Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Musul ve Haleb civârında hüküm sürmüş olan bir hânedân. Taglib kabîlesi mensubu Hamdân bin Hamdûn’un 885’te Hâricîlerle birlik olup, Mardin’i ele geçirmesi ile târih sahnesine çıktılar. Hâricî ve Karmatîlerle yaptıkları savaşlarda başarı gösterdiler. Abbâsî halîfelerinin hilâfet mücâdelelerine karıştılar. Zaman zaman Bağdat’a hâkim oldular. Büveyhîler, Ukaylîler, Mervânîler ve Fâtımîlerle münâsebetleri oldu. Hamdânîlerin Musul kolu, 980’li yıllarda Ukaylîler tarafından ortadan kaldırıldı. 944 yılında Sûriye’nin kuzey taraflarında Hamdânîlerin Haleb kolu kuruldu. Fâtimîler ve Bizanslılarla münâsebetleri oldu. Fâtımîler tarafından hâkimiyetlerine son verildi (1104).

Hamdânîler, Arab edebiyâtının hâmisi olarak şöhret kazandılar. Özellikle Haleb kolunun kurucusu Seyfüddevle, şâirlere ihsânlarda bulundu ve sarayında ağırladı. Hamdânîler, ticâret merkezlerine sâhib olan münbit bölgelerde hâkimiyet kurmalarına rağmen bedevîlere mahsus tahripçi huylarından ve sorumsuzluktan kurtulamamışlardır. Sorumsuzlukları ve tahripçilik özellikleri, birçok şehrin yapılan savaşlarda harâb olmasına yol açmıştır.


Musul Hamdânî Sultanları Tahta Geçişi
Ebü’l-Heycâ Abdullah
(Halîfenin Musul Vâlisi) ................905 (H.293)
Nâsıruddevle Hasan ....................929 (H.317)
Uddetüddevle Ebû Tâlib ..............969 (H.358)
Büveyhîlerin İşgâli ...................... 979 (H. 369)
İbrâhim-Hüseyin (ortak hükümdar olarak Büveyhîler tahta çıkardı)....989 (H.379)
Musul’un Ukaylîler ve Diyarbakır’ın Mervânîler tarafından işgâli ..........999 (H.389)
Haleb Hamdânî Sultanları Seyfüddevle Ali ............................945 (H.334)
Sa’düddevle Şerîf ........................967 (H.356)
Sa’îdüddevle Sa’îd ......................991 (H.381)
Ali ..............................................1002 (H.392)
İkinci Şerif ..................................1004 (H.394)
Lü’lü’nün iktidârı ele geçirmesi ve sonra Fâtimîlerin işgâli.



Isparta ve Eğridir havâlisinde kurulan Türk beyliği. Türkiye Selçuklu Devleti, 13. asır sonlarında iyice zaafa uğrayıp, İlhanlıların nüfûzu altına girdikten sonra batı hududundaki Türk aşîretleri de kendi başlarının çâresine bakarak toplanmaya ve bir idâre kurmaya başlamışlardı.

Aynı târihlerde Isparta, Eğridir ve havâlisinde bulunan Hamid aşîreti de başlarında bulunan İlyas bin Hamid Beyin oğlu Feleküddîn Dündar Beyin reisliği altında merkezleri Uluborlu ve sonra eski adı Prostana olan Eğridir olmak üzere Hamidoğulları Beyliğini kurdu. Beyliğin kuruluşu on üçüncü asrın son çeyreği içindedir. Hamid Bey ile oğlu İlyas Bey Selçukîlerin uç beylerinden ve Selçuk emirlerinden idiler. Feleküddîn Dündar Bey, kurduğu beyliğe büyük babası Hamid Beyin ismini verdi.

Faal bir emir olan Dündar Bey, beyliğinin hududunu güneye doğru genişleterek Gölhisar, Korkuteli ve Antalya’yı ele geçirdikten sonra, ülkesini Germiyan ve Denizli hudutlarına kadar büyüttü. Eğridir’i pekçok eserlerle îmâr eden Feleküddîn Dündar Bey, buraya kendi künyesine nisbetle Felekâbâd adını verdi. 1301 yılında Antalya’yı fethettikten sonra buranın idâresini kardeşi Yûnus Beye havâle etti (Bkz. Tekeoğulları Beyliği). 1314’te Anadolu’ya gelen İlhanlı Beylerbeyi Emir Çoban’a itâat edenler arasında Dündar Bey de bulunuyordu. Hattâ Dündar Bey, İlhanlılara sadâkatini göstermek üzere aynı senede “Sultan-ı âzam Gıyâsüddünyâ ve’d-Dîn Hudâbende Mehmed” klişeli, İlhan Olcayto adına gümüş sikke kestirdi.

1316’da İlhan Olcayto’nun vefâtı ve küçük yaştaki oğlu Ebû Saîd’in cülûsundan sonra ortaya çıkan karışıklıklar esnâsında bu durumu fırsat bilen Dündâr Bey, istiklâlini îlân ederek Sultan ünvânını aldı ve hudud komşuları beyler (Aydın, Saruhan, Menteşe vs.) üzerinde Hâkimiyet tesis etti. Anadolu beyliklerinin İlhânilerin merkezindeki zaaftan istifâde ile bağlılıklarını çözmeye başlamaları üzerine, Anadolu İlhanlı vâlisi Tîmûrtaş, Konya’yı işgâl etti. 1324 senesinde Eşrefoğlu Süleymân Beyi öldürttü ve arkasından Hamid iline yürüyerek Antalya’ya kaçan Dündar Beyi de yakalayarak katlettirdi. Ancak çok geçmeden, İlhanlı hükümdârına isyân eden Tîmûrtaş’ın üzerine kuvvet gönderilmesi ve Mısır’da yakalanarak katledilmesi netîcesinde, Dündar Beyin üç oğlundan büyük oğlu Hızır Bey, Hamideli idâresini eline aldı. Hızır Beyin ne kadar beylik yaptığı belli değildir. Yaklaşık olarak 1330’da vefât etmiştir.

Seyyah İbn-i Battûta 1333 yılında Anadolu’yu gezerken Hamidoğulları Beyliğine de uğramış, Gölhisar’da Dündar Beyin oğlu Mehmet ve Eğridir’de diğer oğlu Necmeddîn İshak Beyin hükümdâr bulunduklarını bildirmiştir. İshak Beyin hangi târihte vefât ettiği belli değildir.

İshak Beyden sonra birâderi Mehmed Beyin oğlu Muzafferüddîn Mustafa Bey, onun ölümü ile de, oğlu Hüsâmeddîn İlyas Bey Hamidoğulları Beyliğinin başına geçti. Hüsâmeddîn İlyas Bey, komşusu olan Karamanoğlu Alâeddîn Bey ile yaptığı savaşı kaybederek Germiyanoğlu Süleymân Şâha sığındı.

Ondan aldığı yardımlarla kaybettiği yerlere yeniden sâhib oldu. İlyas Beyin de vefât târihi belli değildir.

İlyas Beyden sonra yerine Kemâleddîn Hüseyin Bey geçti. Bu zâd da Karamanoğullarının tecâvüzlerinden bıkarak, Eşrefoğullarından almış oldukları Beyşehri, Seydişehri, Akşehir, Yalvaç ve Ş. Karaağaç’ı 1374’te 80 bin altın mukâbilinde Osmanlı hükümdârı Sultan Birinci Murâd Hana sattı. Yine Kosova savaşına giden Sultan Murâd’a, oğlu Mustafa idâresinde yardımcı kuvvet gönderdi.

Okçulardan müteşekkil bu kuvvet, muhârebe esnâsında Osmanlı ordusunun ön safında bulunmuştur. Kemâleddîn Hüseyin Bey, 1391 yılında vefât etti. Hamidoğullarının bu şûbesinin toprakları Osmanlılar ile Karamanoğulları tarafından paylaşıldı.

Hamidoğullarında devlet işlerinin görüldüğü bir dîvân mevcuttu. Bu dîvânın, Türkiye Selçuklularınınkine benzer şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Hamidoğullarında beylik, eski Türk geleneğine uyularak evlatlar arasında pay edilmekteydi.

Hamidoğullarından Hüsâmeddîn İlyas Beyin Felekâbâd’da kesilmiş Hüsâmî ibâreli gümüş sikkesinden başka hiç biririsinin sikkesi görülmemiştir.

Hamidoğulları hükümdârları bilhassa Eğridir ve Burdur’da pekçok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Bunlardan Eğridir’de Hızır Bey Câmii, Burdur’da Mustafa Bey Medresesi ve Şuhud kasabasında İbrâhim bin Hızır’a âit olan mescid en önemlileridir.


Hamidoğulları Beyleri
Hamidoğlu İlyas Bey .............................. 1280
Feleküddîn Dündar Bey.......................... 1300
Hızır Bey ................................................ 1327
Necmeddîn İshak Bey ............................ 1330
Muzafferrüddîn Mustafa Bey .................. 1340
Hüsâmeddîn İlyas Bey .......................... 1355
Kemâleddîn Hüseyin Bey ...................... 1370


On birinci yüzyıl sonlarında Harezm bölgesinde kurulan Türk devleti.

Harezmşahların atası Anuştegin, bir Türk kölesiydi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilgetegin, onu satın alarak, saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. Selçuklu sarayında taştdârlık vazîfesinde bulunan Anuştegin, gösterdiği başarılar netîcesinde Harezm vâliliğine getirildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddîn Muhammed, Harezmşah ünvânı ile Sultan Sencer tarafından aynı vazîfeye tâyin edildi. Büyük Selçuklu Devletinin vâlisi sıfatıyla 30 yıl Harezm’i idâre eden Kutbeddîn aynı zamanda Harezmşahlar Devletinin kurucusudur. Kutbeddîn saltanatı müddetince mükemmel bir idâreci olarak âdilâne hareketleri ile halkı kendisinden hoşnûd etti. Her ne kadar müstakîl bir hükümdâr olarak hüküm sürmedi ise de, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. Onun idâresi zamânında Harezm ülkesinin Selçuklulara tâbi ülkelerle ticârî faaliyetleri yoğunlaştı. Harezm maddî ve mânevî yönden gelişmeler gösterdi.

1127 yılında Kutbeddîn Muhammed’in ölümü üzerine yerine büyük oğlu Alâeddîn Atsız tâyin olundu. Küçüklüğünden îtibâren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Atsız, aynı zamanda Sultan Sencer’in şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. Nitekim Atsız, ilk devirlerde Sultan Sencer’in seferlerine bizzât ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. Atsız, aynı zamanda kendi siyâsî nüfûzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. Ancak Atsız’ın bu faaliyetleri Sultan Sencer’i kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. Atsız, Sultân’ın bu tutumu üzerine kesin olarak bağımsızlığını îlân etti. Sultan Sencer bu duruma nihâî bir çözüm getirmek amacıyla 1138 yılında büyük bir ordunun başında Harezm üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Sencer, Atsız’ın ordusunu hezîmete uğrattı. Atsız’ın kardeşi Atlığ da ölenler arasındaydı. Harezm’in idâresini Süleymân bin Muhammed’e veren Sencer, onun başkanlığında vezir, atabey ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında Merv’e döndü.

Harezm’de işbaşına geçen yeni idâre Atsız ve taraftârlarının da karşı faaliyetleri üzerine halkı memnun etmekten uzak kaldı. Harezm halkı huzur dolu eski idâreyi aramaya başladı. Bu sebeple Atsız’ın Harezm’de hâkimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında devletin başına geçen Atsız, Sencer’in yeni bir seferinden çekinerek onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmâl etmedi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Sencer’in 1141 yılında Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız, büyük bir orduyla Horasan’a gelerek Merv’i zaptetti. 1142 yılında ise Nişapur’u alarak adına hutbe okuttu. Bu arada, Sencer Horasan’da yeniden hâkimiyetini kurmaya muvaffak olunca, Atsız geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden Sultan’a bağlılığını arz etti (1144). Atsız’ın Sencer’e karşı giriştiği isyânlar Sultân’ı üçüncü defâ Harezm ülkesine girmeye mecbûr etti. Hazarasp Kalesini fetheden Sultan Sencer, Harezmşahların merkezi Gürgane önüne geldi ise de, Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricâsını kırmayarak Atsız’ın kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını ricâ etmesi üzerine geri döndü.

1156 yılında Atsız’ın vefâtı üzerine yerine velîaht Ebû Feth İl Arslan geçti. İl Arslan daha hükümdârlığının başında saltanatta hak sâhibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kadırdı. İl Arslan’ın hükümdârlığını Sultan Sencer de kabul etti. Ancak Sencer’in çok geçmeden vefât etmesi ile Doğu İran sâhasında Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece bölgede Harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakîl bir devlet oldular. Nişapur’u kendisine merkez yapan İl Arslan, 1170 yılında Tus, Bistam ve Damgan taraflarını fethetti. Bu arada Harezmşahların Karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri iki devleti karşı karşıya getirdi. Karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar her zaman olduğu gibi yine istilâ sâhalarını su altında bırakmak sûretiyle kendilerini korudular. İl Arslan, 1172 yılında vefât etti.

İl Arslan’ın vefâtı ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. İl Arslan’ın küçük oğlu ve velîaht olan Sultan Şah, annesi Terken Hâtun’la berâber Harezm’de bulunuyordu. Babasının ölümüyle tahta oturan Sultan Şah’a kardeşi Tekiş itâat etmedi.Tekiş, kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine Karahitaylara mürâcaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşahların iç işlerine karışan Karahitaylar bu talebi severek kabul etti. Tekiş’in çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında olarak Nişapur’a geldiğini duyan Sultan Şah, taraftârlarıyla birlikte Irak Selçukluları’nın nâibi olan Melik Ayaba’nın da kuvvetlerini yanına alarak, sultanlığını îlân eden Tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de, hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. Hattâ bu seferlerden birinde yakalanan Ayaba öldürüldü (1174). Terken Hâtun ve Sultan Şah Dihistan’a kaçtılar.

Bundan sonra tahta geçen Alâeddîn Tekiş, Harezmşahlar sülâlesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti onun sâyesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş ilk olarak Karahitaylar ile mücâdeleye girişti. Harezmşahlardan vergi istemeye gelen Karahitaylı sefirin gururlu oluşu ve edepsizliği Tekiş’in onu öldürtmesine yol açtı. Bu şekilde başlayan çarpışmalar, Harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında kardeşi Sultan Şahın ölümü Tekiş’i daha rahatlattı. Doğu İran ve Horasan’ı tamâmen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. Selçuklu Sultânı İkinci Tuğrul Şahı giriştiği muhârebede öldürttü. Tekiş artık kendisini Selçukluların vârisi sayıyordu. Bağdat halîfesinden Irak, Horasan ve Türkistan sahalarının hâkimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. İsmâilîler elinde bulunan bâzı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütûhâtları gerçekleştiren Tekiş, Harezm’e döndüğü 1200 yılında vefât etti.Yerine bu sırada Turziz muhâsarasında bulunan oğlu Muhammed, Alâeddîn ünvânı ile tahta çıktı.

Alâeddîn Muhammed’in ilk devirleri daha babasının sağlığında istiklal emelleri besleyen Melikler ve Gur sultanları ile mücâdele hâlinde geçti. Bilhassa tehlikeli bir vaziyet hâlini almış bulunan Gur istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. Gur sultanı Şehâbeddîn’in ölümü üzerine Alâeddîn Herat’a hâkim oldu (1207). Gurluların tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra Harezmşahlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehr’i hâkimiyetleri altında bulunduran bu dinsiz devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyâsını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan Alâeddîn, kendisi için pek mühim bir vazîfe biliyordu.

Nitekim 1207 yılında Mâverâünnehr’e karşı giriştiği sefer ile bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında Karahitay ordusunu büyük bir hezîmete uğratan Alâeddîn, Buhâra’yı zaptetti. Yine bu sırada Cengiz’in önünden kaçan Naymanların Karahitay ülkesine girişi ile Karahitaylar bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamâmen Harezmşahlar’a tâbi hâle geldiler(1212). Harezmşahların nüfuz ve kudreti İran ve Afganistan sâhalarında mütemâdiyen artmaktaydı. 1225 yılında Gazne’yi alan Alâeddîn bu bölgenin idâresini oğlu Celâleddîn’e verdi. 1217 yılında İran’a bir sefer yaptı. Ancak bu sefer diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı.

Harezmşahların bu haşmetli devresinde doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. Bu tehlike doğuda yalnız Harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyânın târihî mukadderâtı üzerinde derin izler bırakacaktır. Çünkü tam bir çapulcu sürüsü olan Moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri memleketlerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı. Başlangıçta Harezmşahlarla Moğollar arasında dostluk ve ticârî ilişkilerin geliştirilmesi gâyesiyle elçiler gelip gittiyse de, bir Moğol kervanının, Otrar Vâlisi İnalcık tarafından câsusluk iddiâsı ile tevkif edilip tâcir ve kervancıların öldürülmesi araya soğukluk getirdi. Cengiz, Harezmşah’a bir elçi göndererek İnalcık’ın teslimini ve malların tazmînâtını istedi. Sultan Alâeddîn’in bu teklîfi reddetmesi, iki devlet arasında harbi kaçınılmaz kıldı. Her ne kadar Alâeddîn’in bu teklifi reddetmesi ile yüzbinlerce Müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddiâ edilmekteyse de, bu teklifin kabûlü netîcesinde gurur ve kibir timsâli Cengiz’in daha da şımaracağı, yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. Nitekim 1216 yılından îtibâren uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengiz’in hedefi İslâm âlemi idi.

Gerçekten de Cengiz 1219 yılı sonlarına doğru 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlara karşı harekete geçti. Harezmşahların kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifâde ederek önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukâvemet gösteren mevkîler korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhara, Semerkand-Otrar, Sığnak, Berakend ve Hocend gibi şehirler Moğolların eline geçti. Harezm müdâfaa kuvvetlerinin büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddîn son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. Abiskun’da bir adaya sığınan Alâeddîn çok geçmeden burada hastalanarak 1220 yılında vefât etti ve yerine oğlu Celâleddîn tahta çıktı.

Harezmşahların bu son hükümdârının hayâtı mâcerâlar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. Celâleddîn Harezmşah, saltanatının daha ilk yıllarında kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri netîcesinde Horasan’a çekildi. Burada toparlayabildiği kuvvetlerle berâber gece-gündüz demeden var gücüyle Moğollara karşı çarpıştı. Netîcede batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. Celâleddîn ile birlikte Harezmşahlar Devleti de son buldu (1230). (Bkz. Celâleddîn Harezmşah)

Kültür ve teşkilât: Harezmşahların askerî ve idârî teşkilâtı ana hatları ile Büyük Selçuklulardan alınmıştır. Harezmşahların ordusu Tekiş zamânında doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. Harezmşahlarda mâlî işler Dîvân-ı İstifâda, askerî işler ise Dîvân-ı Arz’da görülürdü. Dîvâna sultanın vekîli sıfatı ile vezîr-i âzam başkanlık ederdi.

Harezmşahlarda ordu, hassa ordusu ve eyâlet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış hâldeki ıktâ sâhiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvâri kuvveti bulunuyordu. Ayrıca muhtelif eyâletlerde askerî vâlilerin emri altında özel kuvvetler vardı. Bunlar sultâna tam bağlı olup, istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi.

Harezmşahlar Devletinin adlî teşkilâtı bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî kânunlar idi. Memlekette en çok Hanefî ve kısmen de Şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. Şer’i mahkemelere kâdılar bakmaktaydı. Orduya mensub olanların şer’î meselelerini halletmek için kazaskerler yâni ordu kâdıları vardı.

Harezmşahlar devrinde başkent Cürcan başta olmak üzere Herat, Belh, Merv, Nişâbur, Buhâra ve Semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. Cürcan’da on büyük vakıf kütüphâne vardı. Nişabur ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binâlar tâmir edilmiş, yeni yeni medreseler, hangahlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzâdeler umûmiyetle iyi tahsil görmüş kültür sâhibi insanlardı. Âlimleri ve şâirleri saraylarında topluyor, onlara en büyük değeri veriyor ve himâye ediyorlardı. Meselâ Atsız, Horasan seferinden dönüşte Zemahşerî, Fahreddîn Râzî, Şemseddîn Muhammed gibi âlim ve bilginleri Harezm’e getirmişti. Avfi Harezm’deki ilim ve sanat adamlarına gökteki yıldızlara benzetmektedir. Bu durum Moğol istilâsından evvel Harezm’in medenî inkişâfını çok iyi belirtmektedir. Memleketin her tarafında kütüphâneler, hastâneler, eczâneler ve hanlar yapılmıştı.


Harezmşah Sultanları Tahta Geçişi
Anuştegin ................................ 1077 (H.470)
Kutbeddîn Muhammed ............ 1097 (H.490)
Alâeddîn Atsız .......................... 1127 (H.521)
İl Arslan .................................... 1156 (H.551)
Alâeddîn Tekiş.......................... 1172 (H.567)
Alâeddîn Muhammed .............. 1200 (H. 596)

Moğol İstilâsı
Celâleddîn Harezmşah 1220-31 (H.617-628)


On altıncı yüzyılda Harezm’de kurulan ve 1920’ye kadar fâsılalarla devâm eden hanlık. Şeybânî hâkimiyeti sonrasında Safevî işgâline uğrayan Harezm bölgesi halkı, Yâdigâr Han soyundan İlbars’ın liderliğinde birleşip, 1511 yılında Gürgenç merkez olmak üzere Hive Hanlığını kurdular.

Yâdigâr Han soyundan gelen Hive Hanları, bir asırdan fazla başta kaldılar. Osmanlılarla anlaşıp zaman zaman İran topraklarına akınlar yaptılar. 1576’da Amuderya Nehrinin yatak değiştirip, Aral Gölüne akması netîcesi ortaya çıkan kuraklık ve Kalmuk istilâsı, devletin iktisâdî durumunu alt-üst etti. Hâkimiyet, Özbek kabîle reislerine geçti. Arab Mehmed Han (1603-1623), kuraklığa uğrayan Gürgenç’i terk edip, Hive’yi başkent yaptı (1603). Bunun oğlu Ebügâzi Bahadır Han (1643-1665) ve torunu Enuşe Han (1663-1687) ilme düşkün kimselerdi. 1717’de Rus Çarı Petro’nun ordusu Hive ordusunu mağlûb etti. İranlı Nâdir Şah tarafından işgâl edilen hanlık, onun ölümüne (1747) kadar İran’a bağlı kaldı. Kongratlardan Mehmed Emin İnak (1770-1791), Yâdigâroğullarının hanlığına son verip kendi hânedânını kurdu.

Mehmed Rahim Han (1806-1825) zamânında Ruslarla dostça ilişkiler kuruldu. Buna rağmen Osmanlıların İngilizler ve diğer devletlerle savaşmasından istifâde eden Ruslar, her fırsatta Hive Hanlığı topraklarına saldırdılar. 1873’te yapılan savaş sonunda hanlığın toprakları Rus işgâline uğradı. Yapılan antlaşmayla Rus himâyesi kabûl edildi. Rus himâyesini kabul eden İkinci Mehmed Rahim Han (1864-1910)dan sonra oğlu İsfendiyâr Töre (1910-1918) ve sonra da onun oğlu Abdullah (1918-1920) Han oldu. Ruslar, 1920 Şubatında Abdullah Hanı Moskova’ya götürüp günlerce aç bırakarak öldürdüler. Yerli komünistler, Rus desteğinde Harezm Halk Cumhûriyetini kurdular. 1924 yılında Harezm toprakları; Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan cumhûriyetleri arasında taksim edilip, her yönüyle Rus sömürgesi hâline getirildi.

Kuruluşundan işgâline kadar 27 hanın başa geçtiği Hive Hanlığı, devlet idâresinde çifte hükümdârlık, dört bey ve dört vezir (mihter, kuş beyi, mahrem ve dîvân beyi) usûlü hâkim idi. Hive Hanlığını meydana getiren kabîlelerin başlarında beyler vardı. Arâzi sulama işlerine bakanlara Mirab, askerî işlere bakanlara Daruga, iç işlere bakanlara ise Ağa denirdi. Bozkırdan gelip yerleşen Özbekler, yerli halkı kültür bakımından etkilemişlerdi.

Hive hanları, zamanlarının büyük kısmını iç isyânlar ve düşmanlarla uğraşarak geçirmelerine rağmen, hâkim oldukları topraklarda birçok câmi, medrese ve kütüphâne inşâ ettiler.Kültürü yaygınlaştırmak için matbaa kurdular. Toprakları sulayıp, zirâati arttırmak için kanallar açtırdılar. Hive hanlarının yaptırdıkları mîmârî eserlerin bir kısmı Rus istilâsından kurtularak günümüze kadar ulaşmıştır. Rus istilâsından bir süre önce Mûnis Mihrab ile Muhammed Rızâ Algehî tarafından yazılan ülke târihine dâir eserin bir nüshası, İkinci Mehmed Rahim Han tarafından İstanbul’a gönderilerek Osmanlı pâdişâhına hediye edilmiştir.



Selçuklu topraklarının batı kısmında kurulan hânedân. Sultan Mehmed Tapar’ın 1118 senesinde vefâtıyla meydana gelen iç hâdiseler neticesinde, Sencer ile Mahmûd arasında 11 Ağustos 1119 târihinde yapılan Sâve Savaşından sonra, Büyük Selçuklu Devletinin başına Sencer geçti. SultanSencer yeğeni Mahmûd bin Muhammed’e ise Hemedan, Kirmanşah ve İsfehan dâhil olmak üzere Batı İran ile Irak topraklarının idâresini verdi. Böylece Irak Selçukluları Devleti kuruldu.

Sultan Mahmûd’un zamânında en tehlikeli bölge, kuzeybatı, yâni Erran ve Kafkasya’ydı. Bu bölgede Dördüncü David idâresindeki Gürcüler faaliyet gösteriyorlardı. GürcülerinTiflis’i ele geçirmelerine karşılık SultanMahmûd bir sefer düzenledi ise de başarı sağlayamadı. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’e tâbi olarak saltanat süren Mahmûd 1181 senesinde henüz 27 yaşındayken vefat etti.

Sultan Mahmûd’un ölümü üzerine, Hemedân’da bulunan genç yaştaki oğlu Dâvûd, Sultan îlân edildi. Dâvûd’un sultanlığı Cibâl ve Âzerbaycan’da tanınırken, amcası Mesûd daIrak’ta hükümdârlığını îlân etti. Bunların arasındaki taht mücâdelesinin kızışması üzerine ultan Sencer, Irak Selçuklu Devletindeki karışıklıklara son vermek için bir sefer düzenledi. Dinever yakınlarında yapılan savaşı IrakSelçukluları kaybetti. Mesûd kaçtı. Sencer yeğeni Tuğrul’u Irak Selçuklu tahtına oturttu ve vezirliğe de Ebü’l-Kâsım Dergüzini’yi tâyin etti.

Sultan Tuğrul tahta geçtikten sonra, Fars Hâkimi EmirMengübars, bir mektup yollayarak ŞehzâdeAlparslan’ı yanına göndermesi hâlinde, itâate hazır olduğunu bildirdi. Sultan, oğlu Alparslan’ı Fars’a yolladı ve Emir Mengübars’a atabeg ünvânı verdi. Böylece çıkacak bir karışıklığı önlemiş oldu. Sultan Tuğrul’un saltanatına ilk itiraz Dâvûd’dan geldi. Sultan Mahmûd’un oğlu Dâvûd, topladığı orduyle Tuğrul üzerine yürüdü. Ancak Hemedan önlerinde yapılan savaşı kaybetti. Bağdat’a kaçtı. Bu durumu öğrenen Mesûd da Bağdat’a geldi. Mesûd, Dâvûd ile Halife, Sultan Tuğrul’a karşı bir ittifak kurdular. Halife, Mesûd’u sultan ilân etti. Mesûd’un hazırladığı müttefik ordu, 1133 senesi Mayıs ayında Hemedân civârında yapılan muharebede Tuğrul’a karşı bir zafer kazandı. Mağlub olan Sultan, önceRey’e, oradan da İsfehan’a gitmek mecbûriyetinde kaldı.Sultan Mesûd’un tâkibi üzerine Fars eyâletine çekildi. Adamlarının karşı tarafa geçmesi üzerine Sultan Tuğrul, kardeşinin eline esir düşmemek için tekrar Rey şehrine döndü. Bu sırada başarısızlıklarına sebeb olarak gördüğü veziri Ebü’-Kâsım Dergüzini’yi öldürttü. Tuğrul, Rey şehri yakınlarında, Mesûd ile tekrar harb etti ve yenilerek Taberistan’da hüküm süren Bâvendiler’e sığındı. Daha sonra Dâvûd’un Âzerbaycan’da, Mesûd’a karşı isyân etmesi üzerine Sultan Tuğrul bir ordu toplayarak Mesûd’a karşı bir sefer düzenledi. İki ordu Kazvin yakınlarında karşılaştı. Ordusundaki bazı komutanların Tuğrul’un tarafına geçmesi yüzünden Mesûd, 1134 yılında yapılan bu muhârebeyi kaybetti ve Bağdat’a kaçtı. Bu gâlibiyet üzerine Sultan Tuğrul, sağlam bir şekilde Hemedân’a, Irak Selçuklu tahtına oturdu. Fakat kısa bir süre sonra 1134 senesi Ekim ayında hastalanarak öldü.

Mesûd, Sultan Tuğrul’un ölüm haberini aldığı zaman, derhal Hemedân’a giderek Irak Selçuklu tahtına oturdu. Sultan Mesûd’un ilk işi yeğeni Dâvûd’un isyânını önlemek oldu. bu maksatla kızını Dâvûd ile evlendirdi ve veliaht tâyin etti.

Sultan Mesûd’un saltanatı isyan eden emirlerle mücâdele içerisinde geçti. Îmâdeddîn Zengi, AtabegMengübars ve Emir Bozala’nın kuvvetleriyle defalarca yapılan savaşlar Irak Selçuklu Devletini yıprattı. Bu mücâdeleler sırasında Veliahd Dâvûd da 1143 senesinde Tebriz’de Bâtınîler tarafından öldürüldü. Uzun süren mücâdeleler sonunda iç karışıklıkları tamâmen ortadan kaldıran Mesûd, çok yaşamadı, hastalanarak 1152 yılında Hemedan’da öldü.

Sultan Mesûd’un ölümü üzerine, Melikşâh bin Mahmûd, Emir Has beg tarafından sultan ilân edildi. Fakat onun hükümdârlık için yetersiz olduğunu gören Emirler, kardeşi Mehmed’i Huzistan’dan getirterek Irak Selçuklu tahtına oturttular. Sultan Mehmed’in tahta geçtikten sonra ilk işi, tahta geçmesini sağlayan Has Begi öldürmek oldu. Daha sonra Selçuklu otoritesini Irak’ta yeniden canlandırmaya çalıştı. Irak’ta bulunan Türk unsurlarına karşı cephe alan Abbâsi Halîfesi Müktefi ile arası açıldı. Musul Hâkimi Mevdûd’un yardımıyla Halife’nin ordusunu mağlûb etti ve Bağdat’ı kuşattı. Kuşatma uzun sürdü. Bu sırada Halife’nin kışkırtmasıylaŞehzâde Melikşah bin Mahmûd ve Atabeg İldeniz, 1157 yılında Cibal bölgesinde harekete geçerek Hemedân’ı zabtettiler. Bu durumu öğrenen Sultan Mehmed, kuşatmayı kaldırarak Hemedân üzerine yürüdü. Atabeg İldeniz, Âzerbaycan’a geri döndüğü için, askerî kuvvetten mahrûm kalan Melikşah da Hemedân’ı terk etti. Sultan Mehmed, onların taraftarlarını Rey ve İsfehan bölgesinden temizledi. Bir süre sonra hastalandı ve 1159 senesinde Hemedân’da öldü.

Sultan Mehmed’in ölümünden sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düştüler. Bir süre sonra Musul’da hapiste bulunan Muhammed Tapar’ın oğlu ve Sultan Mehmed’in amcası Süleymân Şâh serbest bırakılınca, Hemedan’a gelerek Irak Selçuklu tahtına oturdu. Arslan-Şâh’ı kendisine veliaht tâyin etti. Süleymân Şâhın devlet işlerinde yetersiz kalması, emirlerin desteğini kaybetmesine sebeb oldu. Başlarında Gürd-bâzû’nun bulunduğu emîrler, Arslan-Şahı sultan yapmak için İldeniz’i dâvet ettiler. Gürd-bâzû, Süleymân Şahı yakalayıp hapsetti ve bir süre sonra da 1161 yılında öldürdü.

Arslan Şah, Atabeg İldeniz ile berâberHemedan’a giderek tahta oturdu. Şemseddîn İldeniz, Sultânın atabegi olarak idâreyi tamâmen ele geçirdi. İldeniz’in devlet işindeki kuvvet ve kudretini çekemeyen bazı emîrler, hânedân mensuplarıyla anlaşarak karşı çıktılar. Neticede Arslan Şahı (1161-1176) ve onun yerine geçen İkinci Tuğrul (1176-1194) dönemleri saltanat kavgaları ile geçti. Bu şekilde zayıflayan devlet, 1193 senesinde Harzemşahlar tarafından tehdit edilmeye başlandı.

Harezmşâh Sultânı Tekiş, Irak’ı ele geçirmek istiyordu. SultanTuğrul bu tehlikeyi önlemek için Rey’e gitti. Neticede iki tarafa rasında barış yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre, Rey, Sultan Tekiş’e bırakıldı. Bu antlaşmadan bir süre sonra 1193 senesinde doğuya sefer düzenleyen Sultan Tuğrul, Rey şehrini ele geçirdi ve buradaki Harezmlilerin bir kısmını öldürdü. Ertesi sene Kutluğ İnanç, Sultan Tekiş’ten aldığı yardım ile birlikte Rey üzerine yürüdü. SultanTuğrul, kumandanlarının tavsiyelerine rağmen çekilmeyi kabûl etmedi. Barış görüşmeleri neticesiz kaldı. Nihâyet Sultan Tuğrul, Rey şehri önünde 1194 yılında yapılan muhârebede yenildi ve Kutluğ İnanç tarafından öldürüldü. Onun ölümü ile Irak Selçukluları Devleti târihe karıştı.

Irak Selçuklularının devlet teşkilatı, mâhiyet îtibâriyle Büyük Selçuklların bir kopyasıydı. Yalnız devletin başında Sultân-ül-Muazzam lakabı ile bulunan sultan, Büyük Selçuklu Sultânına tâbiydi. Bu durum Büyük Selçuklu Devletinin 1157 senesinde yıkılışına kadar devâm etti. Bu târihten itibâren Irak Selçuklu sultanları, bağımsız birer sultan hâline geldiler.

Irak Selçuklularında, hükümet işleri Büyük Dîvân tarafından yürütülmekteydi. Bu dîvâna ise, mâlî işlere bakan Dîvân-ıİstifâ, mâli ve idârî işlerin kontrolünü yapan Dîvân-ı İşrâf, yazışma işlerini yürüten Divân-ı Arız gibi dîvânlar bağlıydı. Irakselçuklu ordusu da, Büyük Selçuklu gibi üç kısımdı. Ordunun esâsını sipâhiler meydana getirmekteydi. Bunun yanında merkeze bağlı atabeglikler ile eyâletlerde de asker beslenmekteydi.

Devletin hâkim olduğu topraklar üzerindeki en önemli yerleşme merkezleri; Hemedan, İsfehan, Musul, Samarra, Erbil ve Haleb gibi şehirlerdi. bu merkezlerin bir kısmı doğrudan doğruya merkeze bağlı, bir kısmı ise, tâbi atabeglerin idâresi altında bulunuyordu. Her biri ticâret merkezi olan bu şehirlerde dokumacılık ve el sanatlarının yanısıra zirâat da çok gelişmişti. Kuzey Irak bölgesi coğrafî bakımdan dağlık ve yaylalık bir yapıya sâhipti. Bu yüzden bu bölgede hayvancılık ve deri sanâyii gelişmişti. Irak’ta iktisâdî hayâtın gelişmesi, içtimâî hayâtın da yükselmesini sağladı. Ahmed bin Münir, El-Kaysarânî, Müslim bin el-Hıdır gibi şâirlerin yanısıra El-Azîmî ve İbn-ül-Esîr gibi târihçiler de bu devirde yetişmiştir.


Irak Selçuklu Sultanları Tahta Geçişi
Mahmûd ................................................ 1119
Dâvûd .................................................... 1131
Birinci Tuğrul .......................................... 1132
Mesûd .................................................... 1134
Melikşah ................................................ 1152
Mehmed ................................................ 1153
Süleymân Şah........................................ 1160
Arslan Şah.............................................. 1161
İkinci Tuğrul ............................................ 1176
Harezmşah istilası .................................. 1194


İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği alanda kurulan bir Türk devleti. Bir kısım araştırmacılar ilk Müslüman-Türk devletinin İdil Bulgar Hanlığı olduğunu kabul ederler. “Karışık” mânâsına gelen Bulgar kelimesi, Hun Türklerinin idâresinde yaşayan ve Hunların yıkılışından sonra dağılan Türk boylarından Kutripur ve Utrgurların karışımından meydana gelen Bulgarlara isim oldu. Önceleri Göktürk Hânlığının idâresinde yaşayan Bulgarlar, 630’da bu devletin fetreti üzerine Büyük Bulgarya devletini kurdular. Ancak bu devlet kısa bir süre sonra komşu Hazar Hâkanlığı tarafından ortadan kaldırıldı. Bunun üzerine Asparuh idâresindeki Bulgarlar, Tuna’ya doğru yönelerek Balkanlara girip 670’li senelerde Tuna Bulgar Devletini kurdular. Tuna Bulgarları bir süre sonra Slavlarla karıştılar ve 864 senesinde, Boris Hanın Ortodoksluğu resmen kabulüyle de Hıristiyan oldular. Bugünkü Balkanlarda yaşayan Bulgarlar bunların soyundandır.

Bulgarların bir kısmı ise, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği sâhaya yerleşmişlerdi. İdil Bulgarları burada bölgenin yerli halkı Fin-Ugarları ve öteki Türk topluluklarını da idâreleri altına alarak bir devlet kurdular. Bu devletin ilk devirleri hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Bulgar tüccarlarının Harezm’de ve Sâmânî ülkesinde Müslüman tüccarlarla temasları, Harezmlilerin de onların ülkelerine gitmeleri netîcesinde, ülke topraklarında İslâm dîni ve kültürü yayılmaya başladı. 900’lü senelerde Bulgarlar arasında İslâmiyeti kabûl edenlerin sayısı çoğunluktaydı. Sultan Şekkey’in oğlu İlteber Almış’ın başa geçtikten sonra, gördüğü bir rüyâ üzerine İslâmiyeti kabul etmesiyle İdil Bulgar Devletinin resmî dîni İslâmiyet oldu. Almış Han 920’de Abbâsî halifesine din âlimi ve mîmârlar göndermesi için ricâda bulundu. İsmini de Emir Ca’fer bin Abdullah olarak değiştirdi. Bu hey’et 922 senesinde Bulgar ülkesine ulaştı ve o andan îtibâren Bulgar Devleti, Abbâsî halîfelerine bağlı bir Müslüman ülkesi, Bulgarlar ise, Doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün ilk temsilcisi durumuna gelmişlerdi. Sikkelerden anlaşıldığına göre, Ca’fer’den sonra yerine oğlu Mikâil geçti. Ona da Tâlib binAhmed, Mü’min bin Ahmed ve Mü’min bin el-Hasan halef oldular.

Bulgarlar, Hazar Hâkanlığının 965 senesinde yıkılmasına kadar, bu devlete tâbiydi ve Hazarlara vergi veriyordu. Bu devletin yıkılmasından sonra müstakil bir devlet durumuna geldiler. 985 senesinde Rus Kiev Prensliği, Bulgar topraklarını işgâl ettiyse de bir süre sonra geri çekildi. Daha sonra Bulgarlar ve Ruslar arasında münâsebetler gelişti ve 1006 senesinde iki devlet arasında bir ticâret anlaşması yapıldı. Fakat 11. asrın sonlarına doğru kuzeydeki kürk ticâreti yüzünden iki devlet arasında bitmeyen savaşlar başladı. Bu savaşlar 13. asra veMoğolların ortaya çıkışına kadar devâm etti. Moğollar, Kalka Nehri kıyısında Rusları yendikten sonra (1224) doğuya dönerken, Bulgarların tuzağına düşerek ağır kayıplar verdiler. Bunun intikâmını almak isteyen Batu Han, ordusuyla Bulgarlar üzerine yürüdü. Moğol ordusu 1236’da Bulgar topraklarına girdi, köyleri ve şehirleri yıktığı gibi 50.000 nüfûslu başşehirlerini de darmadağın etti.

Batu Hânın, Deşt-i Kıpçak bölgesinde kurduğu Altınordu Devleti zamânında Bulgarlar, bir dereceye kadar bağımsızlıklarını muhâfaza ettiler. Bu arada başşehirleri olan Bulgar şehri kısa zamanda eski hâline kavuşturuldu. Bulgarlar, zaman zaman Altınordu Devletine baş kaldırıyorlardı. Altınordu Hânı Pulat Tîmûr 1361 senesinde Bulgarları cezâlandırmak için ülke topraklarına girip çeşitli tahribatlar yaparak geri çekildi. Tîmûr Hanın, 1391 ve 1395 yıllarında Altınordu Devletine karşı yaptığı seferlerden Bulgarlar da etkilendi. İdil Bulgarları, 1399’da Ruslarla yaptıkları savaşı kaybedince, dağıldılar. Halkın büyük kısmı Kama Nehrinin kuzeyindeki Kazan Nehri boyunca göç ederek buralara yerleştiler ve bölgeyi tamâmiyle Türkleştirdiler. 1437 senesinde kurulan Kazan Hanlığının esas nüfûsunu Bulgar-Kıpçak karışımı Müslüman halk meydana getirmekteydi. Bugün de bu Müslüman Bulgarlar “Kazan Türkleri” veya “Şimâl Türkleri” diye anılmaktadır.

Bulgarlar, 10. asrın başlarında diğer Türk kabîleleri gibi göçebe olarak yaşıyorlardı. Kısa bir zaman içinde yerleşik hayâta geçerek, zirâatla uğraşmaya başladılar ve aynı asrın sonlarında usta birer çiftçi oldular. Başlıca tarım ürünleri; ak darı, buğday ve arpa idi. Bunun yanında Orta İdil sâhası, ulaşım bakımından kuzey bölgelerini Orta Asya’ya bağlayan büyük kervan yolları üzerindeydi. Bu durum, İdil Bulgarlarının büyük ölçüde, ticâret ile uğraşmalarına imkân sağladı. Devletin başşehri olan Bulgar şehri, Doğu Avrupa’nın en önemli ticâret merkezi hâline geldi. Bulgar Türkleri kuyumculukta da ileri idiler. Bu sanattaki ustalıkları İsveç’e kadar bütün batı Slavları sâhasında tesirini göstermiştir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
21 Eylül 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter