Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan Kavurd Bey tarafından Kirman’da kurulan devlet. Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamâna kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idâresini hânedân üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilâyeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havâlisi Kara Arslan Kavurd Beye verilmişti. Melik Kavurd, mâiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvârisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi. Bölgeye hâkim bulunan Büveyhî emîrinin nâibi Behram bin Leşkeristân, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman’ın merkezi olan Berdesîr’e çekilerek müdâfaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecbûriyetinde kaldı. Behram, eman dileyerek şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Beye vermeye râzı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd’un idâresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd’un hâkim olduğu Serd-sîr bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman’ı besleyen Germ-sîr bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, tâkib ettiği siyâset netîcesinde âni bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman’a tamâmiyle hâkim oldu (1051).

Melik Kara Arslan Kavurd. Hürmüz Emîri Bedr Îsâ Çâşû’nun sağladığı gemilerle Umman’a sefer düzenledi. Bu Selçuklu târihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sâhillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan Umman’a hâkim oldu. Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebânkâre emirlerinden Fazlûye hâkimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şîrâz üzerine yürüdü. Fazlûye şehri terk ederek Cehrem Kalesine sığındı. Şîrâz’ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hâkim oldu.

Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Beyin 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazlûye, Fars’ı tekrâr ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd’a mağlûb olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan’dan yardım istedi. Kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hâkimiyet sâhasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazlûye’ye iâde etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezîrinin teşviki ile isyân etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muhârebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi. Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idâresi ile halkı memnûn etmiş, zamânında Kirman halkı bolluk ve refâha kavuşmuştu. Onun zamânında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah’ın hükümdârlığı bir sene sürdü.

Kirmanşah’ın ölümünden sonra, Kavurd’un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd’un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itâat edeceği husûsunda verdiği sözde durması için yemîn ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan’a döndü(1080) Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü.

Sultanşah’ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşâh, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd’un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyâletinin hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idâresini Emirüddevle Humar Tigin’e vermişti. Bu emîrin idâresi sırasında Fars bölgesinde âsâyiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlûb oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itaat altına aldı.

Çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.

Turanşah’ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bâzı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kâdı ve âlimlerden bâzısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kâdılara mürâcaat etti. Şeyhülislâm ve zamânın kâdıları, davranışları sebebiyle, İranşah’ın tahttan indirilmesi için fetvâ verdiler. Halk, verilen fetvâ üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzâdeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devletini yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah’ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer’in hâkimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. Îmâr faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142’de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.

Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücâdeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hâkimiyeti altına giren devlet 1180 yılından îtibâren Oğuzların saldırılarına mâruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah’ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücâdelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman’a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah’ın Irak’a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devletine son verdi.

Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilâyetleri idâre ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzâdelere hoca sıfatıyla tâyin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilâtı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstâd-üd-Dâr, Silâhdârlık, Ahurdarlık, emîr-i câmehane, Hansâlârlık, Candârlık, Bâzdârlık, Nedîmlik, serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sâkîler ve Hademeler bulunurdu.

Devlet teşkilâtı da Büyük Selçuklu Devletininki gibiydi. Devlet işleri Dîvân-ı Âlâ’da görüşülüp, karâra bağlanırdı. Bundan başka Büyük Dîvân, İnşâ Dîvânı, İstifâ Dîvânı, İşrâf Dîvânı, Dîvân-ı Arz, Berîd Dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı.

Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultânın, şehzâde, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. Bunlar sâhipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

Kirman Selçuklu melîkleri, kültür ve îmâr faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himâye etmişlerdir. Efdaleddîn Ebû Hamid Ahmed, Ezrâkî, Burhânî, Ebü’l-Hüseyn Kutbulevliyâ, Şeyh Cemâleddîn Ahmed, İmâm Ebû Abdullah Muhammed, İsmâil bin Ahmed Nişâbûrî, Şeyh Burhâneddîn Ebû Nasr Ahmed, Kâdı Ebü’l-Âlâ Ali Semânî, Kirman Selçukluları zamânında yetişen belli başlı âlimlerdendir.

Kirman Selçuklularında îmâr faaliyetleri Kavurd zamânında başladı. Kavurd, önce Sîstan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşâ ettirdi ve Derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd’un ölümünden sonra îmâr faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Câmi ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı. Birinci Arslanşâh da babası gibi îmâr faaliyetlerine devâm ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik’deki kütüphânedir. Bu kütüphânede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de îmâr faaliyetlerinde bulundular.

Kirman’da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.


Kirman Selçukluları Melikleri Tahta Geçişi
Kavurd .................................................... 1048
Kirmanşah .............................................. 1073
Hüseyin .................................................. 1074
Sultanşah .............................................. 1074
Turanşah ................................................ 1085
İranşah .................................................. 1097
Arslanşah .............................................. 1101
Birinci Muhammed.................................. 1142
Tuğrulşah .............................................. 1156
Behramşah ............................................ 1170
İkinci Arslanşah ...................................... 1170
Behramşah (İkinci defâ) ........................ 1171
İkinci Arslanşah (İkinci defâ) .................. 1172
Behramşah (Üçüncü defâ) .................... 1175
İkinci Muhammedşah ............................ 1175
İkinci Arslanşah (Üçüncü defâ) .............. 1175
İkinci Turanşah ...................................... 1177
İkinci Muhammedşah (İkinci defâ).......... 1183
Oğuz işgâli.............................................. 1186



Afganistan’da yaşayan Halaç Türklerinin bir kolu ve bunların Hindistan’da kurdukları hânedân. Lûdîlerden bir kısmı, Delhi Türk Sultânı Fîrûz Şâh, Üçüncü Tuğluk devrinde Hindistan’a göç ettiler.

Tuğluk Hânedânının ortadan kalkması ile devletin iç siyâsetinde söz sâhibi olmaya başladılar. Delhi’ye hâkim olan Seyyidlerin, hanedânın Türk ve Afgan askerî sınıflarına seçilmesi Lûdîlerin işlerini daha da kolaylaştırdı. Seyyidlerden Âlemşâh’ın tahttan çekilmesi üzerine, Serhend ve Lahor eski vâlisi ve Lûdî reisi Behlül Lûdî, Delhi tahtını ele geçirdi (1451).

Behlül Lûdî içerdeki durumunu sağlamlaştırmak için çeşitli tedbirler aldı. Dağlık bölgelerde yaşayan Afganlıları kitleler hâlinde Kuzey Hindistan düzlüklerine yerleştirdi. Delhi’yi aldığı zaman, hazînesindeki bütün parayı Lûdî Afganlarına dağıtarak kendisi de herkes kadar pay aldı. Delhi’yi kuşatan Cavnpûr Sultânını yendikten sonra, Cavnpur’u işgâl etti (1478).

Behlül, çok mütevâzî olmaya, büyük oymak başkanlarına kendisi ile aynı derecedeymiş gibi davranmaya, her işi onlarla istişâre ederek yapmaya, kendisiyle görüşmek isteyen herkesi kabul etmeye, hiçbir zaman beylerini taht üzerinde otururken kabul etmemeye ve onları ayakta bırakmamaya önem verdi. Behlül Lûdî, 1489 senesinde ölünce, epey çekişmeli geçen toplantılardan sonra beyler, oğullarından Nizâm Hanı, İskender lakabıyla tahta geçirdiler. İskender Lûdî, 1495 senesinde Bihar’ı fethetti. Bengal Devleti ile antlaşma yaptı. Merkezî otoriteyi temin edip, ıktâların hesaplarını ciddî şekilde denetleyip devletinin hakkını aldı. O da, beylerine babası gibi arkadaşça davranırdı. Çok dindâr olup, hayır sâhibi bir kimseydi.

1517 senesinde vefât eden İskender Lûdî’’nin yerine oğlu Sultan İbrâhim geçti. Sultan İbrâhim’in beylerine karşı davranışı dede ve babasından çok farklı idi. Çevresini kırdı. Sultan İbrâhim’in beylerine karşı şüphelerinin artması ve birçoğunu gizlice yakalatıp, öldürmesi üzerine, bir grup bey, Kâbil Sultânı Bâbür Şâha başvurup, Hindistan’a dâvet ettiler. Bâbür Şâh, çeşitli hazırlık ve deneme seferlerinden sonra, 1526’da Hindistan’a yaptığı son seferde, Delhi’nin kuzeyinde Pânî Püt’te Sultan İbrâhim’in ordusunu bozguna uğrattı. Sultan İbrâhim savaş esnâsında öldü. Böylece Delhi Afgan Sultanlığı (Lûdîler) de sona erdi. Toprakları, Bâbür’ün eline geçti.


Lûdîler
Behlül Lûdî ....................................1451-1489
İskender Lûdî..................................1489-1512
İbrâhim Lûdî ..................................1512-1526
Bâbür hâkimiyeti .................................... 1526


1250-1517 yılları arasında Mısır ve Suriye dolaylarında hüküm süren devlet. Memlûk, Arapça’da “köle” demektir. Hükümdâr ve emirlerin muhâfız birliklerine bağlı bu köleler, meziyetleri sâyesinde zamanla hizmetinde bulundukları devletlerde idârî kadroyu ele geçirmişlerdir. Kendi nüfuzlarını kuvvetlendirmek maksadıyla İslâm târihinde ilk defâ memlûk (beyaz köle) kullananlar Abbâsî halîfeleri olmuştur. Abbâsî ordusundaki Türk memlûklerin sayısı kısa bir süre içerisinde 35 bine ulaştı. Bu Türk askerleri sâyesinde Abbâsîler dış tehlikelere başarıyla karşı koydular. Tolunoğulları ve İhşidîler devletlerinde de önemli bir yer tutan memlûk kuvvetlerinin sayısı bilhassa Eyyûbîler döneminde fevkalâde arttı. Bu devrede memlûklerin eğitimi için iki kışla tesis edildi. Kışlalardan biri Melik Sâlih Necmeddîn tarafından Kâhire’de, Nil Nehri üzerinde bulunan Ravda Adasında kurulmuştu. Burada Kıpçak Türkü olan memlûkler eğitim görürler ve kışlaları su ortasında olduğu için “Memâlik-i Bahriye” (Deniz Köleleri) veya “Memâlik-i Türkiye” adı ile anılırlardı. İkinci kışla ise daha sonra bizzât Memlûk Sultânı Melik Mansur Kalavun tarafından yine Kâhire’de Kal’atü’l-Cebel denilen Kalenin burçlarında kuruldu. Burada eğitim görenler “Memâlik-i Burciyye” adıyla anılırlardı. Bunlar daha çok Kafkaslardan getirilen Çerkes köleler oldukları için “Memâlik-i Çerâkise” diye de anıldılar. Memlûk Devletini Bahrî Memlûkleri kurduğu halde, daha sonra Burcî Memlûkleri idâreyi ele geçirmişlerdir.

Bahrî Memlûkleri

Devlet idâresinde kademe kademe yükselen Bahrî Memlûkleri, kendi aralarında anlaşıp güçlenerek, Eyyûbî Hânedânının zayıf bir ânını kollamaya başladılar. Son Eyyûbî Sultânı Turan Şâh, Bahrî Memlûklerine karşı tavır alınca 1249 yılında öldürüldü. Yerine eski sultan Melik Necmeddîn Sâlih’in dul karısı Şecer-üd-Dürr Sultan ve Memlûklerden Muizzüddîn Aybek, ordu komutanı tâyin edildi. Bir kaç ay sonra da Şecer-üd- Dürr, Muizzüddîn Aybek’le evlenip sultanlığı ona devretti.

Böylece müstakil ilk Memlûk Sultânı olarak tahta geçen Aybek, Memlûkler arasında dindarlığı, cömertliği ve görüşlerinin isâbetliliği ile tanınmaktaydı. Aybek’in tahta çıktığı sırada Irak’ta Moğol tehlikesi baş gösterdi. Halîfe, Aybek’ten yardım istedi. Ancak bu sırada Aybek iç isyânlarla meşgûldü. Bilhassa Bahrî Memlûkleri liderlerinden Aktay’ın nüfûzunu gittikçe arttırması Aybek’i korkuttu. Bu sebeple Aybek, bir fırsatını kollayıp, Aktay’ı öldürttü. Bunun üzerine Bahrî Memlûklerinin büyük kısmı Suriye’ye kaçtı.

Aybek, iç ve dış tehlikelerin hepsini ortadan kaldırıp, düşmanlarına başarı ile karşı koyarak bütün zorlukları yenmişken, Musul Hâkimi Bedreddîn Lü’lü’ün kızı ile nişanlanınca karısı Şecer-üd-Dürr tarafından öldürtüldü. Birkaç gün sonra da Şecer-üd-Dürr öldürüldü. Tahta geçen Aybek’in oğlu Sultan Nûreddîn Ali’nin saltanatı iki sene kadar sürdü. Moğolların Sûriye’ye yaklaşmaları üzerine saltanat nâibi Kutuz, Mısır Âyânı ile emîrlerin ileri gelenlerini toplayarak, Sultan Nûreddîn’in güç durumların adamı olmadığını, ancak herkesin kendisine itâat edeceği kudretli bir kişinin sultan olmasıyla, Moğollara karşı konulabileceğini söyledi.

Bu sırada Bağdat’ın Moğollar tarafından alındığı ve Abbâsî halîfesinin öldürüldüğü haberi geldi. İslâm âlemi dehşet içinde kaldı. Bu büyük tehlikenin ancak Kutuz gibi değerli bir kumandan tarafından karşılanabileceğini anlayan Mısır halkı ve ileri gelen emîrler, Kutuz’a saltanat teklif ettiler. Netîcede henüz çocuk olan Sultan Ali tahttan indirilerek, Kutuz sultan îlân edildi. Sür’atle ilerleyen Moğol orduları İslâm ülkelerini çiğneyerek Memlûklerin en kıymetli eyâletlerini aldılar ve Mısır kapılarına dayandılar. Sultan Kutuz, hazırladığı büyük bir ordu ile Moğolları karşılamak üzere Suriye’ye gitti. 1260 senesinde Ayn-ı Câlût denen ve vaktiyle hazret-i Dâvûd’un, Câlût’u yendiği rivâyet edilen yerde iki ordu karşı karşıya geldi. Moğollar, ilk anda üstünlük sağladılarsa da, Sultan Kutuz’un dirâyetli kumandası sâyesinde yenilgiye uğradılar. Kaçan Moğolları tâkip eden Sultan, Moğol başkumandanı Ketboğa Noyan da dâhil olmak üzere Moğolların hepsini kılıçtan geçirdi. Zafer, İslâm âlemini büyük bir sevince boğdu. Çünkü, Moğolların Mısır’a hâkimiyetleri İslâm âlemi için büyük felâket olurdu. Zafer sonunda Şam’a gelen Sultan Kutuz, Habeşistan’dan Fırat kıyılarına kadar olan yerleri hâkimiyeti altına aldı. Cihâdını, Moğollarla işbirliği yapan Latinlere karşı devâm ettirdi. Sultan Kutuz, Ayn-ı Câlût Zaferinde Türk ordusunun öncü birliklerine kumanda eden Baybars’a vâd ettiği Haleb umûmî vâliliğini vermediği için, onun tarafından öldürüldü.

Sultan Kutuz’un yerine 1260 senesinde Sultan olan Baybars’ın Eyyûbî Hânedânının iktidârdan uzaklaştırılıp, Türk Memlûklerinin iktidârı ele geçirmelerinde birinci derecede rolü oldu. Sultan Baybars, tahta çıktığında, İlhanlılarla Haçlılar, Memlûkleri ve İslâm âlemini tehdîd ediyorlardı. Baybars, 1258’de Hülâgu’nun Abbâsîleri Bağdâd’dan çıkarmasına karşılık olarak, Abbâsîlerden El-Muntansır’ı 1261’de Kâhire’de halîfe îlân etti. Bu davranışı ile bütün Sünnî Müslümanların takdîrini kazandı.

Memlûklerin, başşehirleri Kâhire’de halîfelere yer verip, hürmet etmeleri, onlara İslâm âleminde büyük bir mânevî nüfuz kazandırdı. 1265’te Haçlıların elinde bulunan Suriye kıyılarındaki birçok kaleyi alan Sultan Baybars, Kilikya Rumları ve Ermeniler üzerine de bir ordu gönderdi. Bu seferde Ermenilerin başı esir alınarak Sis (Kozan) zaptedildi. 1268 senesinde tekrar sefere çıkan Sultan Baybars, Haçlıların son dayanak noktaları olan Antakya’yı alarak, prensliklerini yıktı. Bir yıl sonra da Hicaz’a giderek hac farîzasını edâ etti. 1270 ve 1271’de düzenlediği yeni seferlerde, Haçlıların son sığınakları olan Askalan ve Kerek kalesini almaya muvaffak oldu. Bir yıl sonra vukû bulan iki İlhanlı taarruzuna da, başarıyla karşı koyarak 1274 senesinde Anadolu’ya girdi ve Sis’i ikinci defâ zaptetti. Sultan Baybars, Anadolu’yu İlhanlı tahakkümünden kurtarmak üzere, bir kısım Selçuklu Beylerinin dâvetiyle 1277’de harekete geçti. Elbistan’da İlhanlı ordusunu bozup, Kayseri’ye girdi. Ancak, idâre merkezinden fazla uzaklaştığı için Şam’a döndü. Haziran 1277’de kısa bir rahatsızlıktan sonra elli dört yaşında vefât etti. Şam’a defnedildi. Sultan Baybars, Moğol hâkimiyetinin Suriye ve Mısır’a taşınmasına kesin şekilde mâni olup, Haçlıların iki yüz yıldan fazla süren Ortadoğu işgâline son verdi. Büyük bir kumandan ve devlet adamı olan Baybars, dirâyeti sâyesinde devletin iç ve dış siyâsetini başarı ile yürüttü. Devlet teşkilâtında önemli ıslâhât yaptı.

Baybars’ın ölümü üzerine yerine oğlu Nâsireddîn Berke geçti. Ancak tâkip ettiği siyâset yüzünden, kısa bir süre sonra ümerâ (emirler) ile arası açılan Nâsireddîn Berke, iki yıl kadar sonra kendi isteği ile tahttan çekildi (1279). Yerine Baybars’ın diğer oğlu Bedrüddîn Sülemiş geçti. Emîrlerden Kalavun da saltanat nâibi oldu. Yeni sultânın küçük yaşta olmasından faydalanan Kalavun, iktidârı ele geçirdi ve kendisine saltanat yolunu açma çalışmalarında bulundu. Sülemiş ve Kalavun adına sikke kesildi ve hutbe okundu. Aynı senenin Kasım ayında ümerânın muvâfakatını da alan Kalavun, Sülemiş’i tahttan indirerek, sultanlığını îlân etti.

Kalavun, tahta geçtikten sonra diğer Memlûk sultanlarının karşılaştıkları güçlüklerle karşılaştı. İç meselelerini yoluna koyduktan sonra, İlhanlılara karşı Baybars’ın politikasını tâkip etti. 1280 ve 1281 senesinde İlhanlıların Suriye’ye yaptıkları iki seferi bertaraf eden Kalavun, 1285 senesine kadar Sungur ile meşgûl oldu. Bu yüzden Haçlılarla savaşa girmekten kaçındı ve on senelik bir barış anlaşması yaptı. İşlerini yoluna koyar koymaz, Avrupa’dan yardım alamayan Haçlı kalıntılarını tamâmen ortadan kaldırmak için harekete geçti. Emîr Hüsâmeddîn komutasında bir orduyu Antakya Haçlı Prensliğinin son kalıntılarının toplandığı Lazkiye’ye gönderdi ve 1287 senesi Nisan ayında şehir fethedildi. 1289 senesinde Kalavun güçlü bir ordu ile Trablus’u kuşattı ve Nisan ayının sonlarında ele geçirdi. 1290 senesinde Akka’ya gelen bir Haçlı grubu, civârdaki Müslüman topraklarına hücûm edip, bâzı tüccârları öldürdüler. Bunun üzerine, Kalavun büyük bir ordu hazırladı. Fakat Kâhire’den ayrılmak üzereyken 1290 senesinde vefât etti.

Kalavun’un vefâtından sonra yerine oğlu Eşref Halil geçti. Halil, tahta geçer geçmez, Memlûklerin isyânı ile karşılaştı ve kısa sürede bastırdı. Babasının Akka’yı Haçlılardan almak için hazırladığı plânı tatbike girişti. Sultan Halil, 1291 senesi Nisan ayında ordusu ile Akka’yı kuşattı ve şehir on sekiz Mayısta fethedildi. Akka’nın düşmesinden sonra Suriye’deki Haçlı kaleleri birer birer ele geçti. Böylece 14 Ağustosta bütün Suriye sâhili Haçlılardan temizlendi. Sultan Eşref Halil, tahta geçtikten sonra, devlet ricâline ve babası zamânında söz sâhibi olan ümerâya karşı kötü davrandı. Bunun üzerine, vezirlerden Baydara, Sultan Eşref Halil’i bir av sırasında, işbirliği yaptığı emîrlerin yardımıyla 1293 senesi Aralık ayında öldürdü.

Sultan Halil’in öldürülmesinden sonra sırasıyla tahta geçen Nâsıreddîn Muhammed, Ketboğa, Laçin ve İkinci Baybars dönemlerinde ülke iç karışıklıklar ve saltanat kavgaları ile büyük tahrîbâta uğradı. 1310’da üçüncü defâ tahta çıkan Nâsıreddîn Muhammed otuz bir sene devâm eden bu saltanatında önce bütün devlet işlerini ele aldı. Eskiden olduğu gibi ümerânın kendisine tahakküm etmesine izin vermedi. Sultan Muhammed’in üçüncü saltanat devri, Memlûk, nizâmının olgunlaştığı, hükûmet dâirelerinin rayına oturduğu, idârede birçok yeniliklerin ve gelişmelerin yapıldığı, bâzı büyük memuriyetlerin kaldırılıp, yerine yenilerinin ihdâs edildiği bir devirdir. Sultan Nâsıreddîn Muhammed, bunlara ek olarak gelir kaynaklarını düzeltmiş, iktisâdî gelişmeye bağlı olarak, devletin gelirini de arttırmıştır. Nâsıreddîn Muhammed 1341 senesinde vefât edince, Memlûk Devleti, Nâsıreddîn Muhammed’in oğulları ve torunlarının dönemi olarak isimlendirilen yeni bir devreye girdi. Bahrî Memlûklerin çöküşüne ve Burcî Memlûklerin kuruluşuna kadar devâm eden bu devrenin en bâriz vasfı, Sultan Nâsıreddîn’in oğlu ve torunlarından sultan olanların çoğunun çocuk olmalarıdır. Bu yüzden ümerânın nüfuzu yeniden arttı ve sultanlar kısa sürelerle, sık sık değiştirildi. On üç sultânın başa geçtiği bu dönemde, Suriye ve Mısır’da büyük vebâ salgını oldu, hergün binlerce kişi öldüğü için toprağı işleyecek kimse kalmadı. Kudretli bir şahsiyet olan Sultan Berkûk ile iktidâr, Bahrî Memlûklerinden, Burcî Memlûklerine geçti. Sultan Berkûk, çerkezlerden bir topluluğun başına geçerek kuvvetlenince, Sultan Selâhaddîn’i 1382 senesinde tahttan indirip, Bahrî Memlûkleri devrine son verdi.

Burcî Memlûkleri

Hânedân olarak Mısır Memlûkleri târihinin ikinci kısmını Burcî Memlûkleri teşkil eder. Çerkez asıllı olan bu hânedân 1382’den 1517’ye kadar Mısır’a hâkim oldu. Ancak bu sultanlar, dil ve kültür bakımından tamâmen Türkleşmiş oldukları için, devlet, Türk karakterini muhâfaza etti.

Memlûkleri merkeziyetçi bir idâre altında toplayan Sultan Berkûk, 1399 senesinde vefât edince yerine oğlu Ferec geçti. Sultan Ferec devrinde iç karışıklıkların çıkmasından istifâde eden Hıristiyanlar harekete geçtiler. Buna Suriye’deki iç karışıklıklar da eklenince, Sultan Ferec 1412 senesinde âsîler tarafınan öldürüldü. Halîfe-el-Musta’nın sultan îlân edildiyse de, çok geçmeden Seyfeddîn Şeyh, Memlûk tahtına çıktı. Bunun zamânında nisbî bir sükûnet sağlandı. Birçok tesisler inşâ edildi.

Seyfeddîn Şeyh ölünce, yerine oğlu Ahmed geçti ise de atabegi Tatar, idâreyi ele geçirdi. Fakat Tatar’ın da saltanatı uzun sürmeyip, kısa bir müddet sonra öldü. Tatar’ın vefâtından sonra sultan îlân edilen oğlu Muhammed ise, vâsisi Barsbay tarafından tahttan indirildi. Memlûk sultanlığı târihinde büyük ün yapan Sultan Baybars, on altı senelik saltanatında sükûnet ve istikrârı temin etti. Suriye ve Mısır’da Müslümanların faydasına tedbirler aldı, huzûrda yer öpmek geleneğini kaldırdı. 1425 senesinde Kıbrıs’a gönderdiği donanma ile Kral Vanas’ı yenerek esir aldı ve kefâletle serbest bıraktı.

Kral kendisine tâbi olarak her sene vergi ödedi. Ticâreti geliştirmek husûsunda tedbirler aldı. Barsbay, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve Akkoyunlularla da mücâdele etti. 1438 senesinde ölünce yerine oğlu Yûsuf geçti ise de, atabegi Çakmak idâreyi ele geçirdi.

On altı sene tahtta kalan Çakmak, Barsbay’ın siyâsetini devâm ettirdi. 1442’de Kıbrıs ve Rodos’a donanmalar gönderdi. Osmanlılar ve Karamanoğulları ile dostâne münâsebetler kurdu. Vefât edince yerine oğlu Osman geçti. Osman’ın çok kısa süren saltanatından sonra iktidâra Seyfeddîn İnal geçti.

İnal, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul fetihnâmesi gelince, büyük merâsimler icrâ ettirdi. Karamanlılar üzerine, ordu göndererek, Karaman’ı yağmalattı. Uzun Hasan’a karşı tedbirler aldı. Kıbrıs’la ilgilenip, Lefkoşe’yi zabtettirdi. 1461 senesinde ölümü ile yerine oğlu Ahmed geçti. Fakat, idâreyi atabegi Hoşkadem ele aldı. Hoşkadem ilk iş olarak, isyân eden Şam ve cidde vâlileriyle uğraştı. Osmanlılara karşı düşmanca siyâset uyguladı. Uzun Hasan’ı ve Karamanoğlu İshak Beyi desteklediği gibi Dulkadıroğulları ile Fâtih aleyhinde işbirliği yaptı. Kendisinden sonra tahta geçen Atabeg İlbay ve Temurboğa birkaç ay saltanat sürdüler. 1468 senesinde Memlûk tahtına çıkan Kayıtbay, icrâatçı hükümdârlardandı. Osmanlılarla rekâbeti sürdüren Kayıtbay, Sultan Bâyezîd Hanla taht mücâdelesine girişen Cem Sultan’ı kabul ederek, Osmanlı ülkesine yollamamakla iki devlet arasında harb çıkmasına sebep oldu. 1485-1491 seneleri arasında Çukurova’da yapılan muhârebelerde, iki taraf da önemli derecede yıprandı. Neticede Çukurova’nın gelirinin Mekke ve Medîne’ye bırakılması şartı ile anlaşma yapıldı. Kayıtbay, 1496 senesinde vefât etti. Yerine geçen oğlu Muhammed, ancak iki sene tahtta kalabildi. Emîrlerle ihtilâfa düştüğü için öldürüldü. Muhammed’den sonra Kansuh ve Canbulat tahta geçti. Bunlardan sonra Kayıtbay’ın yetiştirmelerinden Şam vâlisi Kansu Gûrî (Gavri) sultan oldu.

İktidâra geçtiği zaman altmış yaşını geçmiş bulunan Kansu Gûrî, kudretli ve dirâyetli biri olduğunu hemen isbâtladı. Önce Kâhire’de nizâm ve istikrârı tesis ederek ümerânın büyüklerinden güvendiği kişileri idârî kadrolara getirdi. Daha sonra devlet hazînesinin iflâs durumundan kurtarılması için tedbirler aldı. Kansu Gûrî’nin zamânında Memlûkler, Rumeli ve Anadolu’da devamlı genişleyen Osmanlı Devleti ile Suriye hudûdundan komşu oldular. Bu sırada İran’a ve Doğu Anadolu’ya hâkim olan Şâh İsmâil, şiîliği yaymak sûretiyle Yakındoğu’yu ele geçirmeye çalışıyordu. Yine Kansu Gûrî (Gavri) devrinde, İspanya’daki Endülüs Müslümanlarının hâkim olduğu Gırnata, Hıristiyanların eline geçince, Müslümanlar zor duruma düştü. Mısır’ın iktisâdî durumuyla yakın alâkası bulunan Hind ticâret yolu, Portekizliler tarafından tehdit edilmeye başlandı. Hindistan kıyıları Portekizlilerin eline geçti.

Kansu Gûrî, Portekiz genel vâlisinin Hürmüz’ü alarak, Acem Körfezini (Basra Körfezi) kapatınca, Osmanlı Sultânı İkinci Bâyezîd Handan yardım istedi. Osmanlı gereken yardımı yaptı. Buna rağmen Kansu Gûrî (Gavri)nin İran Şâhı Şâh İsmâil’le yakın münâsebet kurması, Osmanlılarla arasının açılmasına yol açtı. Yavuz Sultan Selim Han, Şâh İsmâil’i tamâmen ortadan kaldırmak için ikinci Doğu Seferine çıkarken, Vezîriâzam Sinan Paşayı kırk bin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine göndermişti.

Ancak Sinân Paşaya Diyarbakır’a giderken Fırat’ı geçmek için Memlûkler tarafından müsâade verilmemesi ve Kansu Gûrî (Gavri)nin elli bin kişilik bir kuvvetle Haleb’e gelmesi harp sebebi sayıldı. Mercidâbık’ta yapılan muhârebede Memlûkler kısa bir sürede mağlup oldular. Kansu Gûrî’nin muhârebeden sonra kaybolmasıyla Memlûk tahtına Tomanbay geçti.

Haleb, Hama, Humus ve Şam’ı alan Yavuz Sultan Selim Han, Tomanbay’a bir nâme göndererek, kendisine tâbi olması şartıyla Gazze’den îtibâren güneyde kalan toprakları Memlûklara bırakacağını bildirdi. Tomanbay bu teklifi kabûl etmedi. 23 Ocak 1517’de Ridâniye’de Yavuz Sultan Selim Hanın taarruzuna karşı koyamayarak mağlup oldu. Kâhire’de ve Sait taraflarında mücâdelesini devâm ettirdi ise de, yakalanarak îdâm edildi. Böylece 1250 senesinde kurulan ve 267 sene süren Mısır Memlûk Sultanlığı sona erdi. Halîfelikle berâber mukaddes yerlerin himâyesi de Osmanlıların eline geçti. Memlûkler, sultanın kendi kölelerinin, idârenin en üst kademesinde yer aldığı karışık bir hiyerarşik sisteme sâhipti. İktidârın bünyesindeki başarı için gulâm sistemi esastı. Çünkü eski Memlûklerin oğulları da dâhil olmak üzere hür unsurlar orduda ikinci derecede bir yer teşkil ediyorlardı. Saltanatın istikrârsızlığı sebebiyle, hükümdârların kolayca değiştirilmelerinden anlaşıldığı üzere, sultânın mutlak iktidârı büyük emîrler ve bürokrasi tarafından denetleniyordu. Meseleler dîvânda görüşülüp, karâra bağlanırdı. Memlûklerin asker ihtiyâcı Kafkasya’dan ve Kıpçak bozkırlarından karşılanırdı. Sultan ve kumandanların idâresindeki Memlûklü ordusu, muhârib olmasından, sevk ve idâresindeki mükemmelliğinden Haçlı ve Moğol saldırılarını bölgeden uzaklaştırmakla, İslâm ülkelerini büyük tehlikelerden ve tahriplerden korumuşlardır. Memlûkler, Eyyûbîlerin siyâsetlerini devâm ettirdiler. Resmî yazışmalarda Arabîyi kullandılar. Ordu ve sarayın konuşma dili Kıpçak Türkçesi olup, Oğuz Türkçesi de geçerliydi. Kültür bakımından gelişmiş olan Memlûkler, Mısır’da pek parlak bir medeniyet devresi açtılar.

Memlûkler devrinde, Mısır ve Suriye’de büyük binâlar yapıldı. İdâreci, kumandan ve bu arada bâzı esnâf cemâatleri büyük şehirlerde câmiler yaptırdılar. Kâhire’deki Baybars, Kalavun, Muhammed Nâsır, Sultan Hasan, Berkuk, Müeyyed, Kayıtbay Ulu câmileri ve Trablus, Şam, Haleb eyâletleri câmileri ile Kâhire, Haleb, Şam ve Birecik kaleleri bunların belli başlılarıdır. Devlet memuru ihtiyâçlarını karşılamak üzere, Kâhire’de mektep açmışlardır. Burada tahsîlini tamamlayanlar, mülkî ve askerî memûr olarak vazîfeye tâyin edilirlerdi.


Bahrî Memlûkleri Tahta Geçişi
Muizzüddîn Aybek ................................ 1250
Nûreddin Ali .......................................... 1257
Seyfeddîn Kutuz .................................... 1259
Birinci Baybars ...................................... 1260
Nâsıreddin Berke .................................. 1277
Bedreddîn Sülemiş ................................ 1279
Seyfeddîn Kalâvun ................................ 1279
Eşref Halil .............................................. 1290
Nâsıreddîn Birinci Muhammed .............. 1293
Zeyneddîn Ketboğa .............................. 1294
Hüsâmeddîn Laçin ................................ 1297
Nâsıreddîn I. Muhammed (2. defâ) ...... 1299
Rükneddîn İkinci Baybars ...................... 1309
Nâsıreddîn I. Muhammed (3. defâ) ...... 1310
Seyfeddîn Ebû Bekr .............................. 1341
Alâeddîn Kiçik ........................................ 1341
Şihâbeddîn Ahmed ................................ 1342
İmâdeddîn İsmâil .................................... 1342
Seyfeddîn Birinci Şâban ........................ 1345
Seyfeddîn Hacı ...................................... 1346
Nâsıreddîn Hasan .................................. 1347
Selâhaddîn Sâlih .................................... 1351
Nâsıreddîn Hasan (2. defâ) .................... 1354
Selâhaddin İkinci Muhammed ................ 1361
Nâsıreddin İkinci Şâban ........................ 1363
Alâeddîn Ali ............................................ 1377
Selâhaddîn İkinci Hacı............................ 1381

Burcî Memlûkleri
Seyfeddîn Berkuk .................................. 1383
Muzaffer İkinci Hacı................................ 1389
Seyfeddîn Berkuk (2. defâ) .................... 1390
Nâsıreddîn Ferec.................................... 1399
İzzeddîn Abdülazîz ................................ 1405
Nâsıreddîn Ferec (2. defâ) .................... 1406
Melik-ül-Adl-el-Musta’in .......................... 1412
Seyfeddîn Şeyh ...................................... 1412
Şihâbeddîn Ahmed ................................ 1421
Seyfeddîn Tatar...................................... 1421
Nâsıreddîn Muhammed.......................... 1422
Seyfeddîn Barsbay ................................ 1422
Cemâleddîn Yûsuf.................................. 1438
Seyfeddîn Çakmak ................................ 1438
Fahreddîn Osman .................................. 1453
Seyfeddîn İnal ........................................ 1453
Şihâbeddîn Ahmed ................................ 1462
Seyfeddin İlbay ...................................... 1467
Tîmûr Buğa ............................................ 1467
Seyfeddîn Kayıtbay ................................ 1468
Nâsıreddîn Muhammed.......................... 1496
Birinci Kansu .......................................... 1498
Ebü’n-Nasr Canbulat .............................. 1500
Seyfeddîn Tumânbay ............................ 1501
Seyfeddîn Kansu (Gavri) ........................ 1501
İkinci Tomanbay .................................... 1516
Osmanlı fütühâtı .................................... 1517


Erzincan, Kemah ve Divriği’de on birinci yüzyılın sonundan, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliği. Kurucusu olan Mengücük Gâzi, Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan’ın kumandanlarındandır. Onun, Oğuzların Kayı, Bayat, Karaevli veya Alkaevli boylarından birine mensup olduğu hakkında görüşler mevcuttur.

1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun zaptı için vazifelendirilen beylerden biri de Mengücük Gâzi idi. Süratle harekete geçen Mengücük Gâzi, Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’ı hâkimiyeti altına alarak kendi adıyla anılan beyliğini kurdu. Ömrü Gürcüler, Rumlar ve Abhazlara karşı cihâdla geçen Mengücük Gâzinin 1118’de şehit düştüğü rivâyet olunmaktadır. Kemah yakınlarında Karasu kıyısında bulunan bir kümbetin Farsça kitâbesinde Mengücük Gâzi hakkında; “Âlim, âdil, ülkeler fetheden, halkın sığınağı Erzurum, Erzincan, Kemah, Diyarbakır ve bunların kalelerini alan; dinsizlerin ciğerlerini dağlayan, boyunlarını kılıçla vuran Mengücük Gâzi. Allah rûhunu şâdeylesin, kabrini nûrlandırsın, günâhlarını bağışlasın.” yazılıdır.

Mengücük Gâzinin yerine oğlu İshâk geçti. Babasının genişleme siyâsetini tâkip eden İshâk Bey, 1120’de Artukoğlu Emir Belek’e esir düştü. Daha sonra esâretten kurtuldu ise de beyliği Dânişmendlilerin hâkimiyeti altına girdi.

Dânişmendli Melik Gâzinin hükümrânlığı altında yirmi beş yıl hüküm sürdükten sonra, 1142’de vefât etmesiyle Mengücükler ikiye ayrıldı. İshâk Beyin oğullarından Dâvûd Şâh Erzincan, Kemah; Süleymân Şâh da Divriği kolunun ilk beyleri oldular. Anadolu Selçuklu Devletine tâbi olan Mengücük Devletinin Erzincan Kemah koluna 1228 yılında son verildi. Siyâsi târihi bütünüyle bilinmeyen Divriği kolu da, Moğol hükümdârı Abaka’nın 1277’de şehri tahrip etmesiyle sona erdi.

Doğu Anadolu’da Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’a sâhip olan Mengücükler, siyâsî faaliyetlerinden ziyâde, inşâ ettirdikleri sanat eserleriyle tanınırlar. Herbiri birer sanat şâheseri olan hayır müesseseleri yaptırdılar. Erzincan’daki eserleri, şehrin zelzelelerde gördüğü zararlardan dolayı zamanımıza kadar gelememiştir. Erzincan civârındaki kitâbesiz Künbed’in Mengücüklere âit olduğu kabûl edilir. Kemah ve Divriği’de pekçok Mengücük eseri mevcuttur. Kemah’dakiler harâbe hâlindedir. Divriği’de Ahmed Şâhın yaptırdığı Ulu Câmi, san’at târihi bakımından kıymetlidir. Ulu Câminin yanında, 1231’de yapılan bir de Dârüşşifâ (hastâne) vardır. Dârüşşifâ, Mengücük âilesinden Turan Melek Hâtun tarafından yaptırılmıştır.

Erzincan’ı ilim ve kültür merkezi hâline getiren Mengücük beyleri, ilim ve sanat adamlarının hâmisiydiler. Mengücük hânedan mensupları, öksüz, fakir ve zavallıların sâhibi olup, onları himâye ederlerdi.


Mengücük Beyleri
Mengücük Gâzi .................. (Takriben, 1072-1118)
İshâk Bey ............................ (Takriben, 1118,1142)

Erzincan-Kemah kolu:
Birinci Dâvûd Şah ................ (Takriben, 1142-1162)
Fahreddîn Behram Şah ...................... (1162-1225)
İkinci Dâvûd Şah ................................ (1225-1228)

Divriği kolu:
Birinci Süleymân Şah ................ (Takriben 1142-?)
Seyfeddîn Şâhin Şah ................ (Takriben ?-1197)
İkinci Süleymân Şah ............ (Takriben 1197-1128)
Hüsâmeddîn Ahmed Şah .................... (1228-1243)
Müeyyed Melik Sâlih .......................... (1243-1277)


Güneybatı Anadolu’da kurulan bir Türk beyliği. Merkezi bugünkü Muğla vilâyeti olan, bu beyliğin hâkimiyeti on üçüncü yüzyılın ortalarından on beşinci yüzyılın başlarına kadar devâm etti.

Anadolu’ya bütünüyle sâhip olup, askerî ve siyâsî hâkimiyetlerini iskân siyâsetiyle de pekiştirmek isteyen Selçuklular; gazâ akınları için, Moğol zulmünden kaçan Türk boylarını batıya yerleştiriyorlardı.

Menteşe Beyin kumandasındaki Türkler de, Bizanslıların Karya, Osmanlıların Menteşe eli dedikleri, bugün Muğla denilen bölgeye yerleştirildi. Bu arada Moğol tesiriyle Selçuklu Devleti nüfuzunun günden güne azalması uçlardaki Türk unsurlara geniş bir hareket serbestisi vermekteydi. Nitekim Menteşe Bey idâresindeki Türkmenler de 1261’den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar. 1278 yılında Bizans İmparatoru Mihail-VIII’in oğlu Andrenikos Muğla’yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim edip geri döndü. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar’ı zaptetti (1282). Böylece Türkler Menderes havzasına tamâmen hâkim oldular.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan hâkimiyetleri Antalya’nın Alakır Çayı batısından îtibâren; Fenike, Kaş, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine’ye kadar yayıldı. Donanmaya sâhip olan Beylik Akdeniz ve Ege denizinde faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vukû bulan olaylarda Menteşe Beyin adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun 1282 yılı sonunda ve 1283’te vefât ettiği sanılmaktadır. Meğri yakınlarında bulunan türbesinde medfûndur. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar tekrar Karya üzerine sefere kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Bizanslıları bozguna uğratan Mes’ûd Bey, güçlü donanmasıyla Rodos Adasına çıkartma yaptı. 1300’de yapılan çıkartma ile Rodos Adasının Türkler tarafından fethi, papalığı harekete geçirdi. Papa Beşinci Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in teşvik ve yardımları üzerine Hıristiyanlığın korsan, tarîkat mensubu Sen Jan Şövalyeleri Rodos’a hücum ettiler. 1310 yılında başlayan Sen Jan Şövalyelerinin hücumu 1314 yılında Rodos’un işgâline kadar devâm etti. Mes’ûd Bey 1320’den önce vefât edince yerine oğlu Şücâüddîn Orhan Bey geçti.

Şücâüddîn Bey de, 1320’de Rodos Adasına sefer tertip edip, adayı işgâlden kurtarmak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340’larda vefat ettiği tahmin edilen Şücâüddîn Orhan Bey’in yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

İbrâhim Bey, Lâtin Haçlılarının işgâline uğrayan İzmir’i kurtarmak için 1344’te Aydınoğlu Umur Beye yardım etti. Menteşe donanması, Lâtinleri devamlı tâciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücâdelesi 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrâhim Beyin 1360’larda vefâtıyla Menteşeoğulları Beyliği, Mûsâ, Mehmed ve Ahmed adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak, idâre edildi. Osmanlı Devletinin Anadolu ve Rumeli’nde genişleyip, büyümesiyle Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bâyezid Hanın 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 1402 Ankara Muhârebesine kadar Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Timûr Han, Anadolu beylerine eski yerlerini iâde ettiğinde İbrâhim Beyin oğlu İlyâs Beye de Menteşe’yi verip, emir tâyin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret devrinden sonra, Menteşeoğulları âilesi 1414 yılında Osmanlı Sultânı Çelebi Mehmed Hanın yüksek hâkimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları 1424 yılında bütünüyle Osmanlı Devletine katıldı.

Anadolu’nun güneybatısında iki yüz yıla yakın hâkim olan Menteşeoğullarına âit kültür ve sanat eserleri hâlâ mevcuttur. Bölgede câmi, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşâ eden Menteşe Beyliğinin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde zamânına göre fakülte derecesinde yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyâs Beyin 1404 yılında Balat’ta yaptırdığı câmi, Türk sanat eserlerinin nâdide nümûnelerindendir. İlyâs Bey adına İlyâsiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitâbı, Mehmed Bey oğlu Mahmûd Çelebi adına da Bâznâme adında avcılığa dâir bir kitap Farsça’dan tercüme edildi. Menteşe beyleri, ilme, âlimlere çok değer verip, himâye ederlerdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Ulu Ârif Beye hürmet gösterip; Mevlevîliğin bölgelerinde yayılmasına müsaade ettiler. Menteşeoğullarının, devrin diğer Anadolu beyliklerinden ayrı kuvvetli bir donanması vardı. Mısır’daki Memlûkler Frenklere karşı Anadolu’dan yardım isteyince, Menteşeoğulları iki yüz kadırga gönderme vaadinde bulundular. Bu hâl Menteşeoğullarının denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. Menteşeoğulları, Akdeniz ve Ege’de korsanlara karşı devamlı mücâdele etmişlerdir.

Menteşeoğulları Seceresi
Kuru Bey
Elbistan
Menteşe Bey
Mes’ûd Bey
Şücâüddîn Orhan Bey
İbrâhim Bey
Mûsâ Bey Mehmed Bey Ahmed Bey
Mahmûd Bey İlyas Bey
Leys Bey Ahmed Bey
İlyas Bey



On ikinci yüzyılın sonundan on altıncı yüzyılın ortalarına kadar Fas’ta hüküm süren hânedan. İslâm kaynaklarının ve Avrupalıların “Benî Merin” de dedikleri bu hânedan, göçebe Zenâte Berberî kabîlelerindendir. Muvahhidlerin Magrib’i (Fas) zabt etmelerine karşı mücâdele eden bu kabîleler, Ebû Muhammed Abdülhak tarafından teşkilâtlandırıldı.

1196’da Merînilerin başına geçen Ebû Muhammed Abdülhak, çöle çekilip, kabîleleri teşkilâtlandırarak, sefere hazırlandı. Sahra’daki kuvvetlerini akınlara yetiştirip, 1216’da ilk büyük kuzey seferini gerçekleştirdi. Meknes, Fas, Taza ve Sale’yi ele geçirdi. Muvahhidleri zayıflatıp, 1269’da başşehirleri Merakeş’i fethettiler. Merakeş’i zabteden Merînî sultanı Ebû Yûsuf Yâkub, ülke topraklarını hânedan mensupları arasında dağıttı. Askerî kuvvetini arttırıp, ulemânın desteğini alarak, Merînî hâkimiyetini genişletti. 1273’te Sicilmase’ye sâhip oldu.

Fas’ı başşehir yapan ve iç işlerini düzelten Ebû Yûsuf İslâmiyetin cihad farîzasını yerine getirmek için İspanya’ya sefere çıktı. Deniz aşırı seferlerle, Gırnata’daki Benî Ahmer İslâm Devletine yardım etti.

İspanya’da Hıristiyanlara karşı 1275’te Ecija Muhârebesini kazandı. Hıristiyanların büyük ümit bağladıkları don Nuno de Lara, Merînîler tarafından öldürüldü. İspanya’daki Merînî kuvvetleri Hıristiyanlara karşı her an hazır kuvvet bırakıp, akınlarda bulundular. Bu akınlar, on dördüncü yüzyılın ortalarına kadar sürdü.

Kuzey Afrika’daki hâkimiyetlerini genişletmek isteyen Merînî Sultanları, Abdülvâdilerin başşehri Tlemsen’i 1299’da kuşattılar. Uzun mücâdelelerden sonra 1337’de Tlemsen ve çevresini ele geçirdiler.

Tunus ve Doğu Cezâyir’e hâkim Hafsiler ile dostâne münâsebetler kurdular. Evlenmeler yoluyla akrabâlık kuran iki hânedan, birbirlerinin ülkelerinde hâkimiyet kurmak istemelerine rağmen, taarruz etmekten de çekindiler. Bu durum 1347 yılına kadar devâm etti. Merînî Sultanı Ebü’l-Hasan Tunus’ta çıkan isyanlardan faydalanarak bölgeyi hâkimiyeti altına almak istedi. Arap kabîleleri Ebü’l- Hasan’a karşı ümit etmediği şekilde karşı koydular. Ebü’l-Hasan, 1348’de Kayran civârında Birleşik Arap kabîlelerine mağlup olup geri çekildi. Bu târihten îtibâren Tunus fetihlerinden vazgeçen Merînî sultanları, îmâr kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiler. Ebü’l-Hasan’ın yerine geçen Ebû İnan’ın ölümünden sonra başlayan siyâsî ekonomik ve sosyal kriz Merînî hâkimiyetinin duraklama devrine girmesine sebep oldu. Vezirlerin hükûmet üzerindeki tesirlerinin artması, ihtilallerle sultanları tahttan indirmeleri kabîlelerin vergilerini vermemeleri veya zamânında merkeze göndermemeleri on dördüncü yüzyılın sonlarında başlayan gerilemeyi daha da artırdı. Bu durumda hazîne, vergiler ve ordu felce uğradı. Eyâletler merkeze karşı sorumluluklarını yerine getirmez oldu. Bunu fırsat bilen Hıristiyan devletleri harekete geçtiler. On beşinci yüzyılın başlarında harbe dönüşen bu faaliyetleri; 1401’de Kastilya Kralı Üçüncü Henri’nin Akdeniz kıyısında ve Cebelitârık Boğazı yakınındaki Tetuan’a hücumu, 1415’te de Portekizlerin Septe’yi almalarıyla neticelendi. Hıristiyan devletlerin hücumları bölgedeki Müslümanların cihad gâyesiyle birleşmesini sağladı. Portekizliler Kuzey Afrika’dan atıldı. Cihad muhârebeleri, Merînîlerin bir kolu olan Benu Vattas’ın güçlenmesine sebep oldu.

Vattasiler’den Ebû Zekeriyâ Yahyâ önce genç Merînî Sultanı İkinci Abdülhak’ın saltanat nâibi olarak hüküm sürdü. 1428 târihinden 1465 yılına kadar Merînî sultanlarının nâibliğini yapan Vattasî kolunun hâkimiyeti 1549’da Sa’di Şerîflerinin iktidâr olmasına kadar devâm etti.

Merînîlerde hânedanın başında hükümdâr bulunurdu. Hükümdarın yardımcısı vezir ve devlet memurlarının idârede büyük nüfuz ile yetkileri vardı. Ülke, hânedan mensupları arasında taksim edilmişti. Eyâlet vâlileri ve kabîle reisleri büyük yetki ve nüfûza sâhipti. Askerî teşkilât ve kuvvet bakımından güçlüydüler. Buna rağmen hâkim oldukları bölgeleri bütünüyle merkeze bağlayamamışlardır.

İlim adamlarını himâye eden Merînî hükümdarlarının yanında, Seyâhatnâme’siyle meşhur İbn-i Battûta, Mukaddime’siyle tanınan târihçi İbn-i Haldun yetişti. Merînîler hâkim oldukları bölgelerde pekçok kültür, sanat, ilim ve sosyal müesseseler inşâ ettirdiler. Fas, Sale, Meknes, Taza, Tlemsen ve Cezâyir’de birçok medrese yaptırdılar. Bunlardan Fas şehrinde, Es-Sahriç (1321-1323) El-Attarin (1323-1346) ile Ebû İnâniye (1350-1355) medreseleri en meşhurlarıdır. Tlemsen’de Mansüra (1336), El-Ubbad (1339), El-Halvi (1334) Fas’ta El-Hamra, Küçük Zehra, Ebü’l-Hasan câmileri, El-Mansura surları ve Sidi Türbesi sanat değeri yüksek eserlerdendir.


Merînîler Kolu Hükümdârları
Birinci Ebû Muhammed Abdülhak (1196-1217)
Birinci Osman ..............................(1217-1240)
Birinci Muhammmed ....................(1240-1244)
Ebû Yahyâ Ebû Bekir ..................(1244-1258)
Ebû Yûsuf Yâkub..........................(1258-1286)
Ebû Yâkub Yûsuf..........................(1286-1307)
Ebû Sâbit Âmir ............................(1307-1308)
Ebü’r-Rebi Süleymân ..................(1308-1310)
Ebû Saîd İkinci Osman ................(1310-1331)
Ebü’l-Hasan Birinci Ali ..................(1331-1348)
Ebû İnan Faris ..............................(1348-1359)
İkinci Muhammed-es-Saîd.................... (1359)
Ebû Sâlim İkinci Ali ......................(1359-1361)
Ebû Ömer Taşufin ................................ (1361)
Abdülhalim....................................(1361-1362)
Ebû Zeyyan Üçüncü Muhammed (1362-1366)
Ebü’l-Faris Birinci Abdülazîz ........(1366-1372)
Ebû Zeyyan Dördüncü Muhammed(1372-1374)

Ebü’l-Abbâs
Ahmed.............. (I. 1374-1384, II. 1387-1393)
Mûsâ ............................................(1384-1386)
Ebû Zeyyan Beşinci Muhammed.......... (1386)
Altıncı Muhammed ......................(1386-1387)
Ebü’l-Faris ....................................(1393-1397)
İkinci Abdülazîz ............................(1397-1398)
Abdullah ......................................(1398-1399)
Ebû Saîd Üçüncü Osman ............(1399-1420)

Fetret devri
İkinci Ebû Muhammed Abdülhak..(1420-1428)

Vattasiler Kolu Hükümdârları
Ebû Zekeriya Yahyâ ........ (1428-1448, Nâib)
Ali ...................................... (1448-1459 Nâib)
Birinci Muhammed-eş-Şeyh (1459-1470 Nâib)
İkinci Muhammed-el-Burtukâli ......(1470-1525)
Ahmed........................ (I. 1525, II. 1547-1549)
Üçüncü Muhammed-el-Kasri........(1527-1547)
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
21 Eylül 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter