Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


On iki ve on üçüncü yüzyıllarda merkezi Erbil olmak üzere Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’da Zeyneddîn Ali Küçük bin Begtigin tarafından kurulan beylik. Bunun için Begtiginliler de denilmektedir. Zeyneddîn Ali, Musul atabeglerinden İmâdeddîn Zengî’nın kumandanlarından idi. İmâdeddîn Zengi, 1131 senesinde Erbil’i ele geçirince, bölgeyi Zeyneddîn Ali’ye verdi. 1144 senesinde Musul nâibliğine tâyin edilen Zeyneddîn Ali, Zengi’nin ölümünden sonra, onun evlâdını ve hükûmetini koruyanların başında yer aldı. Elindeki kuvvetlere rağmen velînimetine sadakât göstererek, Zengi’nin oğlu Seyfeddîn’e ve onun ölümünden sonra da Kutbeddîn’e bağlı kaldı. Erbil, Şehrezûr, Tikrit, Sincâr, Musul ve Harran gibi şehirler onun hâkimiyetindeydi. Ömrünün sonlarına doğru Zeyneddîn Ali, oğlunun Erbil’de yerine geçmesini emniyet altına alarak, idâresi altındaki yerleri Musul Atabegi Kutbeddîn’e bıraktı. Cesur, âdil, cömert ve ilim sâhiplerinin koruyucusu bir zât olan Zeyneddîn Ali, 1168 senesinde Erbil’de vefât etti.

Zeyneddîn Ali’nin yerine on dört yaşındaki Gökböri geçti. Fakat Erbil vâlisi ile arası açık olduğundan, vâli Kaymaz onu ülkeden uzaklaştırıp, yerine kardeşi Zeyneddîn Yûsuf’u geçirdi. Gökböri, Musul Atabegi İkinci Seyfeddîn Gâzî’nin hizmetine girdi. Bunun üzerine Gökböri’ye iktâ olarak Harrân bölgesi verildi. 1183 senesinde düşmanı olan vâli Kaymaz, Musul vâliliğine getirilince, Gökböri, Selâhaddîn Eyyûbî’ye tâbi oldu. Selâhaddîn-i Eyyûbî, kız kardeşi ile evlendirerek, Urfa ve Samsat’ın idâresini ona verdi. Gökböri, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Haçlılara karşı yaptığı savaşlarda Sûriye ile Filistin’in zabtında önemli rol oynadı.

Erbil hâkimi olarak görünen Zeyneddîn Yûsuf’un ilk devrelerinde yönetim, fiilen vâli Kaymaz’ın elindeydi. Kaymaz, Musul’a vâli tâyin edilince, Yûsuf, Atabegliğin idâresini ele aldı. Onun da 1190 yılında ölümü üzerine Muzafferüddîn Gökböri, Atabegliği tekrar eline geçirdi.

1193 senesinde Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ölümüne kadar Eyyûbîlere bağlı kalan Gökböri, önce Zengîlerin Musul kolunu zayıf düşürmeye çalıştı. Bu hususta Eyyûbîler ile ittifak kurdu. Ahmedîlilerden Alâeddîn Kara Sungur ile birleşerek, İldeniz Atabegi Ebû Bekr bin Pehlivan’ın idâresindeki Âzerbaycan’a sefer düzenledi. Fakat Irak-ı Acem hâkimi Şemseddîn Aydogmuş’un müdâhalesi ile geri döndü. Sonraları genişleme siyâseti gütmekte olan Eyyûbîleri tehlikeli görmeye başladı ve onlara karşı olan ittifaklarda yer aldı. Musul’da idâreyi ele geçiren Atabeg Bedreddîn Lü’lü ile mücâdele etti. 1220 senesinde Moğol tehlikesiyle karşı karşıya kalan Gökböri, Celâleddîn Harezmşâh’a tâbi oldu ise de ülkesini tahrib olmaktan kurtaramadı. 1232 senesinde Erbil’de vefât eden Gökböri, erkek evlâdı olmadığından, ülkesinin halîfeye verilmesini vasiyet etti. Onun ölümü üzerine, Bağdat’taki Abbâsî halîfesinin kuvvetleri Erbil’e gelerek şehri teslim aldılar.

Erbil Atabegliğinde Muzafferüddîn Gökböri, kültür ve îmâr faâliyetlerinin yanısıra, sosyal yardım müesseseleri kurmakla da dikkati çekti. Câmiler, hankâhlar, medreseler ve hastahâneler yapdırdı ve bunların masrafını karşılamak için vakıflar tahsis etti. Erbil surlarını tâmir ettirdi. Çarşılar yaptırıp sokakları düzelttirerek, Erbil’i büyük bir şehir haline getirdi. Bir kültür ve sanat merkezi olan Erbil’de heryıl Resûlullah efendimizin doğum günü muhteşem merâsimlerle kutlanırdı. Dörtbir taraftan gelen âlimler, insanlara vâz ve nasihat eder, mevlid merâsimlerine ayrı bir renk verirlerdi.

Gökböri, Haçlılarla bizzat savaşmasının yanında, esir düşmüş Müslümanları da fidyesini vererek kurtarırdı. Yaptırdığı hastahâneyi haftada iki defâ ziyâret eder, hastaların muhtaç akrabâlarına nafaka gönderirdi. Bir dul hanımlar evi ile yetimhâne yaptırdı. Annesiz süt çocuklarına süt anneleri tuttu. İlim sâhiplerini göseten Muzaffereddîn Gökböri’nin sarayında Mübârek bin Ahmed, Erbil Târihi’ni, İbn-i Hallikân Vefeyât-ül-A’yân’ını yazdı.

Erbil Atabeglerinde, Büyük Selçuklulara benzer bir teşkilâtın bulunduğu anlaşılmaktadır. Hükümdâr ile hükûmet arasındaki irtibâtı temin eden görevlilere hâcib, bunların başkanlarına da hâcib-ül-hüccâb denirdi. Saray teşkilâtında hâcib-ül-hüccâb’dan sonra en yetkili görevli üstâd-üd-dâr idi. Bu şahıs saraya âit umûmî masraflardan ve mutfağın denetiminden mesuldü. Sarayın ve hükümdârın korunması ile görevli muhâfız birliği olan cândârların reisine emîr-i cândâr denirdi. Beyliğin en önemli işlerinin görüldüğü bir büyük dîvân vardı. Bu dîvânın vezir dışındaki üyeleri; müstavfî, müşrif, münşî ve ârız-ül-ceyş idi.




Orta Anadolu’da 14. asırda kurulan bir Türk beyliği. Anadolu Selçuklu devleti yıkıldıktan sonra, onun idâresindeki yerler İlhanlıların eline geçti ve Anadolu’daki topraklar İlhanlılar tarafından gönderilen genel vâliler tarafından idâre edilmeye başlandı. Bu vâlilerin en kudretlisi ve sonuncusu Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş idi.

Timurtaş vâli olarak gönderildiği zaman, babasının nüfûzuna güvenerek, müstakil devlet olma sevdâsına düştü. Ancak babası Emir Çoban büyük bir kuvvetle üzerine gelince bu sevdâdan vazgeçti ve affedildi.

Timurtaş kardeşi Dımışk Hoca’nın katli ve babasının Ebû Sâid Bahadır Han ile arasının açılması yüzünden Anadolu’da fazla kalamayarak, 1328’de Türk-Memluk Sultânı Melik Nâsır Muhammed’e ilticâ etti. Oraya giderken kayınbirâderi Eretna’yı vekil olarak bıraktı. Eretna da Ebû Sâid’ e bağlılığını bildirip, Timurtaş’ın yerine gönderilen Büyük Şeyh Hasan’a itâat ederek mevkiini muhâfaza etti. Ebû Sâid Bahadır Han’ın 1335’te evlâd bırakmadan ölmesi bâzı karışıklıklara yol açtı. Bu durumda Eretna, Memluk Sultânına haber göndererek onun himâyesine girdi. Çobanîlerden küçük Şeyh Hasan’ın üzerine gelen ordusunu Sivas, Erzincan arasında 1343’te yenmesi Eretna’nın durumunu kuvvetlendirdi ve şöhretini arttırdı. Eretna’nın hükmü altında; Sivas, Kayseri, Niğde, Tokat, Amasya, Erzincan, Doğu Karahisar, Niksar, Canik, Develi, Karahisar şehir ve kasabaları bulunuyordu. Devletin merkezi önceleri Sivas, sonraları ise Kayseri oldu.

Eretna; âlim, hayırsever, ileri görüşlü, cesur bir zâttı. Dînine bağlı olup, ilim adamlarını severdi. Âlimleri meclisine alır, onların karşılıklı konuşmalarını dinler ve fikirlerinden faydalanırdı. Eretna’nın 1352’de Kayseri’de vefât etmesi, Anadolu, Irak ve Suriye’de üzüntüyle karşılandı.

Eretna’nın yerine emirlerin kararıyla küçük oğlu Gıyasüddîn MehmedBey hükümdar oldu. Ağabeyi Câfer Bey isyan ettiyse de, yenilip Mısır’a kaçtı. MehmedBey çok genç olduğu için devleti Vezir Ali Şah idâre ediyordu. Bir müddet sonra Vezir Ali Şah isyan etti ise de, Memlûklardan yardım alan Mehmed Bey’e yenildi ve harpte öldü.

Mehmed Bey 1365’te ölünce, yerine küçük yaştaki oğlu Alâeddîn Ali Bey geçti. Bunu fırsat bilen Karamanoğlu Alâeddîn, Niğde ve Aksaray’ı işgâl etti. Sonra Kayseri’yi de alan Karamanoğlu, Ali Beyi Sivas’a kaçırdı. Orada bir müddet hapiste kalıp sonra kurtarılan Ali Bey, tekrar hükümdar oldu. On beş sene süren hükümdarlığı çok silik geçen Ali Bey 1380 yılında tâundan öldü.

Ali Beyin ölümü üzerine, yedi yaşındaki oğlu, İkinciMehmedBey hükümdâr îlân edildi. Şarkî Karahisar Beyi Kılıç Arslan nâib oldu. Amasya emîri Hacı Şâdgeldi Paşa, idâreyi ele geçirmek için Sivas üzerine yürüdü ise de, Kılıç Arslan’ın nâib olduğunu duyunca, Amasya’ya çekildi. Kılıç Arslan’ın, Kâdı Burhaneddîn’i merkezden uzak tutmak için Karahisar’a göndermek istemesi, aralarının açılmasına yol açtı. Kâdı Burhaneddîn, bir süre sonra, Kılıç Arslan’ı ve onun amcası Keyhüsrev’i öldürdü ve İkinci Mehmed’e nâib oldu. 1381 senesi Ocak ayında ikinci Mehmed’i de bertaraf ederek, hükümdârlığını îlân etti. Böylece Eretna Devleti sona erdi. Yarım asra yakın hüküm süren Eretna Devletine âit, Sivas, Tokat, Kayseri ve havâlisinde bâzı eserler vardır.


Eretnaoğulları Tahta Geçişi
Alâeddîn Eretna Bey ............................ 1335
Gıyâseddîn Mehmed Bey ...................... 1352
Alâeddîn Ali Bey .................................... 1365
İkinci Mehmed Bey ................................ 1380


On üçüncü asrın sonlarına doğru Beyşehir ve Seydişehir civârında kurulmuş bir Türk beyliği.

Beyliğin kurucusu Seyfeddîn Süleymân Bey, Anadolu Selçuklularının uç beyi idi. Selçuklu Sultânı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev, 1283 senesinde İlhanlı hükümdârı tarafından öldürülünce, yerine amcasının oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd geçti. Gıyâseddîn Mes’ûd Konya’daki Eşrefoğlu ve Karamanoğlu kuvvetlerinin Gıyâseddîn Keyhüsrev taraftarı olması sebebiyle Konya’yı bırakarak, Kayseri’yi devlet merkezi yaptı. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in annesi, devletin, iki torunu ile Mes’ûd arasında paylaştırılmasını isteyerek, Eşrefoğullarını ve Karamanoğullarını Konya’ya çağırdı. Eşrefoğlu Süleymân Beye saltanat nâibliği verildi. Bu şehzâdeler, 1285 senesinde tahta çıkarıldı. Yedi ay gibi kısa bir süre sonra Gıyâseddîn Mes’ûd ve vezir Sâhib Ata’nın gayretleriyle şehzâdeler bertaraf edildi. Bunların tahttan indirilmesi üzerine Eşrefoğlu Süleymân Bey, kendi merkezine çekildi ve Sultan Mes’ûd’a karşı cephe aldı.

1286 senesinde Eşrefoğullarının merkezi Germiyanoğulları tarafından yağmalandı. 1288 senesi başlarında Eşrefoğlu Süleymân Bey, Ilgın’a akın yaptı. Aynı sene Sultan Mes’ûd ile barışarak itâatini arz etti. Beyliğin merkezini Beyşehir’e nakletti ve şehrin etrâfını surlarla çevirdi. Eşrefoğlu Süleymân Bey, 1302 senesi Ağustos ayının yirmi yedisinde Beyşehir’de vefât etti. Yerine büyük oğlu Mehmed Bey geçti.

Mehmed Bey, beyliğinin topraklarını kuzeye doğru genişletmeye muvaffak oldu. Akşehir ve Bolvadin’i ele geçirdi. 1314 senesinde Anadolu beylerinin itâatlerini sağlamak ve âsîlerini cezâlandırmak için sefer düzenleyen İlhanlı Devletinin Beylerbeyi Emîr Çoban’a itâat eden beyler arasında Mehmed Bey de vardı. Mehmed Beyin 1320 senesinden sonra öldüğü, Bolvadin’de yaptırdığı câminin kitâbesinden anlaşılmaktadır.

Mehmed Beyin yerine oğlu İkinci Süleymân Bey geçti.Süleymân Bey zamânında uclarda bağımsızlıklarını muhâfaza etmeye çalışan beylere karşı İlhanlı Devletinin Anadolu Vâlisi Demirtaş harekte geçti. Demirtaş, 1326 yılında Beyşehir’e yürüyerek şehri ele geçirdi. Süleymân Beyi işkenceyle öldürerek, göle attırdı. Böylece Eşrefoğulları Beyliği sona erdi.

Seyfeddîn Süleymân Bey, 1297 senesinde Beyşehir’de nefis Türk mîmârî eserlerinden olan bir câmi yaptırdı. Bu câminin mihrâbı çok güzel olup, Selçuklu mîmârîsinin devâmıdır. Türbesi bu câminin yanındadır. Mehmed Bey de Bolvadin’de güzel bir câmi yaptırmıştır.

Mübârizüddîn Mehmed Bey adına, Şemsüddîn Mehmed Tüsterî tarafından Arapça Fusûl-ül-Eşrefiyye isimli bir eser yazılmıştır. Eserin yazması, Ayasofya kütüphânesi 2445 numarada kayıtlıdır.


Eşrefoğulları Beyleri Tahta Geçişi:
Seyfeddîn Süleymân Bey .......................... (?)
Mübârizüddîn Mehmed Bey .................. 1302
İkinci Süleymân Bey .................................. (?)


Ünlü kumandan ve siyâset adamı Selâhaddîn Eyyûbî tarafından Sûriye, Filistin, Mısır ve Yemen’de kurulan devletin adı. Hânedânın kurucusu olan Selâhaddîn Eyyûbî, Hazbani Kabîlesine mensuptu.

Ancak bu âile uzun yıllar Türkler arasında bulunmuş ve tam mânâsıyla Türkleşmişti. Selâhaddîn Eyyûbî, 1138’de çok sayıda askeri ile birlikte Musul Türk kumandanı Zengî bin Aksungur’un hizmetine girdi. Bu durumun akabinde Selâhaddîn’in kardeşi Şirkuh da Zengî’nin oğlu Nûreddîn’in hizmetine girdi. Şirkuh bu hizmetteyken, 1169’da Mısır’ın kontrolünü ele geçirdi ise de, çok geçmeden öldü ve onun halefi olarak yerine Selâhaddîn geçti.

Böylece hânedânın gerçek kurucusu olarak ortaya çıkan Selâhaddîn Eyyûbî, 1171 yılında, Şiî Fâtımî idâresini tamâmiyle ortadan kaldırdı. 1175 yılında ise İsmâil Zengî ile Böri Gâzi’nin kumanda ettiği orduyu Kurunhama’da bozguna uğrattı ve Eyyûbî Devletinin temellerini attı. 1176 yılında kardeşi Turan Şahla berâber Yemen’deki Abdün-nebi Fırkasını yıkan Selâhaddîn Eyyûbî, Abbâsî halîfesi tarafından Suriye, Yemen, Filistin ve Kuzey Afrika’nın sultânı îlân edildi. Bu durum aynı zamanda halîfe tarafından devletinin kabul edilmesi demekti.

Selâhaddîn Eyyûbî ilk iş olarak Mısır’daki Fâtımî idâresinin son izlerini de ortadan kaldırdı. Onların eski toprakları üzerinde din ve eğitimde kuvvetli bir siyâsetin teşvik ve uygulayıcısı oldu. Şiîliğin yerine Sünnî mezhebini yaymaya başladı. Bunda başarılı olan Selâhaddîn, Mısır ve Suriye’de Fâtımîlerin yaydığı yanlış îtikâdın önüne geçerek, Ehl-i sünnet îtikâdının yayılmasında önder oldu. Selâhaddîn Eyyûbî’nin tâkib ettiği siyâsetin diğer bir yönü de Haçlılara karşı cihâd hareketinin başlatılması idi. Bilindiği gibi bu yüzyılda Haçlılar iki defâ Anadolu’dan Kudüs’e kadar gitmişler ve geçtikleri yerlerde kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamışlardı. Hattâ bu zâlimler, kendi dindaşları ve ırkdaşlarının kalplerinde bile derin bir nefret uyandırmışlardı. Kutsal şehir Kudüs, yıllardır bu zâlimlerin elinde bulunmaktaydı. Nitekim Selâhaddîn’in Haçlılara karşı tesirli bir şekilde başlattığı cihâd siyâseti, bütün İslâmî gayret ve heyecanı onun etrâfında birleştirdi. Türk ve Arab ordularının aynı gâye etrâfında toplanmasını sağladı.

Topladığı bu kuvvetlerle 1187 yılında Haçlıların karşısına çıkan Selâhaddîn Eyyûbî, Hattin’de parlak bir zafer kazandı. Perişan bir vaziyete düşen Haçlıların elindeki bütün kaleler, Kudüs dâhil Eyyûbîlerin eline geçti. 89 yıl düşman elinde kalan kutsal şehir Kudüs’ün de ele geçirildiği bu zaferle, bütün Müslümanların gönüllerinde taht kuran Selâhaddîn Eyyûbî, büyük bir üne kavuştu. Avrupa bu hezîmet karşısında birbirine girdi ve üçüncü Haçlı seferi için çalışmalara başladılar. Ancak bu yeni Haçlı ordusu daha Akka’da iken hezîmete uğratıldı ve yine onların aleyhine olarak bir antlaşma imzâlandı. Hemen hemen bütün günleri harp meydanlarında geçen, Ortadoğu’daki Haçlı varlığının belini kıran ve onu aslâ eski gücüne kavuşamayacağı bir hâle getiren, böylece Ortadoğu-İslâm dünyâsının kudretini bütün Avrupa’ya gösteren Mücâhid Sultan, 4 Mart 1193 Çarşamba günü Dımaşk (Şam)’da vefât etti. Aynı şehirde bulunan kabri bugün büyük ziyâretgâhlardandır.

Selâhaddîn Eyyûbî, ölmeden önce devletinin çeşitli bölgelerini oğullarına ıktâ olarak dağıtmıştı. Bununla berâber merkezî kontrol, oğullarından El- Âdil’in elindeydi. Bu sultan zamânında, daha önceki aktif politika terk edilerek yumuşak bir siyâset izlenmeye başlandı. Frenklerle barış yapılarak ilişkiler normal bir ortama dönüştü. 1205 senesinde Samsat, Serve ve Ra’sul-ayn’ın şehirlerine hâkim olan Melik el-Efdal amcası El-Âdil’le ilişkisini keserek Anadolu Selçuklu Sultanı Keyhüsrev’e bağlandı. Bu dönemde Eyyûbîler, 1208’de Ahlat’ı, 1215 senesinde ise Yemen’i hâkimiyetleri altına aldılar. Beşinci Haçlı seferi sırasında Dimyat’ın Haçlılar eline geçmesi ile üzüntüsünden hastalanan Sultan El-Âdil çok geçmeden vefât etti (10 Eylül 1218). Yerine oğlu Kâmil geçti.

El-Kâmil kısa sürede orduyu toparlayarak Haçlıları geri püskürtmeye muvaffak oldu. Ancak daha sonra İmparator İkinci Frederik ile anlaşan El-Kâmil, anlaşılamayan bir tutumla Kudüs’ü Haçlılara terk etti. Böylece İkinci Frederik ile başlayan sulh dönemi, Mısır ve Suriye’ye bâzı iktisâdî faydalar sağlarken, aynı zamanda Akdeniz Hıristiyan devletleri ile ticâretin yeniden canlanmasına yol açtı. Sultan El-Kâmil’in devri diğer taraftan iç çatışmalara ve çalkantılara sahne oldu. Sultâna karşı ülkede ittifaklar kuruldu. Aynı zamanda sultânın kardeşi Muazzam ile Melik Eşref bile bu ittifakın içinde yer aldı. Hattâ Melik Eşref bir ordu ile sultânın karşısına çıktı ise de, âniden vefât ettiğinden kuvvetleri dağıldı. Eyyûbî Devleti son parlak devrini, Sultan El-Kâmil ile yaşadı. Onun ölümüyle ülke parçalanmaya yüz tuttu. El-Kâmil’in yerine geçen Es-Sâlih zamânında, ülke bir taraftan iç mücâdelelere sahne olurken, diğer yandan altıncı Haçlı seferi başgösterdi. Bu karışık vaziyete rağmen Haçlılara karşı başarılar kazanıldı ve Fransa Kralı St.Louis esir alındı. Sultan Es-Sâlih’in kısa bir süre sonra ölümü üzerine Mısır Eyyûbî ülkesi 1250 yılında Türk Bahri Memlûk birliklerinin eline geçti.

Haleb’te ise, 1236 senesinde ölen El-Azîz’in yerine geçen En-Nâsır Yûsuf, Mısır’daki Sultan Sâlih’in ölümü üzerine bütün Suriye’yi ele geçirdi. Onun Suriye üzerindeki iddiâları Mısır Memlûkleri ile mücâdelelere sebeb oldu. Bu sürekli mücâdelelere ancak Moğolların taarruzu son verdi. Devamlı tâbi hâlde yaşayan Hama’daki Şûbe ise, varlığını 1342 senesine kadar sürdürdü. Bu târihte onlar da Moğollar tarafından ortadan kaldırıldı. Sâdece Diyarbekir ve Hısnıkeyfa civârında mahallî bir beylik Moğolların ve Timurluların hücumlarından kurtulabildi. Eyyûbîlerin bu kolu da Akkayonlular tarafından ortadan kaldırıldı.

Eyyûbîler Devleti, Zengîlerin bir devâmıydı. Eyyûbî devlet teşkilâtı, diğer İslâm devletlerindeki teşkilâtlardan farklı değildi. Başta bir sultan ve onun hânedânı, sonra, idârî ve askerî yetkiye sâhip emirler, daha sonra bürokratlar ve ilmiye sınıfına mensup olanlar gelirdi.

Devlet işlerini yürüten üç dîvân vardı. Dîvân-ül-İnşâ; bürokrasinin idâresi ve diplomatik işlerin yürütülmesiyle uğraşırdı. Dîvân-ül-Ceyş; ordu ve onun mâlî işlerinden sorumluydu. Dîvân-ül-Mâl; bugünkü mâliye bakanlığının görevini yapardı. Dîvânlar arasında en geniş teşkilâta sâhib olan bu dîvândı.

Eyyûbîler Devletinin en önemli hedefi, Ortadoğu’da Haçlılar tarafından işgâl edilen İslâm topraklarını kurtarmaktı. Bu sebepten sultan, her zaman, savaşa hazır güçlü bir orduyu beslemek mecbûriyetindeydi. Ordunun temelini, toprağa bağlı süvârîler meydana getiriyordu. Bunların yanında maaşlarını para olarak alan bir mikdâr piyâde ve süvârî vardı. Piyâdeler kale müdâfaa veya muhâsaralarında vazîfe alıyorlardı. Diğer muhârebelerde ise timarlı süvârîler savaşıyordu. Süvârîlerin en önemli kısmını, parayla satın alınarak veya devşirilerek yetiştirilen memlûkler teşkil ediyordu. Bunların büyük çoğunluğu Türktü.

Eyyûbîler Devletinde sağlık hizmetleri çok gelişmişti. Birçok şehirde hastahâneler yapılmıştı. Bu hastahâneler arasında Dımaşk’taki Nûreddîn ve Kâhire’deki Selâhaddîn hastahâneleri mükemmel tıp merkezleriydi. Buralarda erkekler, kadınlar ve sinir hastaları için ayrı kısımlar vardı. Târihte sinir ve ruh hastalıkları için ilk ilâçlar, bu hastahânelerde hazırlanmıştır. Hastahânelerin yanında, kimsesiz, bakıma muhtaç çocukların ve fakirlerin korunması için birçok bakım evleri ve misâfirhâneler açılmıştır. Eyyûbîler Devletinde, teknik ve sanat da gelişmişti. Dımaşk ve Kâhire’de dökümhâneler ve cam îmâlathâneleri vardı. Bu şehirlerde ayrıca su ile çalışan kâğıt değirmenleri de yer alıyordu. Kâğıt; buğday, pirinç sapları ve pamuktan yapılıyordu. Musul kumaşları, Mısır pamukluları ve Dar-ut-Tirâz’da îmâl edilen yünlü, ipekli ve pamuklu kumaşlar çok meşhurdu. Bakır işlemeciliği gelişmişti. Bugün, Eyyûbîler devrine âit şamdanlar, leğen ve tabaklar çeşitli ülkelerin müzelerinde bulunmaktadır. Silâh îmâlâtı da oldukça ileri seviyede idi. Bilhassa Dımaşk’ın meşhûr çelik kılıçları çok ünlüydü. Eyyûbîler devri, ilmî hayat bakımından İslâm târihinin en canlı ve hareketli dönemlerinden biriydi. Bozuk îtikâdlara karşı, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak gâyesiyle, Kâhire ve Dımaşk’ta birçok medreseler açıldı. Burada tefsir, hadis, fıkıh ilimleri yanında, fen ilimleri de öğretiliyordu. Ayrıca Kur’ân ilimlerini öğretmek için Dâr-ul-Kurrâlar, hadîs ilimlerini öğretmek için Dâr-ul-Hadîsler ve fen ilimlerini öğretmek için Dâr-ül-Hendeseler açıldı. Medreselerin yanında câmiler de önemli ilim merkezleriydi. Câmilerde çeşitli ilimlerin okutulduğu halkalar ve köşeler vardı.

Târihte çok önemli bir rol oynayan Eyyûbîler, Büyük Selçuklu Devletinin geleneklerini yeniden kurarken, Şiî Fâtımî Devletine en büyük darbeyi vurmuş ve İslâmın yeniden ihyâsına canla başla çalışmışlardır. Haçlılara karşı büyük bir devlet ve güç meydana getirmişler, nitekim muvakkat bir zaman için de olsa Kudüs’ü ele geçirebilmişlerdir. Eyyûbîlerin devlet teşkilâtının izleri daha sonra Memlûklü ve Osmanlı devlet teşkilâtında tesirli olmuştur.


EYYÛBÎ SULTANLARI Tahta Çıkış Senesi
Birinci Selâhaddîn .................................. 1169
İmâdeddîn Azîz ...................................... 1193
Nâsıreddîn Mansur ................................ 1198
Seyfeddîn Âdil ........................................ 1200
Nâsıreddîn Kâmil.................................... 1218
İkinci Seyfeddîn Âdil .............................. 1238
Necmeddîn Sâlih .................................... 1240
Turanşah Muazzam................................ 1249
Muzaffereddîn Eşref .............................. 1250
Bahrî Memlûkler tarafından yıkıldı.

ŞAM’DA
Nûreddîn el-Efdal .................................. 1186
Birinci Seyfeddîn Âdil ............................ 1197
Şerefeddîn Muazzam ............................ 1218
Selâhaddîn Dâvûd.................................. 1227
Birinci Muzaffereddîn Eşref .................... 1229
İmâdeddîn Sâlih (1. Saltanatı)................ 1237
Birinci Nâsıreddîn Kâmil ........................ 1238
İkinci Seyfeddîn Âdil .............................. 1238
Necmeddîn Eyyûb (1. Saltanatı) ............ 1239
İmâdeddîn Sâlih (2. Saltanatı)................ 1239
Necmeddîn Eyyûb (2. Saltanatı) ............ 1245
Turanşah el-Muazzam............................ 1249
İkinci Selâhaddîn Nâsır .......................... 1250
Moğol İstilâsı .......................................... 1260

HALEB’DE
Seyfeddîn Âdil ........................................ 1183
Gıyâseddîn Zâkir .................................... 1186
Gıyâseddîn Azîz .................................... 1216
Selâhaddîn Nâsır.................................... 1237
Moğol İstilâsı .......................................... 1260

DİYARBEKİR’DE (Meyyâfarikîn)
Selâhaddîn en-Nâsır .............................. 1185
Seyfeddîn el-Âdil .................................... 1195
Necmeddîn el-Evhad.............................. 1200
Muzafferüddîn el-Eşref .......................... 1210
Şihabeddîn el-Muzaffer .......................... 1220
Nâsıreddîn el-Kâmil............................1244-60
Moğol İstilâsı .......................................... 1260

DİYARBEKİR’DE (Hısnıkeyfa ve Amid)
Necmeddîn es-Sâlih .............................. 1232
Turanşah el-Muazzam............................ 1239
Takiyyeddîn el-Muvahhid ...................... 1249
Muhammed el-Kâmil .............................. 1283
Mucîreddîn el-Âdil ...................................... (?)
Şihâbeddîn el-Âdil ...................................... (?)
Ebûbekr es-Sâlih ........................................ (?)
Fahreddîn el-Âdil .................................... 1378
Şerefeddîn el-Eşref .................................... (?)
Selâhaddîn es-Sâlih .............................. 1433
Ahmed el-Kâmil ...................................... 1452
Halil ............................................................ (?)
Süleymân .................................................. (?)
El-Hüseyin .................................................. (?)
Akkoyunlu Fethi.

YEMEN’DE
Şemseddîn Turanşah ............................ 1174
Zahireddîn Tuğtegin .............................. 1181
Muizzeddîn İsmâil .................................. 1197
Eyyûb Nâsır............................................ 1202
Muzaffer Süleymân ................................ 1214
Selâhaddîn Mes’ûd ................................ 1215
Resûlîlerin iktidârı ele geçirmesi ............ 1229


Hindistan’da Gucerât bölgesinin batısındaki Handeş ülkesinde 1399-1601 yılları arasında iki yüz yıl hüküm süren hânedân. Bu sebeple Handeş Devleti olarak da bilinir. Devletin kurucuları kendilerinin ikinci İslâm halîfesi hazret-i Ömer-ül Fârûk’un torunları olduğunu söyledikleri için “Fârûkîler” denilmektedir.

Hânedânın kurucusu Melik Râcî, önceleri Behmenîlerin hizmetinde bulunuyordu. Daha sonra Dehli Sultânı Üçüncü Fîrûz Şahın hizmetine girdi ve onun tarafından kuzey Dekken’de Handeş bölgesine vâli tâyin edildi. Tuğlukîlerin çöküş yıllarında ise istiklâlini îlân etti. Melik Râcî’nin ölümü üzerine yerine geçen oğlu Nâsır Han, Hinduların elinde bulunan Asirgarh şehrini zabtetti. Daha sonra buranın yakınında Burhanpur adı ile yeni bir şehir kurdu ve devlet merkezini de buraya taşıdı. 1437’de Behmenîlerin istilâsına uğrayan HandeşDevleti, birinci Âdil Han ve Birinci Mübârek Han devirlerinde GücerâtSultanlığının nüfûzu altına girdi.

İkinci ÂdilHan (1457-1503) döneminde Fârûkîler en parlak devrini yaşadılar. Doğuda Gondvana ve Çarkand’ı fetheden Melik Âdil, ülkede refahı sağladı. Ancak bu hükümdârın ölümü ile yerine geçen halefleri döneminde Handeş, Bâbürlüler ve Nizamşahların müdâhaleleri ile sıkıntılı günler geçirdi. Nitekim 1597 senesinde devletin başına geçen Bahâdır Han Fârûkî, o devirde saltanat süren İslâm düşmanı Bâbürlü Ekber Şah ile karşı karşıya gelerek çok zor duruma düştü. Bâbürlü kuvvetlerine karşı yaptığı muhârebeyi kaybederekAsirgarh Kalesine çekildi. Bütün toprakları Ekber Şahın eline geçti. 11 ay süren muhâsaradan sonra Asirgarh Kalesi zaptedilirken,Bahadır Şah da yakalandı (1601). Böylece bölgede Fârûkîler hâkimiyeti son buldu. Bahadır Şah, 1623 târihinde hapiste vefât etti.


Fârûkî (Handeş) Sultanları Tahta Geçişleri
1.MelikRâcî Fârûkî .............................. 1370
2. Nâsır Han ........................................ 1399
3.Âdil Han-I............................................ 1437
4. Mübârek Han-I .................................. 1441
5.Âdil Han-II .......................................... 1457
6. Dâvud Han ........................................ 1503
7.Gaznî Han .......................................... 1510
8. Âlem Han .......................................... 1510
9. Âdil Han-III ........................................ 1510
10.Miran Muhammed-I .......................... 1520
11.Ahmed Şah........................................ 1537
12.Mübârek Şah-II.................................. 1537
13.MiranMuhammed-II .......................... 1566
14.Hasan Şah ........................................ 1576
15. Râcî Ali Han .................................... 1577
16. Bahadır Şah ............................1597-1601


Mısır’da kurulan Şiî hânedânı. Hazret-i Ali ve hazret-i Fâtıma soyundan geldiklerini iddiâ ederlerse de, İslâm târihlerinde Meymun el-Keddâh adlı İran asıllı Mecûsî veya Yahûdî bir göz doktorunun torunları olduğu; hânedânlığın adına da kurucusu Ubeydullah el-Mehdî’ye nisbeten “Ubeydiyyûn” denildiği yazılıdır.

Fâtimî hareketinin doğuşuna, Şiîliğin bir kolu olan İsmâilîlik sebeb olmuştur. İsmâilîler, 9. yüzyılda Hama ve Humus arasındaki küçük Selemiye kasabasını merkez edinip, geniş bir propaganda faaliyetine giriştiler. İran, Irak, Yemen ve Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren “dâî” adı verilen ajanlar, Mağrib’de Kitame Berberî kabîlesinde nüfuzlarını iyice kuvvetlendirdiler. 859 yılından îtibâren Ağlebîler saltanatını (800-910) sarsmaya başladılar. İsmâilî hareketi tehlikeli bir hâl aldığından, Bağdat’taki Abbâsî halîfesi, bunların reisi Ebû Saîd denilen Ebû Muhammed Ubeydullah’ı sıkıştırınca Mısır’a kaçtı. Ubeydullah, Mısır’dan tüccar kılığında, Mağrib’deki Sicilmase şehrine geçti. Şehrin hâkimi Ziyâdetullah el-Yera, Ubeydullah’ı huzursuzluk çıkarmaması için yakalatıp, hapsettirdi. Bunun üzerine, dâîler kuvvetli bir propagandaya girişip, isyân ettiler. Dâîlerden Eş-Şiî isyâncılara hâkim olup, Ağlebî Devletine son verdi. Ubeydullah’ı hapisten kurtarıp, El-Mehdî lakâbını ve Emirü’l-Mü’minîn ünvânını verip tahta geçirdi. Dâîler o bölgedeki Mâlikî mezhebindeki ahâliye zulmedip, Şiîliğin esaslarını kabûle zorladılar.

Ubeydullah el-Mehdî, Rakkeda şehri yakınlarında Mehdiye şehrini kurarak, başkent yaptı. Kendisinin halîfe olduğunu ileri sürerek, Abbâsî halîfelerini tanımadı. Kuzey Afrika’nın hâkimiyetini tamâmen ele geçirdi. Fâtımîlerin en büyük rakipleri Endülüs Emevîleri idi. Üçüncü Abdurrahmân (912-961) İsmâilîleri Kuzey Afrika’da durdurdu. Kuzey Afrika’dan ümitlerini kesen Fâtımîler, Mısır’a yöneldiler. 914-921 ve 935 târihlerinde Mısır’ı karşı yapılan seferler başarısızlıkla sonuçlandı ise de Fâtımî Sultânı Mubizz’in başkumandanı Cevher, 969’da İhşidlilerin hâkimiyetine son verip, Mısır’ı ele geçirdi. Kâhire, Fâtımîlerin başkenti oldu. Cevher, Mısır’ın iktisâdî durumunu düzelttikten sonra, sınırlarını genişletmeye başladı. Hicaz, Batı Arabistan Fâtımîlerin eline geçti. Sûriye’ye saldırdılarsa da Karmatîlerin direnişiyle karşılaştılar. Uzun ve çetin mücâdelelerden sonra Şam’ı ele geçirip, sınırlarını genişlettiler (993). Aziz Billah (975-996)tan sonra Fâtımî halîfeliğine on bir yaşındaki oğlu Hâkim Bi-Emrillah geçti. Hâkim’in çocuk yaşta olması sebebiyle ülkede iç karışıklıklar ve isyânlar çıktı. Hâkim büyüdükçe duruma hâkim olmasına rağmen, sefâhate düşkünlüğü ve kan dökücülüğü, Fâtımîler arasında nefrete sebeb oldu. Hıristiyan ve Yahûdîler için mâbetler yaptırdı. Yahûdîlikten dönme vezir Dırar, Hâkim’i iyice yoldan çıkardı.

Şiî olan ve ahâliye zulmedip, çok kan döken Fâtımî sultanlarının millete hoş görünmek, milleti kandırmak için yaptıkları hîlelerden biri de, paralar üzerine âyet-i kerîme, hadîs-i şerîfler yazdırmak oldu. Eshâb-ı kirâm, tâbiîn ve geçmiş İslâm devletlerinde paralar üzerine mübârek kelimeler yazılmamıştı. Çünkü para, alış veriş vâsıtası olduğundan yerlere düşüyor, abdestsiz dokunuluyor ve o mübârek kelimeler yazılı paralarla uygun olmayan yerlere giriliyordu. Bu ise, İslâm ahlâkına aykırı bir davranıştı. Hâkim bi-Emrillah bu bozuk icrâatlarıyla ahâliyi kandırıyordu. Bunun zamânında Mısır’a Hamza bin Ahmed tarafından Derezîlik (Dürzülük) inancı sokuldu.Mısır’dan sonra Suriye ve Lübnan’a da Derezîlik yayıldı. Bunlar tenâsühe inanır, şaraba, alkollü içkilere, zinâya helâl derlerdi. Tanrılık insandan insana geçer, tanrı Ali’nin ve çocuklarının şeklinde göründü derlerdi. (Bkz. Derezîler) 1017 senesinde Derezîlerin telkin ve teşvikiyle Hâkim bi-Emrillah kendisini tanrı îlân etti ve 13 Şubat 1021’de, esrârengiz bir şekilde kayboldu.Yerine on altı yaşındaki Zâhir (1021-1036) geçti. İktidâr, zekî ve kurnaz bir kadın olan halası sitte el-Mülk’ün elindeydi. Zâhir’den sonra Mustansır (1036-1094) Fâtımî tahtına çıktı. Uzun saltanatının ilk yıllarında Kuzey Afrika,Mısır, Sicilya ve Batı Arabistan’ı elinde bulunduruyordu. Fâtımî kumandanlarındanBesâsirî, Bağdat’ı 1056’da ele geçirdiyse de, Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey şehri geri alıp,Abbâsî halîfeliğini Şiî Fâtımîlerin elinden kurtardı.Selçukluların batıya doğru genişlemesi, Fâtımî hâkimiyetini sarsmaya başladı. 1071’de Kudüs ve 1076’da Şâm şehirleri, Selçukluların eline geçince, Fâtımîlerin Suriye’deki hâkimiyeti son buldu. Ayrıca Kuzey Afrika’daki Zırîler ve İtalya Normanları da batıda Fâtımî hâkimiyetine son verdi.

Sultan Mustansır’ın 1094’te ölümüyle yerine oğlu Musta’li (1094-1101) geçti. Fâtımî Devletinin çöküşünün hızlandığı bu devirde, iç karışıklıklar da devâm ediyordu. İç karışıklıklarla berâber,Türk-İslâm orduları ve Haçlılar Fâtımîlerin çöküşünü hızlandırdı. 1099 târihinde Kudüs’ü Haçlılar ele geçirdi. 1101’de Musta’li’nin ölümüyle Âmir(1101-1130) başa geçirildi. Devri,Mısırlılar ile Haçlılar arasındaki savaşla geçti. Âmir’in 1130’da bir Bâtinî fedâî tarafından öldürülmesiyle elde kalan Sur ve Askolan’da idâre büsbütün karıştı. Devletin başına amcası oğlu El-Hâfız geçti. El-Hâfız (1130-1149) ve Zâfir (1149-1154) dönemlerinde de iç olaylar artarak devâm etti. Askerî isyânlar durmak bilmiyordu. 1153’te Haçlılar Fâtımîlerin son kalesi olan Askolan’ı da aldılar. 1154’te Zâfir’in öldürülmesiyle beş yaşındaki oğlu Fâiz (1154-1160), Fâtımî hilâfet tahtına oturdu.İktidâr ise saray kadınlarının dâvetiyle vezirlik makâmına getirilenTalâî bin Ruzik’in elindeydi. Bu vezir devletin kötüye gidişini durdurmaya çalıştı. Gazze’de Hıristiyanlara karşı zafer kazanıldı (1158).VezirTalâî de, çok geçmeden son Fâtımî Sultânı Adîd (1160-1171)in başa geçmesinden kısa bir süre sonra öldürüldü. Fâtımîler bundan sonra, Haçlılar ile NûreddînMahmûd Zengî arasında kukla bir duruma düştü. Vezirler, idârî ve askerî yetkileri elinde topluyorlardı. İsmâilî Fâtımî halîfeliğinin son vezîri Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır’ın durumunu düzene soktu. Devlete hakîm olan Selâhaddîn Eyyûbî, SultanAdîd hastayken Eylül 1171’den îtibâren hutbeyi Abbâsî halîfesi adına okuttu. Çok geçmeden Adîd öldü. Böylece Fâtımî idâresi târihe karıştı. Bu davranışıyla Selâhaddîn Eyyûbî İslâm birliğinin temini yoluna gitti. Abbâsî halîfesi ile Müslümanların sevgisini kazandı.

Fâtımîler,Abbâsîler ile rekâbet edip kendilerini halîfe olarak îlân ettiler.İdâre tarzları, İslâm dîninin esaslarına uymaktaydı. Başta, mutlak olan sultan bulunurdu. Sultânın Allah tarafından seçilmiş olan bir âileden geldiği, ilâhî irâdeye göre hüküm verip, hilâfet ettiği propagandası yapılırdı. Zaman zamanAbbâsî halîfelerine ve Selçuklulara karşı Hıristiyanlarla birleşerek Müslümanlar aleyhine ittifak kurdular.Êİslâm birliğini parçaladılar. Kurdukları medreselerde, İsmâilî dâîler yetiştirdiler. Bilhassa Kayrevan veCâmi-ül-Ezher medreseleri bu gâyelerine hizmet etti.Yetiştirilen bu dâîler, öğrendikleri sapık fikirleri Atlas Okyanusu kıyılarından Çin’e kadar yaydılar. Fakat Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ilmi ve keskin zekâsı karşısında yıkılıp gittiler. Eyyûbî medreselerinde yetişen Ehl-i sünnet âlimleri, onların bozuk fikirlerinin kökünü kazıdılar. Ancak, Eshâb-ı kirâm düşmanlığı üzerine bina ettikleri sapık fikirleri savunan Fâtımî kalıntıları, zaman zaman Müslümanlar arasına fitne tohumları ekerek, onları birbirine düşürmeye çalıştılar. İskenderiyye ve Trablusşam limanlarından Hindistan ile Akdeniz Hıristiyan ülkeleri dâhil, İslâm ülkeleri dışındaki dünyâ ile hem ticâret, hem de Fâtımî ideolojisinin propagandasını yaptılar. Yahûdîlerin, Fâtımî ticâret hayâtında önemli rolü vardır.

Fâtımî süsleme sanatında seramik, hurma dalı vb. motifler kullanılmıştır.


Fâtımî Halîfeleri ve Saltanat Yılları
1. Ubeydullah el-Mehdî ......................910-934
2. Kâim bi-Emrullah ............................934-953
3. Mubizz ..........................................953-975
4. Aziz ................................................975-996
5. Hâkim ..........................................996-1021
6. Zahir ..........................................1021-1036
7. Mustansır....................................1036-1094
8. Musta’li ......................................1094-1101
9. Âmir ............................................1101-1130
10. Fetret’ten sonra, El-Hafız ........1130-1149
11. Zâfir ..........................................1149-1154
12. Fâiz ..........................................1154-1160
13. Adîd ..........................................1160-1171
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Recep 1438
Miladi:
26 Nisan 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter