Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Alm. Almorawiden (pl.), Fr. Almoravides (pl.), İng. Almoravides. Kuzey Afrika, İspanya ve Balear adalarına hâkim olarak, İslâm devleti kuran hânedân. Magrib’de kurulan devletin başşehri Merâkeş’dir. İslâm kaynaklarında “Murâbıtîn” veya “Mülessimîn” olarak geçen hânedâna, Avrupalılar, “Almoravides” derler. Kelimeler, hudut kalelerinde ikâmet edenler, peçeliler, Fransızca’da derviş mânâsındadır.

On birinci yüzyılın ilk yarısında Senhace Berberî Kabîlesi reisi Yahyâ bin İbrâhim, Hac için Arabistan’a gitti. Yahyâ bin İbrâhim, Kayrevân’da Faslı âlimlerden Ebû İmrân el-Fâsî ile görüşüp kabîlesine İslâm dîninin esaslarını öğretmek için, birini göndermesini istedi. O da talebelerinden Şerîf Ebû Muhammed Abdullah bin Yâsin el-Cezûlî’yi vazifelendirdi. Abdullah bin Yâsin, Senhâce Berberî kabîlesine büyük bir gayretle İslâm dînini öğretip yaymaya başladı. Lemtûne kabîle reislerinden Yahyâ bin Ömer ve kardeşi Ebû Bekir bin Ömer el-Lemtûnî ile ribat kurup, “Murâbıtûn” denilen talebe ve mücâhid yetiştirdiler. Büyük bir talebe grubuna ve bin kişilik mücâhide sâhip olan Şerîf Abdullah bin Yâsîn, Senhâce ve diğer komşu kabîlelere İslâm dînini öğretti. Berberî kabîleleri arasında ve Kuzey Afrika’da büyük bir mânevî otoriteye sâhip oldu.

Kabîle reislerinin idâresine ve askerî işlere karışmayan Şerîf Abdullah bin Yâsîn, onları mevkılerinde bırakarak, cihad yapmalarını istedi. Yahyâ bin İbrâhim, Yahyâ bin Ömer ve Bekr sâyesinde Sahrâ’da İslâmiyet yayılarak, kabîleler itâat altına alındı. Ebû Bekr el-Lemtûnî’nin Kumandanı Yûsuf bin Tafşin kumandasındaki Murâbitînler, Fas’a doğru ilerlediler. Cezâyir’e kadar Kuzey Afrika’yı fethettiler. Ebû Bekr el-Lemtûnî 1056’da Murâbıtînlerin reisi oldu. Şerîf Abdullah bin Yâsîn, Berberîler ile yapılan muhârebede, 1059’da şehit edildi. Emir ünvânını alan Ebû Bekr el-Lemtûni, 1060’ta yeni bir hükûmet merkezi plânlayarak, Merâkeş şehrinin inşâsını başlattı. 1062’de saltanatını, kumandanı ve amcaoğlu Yûsuf bin Tafşin’e bıraktı. Zenciler arasında da İslâm dînini yayan Ebû Bekr el-Lemtûnî, cihâd ederken, 1076’daki bir muhârebede şehit edildi. Merâkeş’i başşehir hâline getiren İbn-i Tafşin şehrin inşâsını tamamlatarak, câmi ile hayır ve sosyal müesseseler yaptırdı. Kuzey Afrika’da fetihlere devâm ederek, hâkimiyetini genişletti. Az zamanda büyük ülkelere sâhip olan İbn-i Tafşin İslâmî müessese ve devlet teşkilâtını Berberîler arasında tesis ederek, onları medenîleştirmeye çalıştı. Fetihlerdeki ganîmetler ve toplanan vergilerle Murâbıtlar Devleti zenginleşti. 1084’te Septe’yi ele geçiren İbn-i Tafşin, Murâbıtîn ülkesini Atlas Okyanusundan Tunus’a kadar genişletti. Endülüs Müslümanlarına yardım için, 1086’da Septe Boğazından İspanya’ya geçti. Batliyos yakınındaki Zallakâ’da Leon ve Kastil Kralı Altıncı Alfonso’ya karşı büyük bir zafer kazandı. Dört defâ İspanya seferine çıkan İbn-i Tafşin Endülüs Müslümanlarını Hıristiyanların saldırılarından korudu. 1103’te bütün Endülüs emirlerini toplayarak, oğlu Ebü’l-Hasan Ali’yi veliahtlığa getirdi. Endülüs’te on yedi bin asker ve hudutların emniyetini sağlamak için de Endülüslüleri vazîfelendirerek, Magrib’e döndü.

Yûsuf bin Tafşin devrinde Murâbıtlar Kuzey Afrika ve İspanya’ya hâkim oldular. Mısır’dan Atlas Okyanusuna Akdeniz’den Nijer Havzasına ve İspanya’da Ebro Nehrine kadar uzanan büyük bir devlet kuruldu. Abbâsî halîfelerinin mânevî nüfûzu altındaki Murâbıtlar Ehl-i sünnet olup, Mâlikî mezhebindeydiler. Murâbıtların İslâmiyete hizmetini takdir eden büyük İslâm âlimi İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Yûsuf bin Tafşin’in ülkesini ziyâret etmek istedi. Mısır’a kadar gelen İmâm-ı Gazâlî rahmetullahi aleyh Tafşin’in vefât (1106) haberi üzerine geri döndü. İbn-i Tafşin’den sonra yerine oğlu geçti. Ebü’l-Hasan Ali devrinde, 1108’de Ucles Meydan Muhârebesinde Hıristiyanlara karşı büyük bir zafer kazanıldı (1108). Ebü’l-Hasan Ali’nin Endülüslü felsefeci İbn-i Rüşd’den fetvâ alması ve onun fikirlerinin yayılması, Murâbıtların îmânlarını bozdu. İç harpler başladı.

Devamlı gerilediler. Dinde reformcu İbn-i Tümart’ın fikirleri çok yayıldı. Ebü’l-Hasan Ali (1106-1142) Tafşin bin Ali (1142-1146) İbrâhim Ebû İshak (1146-1147) devrinde gerileme devâm etti. İbrâhim 1146’da vefât edince amcası İshak bin Ali, Kuzey Afrika’da yeni bir güç hâline gelen Muvahhidler tarafından öldürüldü (1147), Murâbıtların başşehri Merâkeş, Muvahhidlerin eline geçti. Endülüs’teki son Murâbıtîn valisi olan Yahyâ bin Gani 1148’de ölünce hâkimiyetleri son buldu. Murâbıtların Benû Ganiye kolu 1115’ten 1228 yılına kadar Majorka’da; buranın Aragon krallarınca işgalinden sonra da Minorka’da Aragon vassalları olarak 1286’ya kadar devam etti.

Kuzey Afrika’nın göçebe ahâlisine dayanan Murâbıtlar İslâm dînine sıkıca bağlanıp, cihad ederek, hâkimiyetlerini genişlettiler. Arapların üstün bir medeniyet kurdukları Endülüs’e hâkim olmalarıyla medenîleştiler. Teşkilâtlı bir devlet kurdular. Sahâbe-i kirâmın, meşhur İslâm kumandanlarının menkıbelerini okuyarak, yükselip meşhur kumandanlar yetiştirdiler. Hıristiyanlara karşı İslâmiyeti korudular. Endülüsteki Müslümanları kuvvetlendirdiler. Zaferlerin getirdiği şöhret, ganîmet ve toplanan vergilerle zenginleşen Murâbıtînlerin yıkılmalarına, felsefeci İbn-i Rüşd ve İbn-i Hazm’ın bozuk fikirlerinin yayılması, iç harplerin başlayıp gerilemeleri sebep oldu.

Murâbıtların başında “Emirü’l-müminîn” ünvanlı hükümdar vardı. Emir, orduların da başkumandanıydı. Emire devlet işlerinde yardımcı bir meclis bulunuyordu. Her hükümdar kendi veliahtını sağken seçip, devlet adamlarının da tasdikiyle meşrûluk kazanma yoluna giderdi. Veliaht, nâib olarak Gırnata, İşbiliye ve Kurtuba’da vazîfe yapardı. Vâliler aynı zamanda askere kumanda ederdi. Çoğu süvarilerden meydana gelen ordunun mevcudu, yüz bin civârında idi.

Murâbıtlar devrinden günümüze pek az eser ulaşabilmiştir. Büyük Cezâyir Câmii, Tlemsen Câmii ve Fas’taki câminin bâzı kısımları da bu döneme âit eserlerdendir. Murâbıtların topluma faydalı diğer çalışmaları arasında, Fas bahçelerini sulamak gâyesiyle açılan kanalları da belirtmek yerinde olur. Ayrıca Merâkeş yakınında Tensift üzerindeki köprü de onlardan bir yâdigârdır.


Murâbitîn sultanları:
Yahyâ bin İbrâhim ...................................... (?)
Yahyâ bin Ömer ........................................ (?)
Ebû Bekr el-Lemtûnî .................. (1056-1061)
Yûsuf bin Tafşin) ........................ (1061-1106)
Ebü’l-Hasan Ali .......................... (1106-1142)
Tafşin bin Ali .............................. (1142-1146)
İbrâhim Ebû İshak ...................... (1146-1147)
İshâk bin Ali .......................................... (1147)



On dördüncü asırda, Güney İran’da hüküm süren hânedân. Şerâfeddîn Muzaffer tarafından kurulan hânedânın aslı, İslâm dînini yaymak için Arabistan Yarımadasından gelip Horasan’a yerleşenlere dayanır. Şerâfeddîn Muzaffer’in cesâreti ve muhâripliği, İlhanlı Sultanı Gazan Hanın dikkatini çekti ve kendisine, Emîr-i Hezârâ rütbesini verdi. 1294 senesinde Yezd civârındaki Meymûd şehri vâliliğine getirildi. 1303’te Kirmanşâh ve Herat ileMerv’den Abaşkuh’a kadar olan yolların emniyetini sağlamakla vazîfelendirildi. Bu görevi sırasında bölgeyi râfızîlerden temizledi.

Şerâfeddîn Muzaffer 1314 senesinde vefât edince on üç yaşındaki oğlu Mübârizüddîn Muhammed, İlhanlı sarayına alındı. İyi bir eğitim gördükten sonra Meymûd’a döndü. İki sene sonra Yezd şehrini ele geçirdi. Bir süre sonra Sîstân ahâlisi ayaklandı. Muhammed, ayaklananların başı Nevrûz’u mağlûp edip öldürdü. Âsiler tekrâr toplanarak Mübârizüddîn Muhammed’e saldırdılar. Mübârizüddîn âsilerin mukâvemetini kırabilmek için yirmi bir sefer yapmak mecbûriyetinde kaldı. İlhanlı Sultânı Ebû Saîd’in ölümünden sonra, ülke topraklarında büyük karışıklıklar çıktı. Mübârizüddîn, uzun mücâdeleden sonra, Kirmanşâh’ı fethederek hudutlarını genişletti. Mısır’daki Abbâsî halîfesine sadâkatini arz etti. İsfehan’ı aldı 1356 senesine kadar bütün Irak ve Fars’ın hâkimi oldu. Kâdı Adûdüddîn Îcî gibi büyük âlimler onun zamânında yaşadı. Oğlu Şâh Şücâ’ın, Kâdı Adûdüddîn Îcî’nin ilminden istifâde etmesini temin etti. İdâreciliği, kahramanlığı ve Ehl-i sünnete hizmetleriyle tanınan Mübârizüddîn, 1358 senesinde vefât etti.

Mübârizüddîn’in yerine oğlu Şâh Şücâ’ geçti. Şâh Şücâ’, tahta geçer geçmez, İsfehan vâlisi olan kardeşi Mahmûd ile mücâdeleye girdi. Bu mücâdele Mahmûd’un ölümüne kadar sürdü. Mahmûd, tahtı ele geçirmek için Muzafferîlerin eskiden beri düşmanı olan Celâyirlilerin yardımını sağlamaya çalıştı. İsfehan’ı ele geçiren Şâh Şüca’, Celâyirliler’den Hüseyin bin Üveys’e karşı Âzerbaycan’a bir sefer düzenledi. Tîmûr Hanın İran bölgesine ulaşması üzerine itâatini arzetti. Şah Şücâ’ın vefâtından sonra yerine geçenler devletin birliğini bozdular. Ülke toprakları 1393’te Tîmûr Hanın eline geçti.



Alm. Almohaden (pl), Fr. Almohades (pl.), İng. Almohades. On ikinci ve on üçüncü asırlarda, Endülüs, Fas ve Tunus’a kadar bütün batı Müslüman ülkelerine hâkim olan hânedân. Muvahhidîn hânedânının kurulmasını Mesmuda Berberî kabîlesinden İbn-i Tûmart sağladı. İbn-i Tûmart, doğudaki İslâm ülkelerini gezerek, tahsil gördü. Bâzı hâl ve hareketlerinde ifrâd sâhibi idi. Ehl-i sünnet âlimlerini reddetti. Murâbıtlar sultânı Ebü’l-Hasan Ali bin Tafşin, İbn-i Tûmart’ı Merrakeş’ten uzaklaştırdı. İbn-i Tûmart, çok sarp bir mevkî olan Tinmel’e kaçıp, burasını merkez üssü hâline getirerek taraftar topladı.

İslâmın temel kaynaklarının bir kısmını kabul etmeyip, Abbâsî halîfeliği aleyhinde propaganda yaptı. Kendi sapık fikirlerine inananların ileri gelenlerinden idârede söz sâhibi meclisler teşkil etti. Bunlara; Onlar, elliler, ve yetmişler meclisi dedi. Bunlardan sonra ulemâya, devletin kuruluşunda müessir olan kabîle reisleri ve halkın ileri gelenlerine yetkiler verdi. Makâm, mevki dağıtarak çevresini kandırdı. Bir şecere uydurup hazret-i Ali soyundan olduğunu iddiâ etti. Hazret-i Mehdî’nin yakın bir zamanda geleceğinden bahsedip sonraki plânları için hazırlıklar yaptı. Bir müddet sonra vaziyeti müsâit bulup beklenen Mehdî’nin kendisi olduğunu iddiâ etti.şeytânî zekâsı ve güçlü çenesi ile çevresindeki câhil Berberîleri kandırdı ve tesiri altına aldı. Zekî ve gayretli bir genç olduğunu keşfettiği Abdülmü’min’i ilim için doğuya gitmekten vazgeçirip kendi sapık fikirleriyle yetiştirdi. Onu, topladığı fedâilere kumandan tâyin etti. İlme ve ilim sâhiplerine karşı savaş açtı. Kuzeybatı Afrika ve Endülüs’te yaygın olan Mâlikî mezhebi ve mensuplarına saldırdı. Taraftarlarına Muvahhidîn dedi. Kuzey-batı Afrika ve Endülüs’e hâkim olan Murâbıtlara karşı silâhlı mücâdeleye başladı (1123). Abdülmü’min kumandasındaki ordusunu Murâbıtların başşehri Merrakeş üzerine gönderdi. 1130’da İbn-i Tûmart ölünce, halîfesi ve kumandanı Abdülmü’min, Muvahhidlerin reîsi oldu. Emîr-ül-müminîn ünvânını aldı. Saltanatı âilesine mirâs bıraktı.

Abdülmü’min’in reisliğindeki Muvahhidler, Tunus ve Fas’ı zaptedip, 1161 senesinde İspanya’ya geçtiler. İşbiliyye’yi başşehir yaptılar. Endülüs’deki sünnî Müslümanların tepkisini, Şiî Fâtımîler ve Hıristiyanlarla ittifâk kurarak bastırdılar. Abdülmü’min, 1163 senesinde, İspanya’ya sefer hazırlığı yaparken hastalanarak ölünce, tahta, oğlu Muhammed geçti. Ancak kırk beş gün sonra indirilerek yerine kardeşi Ebû Yâkub Yûsuf geçti. İbn-i Rüşd ve İbn-i Tufeyl gibi felsefecilerin bozuk fikirlerini ve İbn-i Tûmart’ın sapıklıklarını benimsemiş olan Ebû Yâkub zamânında, Belensiya emîri Muhammed bin Sa’d yeniden ayaklandı. Bunun üzerine Ebû Yâkub, İspanya’ya sefere çıktı. Muhammed bin Sa’d donanması ile Majorka Adasına kaçtı. İbn-i Sa’d’ın oğulları, Muvahhidlerle anlaşarak ellerindeki bölgeleri teslim ettiler. Böylece 1172 senesinde Muvahhidler, bütün Endülüs’e hâkim oldular. Bundan sonra Hıristiyanlarla harp, zaman zaman yapılan saldırılarla devâm etti. Ebû Yâkub, otuz yedi vâlinin komutan olarak katıldığı büyük bir ordu hazırlayarak 1184 senesinde Portekiz’e sefer düzenledi fakat, Portekiz’in Santarem şehri önünde ölünce, yerine Ebû Yûsuf geçti. Ebû Yûsuf, ordusu ile derhâl Merrakeş’e döndü.

Muvahhidlerin idâresinden memnun olmayanlar, Ali bin Raniye’nin etrâfında toplandılar. Ali bin Raniye, birbirini tâkip eden akınlarla Muvahhidlerin gücünü zayıflattı. Bu hareketler, 1188 senesine kadar sürdü. Şiî Fâtımîlerden de yardım alan Ebû Yûsuf, 1189 senesinde Murâbıtları kesin bir mağlûbiyete uğratarak, ortadan kaldırdı. Bütün Muvahhidîn hükümdârları gibi Ehl-i sünnet düşmanı olan Ebû Yûsuf, yaptığı bütün çalışmalara rağmen, Mâlikî mezhebinin halk arasında yaygın olarak tatbik edilmesini bir türlü hazmedemiyordu. Bu yüzden fırsat buldukça Ehl-i sünnet kitaplarını toplatıp meydanlarda yaktırırdı. Murâbıtları ortadan kaldırdıktan sonra 1190 senesinde, İspanya’da yeni saldırılar başlatan Hıristiyan krallıklara karşı sefer düzenledi. Birçok müstahkem mevkii ele geçirdi.Kastilyalı Sekizinci Alfonso’nun isteği üzerine antlaşma imzâlandı. Ebû Yûsuf, 1199 senesinde Merrakeş’te öldüğü zaman, devletin iç ve dış işleri henüz tam olarak hâlledilmemişti. Ebû Yûsuf’un yerine Muhammed Nâsır geçti. Müslümanların birliğini bozan, Ehl-i sünnet Müslümanlara hak tanımayıp, onlara her tarafta zulmeden Muvahhidler bu dönemden sonra İspanya’daki Hıristiyan hücumlarına karşı dayanamıyarak, devamlı gerilediler. 1212’de Avrupa Hıristiyanlarının müttefik ordusuna karşı Las Navas de Tolas’da uğradıkları mağlûbiyet, Endülüs’ten büsbütün çekilmelerine sebep oldu. Kuzey Afrika’daki hâkimiyetleri de; Abdülvâdiler, Hafsîler ve Merînîler tarafından sarsılmaya başladı. Tlemsan’da 1236 senesinde Abdülvâdi hânedânlığı kuruldu. Tunus ve Cezâyir de Hafsîler hânedânının eline geçti. Merrakeş’in 1269’da Merînîlerin eline geçmesinden sonra Muvahhidîn şeyh ve müridlerinin ortadan kaldırılmasıyla hânedâna son verildi.

Muvahhidler Devleti, kuruluşu îtibâriyle sapık bir ideoloji sâhibi olan İbn-i Hazm, İbn-i Rüşd ve İbn-i Tufeyl’in bozuk fikirlerini yaydıklarından, yıkılmaları, İslâm âleminin lehine oldu. Yoksa, sapık ideolojileri belki de din ve îmân hâlini alıp, insanlığın felâketine sebep olacaktı.

Kuzey Afrika’daki Berberî kabîlelerine dayanan Muvahhidler, hutbeyi halîfe adına değil, hükümdârları adına okurlardı. Devlet teşkilâtı ve idârede söz sâhibi; onlar, elliler, yetmişler meclisleriydi. Hükümdâra, en büyüğüne Hâcib denen on vezir yardımcı olurdu. Ordu umûmiyetle piyâde birliklerinden meydana gelirdi. Ordunun esâsı hassa kıt’alarına dayanırdı. Asker ihtiyâcı, Berberî kabîlelerinden seçilen gençlerden karşılanırdı. Kuvvetli bir donanmaya sâhiptiler. Sâhil şehirlerini kuşatmada, donanmalarından faydalanırlardı. Devletin gelirleri, harp ganîmetleri, haraç ile Afrika ve İspanya’da işletilen altın, gümüş mâdenlerinden sağlanırdı. Su kanallarına ve zirâate önem verip, yeni usûller uyguladılar. Zirâat, tabiî ilimler, tıp ve kimyâ ile sanat alanlarında ilerlediler. Muvahhid hükümdârları, Murâbıtlara düşman olduklarından, onların yaptırdığı eserleri yıktırarak, yeniden câmi, mektep, medrese ile idârî ve sosyal müesseseler inşâ ettirdiler. Stratejik mevkilere kaleler yaptırdılar. Bilhassa Abdülmü’min zamânında Merrakeş’te kurulan ve üç bin talebenin okuduğu medresede, İbn-i Tûmart’ın fikirleri doğrultusunda her sâhada hizmet gören memurlar yetiştirildi. İleri gelenlerin çocukları da, burada tahsil görürlerdi.


MUVAHHİDLER HÜKÜMDÂRLARI Saltanatı
İbn-i Tûmart el-Mehdî .................................. ?
Abdülmü’min ..................................1130-1163
Birinci Ebû Yâkub Yûsuf ................1163-1184
Ebû Yûsuf Yâkub el-Mansûr ..........1184-1199
Muhammed en-Nâsır......................1199-1214
İkinci Ebû Yâkub Yûsuf ..................1214-1222
Birinci Abdülvâhid el-Mahlû ............1222-1224
Abdullah el-Âdil ..............................1224-1227
Yahyâ el-Mu’tasım..........................1227-1229
Ebü’l-Alâ İdris el-Me’mûn ..............1229-1232
İkinci Abdülvâhid er-Reşîd..............1232-1242
Ali es-Sa’îd el-Mu’tedid ..................1242-1248
Ebû Hafs Ömer el-Murtaza ............1248-1266
Ebü’l-Ulâ el-Vâsık ..........................1266-1269


On dördüncü yüzyıldan îtibaren Orta Asya’da hâkimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhûriyetinde yaşayan Türk boyu. Özbek halkının târihinin ilk dönemlerine âit bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren Altınordu Hükümdârı Gıyâseddîn Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman-Türklerin adı oldu.

Tîmûr Hanın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Tîmûr İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölünün ve Seyhun Irmağının kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idâresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han îlân ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip çevredeki diğer boyları da hâkimiyetleri altına aldılar. Tîmûrlulardan Harezm’i alıp, Urgenc’i zabtettiler. Siriderya(Ceyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar. Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifâde eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısımını etraflarında toplayıp, Çağatay Hanı Esenboğa’ya başvurarak kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa onları Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara daha sonra Kazak veyaKırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hâkimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefât etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdârı Yûnus Hana yenilerek dağıldılar. Yûnus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şâh Budak’ı öldürttü. Dağınık hâlde bulunan Özbekler, bu hâdise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar.

Bu târihten îtibâren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar Çağatay Hanı Mahmûd Hanın himâyesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Tîmûroğulları Devletindeki iç karışıklıktan istifâde ederek, Buhârâ’yı zabtedip, Tîmûr Hânedânına son verdiler. Mâverâünnehr tahtına Muhammed Şeybânî geçti. Tîmûr soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idâre ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay Hükümdârı Yûnus Hanın torunu Bâbür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta Bâbür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay Hanı Mahmûd Han ile kardeşi Ahmed Hanı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehr, Fergana ve Horasan bölgelerine hâkim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler.

İran’da bulunan Akkoyunlu Devletini yıkarak, hâkimiyeti ele alan ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Safevîler, sünnî îtikâtta olan Özbeklere karşı Horasan’ı ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Ehl-i sünnet Müslümanların hâmisi durumunda olan Muhammed Şeybânî, Şah İsmâil’in Ehl-i sünnet îtikâdını kabul etmesini ve kendisine boyun eğmesini istedi. İsteklerinin yerine getirilmemesi hâlinde bütün Âzerbaycan ve İran topraklarını elinden alacağını bildirdi. Bu sırada Osmanlıların da desteğini alan Özbekler, Safevîlere karşı mücâdeleye başladılar. İkinci Bâyezîd Han, Muhammed Şeybânî’yi Şâh İsmâil’e savaş açma yolunda destekledi. Ancak Merv yakınlarında yapılan savaşı Şah İsmâil kazandı (1510). Horasan’ı kaybeden ve aldığı yaraların tesiriyle şehit olan Muhammed Şeybânî’nin yerine amcası Köçküncü geçti.

Karışıklıktan istifâde eden Bâbür Han da, 1511’de Safevîlerin yardımıyla Semerkand ve Buhârâ’yı ele geçirdi. Özbekler, Taşkend’e doğru çekilmek zorunda kaldılar. Yardımcı Safevî kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, sünnî îtikâda mensup olan Buhârâ ve Semerkand ahâlisi, Bâbür’e karşı isyân etti. Yeniden bir araya gelen Özbekler, 1512’de Şiî-Safevî kumandanı Necmî Sânî ile Bâbür’ü Goncdüvan’da büyük mağlûbiyete uğrattılar. Böylece Buhârâ, Semerkand ve Mâverâünnehr bölgeleri tekrar Özbeklerin hâkimiyetine girdi. Yeniden iktidârı ele alan Şeybânîler Hânedânı, 16. yüzyıl boyunca Mâverâünnehr bölgesinde hüküm sürdü. Semerkand’ı devlet merkezi olarak seçen Özbekler, Köçküncü Han devrinde Horasan’ın bir bölümünü, Meşhed ve Esterâbâd’ı Safevîlerden aldılar. Fakat Meşhed ve Herat yakınlarındaki Türbe-i Şeyh-i Cem denilen yerde yapılan savaşta Şâh Tahmasb’a yenilince, buralar yeniden ellerinden çıktı.

Bu sırada Hindistan’da bir Müslüman-Türk devleti kuran Bâbür, Özbeklerin mağlûbiyetinden istifâde ederek, Mâverâünnehr bölgesini ele geçirmek istedi. Oğlu Hümâyûn Şahı, Semerkand üzerine gönderdi. Fakat Özbeklerin güçlü olması ve Bâbür’ün Hindistan’daki işleri sebebiyle bir sonuç alamadı. Muhammed Şeybânî’den sonraki Özbek hanlarının en güçlüsü olan İkinci Abdullah Han, dağılan Özbek boylarını toplayıp güçlü bir hâle getirdi. 1557’de Buhârâ’yı tekrar ele geçirerek başşehir yaptı. Babası İskender’i bütün Özbeklerin hanı îlân etti. Belh, Semerkand ve Taşkend ile Siriderya’nın kuzeyindeki bölgeyi ve Fergana’yı tekrar hâkimiyeti altına aldı. Babası adına hüküm sürdü. 1582’de Sarı-su ve Turgay arasındaki Uludağ’a kadar uzanan bir sefer düzenleyip, Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i ele geçirdi.

1583’ten îtibâren ülkeyi kendisi idâre etti. İran Şahı Abbas, 1597’de Herat’ta Özbekleri yenerek Horasan’ı ele geçirdi. İkinci Abdullah Hanın oğlu Abdülmü’min, Belh’i idâre etmekte iken babasına isyân etti. Bunu fırsat bilen Kırgızlar, Taşkend bölgesini işgâl ettiler. 1598’de İkinci Abdullah Hanın vefât etmesinden altı ay sonra oğlu Abdülmü’min de kendisine bağlı taraftarlarca öldürülünce, Özbekler ülkesinde hâkimiyet Şeybânîlere akrabâ olan Canoğullarına (Astırhan Hanları) geçti. Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîlerle devamlı olarak savaştılar. Ehl-i sünnet olan Osmanlılar ve Hindistan’daki Bâbürlülerle iyi münâsebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığının hâkimiyeti altında kaldılar. 1740’ta Nâdir Şâh tarafından Astırhanlar Hanlığı yıkıldı.

Nâdir Şahın vefâtından sonra, hâkimiyet Canoğullarının yerine Mangıthânlar sülâlesi geçti. Canoğullarının hâkimiyeti 1860 yılına kadar devam etti. 1860’tan îtibâren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himâyesinde yarı bağımsız olarak devam eden Buhârâ Hanlığının hâkimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilâlden sonra Rus esâretine karşı harekete geçtiler. Buhârâ, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgâl edilince, Mangıthânlar sülâlesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyâr-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, câmi ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhârâ Halk Cumhûriyeti kuruldu. Bu cumhûriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı.

Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan ÖzbekistanCumhûriyetinde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfûsunun 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhûriyetlerindeki toplam Özbek sayısı 16 milyonu bulmaktadır.



Sinop ve havâlisinde kurulan beylik. Beyliğin kurucusu olan Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin babası Mühezzibeddîn Ali Kâşî, Sultan İkinci Keyhüsrev (1238-1246)in vezîriydi. Moğollar Anadolu’ya girip Kösedağ Muhârebesini kazandıkları sırada, Moğolların Kumandanı Baycu’ya ricâ ederek, Selçuklu Sülâlesinin yerlerinde bırakılmasını temin etmişti. Muinüddîn Süleymân ise, Anadolu’nun Moğollar yüzünden parçalandığı ve karışıklıklar içerisine düştüğü bir zamanda büyümüş, ilmî, idârî ve politik yönden mükemmel bir şekilde yetiştirilmişti. Aynı zamanda kıvrak bir zekâya da sâhip olan Muînüddîn, kısa zamanda mühim mevkiler elde etti. ÖnceTokat, sonra Tokat ve Erzincan muhâfızı oldu. 1256’da ise, Baycu’nun da tavsiyesiyle Pervâne rütbesi verilerek Selçuklu saray nâzırlığına getirildi.

Sultan İkinci Keyhüsrev’in kızı Gürcü Hâtunla evli olan Muînüddîn Pervâne, devlet işleriyle bizzat kendisi ilgileniyordu. Keyhüsrev’in ölümünden sonra üç oğlu arasında çıkan taht kavgaları esnâsında, Muînüddîn, Dördüncü Sultan Kılıç Arslan’ın tarafını tuttu ve onu sultan îlân ettirmeye muvaffak oldu. Aynı zamanda Moğol gücüne de dayanmakta olan Muînüddîn, Selçuklu Devletinin en nüfuzlu kişilerinden biri hâline geldi. Trabzon Rum İmparatorluğundan Sinop’u fethetmeye muvaffak oldu. Böylece Sinop kendisine ıkta olarak verildi ve Selçuklulara tâbi olarak burada beylik sürmeye başladı. Hattâ 1261-1277 târihleri arasını târihçiler, Muînüddîn Pervâne Devri olarak tanıtmaktadırlar.

Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin Sinop’u ve peşinden çevrede bulunan on iki kaleyi fethederek beyliğinin sınırını genişletmesi onun sultanla arasının açılmasına yol açtı. Sultanın kendisini ortadan kaldırabileceği vehmine kapılan Muînüddîn, onu ele geçirip Aksaray’da boğdurdu. Yerine Rükneddîn’in iki buçuk yaşında bulunan oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev, sultan îlân edildi.

Pervâne’nin bilhassa Moğollarla sıkı bir işbirliği hâlinde olması, Anadolu’da pekçok îtibârlı ve hattâ Moğol düşmanı şahısların Mısır’a göçmelerine sebep oldu. Bunlar orada Sultan Baybars’ı Moğollar üzerine cihâda teşvik ettiler. 1277 yılında Anadolu’ya gelen Sultan Baybars, Moğollara karşı ezici bir zafer kazandı ve Kayseri’ye kadar girdi. Ancak Pervâne’nin kendisine katılmaması ve genç sultanla berâber Tokat’a gitmesi üzerine Sûriye’ye geri döndü.

Pervâne, Moğollara karşı kesin bir zafer kazanılacağına inanmıyordu. Ancak Baybars’ın Moğol ordusunu bozguna uğratması, İlhan Abaka’yı harekete geçirdi. Anadolu’ya giren Moğol hükümdârı; Elbistan, Sivas ve Kayseri’de müdâfaasız Müslüman ahâliyi ezme yoluna girerek, rivâyete göre 200.000 kişiyi katlettirdi. Ayrıca Anadolu’dan ayrılırken, Pervâne Muînüddîn Süleymân’ı da yanında götürdü ve daha sonra Sultan Baybars’ın Anadolu’ya gelmesinden onu sorumlu tutarak öldürttü (2 Ağustos 1277).

Pervâne Beyin öldürülmesinden sonra, oğlu Mehmed Bey, Sinop Beyi oldu. Mehmed Bey, babasının Moğollar tarafından öldürülmüş olması münâsebetiyle onlardan çekinmiş ve tam bir bağlılık içerisinde saltanatını devâm ettirmiştir.

Mehmed Bey, 1296’da ölünce, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. O da İlhanlı Devletine tâbiiyetini arz ederek ülkesini korumayı başardı. Ancak 1298 yılında Sinop’a bir baskın yapan Ceneviz korsanları, Mes’ûd Beyi esir almaya muvaffak oldular. Ağır bir fidye ödemek sûretiyle kurtulabilen Mes’ûd Bey, 1300 yılında vefât etti. Yerine oğlu Gâzi Çelebi geçti.

Denizcilikte mahâretiyle tanınan ve hattâ ilk Türk denizcileri arasında sayılan Gâzi Çelebi, Karadeniz’de Trabzon Rum İmparatorluğu ile Cenevizlilere karşı başarılı akınlarda bulundu. Son zamanlarında Candaroğulları Beyliğine tâbi bir duruma düşen Gâzi Çelebi’nin hiç oğlu olmadı. Yalnızca bir kızı olduğu için Candaroğulları, Gâzi Çelebi’nin ölümünden sonra Sinop’u beyliklerine ilhâk ettiler. Böylece 1322 yılında Pervâneoğulları Beyliği fiilen sona erdi.

Pervâneoğulları Beyliği başlangıçta Selçuklulara, daha sonra İlhanlı Devletine ve son zamanlarında da Candaroğulları Beyliğine tâbi olarak hüküm sürmüştür. Yaklaşık altmış yıl devâm etmesi Pervâneoğullarının köklü bir kültür ve medeniyet kuramadıklarını göstermektedir. Pervâne Beyin, Sinop’ta bir medresesi bulunmaktadır. Tokat’ta 1800 yılına kadar faaliyette bulunan iki katlı dârüşşifâsı ve Merzifon’da bir câmisi vardır. Pervâne Muînüddîn Süleymân’ın öldürülmesinden sonra, Anadolu’daki Selçuklu Devletinin nüfûzu sona ermiştir.


PERVÂNEOĞULLARI Tahta Geçişi
Mühezzibüddîn Ali ................................ ?
Muînüddîn Süleymân Pervâne ............ ?
Muînüddîn Mehmed .................. 1277 (H.676)
Mühezzibüddîn Mes’ûd .............. 1297 (H.696)
Gâzi Çelebi ................................ 1301 (H.700)
Çandaroğulları hâkimiyeti .......... 1322 (H.722)


Adana bölgesinde 1352 yılından 1608 yılına kadar hüküm süren bir Türk beyliği. Oğuzların Yüregir boyuna mensup olan Ramazan Beyin kurduğu beylik; 1383 yılına kadar Elbistan’ı, oranın Dulkadiroğullarına geçmesi ile de Adana’yı merkez yapmıştır. Ramazanoğulları Beyliği 1352’den 1608’e kadar 256 yıl devâm etmekle berâber, son 92 yılı tam bir Osmanlı tâbiyeti hâlinde geçmiş, hânedânın üyeleri Osmanlı sancakbeyi olarak vazîfe yapmışlardır.

Ramazanoğullarının mensup oldukları Üç Oklu Türkmenleri, Moğol istilâsı sebebiyle, 13. yüzyılda Anadolu’ya kalabalık sayıda gelen Türkmen kütleleri arasında bulunuyorlardı. Bu Türkmenler dâimî bir şekilde Moğollarla mücâdele hâlinde idiler. Onlara itâat etmediklerinden dolayı Anadolu’da da kesin bir iskân sahası bulamadılar. Bundan dolayı Suriye’ye inen bu Türkmenleri Memlûk Sultânı Baybars, Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan bölgeye yerleştirdi ve kendilerine dirlikler verdi. Böylece bu Türkmenler Memlûk Devletinin en mühim yardımcı askerî kuvvetini teşkil ettiler. Bu sâyededir ki, Sultan Baybars, Haçlılar ve Moğollar ile yapılan savaşlarda parlak zaferler kazandığı gibi, Kilikya’daki Ermeni Krallığına da ağır darbeler indirdi.

Netîcede Anadolu’da Moğol nüfûzunun yayılmaya başlamasından ve bilhassa Ebû Saîd Bahadır Hanın ölümünden sonra Üçok Türkmenleri, Kilikya üzerine akınlarını yoğunlaştırıp, elde edilen topraklara yerleşmeye başladılar. Bu sırada Ramazanoğullarının başında Ramazan Bey bulunmaktaydı. 1344 yılından îtibâren batıya doğru gelişen fetih hareketi Silifke’ye kadar uzadı ve 1360 yılında Memlûkluların da yardımı ile Adana ve Tarsus da ele geçirildi. Böylece Ermenilerin elinde, merkezleri Sis olmak üzere birkaç kale kalmış oluyordu.

Ramazan Beyin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrâhim Bey, Çukurova’da Memlûk hâkimiyetini kırmak ve istiklâlini îlân etmek üzere Karamanoğlu Alâaddîn Beyle itifak ederek, başkaldırdı. Bunun üzerine büyük bir Memlûk ordusu, Türkmenlerin arâzisine girerek yağmalamaya başladı. Ancak Belen Boğazında meydana gelen çarpışmada İbrâhim Bey idâresindeki Türkmen ordusu, Memlûkleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Bizzat kumandan Temür Bayın da esir edildiği muhârebede Memlûklerden çok az kimse kurtuldu. Bu durum üzerine Memlûklerin Haleb Vâlisi Yılboğa, Türkmenler üzerine yürüdü. Misis Kalesini ele geçirdi. İbrâhim Bey, Sis’e çekilmek zorunda kaldı ise de, Sis vâlisi kendisini yakalayıp Memlûklere teslim etti. Yılboğa, başta İbrâhim Bey olmak üzere kardeşi Kara Mehmed’i, annesi ve diğer esirleri derhâl öldürttü. Emirlerinin öldürülmesinden büyük üzüntü duyan Yüregirliler, Misis’e dönmekte olan Yılboğa’ya, Saruca-Şam Geçidinde büyük bir baskın düzenlediler. Yılboğa’nın gözünden yaralanıp ortadan kaybolması ile paniğe kapılan Memlûkler, kaçmaya başladı. Bu durum Türkmenlerin işini kolaylaştırdı ve elverişli bölgelerde Memlûklere üst üste baskın düzenlediler. Memlûkler Haleb’e ulaştıklarında ancak birkaç yüz kişi kalmışlardı.

İbrâhim Beyin yerine kardeşi Ahmed Bey geçti. Ahmed Bey, yerini sağlamlaştırıncaya kadar Melûklerle iyi geçinmeye gayret etti. Daha sonra Memlûklu Sultânı Berkuk’un ölümü ile bu ülkede ortaya çıkan karışıklıklar esnâsında durumunu kuvvetlendirdi. Bu sırada Haleb’i kuşatan meşhur Arap kumandanı Nuayr’a karşı Memlûklerin yardımına koşan Ahmed Bey, Sultan Ferec’in iltifâtına kavuştu. Kızını da Sultan Ferec’le evlendirerek Memlûklerle akraba oldu. 1410 yılında Mısır’ı ziyâret etti. Böylece daha rahat hareket edebilme imkânına kavuşan Ahmed Bey, 1415 yılında yedi ay süren bir kuşatma sonucunda Tarsus’u Karamanoğullarından aldı. Ahmed Bey’in 1416 yılında ölmesi üzerine yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

Ahmed Bey kaynaklarda cesur, heybetli, dirâyetli bir emir olarak vasıflandırılmaktadır. Âlimlere hürmetli, fakirleri koruyan, iyiliksever bir beydi. Onun ölümünden sonra Üçokların siyâsî ehemmiyeti gittikçe azaldı.

İkinci İbrâhim Bey, Karamanoğlu Mehmed Beyin dâmâdı olmaktaydı. 1415-1417 yılları arasında Tarsus ve Adana havâlisinde tam bir hâkimiyet tesis etmişse de Memlûklerle arasının açılması yüzünden Tarsus’u kardeşi Hamza Beye bırakmak zorunda kaldı. Ancak Hamza Bey, Memlûk kuvvetlerinin yardımıyla Adana’yı da ele geçirdi. İbrâhim Bey, 1427 yılında Kahire’de öldürüldü. Hamza Beyin beyliğinin ne kadar sürdüğü ve nerede öldüğü bilinmemektedir. Ancak onun da kardeşinin ölümünden sonra Memlûklerce öldürtüldüğü tahmin olunmaktadır.

1427 yılında beyliğin başına Mehmed Bey getirildi. Fakat bu târihte bölgede tam bir Memlûk hâkimiyeti kurulmuş olup, Sis, Adana ve Tarsus gibi önemli merkezler Memlûk vâlilerince idâre edilmeye başlandı. Bu dönemde Ramazanoğulları beylerinden sırasıyla Eylûk Bey, Dündar Bey ve Ömer Bey sembolik olarak beyliğin başında bulundu.

Ömer Beyden sonra beyliğin başına, 1480 senesinde Halep’te öldürülen Dâvûd Beyin oğlu Gıyâseddîn Halil Bey geçti ve otuz sene gibi uzun bir zaman hüküm sürdü. Hattâ, Osmanlıların çukurova bölgesinde hâkimiyetlerini kabul ettikten sonra, bu devletle iyi geçinmeyi, beyliğinin geleceği bakımından daha faydalı gördü. Osmanlılarla olan bu dostluğu, Ramazanoğulları Beyliğinin Memlûk Devletiyle bağlantılarını iyice zayıflattı. Uzun süren saltanatı sırasında, bölgede barışın sağlanması için büyük dikkat sarfeden Halil Bey; âlimlere hürmet eden, cömert, fakir-fukarâyı koruyup gözeten bir beydi. Tebaası tarafından çok sevildiği için, hizmetleri sebebiyle kendisine, dîne yardım eden mânâsına gelen “Gıyâseddîn” lakabı verildi. Ramazanlı ülkesi en çok bu bey zamânında îmâr görmüş, câmiler, medreseler, saraylar, hanlar ve çeşmelerle ülkenin dört bir yanı tezyin edilmişti. Halil Bey, mezâr kitâbesinden anlaşıldığına göre 1511 senesinde vefât etmiştir.

Halil Beyin vefâtından sonra, yerine kardeşi Mahmûd Bey geçti. Mahmûd Bey de, OsmanlıDevletine yaklaşmak ve Memlûklerle olan yakınlığını azaltmak sûretiyle ağabeyi Halil Beyin siyâsetini devâm ettirdi. Ancak Memlûkler, Mahmûd Beyi beylikten azlederek, yerine kardeşinin oğlu Selim Beyi tâyin ettiler. Bu durum üzerine Mahmûd Bey, İstanbul’a gelerek Yavuz Sultan Selim Hana tâbiyetini arz etti. Mahmûd Beye büyük îtibâr gösteren OsmanlıSultânı Yavuz SultanSelim Han, iki yüz bin akçelik bir dirlik verdi. Ayrıca seferde kendisine refâkat etmek imtiyâzını da bahşetti. Böylece Mahmûd Bey, sultandan başka kimseye tâbi olmayacaktı.

1516 senesinde Osmanlı ordusu, Mısır Seferine çıktığı zaman, Mahmûd Bey de pâdişâhın yanında bulunuyordu. Ordu Haleb’e geldiği zaman, Mahmud Beye bağlı Ramazanlı kuvvetleri Osmanlı sultânının ordusuna katıldılar. RidâniyeSavaşı sırasında Memlûk Sultanı Tomanbay ve üç yüz seçme silâhşörün, pâdişâhı öldürmek için otağ-ı hümâyûna baskında bulundukları sırada, Sadrâzam Sinan Paşanın yanı sıra, Ramazanoğlu Mahmûd Bey de öldürüldü. Mahmûd Beyin nâşını Haleb’e gönderen Yavuz Sultan Selim Han, Ramazanoğulları Beyliğinin başına Halil Beyin oğlu Kubad Beyi tâyin etti (1517).

Ancak bu târihten îtibâren Ramazanoğulları beyleri bir Osmanlı sancakbeyi olarak hüküm sürdüler. Bundan sonra hânedândan mühim Osmanlı devlet adamları yetişti.

Ramazanoğulları Beyliğinin teşkilâtı hakkında kesin delillere dayalı bir bilgi yoktur. Ancak Dulkadırlılarda olduğu gibi Oğuz geleneklerine, yâni töre esâsına dayanmış oldukları görülmektedir. Kendilerine âit olarak para bastırmamışlardır. Halil Beyden önceki Ramazan Beylerine âit câmi, medrese ve hamam gibi eserlere rastlanmamıştır. Halil Bey ve bilhassa Osmanlı sancakbeyi olan, hattâ daha sonra paşalık rütbesine yükseltilerek Halep ve Şam beylerbeyliklerinde bulunan oğlu Pîrî Paşanın Adana’da câmi, medrese, han ve hamam olmak üzere birçok hayır eserleri mevcuttur.

Ramazanoğulları zamânında Çukurova, hac yolunun geçtiği mühim bir bölge hâline gelmişti. Osmanlı Devletinin yükselişiyle birlikte bu yolun önemi daha da artmıştır. Bu durumun bölgenin iktisâdî hayâtına önemli ölçüde tesir ettiği anlaşılmaktadır.


Ramazanoğulları Beyleri
Ramazan Bey ..............................(1352-1378)
İbrâhim Bey ..................................(1378-1383)
Şihâbeddîn Ahmed Bey................(1383-1416)
İkinci İbrâhim Bey ........................(1416-1418)
İzzeddîn Hamza Bey ....................(1418-1426)
Mehmed Bey ................................(1426-1435)
Eylûk Bey ....................................(1435-1439)
Dündar Bey ..................................(1439-1470)
Ömer Bey ....................................(1470-1485)
Gıyâseddîn Halil Bey....................(1485-1510)
Mahmûd Bey .... (I. 1510-1514- II. 1516-1517)
Selim Bey ....................................(1514-1516)
Kubad Paşa..................................(1517-1520)
Pîrî Mehmed Paşa........................(1520-1568)
Derviş Bey ....................................(1568-1569)
Üçüncü İbrahim Bey ....................(1569-1589)
İkinci Mehmed Bey ......................(1589-1594)
Pir Mansur Bey ............................(1594-1608)
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Şevval 1438
Miladi:
21 Temmuz 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter