Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Erzincan, Kemah ve Divriği’de on birinci yüzyılın sonundan, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliği. Kurucusu olan Mengücük Gâzi, Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan’ın kumandanlarındandır. Onun, Oğuzların Kayı, Bayat, Karaevli veya Alkaevli boylarından birine mensup olduğu hakkında görüşler mevcuttur.

1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun zaptı için vazifelendirilen beylerden biri de Mengücük Gâzi idi. Süratle harekete geçen Mengücük Gâzi, Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’ı hâkimiyeti altına alarak kendi adıyla anılan beyliğini kurdu. Ömrü Gürcüler, Rumlar ve Abhazlara karşı cihâdla geçen Mengücük Gâzinin 1118’de şehit düştüğü rivâyet olunmaktadır. Kemah yakınlarında Karasu kıyısında bulunan bir kümbetin Farsça kitâbesinde Mengücük Gâzi hakkında; “Âlim, âdil, ülkeler fetheden, halkın sığınağı Erzurum, Erzincan, Kemah, Diyarbakır ve bunların kalelerini alan; dinsizlerin ciğerlerini dağlayan, boyunlarını kılıçla vuran Mengücük Gâzi. Allah rûhunu şâdeylesin, kabrini nûrlandırsın, günâhlarını bağışlasın.” yazılıdır.

Mengücük Gâzinin yerine oğlu İshâk geçti. Babasının genişleme siyâsetini tâkip eden İshâk Bey, 1120’de Artukoğlu Emir Belek’e esir düştü. Daha sonra esâretten kurtuldu ise de beyliği Dânişmendlilerin hâkimiyeti altına girdi.

Dânişmendli Melik Gâzinin hükümrânlığı altında yirmi beş yıl hüküm sürdükten sonra, 1142’de vefât etmesiyle Mengücükler ikiye ayrıldı. İshâk Beyin oğullarından Dâvûd Şâh Erzincan, Kemah; Süleymân Şâh da Divriği kolunun ilk beyleri oldular. Anadolu Selçuklu Devletine tâbi olan Mengücük Devletinin Erzincan Kemah koluna 1228 yılında son verildi. Siyâsi târihi bütünüyle bilinmeyen Divriği kolu da, Moğol hükümdârı Abaka’nın 1277’de şehri tahrip etmesiyle sona erdi.

Doğu Anadolu’da Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’a sâhip olan Mengücükler, siyâsî faaliyetlerinden ziyâde, inşâ ettirdikleri sanat eserleriyle tanınırlar. Herbiri birer sanat şâheseri olan hayır müesseseleri yaptırdılar. Erzincan’daki eserleri, şehrin zelzelelerde gördüğü zararlardan dolayı zamanımıza kadar gelememiştir. Erzincan civârındaki kitâbesiz Künbed’in Mengücüklere âit olduğu kabûl edilir. Kemah ve Divriği’de pekçok Mengücük eseri mevcuttur. Kemah’dakiler harâbe hâlindedir. Divriği’de Ahmed Şâhın yaptırdığı Ulu Câmi, san’at târihi bakımından kıymetlidir. Ulu Câminin yanında, 1231’de yapılan bir de Dârüşşifâ (hastâne) vardır. Dârüşşifâ, Mengücük âilesinden Turan Melek Hâtun tarafından yaptırılmıştır.

Erzincan’ı ilim ve kültür merkezi hâline getiren Mengücük beyleri, ilim ve sanat adamlarının hâmisiydiler. Mengücük hânedan mensupları, öksüz, fakir ve zavallıların sâhibi olup, onları himâye ederlerdi.


Mengücük Beyleri
Mengücük Gâzi .................. (Takriben, 1072-1118)
İshâk Bey ............................ (Takriben, 1118,1142)

Erzincan-Kemah kolu:
Birinci Dâvûd Şah ................ (Takriben, 1142-1162)
Fahreddîn Behram Şah ...................... (1162-1225)
İkinci Dâvûd Şah ................................ (1225-1228)

Divriği kolu:
Birinci Süleymân Şah ................ (Takriben 1142-?)
Seyfeddîn Şâhin Şah ................ (Takriben ?-1197)
İkinci Süleymân Şah ............ (Takriben 1197-1128)
Hüsâmeddîn Ahmed Şah .................... (1228-1243)
Müeyyed Melik Sâlih .......................... (1243-1277)



Güneybatı Anadolu’da kurulan bir Türk beyliği. Merkezi bugünkü Muğla vilâyeti olan, bu beyliğin hâkimiyeti on üçüncü yüzyılın ortalarından on beşinci yüzyılın başlarına kadar devâm etti.

Anadolu’ya bütünüyle sâhip olup, askerî ve siyâsî hâkimiyetlerini iskân siyâsetiyle de pekiştirmek isteyen Selçuklular; gazâ akınları için, Moğol zulmünden kaçan Türk boylarını batıya yerleştiriyorlardı.

Menteşe Beyin kumandasındaki Türkler de, Bizanslıların Karya, Osmanlıların Menteşe eli dedikleri, bugün Muğla denilen bölgeye yerleştirildi. Bu arada Moğol tesiriyle Selçuklu Devleti nüfuzunun günden güne azalması uçlardaki Türk unsurlara geniş bir hareket serbestisi vermekteydi. Nitekim Menteşe Bey idâresindeki Türkmenler de 1261’den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar. 1278 yılında Bizans İmparatoru Mihail-VIII’in oğlu Andrenikos Muğla’yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim edip geri döndü. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar’ı zaptetti (1282). Böylece Türkler Menderes havzasına tamâmen hâkim oldular.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan hâkimiyetleri Antalya’nın Alakır Çayı batısından îtibâren; Fenike, Kaş, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine’ye kadar yayıldı. Donanmaya sâhip olan Beylik Akdeniz ve Ege denizinde faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vukû bulan olaylarda Menteşe Beyin adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun 1282 yılı sonunda ve 1283’te vefât ettiği sanılmaktadır. Meğri yakınlarında bulunan türbesinde medfûndur. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar tekrar Karya üzerine sefere kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Bizanslıları bozguna uğratan Mes’ûd Bey, güçlü donanmasıyla Rodos Adasına çıkartma yaptı. 1300’de yapılan çıkartma ile Rodos Adasının Türkler tarafından fethi, papalığı harekete geçirdi. Papa Beşinci Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in teşvik ve yardımları üzerine Hıristiyanlığın korsan, tarîkat mensubu Sen Jan Şövalyeleri Rodos’a hücum ettiler. 1310 yılında başlayan Sen Jan Şövalyelerinin hücumu 1314 yılında Rodos’un işgâline kadar devâm etti. Mes’ûd Bey 1320’den önce vefât edince yerine oğlu Şücâüddîn Orhan Bey geçti.

Şücâüddîn Bey de, 1320’de Rodos Adasına sefer tertip edip, adayı işgâlden kurtarmak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340’larda vefat ettiği tahmin edilen Şücâüddîn Orhan Bey’in yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

İbrâhim Bey, Lâtin Haçlılarının işgâline uğrayan İzmir’i kurtarmak için 1344’te Aydınoğlu Umur Beye yardım etti. Menteşe donanması, Lâtinleri devamlı tâciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücâdelesi 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrâhim Beyin 1360’larda vefâtıyla Menteşeoğulları Beyliği, Mûsâ, Mehmed ve Ahmed adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak, idâre edildi. Osmanlı Devletinin Anadolu ve Rumeli’nde genişleyip, büyümesiyle Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bâyezid Hanın 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 1402 Ankara Muhârebesine kadar Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Timûr Han, Anadolu beylerine eski yerlerini iâde ettiğinde İbrâhim Beyin oğlu İlyâs Beye de Menteşe’yi verip, emir tâyin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret devrinden sonra, Menteşeoğulları âilesi 1414 yılında Osmanlı Sultânı Çelebi Mehmed Hanın yüksek hâkimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları 1424 yılında bütünüyle Osmanlı Devletine katıldı.

Anadolu’nun güneybatısında iki yüz yıla yakın hâkim olan Menteşeoğullarına âit kültür ve sanat eserleri hâlâ mevcuttur. Bölgede câmi, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşâ eden Menteşe Beyliğinin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde zamânına göre fakülte derecesinde yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyâs Beyin 1404 yılında Balat’ta yaptırdığı câmi, Türk sanat eserlerinin nâdide nümûnelerindendir. İlyâs Bey adına İlyâsiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitâbı, Mehmed Bey oğlu Mahmûd Çelebi adına da Bâznâme adında avcılığa dâir bir kitap Farsça’dan tercüme edildi. Menteşe beyleri, ilme, âlimlere çok değer verip, himâye ederlerdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Ulu Ârif Beye hürmet gösterip; Mevlevîliğin bölgelerinde yayılmasına müsaade ettiler. Menteşeoğullarının, devrin diğer Anadolu beyliklerinden ayrı kuvvetli bir donanması vardı. Mısır’daki Memlûkler Frenklere karşı Anadolu’dan yardım isteyince, Menteşeoğulları iki yüz kadırga gönderme vaadinde bulundular. Bu hâl Menteşeoğullarının denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. Menteşeoğulları, Akdeniz ve Ege’de korsanlara karşı devamlı mücâdele etmişlerdir.

Menteşeoğulları Seceresi
Kuru Bey
Elbistan
Menteşe Bey
Mes’ûd Bey
Şücâüddîn Orhan Bey
İbrâhim Bey
Mûsâ Bey Mehmed Bey Ahmed Bey
Mahmûd Bey İlyas Bey
Leys Bey Ahmed Bey
İlyas Bey



On ikinci yüzyılın sonundan on altıncı yüzyılın ortalarına kadar Fas’ta hüküm süren hânedan. İslâm kaynaklarının ve Avrupalıların “Benî Merin” de dedikleri bu hânedan, göçebe Zenâte Berberî kabîlelerindendir. Muvahhidlerin Magrib’i (Fas) zabt etmelerine karşı mücâdele eden bu kabîleler, Ebû Muhammed Abdülhak tarafından teşkilâtlandırıldı.

1196’da Merînilerin başına geçen Ebû Muhammed Abdülhak, çöle çekilip, kabîleleri teşkilâtlandırarak, sefere hazırlandı. Sahra’daki kuvvetlerini akınlara yetiştirip, 1216’da ilk büyük kuzey seferini gerçekleştirdi. Meknes, Fas, Taza ve Sale’yi ele geçirdi. Muvahhidleri zayıflatıp, 1269’da başşehirleri Merakeş’i fethettiler. Merakeş’i zabteden Merînî sultanı Ebû Yûsuf Yâkub, ülke topraklarını hânedan mensupları arasında dağıttı. Askerî kuvvetini arttırıp, ulemânın desteğini alarak, Merînî hâkimiyetini genişletti. 1273’te Sicilmase’ye sâhip oldu.

Fas’ı başşehir yapan ve iç işlerini düzelten Ebû Yûsuf İslâmiyetin cihad farîzasını yerine getirmek için İspanya’ya sefere çıktı. Deniz aşırı seferlerle, Gırnata’daki Benî Ahmer İslâm Devletine yardım etti.

İspanya’da Hıristiyanlara karşı 1275’te Ecija Muhârebesini kazandı. Hıristiyanların büyük ümit bağladıkları don Nuno de Lara, Merînîler tarafından öldürüldü. İspanya’daki Merînî kuvvetleri Hıristiyanlara karşı her an hazır kuvvet bırakıp, akınlarda bulundular. Bu akınlar, on dördüncü yüzyılın ortalarına kadar sürdü.

Kuzey Afrika’daki hâkimiyetlerini genişletmek isteyen Merînî Sultanları, Abdülvâdilerin başşehri Tlemsen’i 1299’da kuşattılar. Uzun mücâdelelerden sonra 1337’de Tlemsen ve çevresini ele geçirdiler.

Tunus ve Doğu Cezâyir’e hâkim Hafsiler ile dostâne münâsebetler kurdular. Evlenmeler yoluyla akrabâlık kuran iki hânedan, birbirlerinin ülkelerinde hâkimiyet kurmak istemelerine rağmen, taarruz etmekten de çekindiler. Bu durum 1347 yılına kadar devâm etti. Merînî Sultanı Ebü’l-Hasan Tunus’ta çıkan isyanlardan faydalanarak bölgeyi hâkimiyeti altına almak istedi. Arap kabîleleri Ebü’l- Hasan’a karşı ümit etmediği şekilde karşı koydular. Ebü’l-Hasan, 1348’de Kayran civârında Birleşik Arap kabîlelerine mağlup olup geri çekildi. Bu târihten îtibâren Tunus fetihlerinden vazgeçen Merînî sultanları, îmâr kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiler. Ebü’l-Hasan’ın yerine geçen Ebû İnan’ın ölümünden sonra başlayan siyâsî ekonomik ve sosyal kriz Merînî hâkimiyetinin duraklama devrine girmesine sebep oldu. Vezirlerin hükûmet üzerindeki tesirlerinin artması, ihtilallerle sultanları tahttan indirmeleri kabîlelerin vergilerini vermemeleri veya zamânında merkeze göndermemeleri on dördüncü yüzyılın sonlarında başlayan gerilemeyi daha da artırdı. Bu durumda hazîne, vergiler ve ordu felce uğradı. Eyâletler merkeze karşı sorumluluklarını yerine getirmez oldu. Bunu fırsat bilen Hıristiyan devletleri harekete geçtiler. On beşinci yüzyılın başlarında harbe dönüşen bu faaliyetleri; 1401’de Kastilya Kralı Üçüncü Henri’nin Akdeniz kıyısında ve Cebelitârık Boğazı yakınındaki Tetuan’a hücumu, 1415’te de Portekizlerin Septe’yi almalarıyla neticelendi. Hıristiyan devletlerin hücumları bölgedeki Müslümanların cihad gâyesiyle birleşmesini sağladı. Portekizliler Kuzey Afrika’dan atıldı. Cihad muhârebeleri, Merînîlerin bir kolu olan Benu Vattas’ın güçlenmesine sebep oldu.

Vattasiler’den Ebû Zekeriyâ Yahyâ önce genç Merînî Sultanı İkinci Abdülhak’ın saltanat nâibi olarak hüküm sürdü. 1428 târihinden 1465 yılına kadar Merînî sultanlarının nâibliğini yapan Vattasî kolunun hâkimiyeti 1549’da Sa’di Şerîflerinin iktidâr olmasına kadar devâm etti.

Merînîlerde hânedanın başında hükümdâr bulunurdu. Hükümdarın yardımcısı vezir ve devlet memurlarının idârede büyük nüfuz ile yetkileri vardı. Ülke, hânedan mensupları arasında taksim edilmişti. Eyâlet vâlileri ve kabîle reisleri büyük yetki ve nüfûza sâhipti. Askerî teşkilât ve kuvvet bakımından güçlüydüler. Buna rağmen hâkim oldukları bölgeleri bütünüyle merkeze bağlayamamışlardır.

İlim adamlarını himâye eden Merînî hükümdarlarının yanında, Seyâhatnâme’siyle meşhur İbn-i Battûta, Mukaddime’siyle tanınan târihçi İbn-i Haldun yetişti. Merînîler hâkim oldukları bölgelerde pekçok kültür, sanat, ilim ve sosyal müesseseler inşâ ettirdiler. Fas, Sale, Meknes, Taza, Tlemsen ve Cezâyir’de birçok medrese yaptırdılar. Bunlardan Fas şehrinde, Es-Sahriç (1321-1323) El-Attarin (1323-1346) ile Ebû İnâniye (1350-1355) medreseleri en meşhurlarıdır. Tlemsen’de Mansüra (1336), El-Ubbad (1339), El-Halvi (1334) Fas’ta El-Hamra, Küçük Zehra, Ebü’l-Hasan câmileri, El-Mansura surları ve Sidi Türbesi sanat değeri yüksek eserlerdendir.


Merînîler Kolu Hükümdârları
Birinci Ebû Muhammed Abdülhak (1196-1217)
Birinci Osman ..............................(1217-1240)
Birinci Muhammmed ....................(1240-1244)
Ebû Yahyâ Ebû Bekir ..................(1244-1258)
Ebû Yûsuf Yâkub..........................(1258-1286)
Ebû Yâkub Yûsuf..........................(1286-1307)
Ebû Sâbit Âmir ............................(1307-1308)
Ebü’r-Rebi Süleymân ..................(1308-1310)
Ebû Saîd İkinci Osman ................(1310-1331)
Ebü’l-Hasan Birinci Ali ..................(1331-1348)
Ebû İnan Faris ..............................(1348-1359)
İkinci Muhammed-es-Saîd.................... (1359)
Ebû Sâlim İkinci Ali ......................(1359-1361)
Ebû Ömer Taşufin ................................ (1361)
Abdülhalim....................................(1361-1362)
Ebû Zeyyan Üçüncü Muhammed (1362-1366)
Ebü’l-Faris Birinci Abdülazîz ........(1366-1372)
Ebû Zeyyan Dördüncü Muhammed(1372-1374)

Ebü’l-Abbâs
Ahmed.............. (I. 1374-1384, II. 1387-1393)
Mûsâ ............................................(1384-1386)
Ebû Zeyyan Beşinci Muhammed.......... (1386)
Altıncı Muhammed ......................(1386-1387)
Ebü’l-Faris ....................................(1393-1397)
İkinci Abdülazîz ............................(1397-1398)
Abdullah ......................................(1398-1399)
Ebû Saîd Üçüncü Osman ............(1399-1420)

Fetret devri
İkinci Ebû Muhammed Abdülhak..(1420-1428)

Vattasiler Kolu Hükümdârları
Ebû Zekeriya Yahyâ ........ (1428-1448, Nâib)
Ali ...................................... (1448-1459 Nâib)
Birinci Muhammed-eş-Şeyh (1459-1470 Nâib)
İkinci Muhammed-el-Burtukâli ......(1470-1525)
Ahmed........................ (I. 1525, II. 1547-1549)
Üçüncü Muhammed-el-Kasri........(1527-1547)


On ve on birinci yüzyılda Diyarbakır’da hüküm süren Müslüman bir hanedân. Mervânîlerin kurucusu Bâz, onuncu asrın ortasından îtibâren Doğu Anadolu’da fetihlere girişti. İlk önce, Erciş’i ve çevresindeki müstahkem mevkîleri aldı. Hânedânın beyi Bâz, nüfûzunu kuvvetlendirerek Büveyhîlerin hâkimiyetindeki Diyarbakır, Silvan ve Nusaybin’i ele geçirdi. 984’te Şiî Büveyhî Samsamüddevle Merzubânî’yi mağlup edip, Musul’u zaptetti. Bölgedeki Şiî Büveyhî nüfuzunu kırdı. Bağdat’ı ele geçirmek istediyse de başaramadı ve Musul’u boşaltmak zorunda kaldı. 991 senesinde tekrar Musul’u ele geçirmek için harekete geçen Bâz, yapılan muhârebeler sırasında öldürüldü.

Yerine geçen yeğeni Hasan bin Mervan Hamdânîlerle mücâdeleye devâm ederek, onları iki defa mağlup etti. Hasan bin Mervan, 997 senesinde Diyarbakır’da öldürülünce yerine kardeşi Saîd bin Mervan geçti. Ancak kendisine karşı çıkan Nasr bin Mervan 1011 senesinde Saîd’i zehirleterek Mervânî tahtını ele geçirdi.

Elli yıldan fazla hüküm süren Nasr bin Mervân, Mervânîlerin bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirip, refahını yükselti. Abbâsî halîfeliğinin yüksek hâkimiyetini tanıdı. Devrin kuvvetli komşu devletlerinden Bizanslılar ve Fâtımîler’e karşı istiklâlini koruyacak kadar mahâretle münâsebette bulundu. Nasr devrinde; Diyarbakır, Silvan ve çevresindeki şehirlerin refahı yükselip, kültür ve sanat eserleri meydana getirildi. Hayır eserleri ve sosyal müesseselerin yapımına ahâli de katıldı.

Nasr bin Mervan’ın ölümünden sonra sırasıyla tahta geçen Said, Nâsır ve Mansur devirlerinde Mervânîlerin gücü zayıfladı. Sultan Melikşah döneminde Selçuklu orduları gelerek bölgeyi tamamen ele geçirdiler (1085). Son Mervânî hükümdarı Mansur, 1096 senesinde ölünceye kadar Ceziret-i İbni Ömer (Cizre)’de yaşadı.


Mervânî Emirleri
Bâz ................ (Onuncu yüzyılın ortaları-991)
Hasan bin Mervân ........................ (991-997)
Saîd bin Mervân .......................... (997-1011)
Nasr bin Mervân ........................ (1011-1061)
Saîd .......................................... (1061-1063)
Nâsır .......................................... (1069-1079)
Mansur ...................................... (1079-1085)


Alm. Almorawiden (pl.), Fr. Almoravides (pl.), İng. Almoravides. Kuzey Afrika, İspanya ve Balear adalarına hâkim olarak, İslâm devleti kuran hânedân. Magrib’de kurulan devletin başşehri Merâkeş’dir. İslâm kaynaklarında “Murâbıtîn” veya “Mülessimîn” olarak geçen hânedâna, Avrupalılar, “Almoravides” derler. Kelimeler, hudut kalelerinde ikâmet edenler, peçeliler, Fransızca’da derviş mânâsındadır.

On birinci yüzyılın ilk yarısında Senhace Berberî Kabîlesi reisi Yahyâ bin İbrâhim, Hac için Arabistan’a gitti. Yahyâ bin İbrâhim, Kayrevân’da Faslı âlimlerden Ebû İmrân el-Fâsî ile görüşüp kabîlesine İslâm dîninin esaslarını öğretmek için, birini göndermesini istedi. O da talebelerinden Şerîf Ebû Muhammed Abdullah bin Yâsin el-Cezûlî’yi vazifelendirdi. Abdullah bin Yâsin, Senhâce Berberî kabîlesine büyük bir gayretle İslâm dînini öğretip yaymaya başladı. Lemtûne kabîle reislerinden Yahyâ bin Ömer ve kardeşi Ebû Bekir bin Ömer el-Lemtûnî ile ribat kurup, “Murâbıtûn” denilen talebe ve mücâhid yetiştirdiler. Büyük bir talebe grubuna ve bin kişilik mücâhide sâhip olan Şerîf Abdullah bin Yâsîn, Senhâce ve diğer komşu kabîlelere İslâm dînini öğretti. Berberî kabîleleri arasında ve Kuzey Afrika’da büyük bir mânevî otoriteye sâhip oldu.

Kabîle reislerinin idâresine ve askerî işlere karışmayan Şerîf Abdullah bin Yâsîn, onları mevkılerinde bırakarak, cihad yapmalarını istedi. Yahyâ bin İbrâhim, Yahyâ bin Ömer ve Bekr sâyesinde Sahrâ’da İslâmiyet yayılarak, kabîleler itâat altına alındı. Ebû Bekr el-Lemtûnî’nin Kumandanı Yûsuf bin Tafşin kumandasındaki Murâbitînler, Fas’a doğru ilerlediler. Cezâyir’e kadar Kuzey Afrika’yı fethettiler. Ebû Bekr el-Lemtûnî 1056’da Murâbıtînlerin reisi oldu. Şerîf Abdullah bin Yâsîn, Berberîler ile yapılan muhârebede, 1059’da şehit edildi. Emir ünvânını alan Ebû Bekr el-Lemtûni, 1060’ta yeni bir hükûmet merkezi plânlayarak, Merâkeş şehrinin inşâsını başlattı. 1062’de saltanatını, kumandanı ve amcaoğlu Yûsuf bin Tafşin’e bıraktı. Zenciler arasında da İslâm dînini yayan Ebû Bekr el-Lemtûnî, cihâd ederken, 1076’daki bir muhârebede şehit edildi. Merâkeş’i başşehir hâline getiren İbn-i Tafşin şehrin inşâsını tamamlatarak, câmi ile hayır ve sosyal müesseseler yaptırdı. Kuzey Afrika’da fetihlere devâm ederek, hâkimiyetini genişletti. Az zamanda büyük ülkelere sâhip olan İbn-i Tafşin İslâmî müessese ve devlet teşkilâtını Berberîler arasında tesis ederek, onları medenîleştirmeye çalıştı. Fetihlerdeki ganîmetler ve toplanan vergilerle Murâbıtlar Devleti zenginleşti. 1084’te Septe’yi ele geçiren İbn-i Tafşin, Murâbıtîn ülkesini Atlas Okyanusundan Tunus’a kadar genişletti. Endülüs Müslümanlarına yardım için, 1086’da Septe Boğazından İspanya’ya geçti. Batliyos yakınındaki Zallakâ’da Leon ve Kastil Kralı Altıncı Alfonso’ya karşı büyük bir zafer kazandı. Dört defâ İspanya seferine çıkan İbn-i Tafşin Endülüs Müslümanlarını Hıristiyanların saldırılarından korudu. 1103’te bütün Endülüs emirlerini toplayarak, oğlu Ebü’l-Hasan Ali’yi veliahtlığa getirdi. Endülüs’te on yedi bin asker ve hudutların emniyetini sağlamak için de Endülüslüleri vazîfelendirerek, Magrib’e döndü.

Yûsuf bin Tafşin devrinde Murâbıtlar Kuzey Afrika ve İspanya’ya hâkim oldular. Mısır’dan Atlas Okyanusuna Akdeniz’den Nijer Havzasına ve İspanya’da Ebro Nehrine kadar uzanan büyük bir devlet kuruldu. Abbâsî halîfelerinin mânevî nüfûzu altındaki Murâbıtlar Ehl-i sünnet olup, Mâlikî mezhebindeydiler. Murâbıtların İslâmiyete hizmetini takdir eden büyük İslâm âlimi İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Yûsuf bin Tafşin’in ülkesini ziyâret etmek istedi. Mısır’a kadar gelen İmâm-ı Gazâlî rahmetullahi aleyh Tafşin’in vefât (1106) haberi üzerine geri döndü. İbn-i Tafşin’den sonra yerine oğlu geçti. Ebü’l-Hasan Ali devrinde, 1108’de Ucles Meydan Muhârebesinde Hıristiyanlara karşı büyük bir zafer kazanıldı (1108). Ebü’l-Hasan Ali’nin Endülüslü felsefeci İbn-i Rüşd’den fetvâ alması ve onun fikirlerinin yayılması, Murâbıtların îmânlarını bozdu. İç harpler başladı.

Devamlı gerilediler. Dinde reformcu İbn-i Tümart’ın fikirleri çok yayıldı. Ebü’l-Hasan Ali (1106-1142) Tafşin bin Ali (1142-1146) İbrâhim Ebû İshak (1146-1147) devrinde gerileme devâm etti. İbrâhim 1146’da vefât edince amcası İshak bin Ali, Kuzey Afrika’da yeni bir güç hâline gelen Muvahhidler tarafından öldürüldü (1147), Murâbıtların başşehri Merâkeş, Muvahhidlerin eline geçti. Endülüs’teki son Murâbıtîn valisi olan Yahyâ bin Gani 1148’de ölünce hâkimiyetleri son buldu. Murâbıtların Benû Ganiye kolu 1115’ten 1228 yılına kadar Majorka’da; buranın Aragon krallarınca işgalinden sonra da Minorka’da Aragon vassalları olarak 1286’ya kadar devam etti.

Kuzey Afrika’nın göçebe ahâlisine dayanan Murâbıtlar İslâm dînine sıkıca bağlanıp, cihad ederek, hâkimiyetlerini genişlettiler. Arapların üstün bir medeniyet kurdukları Endülüs’e hâkim olmalarıyla medenîleştiler. Teşkilâtlı bir devlet kurdular. Sahâbe-i kirâmın, meşhur İslâm kumandanlarının menkıbelerini okuyarak, yükselip meşhur kumandanlar yetiştirdiler. Hıristiyanlara karşı İslâmiyeti korudular. Endülüsteki Müslümanları kuvvetlendirdiler. Zaferlerin getirdiği şöhret, ganîmet ve toplanan vergilerle zenginleşen Murâbıtînlerin yıkılmalarına, felsefeci İbn-i Rüşd ve İbn-i Hazm’ın bozuk fikirlerinin yayılması, iç harplerin başlayıp gerilemeleri sebep oldu.

Murâbıtların başında “Emirü’l-müminîn” ünvanlı hükümdar vardı. Emir, orduların da başkumandanıydı. Emire devlet işlerinde yardımcı bir meclis bulunuyordu. Her hükümdar kendi veliahtını sağken seçip, devlet adamlarının da tasdikiyle meşrûluk kazanma yoluna giderdi. Veliaht, nâib olarak Gırnata, İşbiliye ve Kurtuba’da vazîfe yapardı. Vâliler aynı zamanda askere kumanda ederdi. Çoğu süvarilerden meydana gelen ordunun mevcudu, yüz bin civârında idi.

Murâbıtlar devrinden günümüze pek az eser ulaşabilmiştir. Büyük Cezâyir Câmii, Tlemsen Câmii ve Fas’taki câminin bâzı kısımları da bu döneme âit eserlerdendir. Murâbıtların topluma faydalı diğer çalışmaları arasında, Fas bahçelerini sulamak gâyesiyle açılan kanalları da belirtmek yerinde olur. Ayrıca Merâkeş yakınında Tensift üzerindeki köprü de onlardan bir yâdigârdır.


Murâbitîn sultanları:
Yahyâ bin İbrâhim ...................................... (?)
Yahyâ bin Ömer ........................................ (?)
Ebû Bekr el-Lemtûnî .................. (1056-1061)
Yûsuf bin Tafşin) ........................ (1061-1106)
Ebü’l-Hasan Ali .......................... (1106-1142)
Tafşin bin Ali .............................. (1142-1146)
İbrâhim Ebû İshak ...................... (1146-1147)
İshâk bin Ali .......................................... (1147)


On dördüncü asırda, Güney İran’da hüküm süren hânedân. Şerâfeddîn Muzaffer tarafından kurulan hânedânın aslı, İslâm dînini yaymak için Arabistan Yarımadasından gelip Horasan’a yerleşenlere dayanır. Şerâfeddîn Muzaffer’in cesâreti ve muhâripliği, İlhanlı Sultanı Gazan Hanın dikkatini çekti ve kendisine, Emîr-i Hezârâ rütbesini verdi. 1294 senesinde Yezd civârındaki Meymûd şehri vâliliğine getirildi. 1303’te Kirmanşâh ve Herat ileMerv’den Abaşkuh’a kadar olan yolların emniyetini sağlamakla vazîfelendirildi. Bu görevi sırasında bölgeyi râfızîlerden temizledi.

Şerâfeddîn Muzaffer 1314 senesinde vefât edince on üç yaşındaki oğlu Mübârizüddîn Muhammed, İlhanlı sarayına alındı. İyi bir eğitim gördükten sonra Meymûd’a döndü. İki sene sonra Yezd şehrini ele geçirdi. Bir süre sonra Sîstân ahâlisi ayaklandı. Muhammed, ayaklananların başı Nevrûz’u mağlûp edip öldürdü. Âsiler tekrâr toplanarak Mübârizüddîn Muhammed’e saldırdılar. Mübârizüddîn âsilerin mukâvemetini kırabilmek için yirmi bir sefer yapmak mecbûriyetinde kaldı. İlhanlı Sultânı Ebû Saîd’in ölümünden sonra, ülke topraklarında büyük karışıklıklar çıktı. Mübârizüddîn, uzun mücâdeleden sonra, Kirmanşâh’ı fethederek hudutlarını genişletti. Mısır’daki Abbâsî halîfesine sadâkatini arz etti. İsfehan’ı aldı 1356 senesine kadar bütün Irak ve Fars’ın hâkimi oldu. Kâdı Adûdüddîn Îcî gibi büyük âlimler onun zamânında yaşadı. Oğlu Şâh Şücâ’ın, Kâdı Adûdüddîn Îcî’nin ilminden istifâde etmesini temin etti. İdâreciliği, kahramanlığı ve Ehl-i sünnete hizmetleriyle tanınan Mübârizüddîn, 1358 senesinde vefât etti.

Mübârizüddîn’in yerine oğlu Şâh Şücâ’ geçti. Şâh Şücâ’, tahta geçer geçmez, İsfehan vâlisi olan kardeşi Mahmûd ile mücâdeleye girdi. Bu mücâdele Mahmûd’un ölümüne kadar sürdü. Mahmûd, tahtı ele geçirmek için Muzafferîlerin eskiden beri düşmanı olan Celâyirlilerin yardımını sağlamaya çalıştı. İsfehan’ı ele geçiren Şâh Şüca’, Celâyirliler’den Hüseyin bin Üveys’e karşı Âzerbaycan’a bir sefer düzenledi. Tîmûr Hanın İran bölgesine ulaşması üzerine itâatini arzetti. Şah Şücâ’ın vefâtından sonra yerine geçenler devletin birliğini bozdular. Ülke toprakları 1393’te Tîmûr Hanın eline geçti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter