, İlhanlı hükümdârlarının gönderdiği komutanlar idâre etmekteydi. Sultan Ahmet Teküdâr, Fars’ın devamlı karışıklık içinde bulunması ve bölgedeki Moğol devlet adamlarından memnûn olmaması üzerine sarayında bulunan Abiş Hâtun’un Şîrâz’a dönmesine izin verdi (1284). Bir süre sonra, Moğollar tarafından bölgeyi idâre etmek için gönderilen Seyyid İmâdeddîn’in öldürülmesi üzerine Abiş Hâtun, hükümdâr Argun tarafından huzûruna çağırıldı. Tebriz’de muhâkeme edilen Abiş Hâtunun yeniden Şîrâz’a dönmesine izin verilmedi. Nihâyet 1286 senesinde ölünce, Fars’ta Salgurlu hâkimiyeti son buldu ve bölge, resmen Moğol idâresi altına girdi.

Salgurlu devlet teşkilâtı, büyük Selçuklu Devletinin bir kopyasıdır. Devletin başında sultan veya hükümdâr yerine atabeg ünvânı taşıyan bir hânedân üyesi bulunmaktaydı. Lakapları genellikle muzafferüddîn idi. Salgurlu saray mensupları arasında, “hâcibler, silâhdâr, taşdâr, hansâlâr, hazînedâr, nedîmler, sâkîler, ferrâşlar, çomakdâr ve hadimler” bulunurdu. Dîvân-ı Âlâ veya Dîvân-ı Atabegi adıyla anılan büyük dîvân, vezirin başkanlığında vazîfe yapmaktaydı. Ayrıca Dîvân-ı Tuğra, Dîvân-ı İşraf ve Dîvân-ı Ârız isminde dîvânlar vardı. Ordu teşkilâtı da Selçuklu ordu teşkilâtı gibiydi. Salgurlu ordusu, üç ana kısımdan meydana geliyordu. Bunlar; gulâm (köle), Türkmenler ve vassal devlet kuvvetleriydi.

Salgurlu atabegleri, kültür ve îmâr faâliyetlerine büyük önem vermiştir. Özellikle Şîrâz’da mescitler, ribâtlar ve hastâneler yapılmış, şehir, bağ ve bahçelerle süslenmişti. Atabeg Sungur’un Şîrâz’da yaptığı eserlerin başında kendi adına inşâ ettirdiği Sunguriye Medresesi gelmektedir. Ayrıca Şîrâz yakınında su kanalları ve yolları açtırdı. Atabeg Sa’d’ın yaptırdığı en önemli eserlerden biri, bugün bile Şîrâz’da mevcut olan Mescid-i Nev veya Mescid-i Atabegi adıyla meşhur Câmi-i Cedîd-i Şîrâz’dır. Bundan başka birçok mîmârî eser inşâ ettirmiştir. Vezir Amideddîn Ebû Nasr da kendi adına izâfeten Âmîdiye adıyla meşhur bir medrese yaptırmıştır.

Moğolların, Harezmşâhları târih sahnesinden silmesi, Salgurluların Moğol itâatine girmesine sebep olmuştu. Bu siyâsetleri uzun müddet bölgeyi Moğol taarruzundan uzak tutmuş ve Salgurlu başşehri Şîrâz onların önünden kaçan birçok ilim adamı ve edîbin sığınağı olmuştur. Salgurluların ilim ve sanat hâmîliği Şîrâz’ı bir kültür merkezi hâline getirmiştir. Ebü’l-Mübârek Abdülazîz bin Muhammed, Zeyneddîn Muzaffer bin Rûzbihan, Ebü’l-Feth en-Nîzîrî, Ebü’l-Abdurrahîm bin Muhammed es-Servistanî, Kâdı Sırâceddîn Ebü’l-Izz Mükerrem, Kâdı Şerefeddîn Muhammed, Şihâbüddîn Feyzullah Tûdepuştî, Sadreddîn Ebü’l-Meâlî, Emir Asıleddîn Abdullah, Fakîh Müşerrefeddîn, İzzeddîn Mevdûd, Kâdı Cemâleddîn Ebû Bekr, Kâdı Mecdüddîn İsmâil, Fakih Saineddîn Hüseyin, Şeyh Necibeddîn Ali, Kâdı Beydâvî, Kutbeddîn Şîrâzî, Sâdî-i Şîrâzî gibi pekçok âlim ve edîb, Salgurlu hâkimiyeti altında yetişmiş ve hizmetlerini sürdürmüşlerdir.

Âdil idâreleri sebebiyle halk tarafından sevilen Salgurlu sultanları, Selçuklulardan sonra, Türk hâkimiyetinin yüz otuz sekiz sene Fars’ta devâm etmesini sağlamış olmaları sebebiyle, Türk târihi açısından önemlidir.


Salgurlu Atabegleri Tahta Geçiş Târihleri
Muzafferuddîn Sungur....................1148-1161
Muzafferuddîn Zengî ......................1161-1178
Tekle ..............................................1178-1198
İzzeddîn Birinci sa’d ......................1198-1226
Ebû Bekr Kutluğ Han......................1226-1260
İkinci Sa’d .............................................. 1260
Muhammed ....................................1260-1262
Muhammedşah ..............................1262-1263
Selçukşâh .................................................... ?
Abîş Hâtun......................................1263-1286
Moğol Hâkimiyeti .................................... 1286


Malazgirt Meydan Muhârebesinden sonra Erzurum ve civârında kurulan beylik. Malazgirt Zaferinden sonra Anadoluda ilk kurulan Türk beyliği budur. Başşehri Erzurum olan beyliğin kurucusu, Malazgirt Zaferinin kazanılmasında önemli rol oynayan Emir Saltuktur. Sultan Alparslan, Malazgirt Zaferinden sonra, Bizans İmparatu Dördüncü Romanos Diogenesin ölümü ile anlaşma şartlarının yerine getirilmemesi üzerine, emrindeki kumandanlara Anadoluda fetihlere devâm edilmesini emretmişti. Buna dayanarak Emir Saltuk, Erzurum ve civârını fethederek, Saltuklular Beyliğini kurdu. Önceleri Büyük Selçuklu Devletine tâbi olan beyliğin, Emir Saltuk zamânındaki siyâsî târihi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır.

Ebül-Kâsım Saltukun ölümünden sonra yerine oğlu Ali geçti. Büyük Selçuklu Sultânı Berkyaruk ile kardeşiMuhammed Tapar arasındaki saltanat mücâdelesi sonunda varılan anlaşma netîcesinde,Saltuklu toprakları, MelikMuhammedin hâkimiyet bölgesi içinde kaldı. 1121 Senesinde Artuklu Emîri İlgâzinin Gürcülere karşı çıktığı sefere Saltukoğlu Ali Bey de katıldı. Fakat bu seferde Gürcüler gâlip geldi.

Emîr Alinin ölümünden sonra Saltukluların başına, hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmayan kardeşi Ziyâüddîn Gâzî geçti. Binâ kitâbelerinden anlaşıldığına göre, Erzurumdaki Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi yaptıran bu beydir. Ziyâüddîn Gâzi, 1126 senesinde Gürcülere karşı tertiplenen sefere katıldı. 1131 senesinde İspir ve Pasinleri geçerek Oltuya kadar gelen Gürcüleri büyük bir bozguna uğrattı. Artuklu Timurtaş Bey, Ziyâüddîn Gâzinin kızıyla evlenince, iki hânedân arasında akrabâlık bağı kuruldu.

Emîr Gâzînin 1132 senesinde ölümünden sonra beyliğin başına yeğeni İkinci İzzeddîn Saltuk geçti. Kaynaklarda, İzzeddîn Saltuka âit bilgiler bir evlilik sebebiyledir. Ani Emîri Fahreddîn Seddâd, İzzeddîn Saltuk Beyin kızlarından birine tâlib oldu. Fakat bu isteği reddedildi. Buna içerleyen Ani Emîri, 1154 senesinde, Gürcülere karşı kuyamayacağını söyleyerek şehri satın alması için, İzzeddîn Saltuka haber gönderdi. Bu dikkatlice hazırlanmış bir intikam plânıydı. İzzeddîn, şehri teslim almak için Aniye geldiğinde, Fahreddîn Şeddâd bir günlük mesâfede bulunan Gürcü Kralı Dimitriyi şehre dâvet etti. Gürcü Kralı, âni bir baskınla Saltuku mağlup ederek, onu ve mâiyetinden birçok kimseyi esir aldı. Daha sonra dâmâdı Ahlatşâh İkinci Sökmen ve Artuklu beylerinin teşebbüsleriyle yüz bin dînâr karşılığında İzzeddîn Saltuk serbest bırakıldı. İzzeddîn Saltuk Bey, 1168 senesi Nisan ayında vefât etti. Hıristiyan tebeasına da iyi muâmele ederdi. Bu yüzden onların da sevgi ve saygısını kazanmıştı. Devrinde Saltuklu Beyliği toprakları, Tercandan başlayıp, Tâhir Gediğine kadar uzanırdı. Erzurum, Bayburt, Avnik, Micingerd, İspir, Oltu gibi şehir ve kasabaları içine alırdı.

İzzeddîn Saltukun ölümünden sonra yerine oğlu Nâsırüddîn Muhammed Bey geçti. 1189 senesinde basılan bir sikkeden onun, Irak Selçuklu Sultânı Üçüncü Tuğrul ve asıl iktidârı elinde tutan Atabeg Kızıl Arslana tâbi olduğu anlaşılıy. Nâsırüddîn Muhammed zamânında Gürcüler, Erzurum önüne kadar geldiler. KraliçeTamaranın kocası Davidin kuması altındaki Gürcü kuvvetleriyle Saltuklular arasında iki gün devâm eden şiddetli çarpışmalar oldu. Saltuklu kuvvetleri şehre kapılar. Gürcü kuvvetleri, muhâsaraya girmeden aldıkları ganîmetlerle yetinerek, geri döndüler. Nâsırüddîn Muhammedin ölümünden sonra beyliğin başına kız kardeşi Mama Hâtun geçti.

Kaynaklar, 1191 senesinde Erzuruma Mama Hâtunun hâkim olduğunu yazmaktadır. Selâhaddîn Eyyûbînin yeğeni Meyyâfârikîn Hâkimi Takiyyeddîn Ömer, Ahlat ülkesini ele geçirdiği ve Malazgirt Kalesini muhâsara ettiği sırada Mama Hâtun askerleriyle ona yardım etti.

Ancak çok geçmeden kendisine karşı olan emirler tarafından tahttan indirilen Mama Hâtunun yerine Muhammedin oğlu Melikşâh geçti. Bunun zamânında, Anadoludaki diğer beylikler gibi Saltuklular da Türkiye Selçuklu Devletinin tehdidine mâruz kaldı. Türkiye Selçukluları Sultânı Rükneddîn İkinci Süleymân Şâh, 1202 senesinde Gürcistan Seferine çıktı ve bağlı hükümdâr ve beylere haber gönderip, kendisine katılmalarını istedi. Süleymân Şâh, 25 Mayıs 1202de Erzurum önlerine geldi. Kendisini karşılamaya gelen Saltuklu beyi Melikşâhı yakalatıp hapsettirdi. BöyleceSaltuklu Devleti sona ermiş oldu. Süleymân Şâh bölgenin idâresini kardeşi Mugiseddîn Tuğrul Şâha verdi. Melikşâhın topraklarının elinden alınışına, Süleymân Şâhı karşılamada ağır davranması sebep gösterilmektedir. Saltuklular zamânında Erzurum, diğer Anadolu şehirleri gibi iktisâdî ve ticârî açıdan oldukça önemli bir şehirdi. Akdeniz limanlarından ve Suriyeden yola çıkıp, Konya, Kayseri, Sivas ve Erzincan yoluyla Âzerbaycana, İrana giden ve Türkistandan Erzuruma gelip aynı yoldan Akdeniz ve Trabzon limanlarına ulaşan büyük bir ticâret yolunun üzerinde bulunuydu. Bu bakımdan Erzurumda ekonomik hayat oldukça canlıydı. Bunun yanında geniş otlaklara sâhip olması yüzünden bölgede hayvancılık çok gelişmişti.

Saltuklu beyleri, kültür ve sanata çok önem vermişler ve sâhip oldukları yerlerde çeşitli mîmârî eserler yaptırmışlardır. Melik Gâzi; Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi inşâ ettirmiştir. Erzurumda 1179da inşâ edilen Ulu Câmiyi Nâsıreddîn Muhammed yaptırmıştır. Üç kümbetler ismiyle bilinen türbelerden biri İzzeddîn Saltuka âittir. Bu türbenin yanında bir de zâviye vardır. Tercanda Mama Hâtun tarafından bir kervansaray ve türbe yaptırılmıştır. 1232 senesinde Ebû Mensûr tarafından inşâ ettirilen Micingerd Kalesi, Saltuklulara âit önemli eserlerdendir. Bunlar zamânımıza kadar ulaşmıştır.


Saltuklu Beyleri Tahta Geçişleri
Saltuk Bey .............................................. 1072
Ali bin Ebül-Kâsım ................................ 1102
Ziyâüddîn Gâzi (takriben) ...................... 1124
İzzeddîn İkinci Saltuk.............................. 1132
Nâsırüddîn Muhammed.......................... 1168
Mama Hâtun .......................................... 1191
Melikşâh bin Muhammed ...................... 1200
Türkiye Selçukluları Hâkimiyeti .............. 1202


Alm. Samaniden (pl.), Fr. Samanides (pl.), İng. Samanids. İran’da devlet kuran bir hânedan. Sâmânî sülâlesinin kurucusu, Kuzey Afganistan’ın Belh bölgesi Sâmân köyünde mahallî toprak sâhibi olan Sâmân Hudâ idi. Sâmân Hudâ, düşmanlarının baskısıyla köyden çıkarak Horasan’daki Emevî Vâlisi Esed bin Abdullah’ın yanına sığındı. Esed bin Abdullah’tan himâye gören Sâmân Hudâ, Zerdüşt dînini bırakarak İslâmiyeti kabul etti.

Sâmân Hudâ ve torunları, Emevîlerden sonra Abbâsîlerin hizmetine girdi. Halife Hârûn Reşîd (786-809) ve oğlu El-Me’mûn (813-817) zamânında devlet hizmetinde vazîfe aldılar. Sâdık hizmetlerinden dolayı, Sâmânîlerden Nûh Semerkand’a; Ahmed Fergana’ya, Yahya Şaş’a ve İlyas Herat’a vâli olarak tâyin edildiler. Fergana Vâlisi Ahmed Semerkand’a hâkim olunca oğlu Nasr da, Halife El-Mu’temid’den 875’te Mâverâünnehr eyâlet vâliliğini aldı. Nasr bin Ahmed, kardeşi İsmâil’i Buhârâ Vâliliğine getirdi. Mâverâünnehr, Sâmânî Sülâlesi mensuplarının hâkimiyetine geçti.

Horasan’daki Tâhirîler zayıflayınca Sistan’daki Saffârîlerle hâkimiyet mücâdelesinde bulundular. Bozkırda yaşayan gayri müslim Türklerin akınlarına karşı Mâverâünnehr ve Fergana’nın kuzey hudutlarını emniyet altına aldılar. Türklerin Müslümanlarla irtibat kurmasında köprü vazifesi gördüler. İran’da sapık îtikâd ve akımlara karşı Ehl-i sünneti müdâfaa ettiler. Abbâsîlerin düşmanı Büveyhîlerle Kuzey İran’da mücâdele etmeleri, sünnî Horasan ve Mâverâünnehr bölgelerindeki hâkimiyetlerini kuvvetlendirdi.

Sâmânîlerin hâkim olduğu bölge, 10. yüzyılda kuvvetli Türk hânedanlarının yayılma sahasına girdi. Karahanlılar, Gazneliler ve daha devlet kurmamalarına rağmen Selçuklularla mücâdele etmek zorunda kaldılar. Bütün bu dış tehlikelere ilâveten saray isyanları, merkezî idâreye karşı askerî liderler ve büyük toprak sâhiplerinin isyânı Sâmânîleri zayıf düşürdü. Bu iç ve dış tehlikeler sonunda, Mâverâünnehr bölgesi Karahanlıların; Horasan da Gaznelilerin hâkimiyetine geçti. Son Sâmânî emîri İsmâil el-Muntasır 1005’te öldürüldü.

Sâmânî hükümdârları, sünnî İslâm âleminin lideri Abbâsî halîfelerine karşı devamlı hürmette bulunup, onların takdirlerini kazandılar. Mâverâünnehr’in ticârî menfaatlerini tehlikelere karşı korudular. Bölgeyi, Orta Asya’ya giden kervan yollarına açık tutarak, ülkenin iktisâdî dengesini sağladılar. Dokuzuncu asırdan îtibâren, Abbâsîler dâhil, diğer bütün Müslüman emîrlerin ordularında vazîfe yapan Türk gulâmların çoğu Sâmânîler aracılığı ile toplanıyordu. Sâmânîler, İslâmiyeti Türkler arasında yayıp, Karahanlıların İslâm devleti hâline gelmesini sağladılar. Ülkelerinde birçok su kanalı açarak zirâati geliştirdiler. Sâmânîler devrinde, bölge iktisâdî ve sosyal bakımdan refâh içindeydi.

Sâmânî hükümdârlarının Buhârâ’daki saraylarında Arapça öğretim yapıldığı gibi Farsçaya da ehemmiyet verildi. Bilhassa Farsça çok gelişip; İran’ın millî, İslâm âleminde de tasavvuf ehlinin dili hâline geldi. Firdevsî, İranlıların millî destânı Şehnâme’yi yazmaya Sâmânîler devrinde başladı. İranlıların lirik şâiri Rûdekî, Kelile ve Dimne’yi manzum olarak Farsçaya çevirdi. Târihçi Belâmi, coğrafyacı Zeydü’l-Belhî ile filozof ve tabip İbn-i Sînâ, Sâmânîler zamânında yetiştiler. İlim ve sanat sâhipleri, başta hükümdârlar olmak üzere, emirlerce himâye ve îtibâr gördüler.


Sâmânî Hükümdârları Tahta Geçişi
Ahmed Esed bin Sâmân-I ..................819-864
Nasr bin Ahmed-I ..............................864-892
İsmâil bin Ahmed................................892-907
Ahmed bin İsmâil................................907-914
Emir Said Nasr-II ................................914-943
Emir Hamid Nûh-I ..............................943-954
Emir Müeyyed Abdülmelik-I................954-961
Emir Sedid Mansur-I ..........................961-976
Emir Rızâ Nûh ....................................976-997
Manusr-II ............................................997-999
İsmâil el-Muntasır-II........................1000-1005
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter