Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


On dördüncü yüzyıldan îtibaren Orta Asya’da hâkimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhûriyetinde yaşayan Türk boyu. Özbek halkının târihinin ilk dönemlerine âit bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren Altınordu Hükümdârı Gıyâseddîn Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman-Türklerin adı oldu.

Tîmûr Hanın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Tîmûr İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölünün ve Seyhun Irmağının kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idâresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han îlân ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip çevredeki diğer boyları da hâkimiyetleri altına aldılar. Tîmûrlulardan Harezm’i alıp, Urgenc’i zabtettiler. Siriderya(Ceyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar. Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifâde eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısımını etraflarında toplayıp, Çağatay Hanı Esenboğa’ya başvurarak kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa onları Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara daha sonra Kazak veyaKırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hâkimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefât etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdârı Yûnus Hana yenilerek dağıldılar. Yûnus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şâh Budak’ı öldürttü. Dağınık hâlde bulunan Özbekler, bu hâdise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar.

Bu târihten îtibâren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar Çağatay Hanı Mahmûd Hanın himâyesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Tîmûroğulları Devletindeki iç karışıklıktan istifâde ederek, Buhârâ’yı zabtedip, Tîmûr Hânedânına son verdiler. Mâverâünnehr tahtına Muhammed Şeybânî geçti. Tîmûr soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idâre ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay Hükümdârı Yûnus Hanın torunu Bâbür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta Bâbür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay Hanı Mahmûd Han ile kardeşi Ahmed Hanı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehr, Fergana ve Horasan bölgelerine hâkim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler.

İran’da bulunan Akkoyunlu Devletini yıkarak, hâkimiyeti ele alan ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Safevîler, sünnî îtikâtta olan Özbeklere karşı Horasan’ı ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Ehl-i sünnet Müslümanların hâmisi durumunda olan Muhammed Şeybânî, Şah İsmâil’in Ehl-i sünnet îtikâdını kabul etmesini ve kendisine boyun eğmesini istedi. İsteklerinin yerine getirilmemesi hâlinde bütün Âzerbaycan ve İran topraklarını elinden alacağını bildirdi. Bu sırada Osmanlıların da desteğini alan Özbekler, Safevîlere karşı mücâdeleye başladılar. İkinci Bâyezîd Han, Muhammed Şeybânî’yi Şâh İsmâil’e savaş açma yolunda destekledi. Ancak Merv yakınlarında yapılan savaşı Şah İsmâil kazandı (1510). Horasan’ı kaybeden ve aldığı yaraların tesiriyle şehit olan Muhammed Şeybânî’nin yerine amcası Köçküncü geçti.

Karışıklıktan istifâde eden Bâbür Han da, 1511’de Safevîlerin yardımıyla Semerkand ve Buhârâ’yı ele geçirdi. Özbekler, Taşkend’e doğru çekilmek zorunda kaldılar. Yardımcı Safevî kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, sünnî îtikâda mensup olan Buhârâ ve Semerkand ahâlisi, Bâbür’e karşı isyân etti. Yeniden bir araya gelen Özbekler, 1512’de Şiî-Safevî kumandanı Necmî Sânî ile Bâbür’ü Goncdüvan’da büyük mağlûbiyete uğrattılar. Böylece Buhârâ, Semerkand ve Mâverâünnehr bölgeleri tekrar Özbeklerin hâkimiyetine girdi. Yeniden iktidârı ele alan Şeybânîler Hânedânı, 16. yüzyıl boyunca Mâverâünnehr bölgesinde hüküm sürdü. Semerkand’ı devlet merkezi olarak seçen Özbekler, Köçküncü Han devrinde Horasan’ın bir bölümünü, Meşhed ve Esterâbâd’ı Safevîlerden aldılar. Fakat Meşhed ve Herat yakınlarındaki Türbe-i Şeyh-i Cem denilen yerde yapılan savaşta Şâh Tahmasb’a yenilince, buralar yeniden ellerinden çıktı.

Bu sırada Hindistan’da bir Müslüman-Türk devleti kuran Bâbür, Özbeklerin mağlûbiyetinden istifâde ederek, Mâverâünnehr bölgesini ele geçirmek istedi. Oğlu Hümâyûn Şahı, Semerkand üzerine gönderdi. Fakat Özbeklerin güçlü olması ve Bâbür’ün Hindistan’daki işleri sebebiyle bir sonuç alamadı. Muhammed Şeybânî’den sonraki Özbek hanlarının en güçlüsü olan İkinci Abdullah Han, dağılan Özbek boylarını toplayıp güçlü bir hâle getirdi. 1557’de Buhârâ’yı tekrar ele geçirerek başşehir yaptı. Babası İskender’i bütün Özbeklerin hanı îlân etti. Belh, Semerkand ve Taşkend ile Siriderya’nın kuzeyindeki bölgeyi ve Fergana’yı tekrar hâkimiyeti altına aldı. Babası adına hüküm sürdü. 1582’de Sarı-su ve Turgay arasındaki Uludağ’a kadar uzanan bir sefer düzenleyip, Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i ele geçirdi.

1583’ten îtibâren ülkeyi kendisi idâre etti. İran Şahı Abbas, 1597’de Herat’ta Özbekleri yenerek Horasan’ı ele geçirdi. İkinci Abdullah Hanın oğlu Abdülmü’min, Belh’i idâre etmekte iken babasına isyân etti. Bunu fırsat bilen Kırgızlar, Taşkend bölgesini işgâl ettiler. 1598’de İkinci Abdullah Hanın vefât etmesinden altı ay sonra oğlu Abdülmü’min de kendisine bağlı taraftarlarca öldürülünce, Özbekler ülkesinde hâkimiyet Şeybânîlere akrabâ olan Canoğullarına (Astırhan Hanları) geçti. Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîlerle devamlı olarak savaştılar. Ehl-i sünnet olan Osmanlılar ve Hindistan’daki Bâbürlülerle iyi münâsebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığının hâkimiyeti altında kaldılar. 1740’ta Nâdir Şâh tarafından Astırhanlar Hanlığı yıkıldı.

Nâdir Şahın vefâtından sonra, hâkimiyet Canoğullarının yerine Mangıthânlar sülâlesi geçti. Canoğullarının hâkimiyeti 1860 yılına kadar devam etti. 1860’tan îtibâren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himâyesinde yarı bağımsız olarak devam eden Buhârâ Hanlığının hâkimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilâlden sonra Rus esâretine karşı harekete geçtiler. Buhârâ, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgâl edilince, Mangıthânlar sülâlesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyâr-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, câmi ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhârâ Halk Cumhûriyeti kuruldu. Bu cumhûriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı.

Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan ÖzbekistanCumhûriyetinde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfûsunun 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhûriyetlerindeki toplam Özbek sayısı 16 milyonu bulmaktadır.




Sinop ve havâlisinde kurulan beylik. Beyliğin kurucusu olan Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin babası Mühezzibeddîn Ali Kâşî, Sultan İkinci Keyhüsrev (1238-1246)in vezîriydi. Moğollar Anadolu’ya girip Kösedağ Muhârebesini kazandıkları sırada, Moğolların Kumandanı Baycu’ya ricâ ederek, Selçuklu Sülâlesinin yerlerinde bırakılmasını temin etmişti. Muinüddîn Süleymân ise, Anadolu’nun Moğollar yüzünden parçalandığı ve karışıklıklar içerisine düştüğü bir zamanda büyümüş, ilmî, idârî ve politik yönden mükemmel bir şekilde yetiştirilmişti. Aynı zamanda kıvrak bir zekâya da sâhip olan Muînüddîn, kısa zamanda mühim mevkiler elde etti. ÖnceTokat, sonra Tokat ve Erzincan muhâfızı oldu. 1256’da ise, Baycu’nun da tavsiyesiyle Pervâne rütbesi verilerek Selçuklu saray nâzırlığına getirildi.

Sultan İkinci Keyhüsrev’in kızı Gürcü Hâtunla evli olan Muînüddîn Pervâne, devlet işleriyle bizzat kendisi ilgileniyordu. Keyhüsrev’in ölümünden sonra üç oğlu arasında çıkan taht kavgaları esnâsında, Muînüddîn, Dördüncü Sultan Kılıç Arslan’ın tarafını tuttu ve onu sultan îlân ettirmeye muvaffak oldu. Aynı zamanda Moğol gücüne de dayanmakta olan Muînüddîn, Selçuklu Devletinin en nüfuzlu kişilerinden biri hâline geldi. Trabzon Rum İmparatorluğundan Sinop’u fethetmeye muvaffak oldu. Böylece Sinop kendisine ıkta olarak verildi ve Selçuklulara tâbi olarak burada beylik sürmeye başladı. Hattâ 1261-1277 târihleri arasını târihçiler, Muînüddîn Pervâne Devri olarak tanıtmaktadırlar.

Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin Sinop’u ve peşinden çevrede bulunan on iki kaleyi fethederek beyliğinin sınırını genişletmesi onun sultanla arasının açılmasına yol açtı. Sultanın kendisini ortadan kaldırabileceği vehmine kapılan Muînüddîn, onu ele geçirip Aksaray’da boğdurdu. Yerine Rükneddîn’in iki buçuk yaşında bulunan oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev, sultan îlân edildi.

Pervâne’nin bilhassa Moğollarla sıkı bir işbirliği hâlinde olması, Anadolu’da pekçok îtibârlı ve hattâ Moğol düşmanı şahısların Mısır’a göçmelerine sebep oldu. Bunlar orada Sultan Baybars’ı Moğollar üzerine cihâda teşvik ettiler. 1277 yılında Anadolu’ya gelen Sultan Baybars, Moğollara karşı ezici bir zafer kazandı ve Kayseri’ye kadar girdi. Ancak Pervâne’nin kendisine katılmaması ve genç sultanla berâber Tokat’a gitmesi üzerine Sûriye’ye geri döndü.

Pervâne, Moğollara karşı kesin bir zafer kazanılacağına inanmıyordu. Ancak Baybars’ın Moğol ordusunu bozguna uğratması, İlhan Abaka’yı harekete geçirdi. Anadolu’ya giren Moğol hükümdârı; Elbistan, Sivas ve Kayseri’de müdâfaasız Müslüman ahâliyi ezme yoluna girerek, rivâyete göre 200.000 kişiyi katlettirdi. Ayrıca Anadolu’dan ayrılırken, Pervâne Muînüddîn Süleymân’ı da yanında götürdü ve daha sonra Sultan Baybars’ın Anadolu’ya gelmesinden onu sorumlu tutarak öldürttü (2 Ağustos 1277).

Pervâne Beyin öldürülmesinden sonra, oğlu Mehmed Bey, Sinop Beyi oldu. Mehmed Bey, babasının Moğollar tarafından öldürülmüş olması münâsebetiyle onlardan çekinmiş ve tam bir bağlılık içerisinde saltanatını devâm ettirmiştir.

Mehmed Bey, 1296’da ölünce, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. O da İlhanlı Devletine tâbiiyetini arz ederek ülkesini korumayı başardı. Ancak 1298 yılında Sinop’a bir baskın yapan Ceneviz korsanları, Mes’ûd Beyi esir almaya muvaffak oldular. Ağır bir fidye ödemek sûretiyle kurtulabilen Mes’ûd Bey, 1300 yılında vefât etti. Yerine oğlu Gâzi Çelebi geçti.

Denizcilikte mahâretiyle tanınan ve hattâ ilk Türk denizcileri arasında sayılan Gâzi Çelebi, Karadeniz’de Trabzon Rum İmparatorluğu ile Cenevizlilere karşı başarılı akınlarda bulundu. Son zamanlarında Candaroğulları Beyliğine tâbi bir duruma düşen Gâzi Çelebi’nin hiç oğlu olmadı. Yalnızca bir kızı olduğu için Candaroğulları, Gâzi Çelebi’nin ölümünden sonra Sinop’u beyliklerine ilhâk ettiler. Böylece 1322 yılında Pervâneoğulları Beyliği fiilen sona erdi.

Pervâneoğulları Beyliği başlangıçta Selçuklulara, daha sonra İlhanlı Devletine ve son zamanlarında da Candaroğulları Beyliğine tâbi olarak hüküm sürmüştür. Yaklaşık altmış yıl devâm etmesi Pervâneoğullarının köklü bir kültür ve medeniyet kuramadıklarını göstermektedir. Pervâne Beyin, Sinop’ta bir medresesi bulunmaktadır. Tokat’ta 1800 yılına kadar faaliyette bulunan iki katlı dârüşşifâsı ve Merzifon’da bir câmisi vardır. Pervâne Muînüddîn Süleymân’ın öldürülmesinden sonra, Anadolu’daki Selçuklu Devletinin nüfûzu sona ermiştir.


PERVÂNEOĞULLARI Tahta Geçişi
Mühezzibüddîn Ali ................................ ?
Muînüddîn Süleymân Pervâne ............ ?
Muînüddîn Mehmed .................. 1277 (H.676)
Mühezzibüddîn Mes’ûd .............. 1297 (H.696)
Gâzi Çelebi ................................ 1301 (H.700)
Çandaroğulları hâkimiyeti .......... 1322 (H.722)


Adana bölgesinde 1352 yılından 1608 yılına kadar hüküm süren bir Türk beyliği. Oğuzların Yüregir boyuna mensup olan Ramazan Beyin kurduğu beylik; 1383 yılına kadar Elbistan’ı, oranın Dulkadiroğullarına geçmesi ile de Adana’yı merkez yapmıştır. Ramazanoğulları Beyliği 1352’den 1608’e kadar 256 yıl devâm etmekle berâber, son 92 yılı tam bir Osmanlı tâbiyeti hâlinde geçmiş, hânedânın üyeleri Osmanlı sancakbeyi olarak vazîfe yapmışlardır.

Ramazanoğullarının mensup oldukları Üç Oklu Türkmenleri, Moğol istilâsı sebebiyle, 13. yüzyılda Anadolu’ya kalabalık sayıda gelen Türkmen kütleleri arasında bulunuyorlardı. Bu Türkmenler dâimî bir şekilde Moğollarla mücâdele hâlinde idiler. Onlara itâat etmediklerinden dolayı Anadolu’da da kesin bir iskân sahası bulamadılar. Bundan dolayı Suriye’ye inen bu Türkmenleri Memlûk Sultânı Baybars, Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan bölgeye yerleştirdi ve kendilerine dirlikler verdi. Böylece bu Türkmenler Memlûk Devletinin en mühim yardımcı askerî kuvvetini teşkil ettiler. Bu sâyededir ki, Sultan Baybars, Haçlılar ve Moğollar ile yapılan savaşlarda parlak zaferler kazandığı gibi, Kilikya’daki Ermeni Krallığına da ağır darbeler indirdi.

Netîcede Anadolu’da Moğol nüfûzunun yayılmaya başlamasından ve bilhassa Ebû Saîd Bahadır Hanın ölümünden sonra Üçok Türkmenleri, Kilikya üzerine akınlarını yoğunlaştırıp, elde edilen topraklara yerleşmeye başladılar. Bu sırada Ramazanoğullarının başında Ramazan Bey bulunmaktaydı. 1344 yılından îtibâren batıya doğru gelişen fetih hareketi Silifke’ye kadar uzadı ve 1360 yılında Memlûkluların da yardımı ile Adana ve Tarsus da ele geçirildi. Böylece Ermenilerin elinde, merkezleri Sis olmak üzere birkaç kale kalmış oluyordu.

Ramazan Beyin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrâhim Bey, Çukurova’da Memlûk hâkimiyetini kırmak ve istiklâlini îlân etmek üzere Karamanoğlu Alâaddîn Beyle itifak ederek, başkaldırdı. Bunun üzerine büyük bir Memlûk ordusu, Türkmenlerin arâzisine girerek yağmalamaya başladı. Ancak Belen Boğazında meydana gelen çarpışmada İbrâhim Bey idâresindeki Türkmen ordusu, Memlûkleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Bizzat kumandan Temür Bayın da esir edildiği muhârebede Memlûklerden çok az kimse kurtuldu. Bu durum üzerine Memlûklerin Haleb Vâlisi Yılboğa, Türkmenler üzerine yürüdü. Misis Kalesini ele geçirdi. İbrâhim Bey, Sis’e çekilmek zorunda kaldı ise de, Sis vâlisi kendisini yakalayıp Memlûklere teslim etti. Yılboğa, başta İbrâhim Bey olmak üzere kardeşi Kara Mehmed’i, annesi ve diğer esirleri derhâl öldürttü. Emirlerinin öldürülmesinden büyük üzüntü duyan Yüregirliler, Misis’e dönmekte olan Yılboğa’ya, Saruca-Şam Geçidinde büyük bir baskın düzenlediler. Yılboğa’nın gözünden yaralanıp ortadan kaybolması ile paniğe kapılan Memlûkler, kaçmaya başladı. Bu durum Türkmenlerin işini kolaylaştırdı ve elverişli bölgelerde Memlûklere üst üste baskın düzenlediler. Memlûkler Haleb’e ulaştıklarında ancak birkaç yüz kişi kalmışlardı.

İbrâhim Beyin yerine kardeşi Ahmed Bey geçti. Ahmed Bey, yerini sağlamlaştırıncaya kadar Melûklerle iyi geçinmeye gayret etti. Daha sonra Memlûklu Sultânı Berkuk’un ölümü ile bu ülkede ortaya çıkan karışıklıklar esnâsında durumunu kuvvetlendirdi. Bu sırada Haleb’i kuşatan meşhur Arap kumandanı Nuayr’a karşı Memlûklerin yardımına koşan Ahmed Bey, Sultan Ferec’in iltifâtına kavuştu. Kızını da Sultan Ferec’le evlendirerek Memlûklerle akraba oldu. 1410 yılında Mısır’ı ziyâret etti. Böylece daha rahat hareket edebilme imkânına kavuşan Ahmed Bey, 1415 yılında yedi ay süren bir kuşatma sonucunda Tarsus’u Karamanoğullarından aldı. Ahmed Bey’in 1416 yılında ölmesi üzerine yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

Ahmed Bey kaynaklarda cesur, heybetli, dirâyetli bir emir olarak vasıflandırılmaktadır. Âlimlere hürmetli, fakirleri koruyan, iyiliksever bir beydi. Onun ölümünden sonra Üçokların siyâsî ehemmiyeti gittikçe azaldı.

İkinci İbrâhim Bey, Karamanoğlu Mehmed Beyin dâmâdı olmaktaydı. 1415-1417 yılları arasında Tarsus ve Adana havâlisinde tam bir hâkimiyet tesis etmişse de Memlûklerle arasının açılması yüzünden Tarsus’u kardeşi Hamza Beye bırakmak zorunda kaldı. Ancak Hamza Bey, Memlûk kuvvetlerinin yardımıyla Adana’yı da ele geçirdi. İbrâhim Bey, 1427 yılında Kahire’de öldürüldü. Hamza Beyin beyliğinin ne kadar sürdüğü ve nerede öldüğü bilinmemektedir. Ancak onun da kardeşinin ölümünden sonra Memlûklerce öldürtüldüğü tahmin olunmaktadır.

1427 yılında beyliğin başına Mehmed Bey getirildi. Fakat bu târihte bölgede tam bir Memlûk hâkimiyeti kurulmuş olup, Sis, Adana ve Tarsus gibi önemli merkezler Memlûk vâlilerince idâre edilmeye başlandı. Bu dönemde Ramazanoğulları beylerinden sırasıyla Eylûk Bey, Dündar Bey ve Ömer Bey sembolik olarak beyliğin başında bulundu.

Ömer Beyden sonra beyliğin başına, 1480 senesinde Halep’te öldürülen Dâvûd Beyin oğlu Gıyâseddîn Halil Bey geçti ve otuz sene gibi uzun bir zaman hüküm sürdü. Hattâ, Osmanlıların çukurova bölgesinde hâkimiyetlerini kabul ettikten sonra, bu devletle iyi geçinmeyi, beyliğinin geleceği bakımından daha faydalı gördü. Osmanlılarla olan bu dostluğu, Ramazanoğulları Beyliğinin Memlûk Devletiyle bağlantılarını iyice zayıflattı. Uzun süren saltanatı sırasında, bölgede barışın sağlanması için büyük dikkat sarfeden Halil Bey; âlimlere hürmet eden, cömert, fakir-fukarâyı koruyup gözeten bir beydi. Tebaası tarafından çok sevildiği için, hizmetleri sebebiyle kendisine, dîne yardım eden mânâsına gelen “Gıyâseddîn” lakabı verildi. Ramazanlı ülkesi en çok bu bey zamânında îmâr görmüş, câmiler, medreseler, saraylar, hanlar ve çeşmelerle ülkenin dört bir yanı tezyin edilmişti. Halil Bey, mezâr kitâbesinden anlaşıldığına göre 1511 senesinde vefât etmiştir.

Halil Beyin vefâtından sonra, yerine kardeşi Mahmûd Bey geçti. Mahmûd Bey de, OsmanlıDevletine yaklaşmak ve Memlûklerle olan yakınlığını azaltmak sûretiyle ağabeyi Halil Beyin siyâsetini devâm ettirdi. Ancak Memlûkler, Mahmûd Beyi beylikten azlederek, yerine kardeşinin oğlu Selim Beyi tâyin ettiler. Bu durum üzerine Mahmûd Bey, İstanbul’a gelerek Yavuz Sultan Selim Hana tâbiyetini arz etti. Mahmûd Beye büyük îtibâr gösteren OsmanlıSultânı Yavuz SultanSelim Han, iki yüz bin akçelik bir dirlik verdi. Ayrıca seferde kendisine refâkat etmek imtiyâzını da bahşetti. Böylece Mahmûd Bey, sultandan başka kimseye tâbi olmayacaktı.

1516 senesinde Osmanlı ordusu, Mısır Seferine çıktığı zaman, Mahmûd Bey de pâdişâhın yanında bulunuyordu. Ordu Haleb’e geldiği zaman, Mahmud Beye bağlı Ramazanlı kuvvetleri Osmanlı sultânının ordusuna katıldılar. RidâniyeSavaşı sırasında Memlûk Sultanı Tomanbay ve üç yüz seçme silâhşörün, pâdişâhı öldürmek için otağ-ı hümâyûna baskında bulundukları sırada, Sadrâzam Sinan Paşanın yanı sıra, Ramazanoğlu Mahmûd Bey de öldürüldü. Mahmûd Beyin nâşını Haleb’e gönderen Yavuz Sultan Selim Han, Ramazanoğulları Beyliğinin başına Halil Beyin oğlu Kubad Beyi tâyin etti (1517).

Ancak bu târihten îtibâren Ramazanoğulları beyleri bir Osmanlı sancakbeyi olarak hüküm sürdüler. Bundan sonra hânedândan mühim Osmanlı devlet adamları yetişti.

Ramazanoğulları Beyliğinin teşkilâtı hakkında kesin delillere dayalı bir bilgi yoktur. Ancak Dulkadırlılarda olduğu gibi Oğuz geleneklerine, yâni töre esâsına dayanmış oldukları görülmektedir. Kendilerine âit olarak para bastırmamışlardır. Halil Beyden önceki Ramazan Beylerine âit câmi, medrese ve hamam gibi eserlere rastlanmamıştır. Halil Bey ve bilhassa Osmanlı sancakbeyi olan, hattâ daha sonra paşalık rütbesine yükseltilerek Halep ve Şam beylerbeyliklerinde bulunan oğlu Pîrî Paşanın Adana’da câmi, medrese, han ve hamam olmak üzere birçok hayır eserleri mevcuttur.

Ramazanoğulları zamânında Çukurova, hac yolunun geçtiği mühim bir bölge hâline gelmişti. Osmanlı Devletinin yükselişiyle birlikte bu yolun önemi daha da artmıştır. Bu durumun bölgenin iktisâdî hayâtına önemli ölçüde tesir ettiği anlaşılmaktadır.


Ramazanoğulları Beyleri
Ramazan Bey ..............................(1352-1378)
İbrâhim Bey ..................................(1378-1383)
Şihâbeddîn Ahmed Bey................(1383-1416)
İkinci İbrâhim Bey ........................(1416-1418)
İzzeddîn Hamza Bey ....................(1418-1426)
Mehmed Bey ................................(1426-1435)
Eylûk Bey ....................................(1435-1439)
Dündar Bey ..................................(1439-1470)
Ömer Bey ....................................(1470-1485)
Gıyâseddîn Halil Bey....................(1485-1510)
Mahmûd Bey .... (I. 1510-1514- II. 1516-1517)
Selim Bey ....................................(1514-1516)
Kubad Paşa..................................(1517-1520)
Pîrî Mehmed Paşa........................(1520-1568)
Derviş Bey ....................................(1568-1569)
Üçüncü İbrahim Bey ....................(1569-1589)
İkinci Mehmed Bey ......................(1589-1594)
Pir Mansur Bey ............................(1594-1608)


On altı ile on sekizinci yüzyıllar arasında İran’da hüküm süren hânedân. Evliyânın büyüklerinden olan Şeyh Safiyyüddîn Erdebîlî’nin soyundan geldikleri için, Safevî ismiyle anıldılar.

Safevîlerin dedesi olan Safiyyüddîn Erdebîlî, 1252-1334 yılları rasında Erdebil ve civârında yaşamış bir veliydi. Kendisi ve halîfeleri zamânında yolu, İran, Irak ve Andolu’da yayıldı. Osmanlı pâdişâhlarının, Tîmûr Han ve Akkoyunluların ilgi ve yakınlıklarını gördüler. Tîmûr Han, Safiyyüddîn Erdebîlî’nin torunlarından Hoca Ali’ye Erdebil şehrini vermiş ve burada bağımsız hareket etme yetkisi tanımıştı. Anadolu’ya daha önceki devirlerde yerleşmiş olan Bâtınîler ve Tîmûr Han tarafından Anadolu’dan götürülen Türkmenler, Safeviyye yolunun mensupları arasına girdiler. Bâtıniyye sapık fırkasının, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını esas alan fikirlerini Safevîler arasında yaymaya başladılar. Hoca Ali’nin torunu olan Cüneyd’e de, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını bulaştırdılar.

Cüneyd, Bâtınîlerin fikirlerinin etkisinde kalarak doğru yoldan ayrıldı. Ehl-i sünnet îtikâdında olan Müslümanların nefretini kazanan Cüneyd, baba ve dedelerinden dolayı kendisine gösterilen hürmet ve sevgiyi istismâr edip, siyâsete karıştı. Bölgeye hâkim olan Karakoyunlulara karşı zaman zaman ayaklanmalar düzenledi. Bu yüzden memleketini terk etmeye mecbur kalarak, bir ara Osmanlılara ve Karamanoğullarına sığındı. Ancak, sapık fikirlerinden dolayı buralarda da tutunamadı. Güney ve Güneybatı Anadolu ile Sûriye’nin kuzeyindeki Türkmenler arasında sapık fikirlerini yayarak, bu bölgede bir beylik kurmaya çalıştı. Fakat Mısır Memlûk hükümdârlarının müdâhalesiyle başarısızlığa uğradı.

Sonra Trabzon ve Canik bölgesine giderek burada faaliyetlerde bulundu. Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan, Şeyh Cüneyd’in nüfûzundan faydalanmak üzere onu kızkardeşi Hadîce Begim’le evlendirdi. Bu evlilikten Haydar adında bir oğlu dünyâya geldi. Gürcistan ve Çerkez ülkelerine seferler düzenledi. Şirvan hükümdârı Halil ile yaptığı muhârebede öldü (1460).

Fikrî temelleri, Eshâb-ı kirâm düşmanlığına dayanan bir devlet kurmayı gâye edinen Cüneyd’in yerine oğlu Haydar geçti. O da açıkça Eshâb-ı kirâm düşmanlığını yaymaya çalıştı. Dayısı Uzun Hasan’ın kızı Halîme Begim Âlemşâh’la evlendi. Bu evlilikten, meşhur Şâh İsmâil dünyâya geldi. Akkoyunlularla akrabalık bağlarını daha da pekiştiren Haydar, gücünü arttırdı. Kendine tâbi olanlara, kızıl başlıklar giydirdi. Bu sebeple ona tâbi olanlara “Kızılbaş” adı verildi. Babasının öcünü almak üzere Şirvan hükümdârıFerruh Yesâr üzerine yürüdüyse de 1488’de yapılan savaşta öldü.

Haydar’ın ölümünden sonra, İsmâil’in de aralarında bulunduğu çocukları anneleriyle birlikte dayıları ve Akkoyunlu sultânı olan Yâkûb tarafından hapsedildiler. Sultan Yâkûb’un 1490’da ölümünden sonra, İsmâil ve kadeşleri, anneleriyle birlikte serbest bırakıldılar. Büyük kardeşleri olan Sultan Ali, Safevîlerin başına geçti. Daha sonra Akkoyunlularla araları iyice açıldı. 1493’te Akkoyunlularla yaptığı bir muhârebede Sultan Ali’nin ölümünden sonra Safevîler dağıldı. Sultan Ali, ölmeden önce yerine henüz altı yaşında olan kardeşi İsmâil’i veliaht tâyin etmişti. İsmâil ve kardeşi İbrâhim’in başına bir iş geleceğinden korkan Safevîler, onları gizlediler. Bir müddet Gilan’a götürülen İsmâil, orada altı yıldan fazla kaldı.

Akkoyunlu Hükümdârı Sultan Rüstem’in ölmesi üzerine meydana gelen kargaşalıktan istifâde etmesini bilen Safevîler, çocuk yaşta olan İsmâil’in etrâfında toplanıp, Akkoyunlu tahtında hak iddiâ ettiler. Çoğu Anadolu’da bulunan birçok Türkmen kabîlesini de yanlarına alarak Arran (Karabağ) ve Şirvan’ın bir kısmını ele geçirdiler. Âzerbaycan üzerine yürüdüler. Akkoyunlu hükümdârı Elvend Beyi yenilgiye uğrattılar. Tebriz’e dönen İsmâil bin Haydar’ı 1501’de şâh îlân ederek Safevî Devletini kurdular. Şâh İsmâil Safevî, öncelikle çevresindeki beylik ve devletlerle savaşıp bâzılarını hâkimiyeti altına aldı. Şiîliği yayarak Tebriz’de on iki imâm adına hutbe okutup, kendi adına para bastırdı.

Akkoyunlular, elden çıkan topraklarını ele geçirmek için teşebbüse geçtilerse de başarılı olamadılar. Doğuda bulunan Tîmûrlu Müslüman-Türk Devleti de zayıflamıştı. Kendini güçlü hisseden Şâh İsmâil, 1502-1503’te Irak üzerine yürüyüp Akkoyunlu Hükümdârı Murâd Beyi mağlup ederek Şîrâz’ı ele geçirdi. Kâzerûn’u alıp, pekçok Ehl-i sünnet âlimini ve sünnî Müslümanı kılıçtan geçirtti. Yezd ve İsfehan’ı da istilâ ederek sapık fikirlerini kabûl etmeyen Ehl-i sünnet Müslümanlara zulüm yaptı ve kabul etmeyip karşı çıkanları öldürttü. Anadolu içlerinde ve Osmanlı topraklarına da sapıklıklarını yaymaya teşebbüs etti. İsfehan’da bulunduğu sırada Osmanlı Pâdişâhı İkinci Bâyezîd Han, elçiler göndererek fikirlerinden vazgeçmesini ve sünnî Müslümanlara karşı uyguladığı zulmü durdurmasını istedi.

Bir taraftan Osmanlı hükümdârlarına bağlılığını bildiren Şâh İsmâil, diğer taraftan Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı zulüm hareketini devâm ettiriyordu. 1505’te Kazvin’e gelerek, Hâlid bin Velîd’in soyundan olan Hâlidîleri topluca katlettirdi. 1507’de Dulkadiroğlu Alâüddevle Beyi mağlup edip, Erciş, Ahlat ve Bitlis’i ele geçirdi ve Elbistan’a kadar ilerledi. İşgâl ettiği yerlerde on binlerce sünnî Müslümanı şehit ettirdi. Hâkimiyet sâhasını genişleten Şâh İsmâil, Irak-ı Arab’a sefer düzenledi. 1509’da Bağdât’ı istilâ etti. Burada bulunan Ehl-i sünnet âlimlerinden pekçoğunun türbelerini tahrip ettirip, sünnî Müslümanları topluca katlettirdi. Bir müddet sonra Huzistan üzerine yürüyerek burayı zaptetti.

Horasan’ı fetheden Özbek Hükümdârı Muhammed Şeybek üzerine yürüyerek 1509’da Merv civârında Özbek kuvvetleriyle karşılaştı. Bu muhârebede Muhammed Şeybek Han yenildi. Muhammed Şeybek Hanın kafatasını kendisine şarap kadehi yapan Şâh İsmâil, derisine saman doldurup, zaferine alâmet olmak üzere Osmanlı Sultânı İkinci Bâyezîd Hana gönderdi. Bu gâlibiyetten sonra kendini güçlü hisseden Şâh İsmâil, Mâverâünnehr üzerine yürüdü. Özbeklerin sulh talebi üzerine Belh ve birkaç vilâyeti zapt ettikten sonra Irak’a döndü.

Şâh İsmâil, bir taraftan seferler düzenleyerek ülkesini genişletmeye çalışırken, diğer taraftan derviş kılığında ve tarîkat mensûbu adı altında pekçok taraftarını, komşu ülkelere, bilhassa Osmanlı topraklarına göndererek isyân ve karışıklıklar çıkarttı. Bunlardan Şah-kulu veya Şeytan-kulu diye bilinen Karabıyıkoğlu, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini üstüste bozguna uğrattı. Kütahya’yı tahrip etti. Vezîriâzam Ali Paşa ile giriştiği muhârebede öldürüldü ise de Ali Paşa da şehit düştü. Anadolu’daki isyânlar üzerine, İkinci Bâyezîd Han, Safevîlere meyledenlerin İran’a gitmelerini yasaklayarak, bunların bir kısmını Rumeli’ye sürgüne gönderdi. Şâh İsmâil, taraftarlarının kendisini ziyârete gelmelerinin yasaklandığını haber alınca, İkinci Bâyezîd Hana mektup yazarak onların gönderilmelerini istedi. İkinci Bâyezîd Han ise yazdığı mektupta, İran’a gidenlerin Şâhı ziyâret için değil, askerlikten kaçmak için gittiklerini bildirdi ve Şâh İsmâil’in isteğini yerine getirmedi.

Bu sırada Şâh İsmâil’in, Osmanlı Devleti için içten ve dıştan büyük bir tehlike arz etmeye başladığını, Osmanlılara karşı Mısır Memlûk Sultânı Kansu Gûrî ile anlaştığını tespit eden İkinci Bâyezîd Han, gerekli tedbirleri aldı. Fakat herhangi bir harekete geçmedi. Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı pâdişâhı olunca, Anadolu’da bulunan Safevî taraftarlarına karşı tâkibâta girişti. Özbek Hanına haber göndererek Şâh İsmâil’e karşı harekete geçmesini istedi. Şâh İsmâil’e de ağır hakâretlerle dolu mektuplar yazarak, onu savaşa girmeye tahrik etti. Nihâyet 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da yapılan savaşta ağır mağlûbiyete uğrayan Şâh İsmâil, muhârebe meydanından kaçtı (Bkz. Çaldıran Savaşı). Bu sırada Özbekler Horasan’ı tekrar ele geçirdiler. İçkiye ve işrete düşkün olan Şâh İsmâil, devlet erkânının isteği üzerine henüz bir yaşında olan oğlu Tahmasb’ı velîaht tâyin etti. 1524’te erdebil’in Serab kasabasında öldü.

Şâh İsmâil’in ölümünden sonra yerine henüz on yaşında bulunan büyük oğlu Ebü’l-Muzaffer Tahmasb geçti. Yeni Şâhın çocuk olması bâzı karışıklıklara sebep oldu. Hattâ bâzı kabîleler kendi bölgelerinde bağımsız hareket etmeye başladılar. Bu durumdan istifâde eden Özbekler, birçok kere Horasan’ı zaptettiler. Şâh Tahmasb’ın daha sonra Horasan’a tâyin ettiği vâli, bu bölgeyi hâkimiyeti altına aldı.

Bitlis Hâkimi Şeref Beyin, Safevîlere itâat etmesi Osmanlı ordusunun Safevîlere karşı sefer açmasına sebep oldu (Bkz. Irakeyn Seferi). Bu sırada Özbekler Horasan’ı tekrar zaptettiler. Osmanlı ordusunun Irakeyn Seferinden dönmesini fırsat bilen Şâh Tahmasb, Özbek HanıUbeydullah Han üzerine yürüyerek Herat ve Kandehar’ı tekrar aldı. Elkas Mirzâ kumandasındaki yirmi bin kişilik bir orduyu da Şirvanşâhların idâresindeki Şirvan üzerine gönderdi. Bu ordu, 1538’de Şirvan’ın önemli kalelerini ele geçirdi.

Gürcülerle de mücâdeleye girişen Safevîler, uzun çarpışmalardan sonra onları hâkimiyetleri altına aldılar.

Bu sırada Avrupa seferleri sebebiyle Osmanlı-Safevî münâsebetleri bir müddet sessiz kaldı. Ancak Safevî kumandanlarından Elkas Mirzâ’nın Osmanlılara ilticâ etmesinden sonra Kânûnî Sultan Süleymân, 1548’de Tebriz üzerine bir sefer daha düzenledi. Meren civârında, Safevî ordusuOsmanlılara yenildi. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtından sonra, Osmanlı-Safevî münâsebetlerinde sessizlik hâkim oldu. Şâh Tahmasb, İkinci Selim ve Üçüncü Murâd’ın cülûslarında İstanbul’a elçi göndererek, cülûs tebriknâmesi ve hediyeler takdim etti. 53 yıl gibi uzun bir müddet saltanat süren Şâh Tahmasb, hükûmet merkezini Tebriz’den Kazvin’e nakletti. Tezkire-i Şâh Tahmasb adıyla bilinen kendi hâl tercümesine âit bir eser yazan Şâh Tahmasb, velîahd tâyini husûsunda kızılbaş reîsleri arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle 15 Mayıs 1576’da zehirlenerek öldürüldü.

Şâh Tahmasb’ın ölümünden sonra oğlu İsmâil Mirzâ, Şâh İkinci İsmâil ünvânıyla tahta geçti. Bâzı kızılbaş ileri gelenlerini ve diğer şehzâdeleri ortadan kaldırdı. Ehl-i sünnetin dört hak mezhebinden Şâfiî mezhebini tercih edip, âlim geçinen ve Eshâb-ı kirâm düşmanı olan kimseleri sarayından uzaklaştırdı. Ehl-i sünnet âlimlerine karşı ilgi duyup, onları sarayına aldı. Osmanlılarla antlaşma yaptı. Devlet kademelerinde bulunan kızılbaşları azledip, yerlerine, kendine tâbi, fakat tecrübesiz kimseleri getirmesi, Eshâb-ı kirâm düşmanlarının karşı çıkmasına sebep oldu. Bir sene kadar saltanatta kaldıktan sonra, 1577’de düşmanları tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Şâh İkinci İsmâil’in vefâtından sonra, yerine kardeşi Muhammed Hudâbende geçti. Âmâ olan bu hükümdâr, idâreden âciz olduğu için, memleketi hanımı idâre etmeye başladı. Yerine de Hamza Mirzâ’yı velîaht tâyin etti. Şâh İkinci İsmâil zamânında Osmanlılarla yapılan anlaşma bozulduğundan, Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Han tarafından Safevîlere harp îlân edildi. Vezir Lala Kara Mustafa Paşa kumandasındaki ordu, Safevîleri, Çıldır Ovasında yendi. Tiflis ve Şirvan bölgeleri Osmanlıların eline geçti. Safevîler, kaybettikleri toprakları geri almak üzere teşebbüse geçtilerse de, başarılı olamadılar. Bu durum karşısında Şâh Hamza Mirzâ, sulh isteğinde bulundu. Fakat 1586’da Şâh Hamzâ Mirzâ da öldürüldü.

Şâh Hamzâ Mirzâ’nın öldürülmesinden sonra, yerine tâyin edilecek velîaht husûsunda kızılbaş reîsleri arasında anlaşmazlıklar çıktı. Nihâyet 1588’de Abbâs Mirzâ, Safevî tahtına geçti. Şâh Abbâs tahta geçtikten sonra, Osmanlılarla sulha taraftar olan emîrleri katlettirdi. Özbek Hanı Abdullah Hanın, Herat’ı zapt ederek, Meşhed üzerine yürüdüğünü duyup, onu durdurmak için Horasan’a hareket etti. Bu sırada Ferhat Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Gence’yi; Sinân Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu da Nihâvend’i ele geçirdi. Doğuda Özbek, batıda Osmanlı kuvvetlerinin tehdidi altında kalan Safevî devletinde iç isyânlar başgösterdi. Şâh Abbâs, iç isyânları bastırmak için Osmanlılarla anlaşmak istedi. Sulh için İstanbul’a bir elçi gönderdi. 1590’da yapılan antlaşmayla İran’da; Peygamber efendimizin Eshâbına ve halîfelerine hakâretten vazgeçilmesi, sünnî olan Müslümanlara karşı kötü hareketlerde bulunulmaması kararlaştırıldı. Âzerbaycan, Şirvan, Gürcistan, Karabağ ve Lûristan’ın bir kısmı Osmanlılarda kaldı.

Şâh Abbâs, Osmanlılarla bu antlaşmayı imzâladıktan sonra, içerdeki karışıklıkları bastırdı. Özbekleri de Horasan’dan uzaklaştırdı. Devlet merkezini de Kazvin’den İsfehan’a nakl etti. “Şâhsevenler” adı verilen yeni bir ordu da kuran Şâh Abbâs, Avrupa devletleriyle sıkı münâsebetler kurmaya başladı. İçeride istikrârı sağladıktan sonra, Osmanlıların fethettiği yerleri geri almaya teşebbüs etti. Çok zâlim, kan dökücü ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Şâh Abbâs, Basra Körfezindeki adaları da Portekizlilerden aldı. 42 yıllık bir saltanat sürdükten sonra 1628’de öldü.

Şâh Abbâs’ın ölümünden sonra torunu Sam Mirzâ, Şâh Birinci Safî ünvânıyla tahta geçti. Zâlim bir şahsiyete sâhip olan Sam Mirzâ da, Özbekler ve Osmanlılarla uğraşmaya devâm etti. Van bölgesini Osmanlılardan almaya teşebbüs etti. Bunun üzerine Osmanlı pâdişâhı Dördüncü Murâd Han, Revân Seferine çıktı. Daha sonra da Bağdât üzerine yürüyüp bu bölgeyi kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine aldı. Şâh Birinci Safî, 1642’de ölünce, yerine on yaşındaki oğlu İkinci Abbâs geçti. Onun da 1667’de ölümünden sonra oğlu Safî Mirzâ, Şâh Birinci Süleymân ünvânıyla tahta geçti. Şâh Birinci Süleymân zamânında İran halkı istikrâr içinde yaşadı. 1694’te ölünce, yerine Sultan Hüseyin geçti.

Yirmi beş yıldan fazla tahtta kalan Sultan Hüseyin, devletin bütün işlerini Eshâb-ı kirâm düşmanı olan ve âlim geçinen kimselere verdi. Sünnî Müslümanlara çok zulmetti. Halk tarafından da pek sevilmeyen Sultan Hüseyin’in Afganlılarla arası açıldı. Kandehar Vâlisi Mir Üveys, 1709’da bağımsızlığını îlân etti. Mîr Üveys’in oğlu Mahmûd, 1722’de İsfehan’ı ele geçirerek, Şâh Hüseyin’i Safevî tahtından uzaklaştırdı. Bu sırada, Safevî Hânedânının, Mahmûd’un eline esir düşmesini istemeyen İran devlet adamları, Şâh Hüseyin’in oğlu İkinci Tahmasb’ı, Kazvin taraflarına kaçırdılar.

Aslen Avşar olan Safevî kumandanlarından Nâdir’in gayretleriyle Afganlılar İran’dan uzaklaştırıldıktan sonra, 1722’de İkinci Tahmasb, Safevî tahtına çıkarıldı. Fakat memlekette iç karışıklıklar baş gösterdi. Eshâb-ı kirâm düşmanı kimseler, sünnî Müslümanlara zulüm ve kıyım hareketlerini arttırdılar. Ehl-i sünnet Müslümanların müdâfii ve koruyucusu olan Osmanlılar, sünnî Müslümanların bulunduğu bâzı şehirleri Safevîlerin elinden kurtarmaya karar verdiler. Erzurum Vâlisi Silâhdâr İbrâhim Paşa kumandasındaki ordu, 1723’te Tiflis bölgesini ele geçirdi. Rus Çarı Büyük Petro, bâzı toprakların Rusya’ya verilmesi karşılığı Afganlıları İran’dan çıkarmayı vâd etti. Antlaşma imzâlandı. Şâh İkinci Tahmasb, Osmanlılarla da anlaşmak üzere elçiler gönderdi. Fakat Osmanlılar, bu teklifi kabûl etmediler. Nihâyet Osmanlı orduları üç koldan İran üzerine yürüdü. 1723’te Kirmanşâh ve Erdelen eyâletinin merkezi olan Sine şehrini aldılar. Köprülüzâde Abdullah Paşa kumandasındaki ordu da, 1724 Mayısında Tebriz önüne geldi. Şâh İkinci Tahmasb’ın kumandasındaki Safevî odusu, Osmanlılara karşı şiddetle savaştı. Fakat bütün gayretlerine rağmen, iki aylık bir kuşatmadan sonra Tebriz Osmanlıların eline geçti. Ordu, Revân üzerine yürüdü. İran topraklarını ele geçirmeleri, Osmanlıları Rusya ile karşı karşıya getirdi. Nihâyet 24 Haziran 1724’te İstanbul’da yapılan bir toplantıda, İran topraklarının Rusya ile Osmanlı Devleti arasında taksim edilmesi kararlaştırıldı. Memleketi; Afganlılar, Osmanlılar ve Ruslar tarafından taksim edilen Şâh İkinci Tahmasb, Fransa aracılığıyla bu anlaşma ve taksimâta îtirâzda bulundu ve anlaşmayı kabul etmeyeceğini açıkladı. İran’a karşı tekrar harp îlân eden Osmanlılar, önce Lûristan eyâletinin belli başlı şehirlerini aldılar. 1724’te Hemedan ve Nihâvend’i de ellerine geçirdiler.

İkinci Tahmasb’ın şâhlığı 1731’e kadar devâm etti. Ancak bu devirde idâre, Avşarlı Nâdir Şâhın elinde idi. Nâdir Şâh, 1730’da Afganlıları İran’dan çıkardı. Başşehir İsfehân’ı geri aldı. Ahmed Paşa zamânında Bağdât’ı kuşattı. Sekiz ay sonra İstanbul’dan Topal Osman Paşanın ordusu gelince, kuşatmayı kaldırıp kaçtı. Nâdir Şâh, 1731’de Şâh İkinci Tahmasb’ı saltanattan uzaklaştırarak, onun yerine küçük yaştaki oğlu Üçüncü Abbâs’ı, Safevî tahtına çıkardı. O zamâna kadar zâten bağımsız hareket eden Nâdir Şâh, Üçüncü Abbâs’ın 1736’da ölmesinden sonra, İran’da idâreye hâkim oldu. Böylece iki yüz yıldan fazla hüküm süren Safevî Hânedânı son buldu.

Safevîlerde kültür ve medeniyet: İlk zamanlar Akkoyunlu Devletinin idârî teşkilât ve müesseselerini kabul eden Safevîler, daha sonra Osmanlılardaki idâre usûlü ve müesseseleriyle idâre edildiler. Mutlak hâkimiyet sâhibi olan Şâhın bir müşâvere meclisi vardı. Şâhlık babadan oğula kalırdı. Şâhtan sonra en büyük devlet adamı Vezîriâzamdı. Îtimâdüddevle ünvânıyla da anılan Vezîriâzam, şâhın vekîliydi. Safevî devlet teşkilâtında, Îtimâdüddevleden sonra ikinci önemli vazîfe, bütün adlî işlere bakan Dîvân beyliği ve Kâdılkudât adı verilen makâmdı. Diğer mühim bir rütbe de, Meclis-nüvis veya Vekâyi-nüvisti. Safevî devlet ricâli arasında Vezîriâzamdan sonra, Kurcıbaşı, Kullarağası, Eşikağasıbaşı ve Tüfekçibaşı gelirdi. Vezîriâzam, Dîvân beyi, Vekâyi-nüvîsle berâber devlet ileri gelenleri, toplam yedi kişi olurlar ve mühim devlet işlerine istişâre ile karar verirlerdi.

Taşra teşkilâtı ise Vâli veya Beylerbeyi tarafından idâre edilen Eyâletlere ayrılmıştı. Ordu teşkîlâtı da Akkoyunlu ordu teşkilâtına çok benzerdi. Şâh Abbâs devrinden îtibâren ordu, iki kısımdan meydana geliyordu. Birinci kısım, İran’ın her tarafına dağılmış olan ve savaş zamanlarında eyâlet vâlileri tarafından toplanarak merkeze gönderilen dâimî süvârilerdi. İkincisi ise, Şâh Abbâs tarafından meydana getirilen ve Şâhsevenler adı verilen yeni orduydu. Bu yeni ordu, Tüfekçiler, Kullar ve Topçulardan meydana geliyordu.

Safevîler devrinde İran’da canlı bir ilim hayâtı yoktu. Yalnız şiî fıkhıyla ilgilenen ve müftî denilen kimseler vardı. Bunun hâricinde bir ilmî çalışmaya pek rastlanmazdı. Safevîler devrinde yetişen Bahâî, Mîr Dâmâd ve Molla Sadra gibileri, o devrin ilmî şahsiyetleri arasında sayılabilirdi. Bahâî; matematik, astronomi ve tıpta üstün bir seviyeye ulaşmış ve bu konularda birçok eser vücûda getirmişti. Mîr Muhammed Bâkır-ı Esterâbâdî de felsefe ve matematikte devrinin meşhur bilginleri arasında yer almıştı. İsfehan’da yetişen Molla Sadra (Sadreddîn Muhammed bin İbrâhim-i Şîrâzî) tefsir, hadis, fıkıh ve felsefe öğrenmiş ve bu konularda birçok eser yazmıştı. Molla Muhsin Feyzî Kâşânî, şâir olarak şöhret kazanmış ve pekçok kitap ve risâle yazmıştır. Safevîlerde önce zirveye ulaşmış olan Fars edebiyâtı, bu dönemde pek ilerleme kaydedememiştir. Abdurrahmân-ı Câmî ve Celâleddîn Devvânî gibi sünnî şâir ve münşîler, Safevîlerin ilk zamanlarında yetişmişti. Türkçenin resmî dil olarak kabul edilmesi sebebiyle Azerî edebiyâtı da önem kazanmıştı. Fuzûlî bu dönemde yetişen şâirlerdendir. Ancak pek îtibâr görmemiştir. Yine Avşar Türklerinden olan Sâdıkî, Mecmâü’n-Navâs adlı tezkiresini, Ali Şir Nevâî’ye zeyl mâhiyetinde bu devirde yazdı ve bunu diğer eserler tâkip etti. Aynı devirde bâzı târihçiler de yetişti: Tevekkül bin İsmâil bin Bezzâr el-Erdebîlî, Kâdı Ahmed Gaffîrî-i Kazvînî, Hasan Bey Rumlu, Celâl Müneccim, İskender Münşî, Vahhid-i Kazvînî ve Şeyh bin Şeyh Abdüzzâhidî bunlardandır.

Safevîler döneminde güzel sanatlara önem verildiği göze çarpar. Bilhassa, câmiler, türbeler ve saraylar gibi mîmârî eserler meydana getirilmiştir. isfehan’da bulunan Nakş-i Cihân Meydanı, Ali Kapı, Şeyh Lütfullah Câmii, Şâh Câmii, Hıyâbân-ı Çehâr-bağ, Allahverdihan Köprüsü, Çihl Sütûn ve Heşt-Behişt sarayları bu devirlerde yapılan belli başlı mîmârî eserlerdendir.

Ayrıca Şâh İsmâil devrinde oldukça ilgi gören hat sanatında ta’lik, nesta’lik, dîvânî, siyâkat ve müsennâ stilinde eserler meydana getirilmiştir. Tezhib, yâni süsleme sanatı da bu devirde yüksek seviyeye ulaşmış, kitaplara altın suyu ile süslemeler yapılmıştır. Safevîler devrinde minyatür sanatı ileri gitmiş olup, silâh, halı ve diğer süsleme sanatlarında mâdenlerden yapılan süs ve şekillere rastlanır. Halı dokumacılığı da gelişmiş olup, acem halıları adıyla meşhur halılar bu devrin eserleridir. İpekten dokunan bu halılar, hayvan ve kuş resimleriyle süslenmişti. Safevîler devrinde, İran’da kumaş îmâlâtı, çinicilik, ciltçilik, oymacılık ve tahta işlemeciliği gibi sanatların da oldukça geliştiği görülür.


Safevî Hükümdârları Tahta Geçişi
Şâh İsmâil-I ............................................1501
I. Tahmasb ............................................1524
II. İsmâil ..................................................1576
Muhammed Hudâbende ........................1578
I. Abbâs ..................................................1588
I. Safî ......................................................1629
II. Abbâs ................................................1642
I. Süleymân (II. Safî) ..............................1666
I. Hüseyin ..............................................1694
II. Tahmasb ............................................1722
III. Abbâs ................................................1732
II. Süleymân ..........................................1749
III. İsmâil ................................................1750
II. Hüseyin ..............................................1753
Muhammed ............................................1786
(III. Abbâs’tan Muhammed’e kadar olan son beş hükümdâr, İran’ın bâzı kısımlarında ismen hükümdârdır.)


İran’ın Sistan bölgesinde hüküm sürmüş bir hânedân. Kurucusu Yâkûb bin Leys-es-Saffâr’dır. Yâkûb daha önce demirci, yâni saffâr olduğundan kurduğu emirliğe de bu ad verilmiştir.

Yâkûb bin Leys mesleğini icrâ ederken, Tâhirî Hânedânının adâletsiz hükümlerine karşı gelerek, Sistan’a kaçtı. Burada Tâhirîlere karşı mücâdele veren Salih bin Nasr’a katıldı. Daha sonra Sistan hükümdârı olan Dihram bin Nasr tarafından ordu komutanlığına getirildi. Bir müddet sonra Dihram’ı ortadan kaldıran Yâkûb-es-Saffâr, Herat, Belh ve Toharistan’ı ele geçirerek emirliğini kurdu (867). Afganistan’dan geçerek o devirde, Hindistan hudûdunda putperest bir bölge olan Kâbil’e kadar hâkimiyetini genişletti. Bölgedeki mahallî hükümdârları ortadan kaldırdı. Horasan’a hâkim olan Tâhirîlere hücûm edip, topraklarını ele geçirdi. Tâhirîlerin başşehri Nişâpur’u 873’te zaptetti. Yâkûb, 879’da ölünce yerine kardeşi Amr geçti.

Amr, Tâhirîlerin zayıflamasıyla Abbâsî halîfeliğince Sistan, Horasan ve Fars vâlisi tâyin edildi. Mâverâünnehr’e sefer tertip ettilerse de, Sâmânîlerce durduruldular. Amr, Sâmânî emîri İsmâil bin Ahmed tarafından 900’de mağlûp ve esir edildi. 901’de Bağdât’ta öldü.

Saffârî ülkesi, Samânîlerin hâkimiyetine geçtiyse de, sülâle Sistan’da 15. yüzyılın sonuna kadar devâm etti. Ancak bu târihten îtibâren hânedân üyeleri Gazneliler, Büyük Selçuklular, Gurlular, Harezmşahlar, Moğollar, Tîmûrlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlulara bağlı kaldılar. Bölgede uzun zaman kalmalarının sebebi, Sistan halkının millî menfaatlarını ve arzularını temsil etmeleridir.



Selçuklu Vezîri Sâhibata Fahreddîn Ali’nin oğulları tarafından Afyon ve çevresinde kurulan beylik.

Vezirliği sırasında Konya, Sivas gibi bâzı şehirlerde büyük hayır müesseseleri yaptırması sebebiyle, Hoca Sâhibata ünvânıyla anılan Fahreddîn Ali, Moğol işgâlinin en zor günlerinde vazife yaptı. Anadolu’ya hâkim olan Moğollar, kendilerinin rahatı için Türkiye Selçukluları şehzâde ve devlet adamlarının iktidâr ve mevki hırslarını tahrik ederek ikilik çıkarıyorlardı. Sultan Gıyâseddîn İkinci Keyhüsrev’in iki oğlundan her birini, memleketin bir bölümüne sultan yapmışlardı. İkinci İzzeddîn Keykâvus, aleyhteki faâliyetler yüzünden gelen Moğol ordusu önünden İstanbul’a, bilâhare de Kırım’a kaçtı. Bunun üzerine Dördüncü Kılıç Arslan idâreyi tek başına ele geçirdi. Saltanatta hak sâhibi olanları kışkırtmakla da kalmayan Moğollar, küçük rütbedeki devlet adamlarına yüksek makamlar vererek hem onları rahat kullanıyorlar, hem de memleket içinde otorite boşlukları ortaya çıkarıyorlardı. Bu sâyede, Türkiye Selçuklularının devlet adamları ve sultanları, Moğolların oyuncağı ve haraç memurları olmaktan öteye gidemiyorlardı.

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sâhibata Fahreddîn Ali, memleketin harâb olmaması için elinden gelen gayreti gösterdi. Mümkün olduğunca birliği temin ederek düzeni sağlamaya çalıştı. Selçuklu Devletinin idâresinde söz sâhibi olmak isteyen bâzı hâris devlet adamları, Fahreddîn Ali’nin iki oğluna Kütahya, Sandıklı, Akşehir ve Beyşehir’i iktâ vererek, onları uç beyliğine tâyin etmiş ve Sâhibata’yı kendi taraflarına çekmek istemişlerdi. Fakat çok geçmeden, Vezir Sâhibata’yı, çeşitli plânlar kurarak ve kısa zaman sonra da Kırım’da bulunan Sultan İkinci İzzeddîn Keykâvus’a para yardımı yaptığı gerekçesiyle tutuklatmışlardı. Bu sebeple, daha önce ihsânlarına kavuşmuş olan devlet erkânının çoğu kendisine cephe aldı. Düşmanları güçlü bir râkipten kurtulmuş oldular. Bu sırada Sâhibata’nın cesur bir asker olan oğlu Tâceddîn Hüseyin de hiçbir şeyden haberi yokken tutuklandı. Daha sonra Sâhibata, yargılanmak üzere İlhanlı Sultanı Abaka’nın sarayına gönderildi. Savunmasıyla hayâtını kurtarmasına rağmen, eski mevkiini ele geçiremedi.

Sâhibata, Abaka Hanın yanından ayrılıp Anadolu’ya geri döndükten sonra Konya’daki evine çekilerek, malları ve vakıflarının idâresiyle meşgul oldu. Onu ortadan kaldırmak için can atan düşmanları, özellikle onun büyük servetini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Sâhibata’yı rahat bırakmayarak, çeşitli vesîlelerle gayrimenkulüne ve gelir kaynaklarına el atmaya başladılar. Bunun üzerine servetini ve gayrimenkulünü koruyabilmek için eski mevkiine tekrar sâhip olması gerektiğini anlayan Sâhibata, düşmanlarının meşgûliyetinden istifâdeyle Konya’dan ayrılarak muazzam bir servetle, Abaka Hanın yanına gitti. Bir müddet Moğol sarayında kalan Sâhibata, çeşitli hediyelerle İlhanlı beylerini kendi tarafına çekmeye muvaffak oldu.

Üç sene sonra 1275 yılında tekrar Selçuklu Devleti vezîri olarak Anadolu’ya döndü. Bu arada Abaka Han, Sâhibata’nın oğulları Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın ellerinden alınan vilâyetlerin kendilerine iâde edilmesini emretti. Muhtemelen Sâhibataoğulları Beyliğinin kuruluşu bundan sonra başlamıştır.

Sâhibata, yeniden vezir olarak vazîfeye başladıktan sonra herkese iyi davrandı, devlet idâresinde çıkması muhtemel karışıklıkları önledi. Bu esnâda İslâm âleminin lideri Türk-Memlûk Sultânı Baybars’ın Anadolu’ya girip Moğolları ağır bir mağlûbiyete uğratmasından faydalanan Karamanoğulları, arâzilerini genişletmeye başladılar. Üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yenerek, Baybars’ın Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Cimrî’yi Selçuklu tahtına geçirdiler.

Karamanoğlu Mehmed Bey, Konya halkını zorla Cimrî’ye bîat ettirdi. Durumu öğrenen Sâhibata’nın oğulları Konya’ya yürüdüler. İki ordu, Kozağacı mevkiinde karşılaştı. Muhârebenin en şiddetli ânında Sâhibata’nın büyük oğlu Tâceddîn Hüseyin’in öldürülmesi, Selçuklu kuvvetlerinin bozulmasına sebep oldu. Ayrıca Sâhibata’nın diğer oğlu da öldürüldü.

Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın öldürülmeleri üzerine, Sâhibataoğullarının başına Hasan Beyin oğlu Şemseddîn Mehmed Bey geçti. Şemseddîn Mehmed Beyin başa geçmesinden sonra Denizli, Sâhibataoğulları ile Germiyanoğulları arasında nüfûz mücâdelesine sahne oldu. Bu mücâdele yirmi sene kadar sürdü. Nihâyet 1287’de Germiyanoğlu Kumandanı Bozkuş Bahadır, Denizli üzerine yürüdü. Şemseddîn Mehmed Bey bunu önlemek istediyse de giriştiği muhârebede öldürüldü. Bu sırada dedesi Sâhibata, hayattaydı. Şemseddîn’in yerine Karahisar beyi olarak oğlu Nusreddîn Ahmed geçti.

Daha sonra SâhibAta, yeni kuvvetlerle Karamanoğlu Mehmed Bey üzerine yürüdü. Mehmed Bey, Sâhibata’nın geldiğini haber alınca, Konya’ya sığınmak istediyse de, kale kapılarının kapanması üzerine Ermenek taraflarına çekildi. Fakat Sâhibata’nın tâkibinden kurtulamadı. Sonunda bir Moğol ileri karakoluna baskın yapan Mehmed Bey, pusuya düşürülerek, kardeşleri ve amca çocukları ile berâber öldürüldü.

Türk beylerinin mücâdelesinden istifâde eden Moğollar, Müslümanlara çok zulmettiler. Bir taraftan Moğolların Anadolu halkına yaptıkları zulümlere, diğer yandan oğullarının ölümüne çok üzülen Sâhibata, 1288 senesinde vefât etti.

Bu esnâda Karahisar civârını ellerinde bulunduran Sâhibataoğullarının başında Nusreddîn Ahmed Bey vardı. Ahmed Bey, 1314 senesinde beyliklerin İlhanlı Devletine bağlılıklarını kuvvetlendirmek için Anadolu’ya gelen Emîr Çoban’a tâbiyetini arz ederek mevkiini korumaya muvaffak oldu. Germiyanoğlu Beyi Birinci Yâkûb Beyin kızı ile evlendi. İlhanlıların AnadoluVâlisi Emîr Çoban’ın oğlu Tîmûrtaş’ın, Hamidoğlu Dündar Bey ile Eşrefoğlu Süleymân Beyi katledip, Karamanoğlu’nu da zorla itâat altına alması üzerine, SâhibAtaoğulları Beyi Ahmed, kayınpederi Birinci Yâkûb Beye sığındı. Komutanlarından Eretna’yı, Karahisar’ı muhâsara ile vazîfelendiren Tîmûrtaş, bu sırada babası Emîr Çoban’ın İlhanlı Sultanı tarafından öldürülmesi üzerine (1327), kendi âkibetinden korkarak Mısır’a kaçtı. Bu durum üzerine Eretna, Karahisar kuşatmasını kaldırarak Sivas’a döndü. Bu hâdiseden sonra Karahisar’a dönen Nusreddîn Ahmed, Germiyanoğullarının hâkimiyetini tanımak sûretiyle, beyliğinin başında kaldı. Nusreddîn Ahmed’in 1342’den sonra ölümü üzerine ise Sâhibataoğullarına âit topraklar, Germiyanoğullarına katıldı.


Sâhibataoğulları Tahta Geçiş Târihi
Tâceddîn Hüseyin ve
Nusreddîn Hasan (Müştereken) ............ 1275
Şemseddîn Mehmed ..............................1277
Nusreddîn Ahmed ........................ 1287-1341
Germiyanoğulları hâkimiyeti
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter