Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Nasriler olarak da bilinen, İspanya’daki Müslüman hanedanların sonuncusu. Endülüs Müslümanlarına yardım için gelen Muvahhidlerin İspanyollar karşısında başarı sağlayamayarak Fas’a çekilmesi üzerine bu bölgede İslam birliği tamamen bozulmuştu. Bunu fırsat bilen İspanya Hıristiyan devletleri Müslümanlar üzerine akınlar düzenleyerek, Haçlı Seferlerine başladılar. Endülüs’ün en büyük merkezi olan Kurtuba, Kastilya Kralı İkinci Ferdinand tarafından ele geçirilip, yakılıp yıkıldı. Bundan sonra diğer Müslüman şehirleri de birer birer Hıristiyanların eline düştü. Endülüs beylikleri tamamen ortadan kalktı. Bunlardan sadece bir tanesi güneydoğu İspanya'da Hıristiyanlara karşı bir müddet daha varlığını koruyabildi. Bu devlet, merkezi Gırnata şehri olan Beni Ahmer idi.

Devletin kurucusu Muhammed bin Ahmer adında bir zattır. Bu sırada Hıristiyanlar Müslümanları kuzey ve orta İspanya’dan atmışlardı. Memleketi elden giden bütün Müslümanların Gırnata’da toplanması bu devletin gücünü artırdı. Bununla beraber Beni Ahmer Devleti, siyasi bir kuvvet olmaktan çok, kültür ve medeniyet alanında üstün bir varlık gösterdi. İspanya’nın Hıristiyan devletleri, yarımada üzerinde bir İslam devletinin mevcudiyetine tahammül edemiyorlardı. Fakat, tek başlarına da bir şey yapamıyorlardı. Böylece Beni Ahmer Devleti 15. asrın sonuna kadar hakimiyetini sürdürdü. Ancak bu devirde, İspanya’nın kuvvetli krallıklarından olan Kastilya Kraliçesi İzabella ile, Argonya Kralı Ferdinand’ın evlenmeleri İspanyol birliğinin teşekkülünü sağladı ve Müslümanlara felaket getirdi. Zira bu tarihten itibaren Ferdinand Müslümanlar üzerine akınlar yapmaya ve onları yurtlarından uzaklaştırmak için sıkıştırmaya başladı. 1462’de Cebel-i Tarık, 1489’da Kadiz, İspanyolların eline geçti. Sıkışık bir durumda olan Gırnatalılar, Afrika’daki Müslüman devletler ile Osmanlı Devletinden yardım istedilerse de bir cevap alamadılar. Bilhassa bu sırada Osmanlı Devletinde deniz kuvvetlerinin uzak seferlere çıkmaya elverişli olmaması ve papanın elinde esir bulunan Cem Sultanın devletin aleyhine kullanılma tehlikesi istenilen yardımın yapılmasına mani oldu. Neticede 1492’de İspanyollar devletin merkezi Gırnata’yı kuşattılar. Son Beni Ahmer hükümdarı Ebu Abdullah Muhammed, bazı şartlarla şehri Katolik Ferdinand’a teslim etmeye razı oldu.

Ebu Abdullah’ın Afrika’ya çekilmesi ile sekiz yüz yıldan beri bir İslam memleketi olan İspanya, tamamen hıristiyanların eline geçti. Gırnata’ya giren Hıristiyanlar, Haçlı taassubu ile İslam kültür ve medeniyetinin en güzel yerlerinden biri olan Endülüs’ü yakıp yıktılar. Sanat harikası camileri tahrib ettiler. Bir kısmını kiliseye çevirdiler. Beş yüz bin el yazması eser, Ferdinand tarafından meydanda yakıldı. Böyle ilim düşmanları tarihte pek nadir görüldü. Müslüman halka muameleleri de çok zalimane oldu. Kaçabilen Müslümanlar, Kuzey Afrika’ya sığındı, geride kalanlar kitle halinde katlolundu. Hıristiyanlık, İspanya’nın bu son parçasına vahşet ve barbarlık afeti olarak girdi. Osmanlı Devleti Kemal Reis komutasında bir donanmayı yardım için İspanya’ya gönderdi. Bu donanma, Hıristiyan kıyılarını vurdu. Hıristiyanların zulmü altında kalan bazı Müslümanları kurtararak Osmanlı Devletine getirdi.

Beni Ahmer Devleti, Ortaçağda kurulan devletlerin kültür ve medeniyet alanında ileri bir seviyede olması sebebiyle İslam tarihinde önemli bir değere sahiptir. Devletin kurucusu Muhammed bin Ahmer, başşehir Gırnata’da yaptırdığı, Elhamra Sarayı ile, dünya mimarlık tarihinin en muhteşem eserlerinden birini meydana getirmiştir. Günümüzde bile bu saray, görenlerin hayret ve takdirini kazanmaktadır. Ayrıca Beni Ahmer Devletinde pekçok alim yetişti. Daha çok çalıştıkları ilim sahalarında kurucu rol oynayan bu alimlerin başında gelen İbn-i Haldun, tarih sosyolojisinin kurucusudur. Yine Lisanüddin ibni Hatib ve Makkari gibiler ise ünleri her tarafa yayılmış alimlerdir.


Beni Ahmer Hükümdarları Tahta Geçişi
Muhammed I el-Galib ........................ 1230
Muhammed II el-Fakih........................ 1272
Muhammed III el-Mahlu...................... 1302
Nasr.................................................... 1308
İsmail I ................................................ 1313
Muhammed IV.................................... 1325
Yusuf I ................................................ 1333
Muhammed V el-Gani ........................ 1354
İsmail II .............................................. 1359
Muhammed VI.................................... 1360
Muhammed V (İkinci defa) ................ 1362
Yusuf II .............................................. 1391
Muhammed VII el-Musta'in ................ 1395
Yusuf III .............................................. 1407
Muhammed VIII el-Mütemessik.......... 1417
Muhammed IX es-Sagir...................... 1419
Muhammed VIII (İkinci defa) .............. 1427
Muhammed IX (İkinci defa) ................ 1430
Yusuf IV.............................................. 1432
Muhammed X el-Ahnef ...................... 1445
Yusuf V .............................................. 1445
Muhammed IX (Üçüncü defa) ............ 1446
Muhammed X (İkinci defa) ................ 1447
Muhammed IX ve Muhammed XI (ortak)1451
Sa'd el-Musta'in .................................. 1453
Yusuf V (İkinci defa) .......................... 1462
Sa'd (İkinci defa) ................................ 1462
Ali ...................................................... 1464
Muhammed XI.................................... 1482
Ali (İkinci defa).................................... 1483
Muhammed ez-Zegall ........................ 1485
Muhammed XI (İkinci defa) ........1487-1492
İspanyol istilası



Onuncu asırda İran’da kurulan ve eski Sâsânî İmparatorlarının soyundan geldiğini iddiâ eden Şiî hânedân. Büveyhîlerin kurucusu, Ebû Şûcâ Büveyh çok fakirdi. Çocuklarıyle berâber sırtlarında odun taşıyarak geçinirlerdi. Büveyh’in üç oğlu, Ali, Hasan ve Ahmed doğup büyüdükleri Deylem’de hüküm süren Deylemî Devletinin ordusunda uzun müddet paralı askerlik yaptılar. Zamanla orduda otoriteleri arttı. Hazar Denizinin güneyindeki bölgede, iktidâr boşluğundan da istifâde ederek bağımsızlıklarını îlân ettiler.

Kendisine halîfe tarafından vâlilik mührü gönderilen Ali bin Büveyh, halîfeye karşı kötü niyet beslemekle birlikte, iyi geçiniyordu. Biraz daha kuvvetlenince, halîfeye üstünlüğünü kabûl ettirmeye çalıştı. Halîfe de uzlaşma yolunu tercih ederek Fars eyâletinin idâresini ona bıraktı. O bölgedeki Türk subaylarından bir kısmı da Ali bin Büveyh’in ordusuna katıldı. Ordusu kuvvetlenen Ali bin Büveyh, kardeşi Hasan’ın da desteğiyle Rey, Hemedan, Irak ve Acem’in kalan yerlerini zaptetti. Daha sonra kardeşi Ahmed’i Kirman, Ahvaz ve Huzistân’ın fethi ile vazîfelendirdi. Buraları fetheden Büveyhîler, birçok Ehl-i sünnet Müslümanı katlettiler. Bağdat’taki Şiî komutanlar, onları Bağdat’ı işgâle dâvet ettiler. Halîfe Müstekfî de Bağdat’ı yağmadan ve Müslümanları katledilmekten kurtarmak için, Ahmed bin Büveyh’e hil’atlar giydirip hediyelerle karşıladı. Ahmed’e Muizzüddevle, Ali’ye İmâdüddevle, Hasan’a da Rüknüddevle ünvânlarını verdi.

Buna rağmen Büveyhîler, Ehl-i sünnet Müslümanlara akla gelmedik kötülük ve zulmettiler. Hattâ Abbâsî halîfeliğini yıkıp Eshâb-ı kirâm düşmanlığına dayalı bir halîfelik kurmayı dahi düşündüler. Halîfe Müstekfî’yi tutuklayıp gözlerine mil çektiler. Yerine Ebü’l-Kasım el-Fâzl’ı, El-Mûtî adıyla hilâfet makâmına geçirdiler. Ahmed’den sonra yerine geçen oğlu Bahtiyâr, oyun ve eğlenceye düşkündü. Halîfe Mûtî’yi halîfelikten alarak, yerine Tâî-lillah’ı getirdi.

Bahtiyâr (İzzüddevle)ın izzet ve sefâhata düşkün olup, keyfî davranışları sebebiyle devlet işleri gittikçe bozuldu ve çekişmeler başladı. Rey, Hemedan ve İsfehan’da hüküm süren Adudüddevle, İzzüddevle’nin ordusundaki Türk askerleri tahrik ederek isyân ettirdi. İzzüddevle önce tutuklandı sonra da öldürüldü.

Diğer Büveyhîler üzerine hâkim olan Adudüddevle; Irak, Kirman, Fars, Umman Huzistan, Musul, Diyâr-ı Bekr, Harran ve Menbic’e kadar sınırlarını genişletti. Büveyhî Hânedânı en kuvvetli ve güçlü devrine ulaştı. Zulmüyle ün yapan Adudüddevle, kırk sekiz yaşında öldü. Yerine 983 yılında Samsamüddevle ünvânıyla bilinen oğlu Ebû Kalicâr geçti. Diğer kardeşleri Şerefüddevle ve Behâüddevle ile aralarında saltanat kavgaları başladı. Şerefüddevle, Samsamüddevle’yi Fâris’te bir kaleye hapsettirdi. Saltanat Şerefüddevle’ye geçti. Halîfe Tâî-lillah bir ahidnâme yazdırarak bütün devlet işlerini yürütmekle vazîfelendirdi. Emirlik tâcı giydirdi. Şerefüddevle üç yıla yakın hüküm sürdükten sonra, 989’da vefât etti. Yerine kardeşi Behâüddevle hükümdâr oldu. Öte yandan Samsamüddevle hapisten kaçıp etrâfına topladığı kuvvetlerle, Behâüddevle ile mücâdeleye başladı. İki yıl süren bu mücâdele Samsamüddevle’nin ölümüyle son buldu. Bu mücâdeleler sırasında Halîfe Tâî-lillah’la arası açıldı. Behâüddevle Tâî-lillah’ı vazîfeden alıp hapsettirdi. Sarayını ve hazînesini yağma ettirdi ve yerine Kâdirbillah’ı getirdi.

Büveyhoğulları içinde zâlim ve kan dökücülükle meşhur olan Behâüddevle, yirmi beş yıla yakın hüküm sürdükten sonra, 1012 senesinde öldü. Yerine oğlu Sultanüddevle geçti. Sultanüddevle zamânı kardeşleri Celâlüddevle Ebû Tâhir, Kıvâmüddevle Ebü’l-Fevâris ve Müşerrefüddevle arasında çekişmelerle geçti. Sonunda Müşerrefüddevle’nin 23 yaşında ölmesi üzerine yerine kardeşi Celâlüddevle geçti. Yeğeni Kalicar’la mücâdeleye girişen Celâlüddevle, Bağdat’tan kaçtı. Tekrar anlaşma yaparak Bağdat’ta yedi seneye yakın hüküm sürdükten sonra 1044 (H. 435) senesinde öldü. Yerine oğlu Fîrûz geçti. Ebû Kalicar, Fîrûz’dan Bağdât’ı aldı. Taraftarları Hemedân’ı istilâ edip, Selçuklu Sultânı Tuğrul Beyin vekilini kovdular. Tuğrul Bey ile anlaşma yapıp karşılıklı akrabâları ile evlenerek sulhu pekiştirdiler. Ebû Kalicar 29 yıl hüküm sürdükten sonra, 1048 (H. 440) yılında öldü. İçki, oyun ve eğlence âlemlerine düşkün olan Ebû Kalicar’ın yerine oğlu Ebû Nasr Hüsrev Fîrûz, Melik-ür-Rahim ünvânını alarak tahta geçti. Bunun zamânında da iç karışıklıklar devâm etti. Bu sırada kuvvetlenen Ehl-i sünnet Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey, bu karışıklıklardan istifâde ve halîfenin de yardım istemesi üzerine, Bağdât’a geldi. Son Büveyhoğlu hükümdârı Melik-ür-Rahim’i de tutuklattı. Böylece Büveyhoğulları Devletine son verdi.

Yüz yıla yakın İran ve Irak’ta hüküm süren, temel fikir ve düşünceleri Eshâb- ı kirâm düşmanlığına dayanan, oyun, eğlence ve içki âlemlerine düşkün bir hayat süren Büveyhoğulları Devleti, halîfelere ve sünnî Samanoğulları ile Gazneli ve Selçuklulara karşı hareket ederek İslâm birliğinin bozulmasına sebeb oldular.


BÜVEYHÎ HÜKÜMDÂRLARI
Fars ve Hûzistan Kolu
İmâdüddevle Ali........................934
Adudüddevle ............................949
Şerefüddevle ............................983
Samsâmüddevle ......................990
Behâüddevle ............................998
Sultânüddevle ........................1012
Müşerrifüddevle......................1021
Ebû Kalicar ............................1024
Fülâd Sütûn ............................1048
Şebânkâre reisi Fazlûye’nin
hâkimiyeti ele geçirmesi ........ 1056

Kirman Kolu
Muizzüddevle Ahmed .............. 936
Adudüddevle ..........................949
Samsâmüddevle ......................983
Behâüddevle ............................998
Kıvâmüddevle ........................1012
Ebû Kalicar ............................1028
Kirman Selçuklularının kuruluşu....1048

Cibâl Kolu
İmâdüddevle Ali........................932
Rüknüddevle Hasan ........ 947-977

Hemedân ve İsfehân Şubesi
Müeyyidüddevle ......................977
Fahrüddevle Ali ......................983
Şemsüddevle............................997
Semâüddevle ........................1021
Kâkûye Hânedânı hâkimiyeti.. 1028

Rey Şubesi
Fahrüddevle Ali ........................977
Mecdüddevle Rüstem .............. 997
Gaznelilerin hâkimiyeti .......... 1029

Irak Kolu
Müizzüddevle Ahmed .............. 945
Bahtiyâr ....................................967
Adudüddevle ............................978
Samsâmüddevle ......................983
Şerefüddevle ............................987
Behâüddevle ............................989
Sultânüddevle ........................1012
Müşerrefüddevle .................... 1021
Celâlüddevle ..........................1025
Ebû Kalicar ............................1044
El-Melikü’r-Rahim .................. 1048
Selçuklu hâkimiyeti ................ 1055


On üçüncü asırda Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan bir beylik. Aslen Türkmen bir âiledendirler. Beyliğin kurucusu ise Şemseddin Yaman Candar’dır.

On üçüncü asrın sonlarında Selçuklu hükümdârı İkinci İzzeddîn Keykavus’un oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd’un birinci hükümdârlığı zamânında (1293-1298), bunun kardeşlerinden olup memleket dışında bulunmakta olan Rükneddîn Kılıç Arslan bir gemi ile Kırım’dan gelerek Sinop’a çıkmış ve oradan da Kastamonu’ya gelmiş ve vâli tarafından hüsn-i kabul görmüştü (1291). Bu târihlerde Kastamonu vâliliğinde Emir Çoban’ın oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan bulunuyordu. Kılıç Arslan, Yavlak Arslan’ı kendisine atabeğ yaparak hümükdârlığını ilân etti ve Moğollarla birlikte üzerine gelmekte olan kardeşi Mes’ûd’un kuvvetlerini dağıttı ise de, Mes’ûd’a yardıma gelmekte olan Şemseddîn Yaman Candar karşısında bozguna uğradılar. Yavlak Arslan maktûl düştü. Bu durum üzerine Yavlak Arslan’ın ıktaı (karşılığında asker beslemek şartıyla istifâdesine verilen toprak) Kastamonu ve havâlisi, İlhan Geyhatu tarafından Şemseddîn Yaman Candar’a verildi.

Şemseddîn Yaman’ın hangi târihte vefât ettiği ve nereye defnedildiği belli değildir. En yakın ihtimâl vefâtının 14. yüzyıl başlarında olmasıdır.

Şemseddîn Yaman Candar’ın ölümü üzerine Kastamonu’nun eski sâhibi Yavlak Arslan’ın oğlu Hüsâmeddin Mahmud Bey, derhal harekete geçerek Kastamonu’yu işgâl ettiğinden, Şemseddîn Yaman Candar’ın oğlu Süleymân Paşa, Eflâni tarafına çekilerek orada oturmaya mecbur olmuştu. Süleymân Paşa 1309’da Eflâni’den kalkarak âniden Kastamonu üzerine baskın yapmış, Mahmud Beyi sarayında muhâsara ederek, yakalayıp öldürdükten sonra burasını beyliğine merkez yapmıştır. Süleymân Paşa 1335 yılına kadar İlhanlıların hâkimiyetini tanıdı. İlhanlı hükümdârı Ebû Saîd Bahâdır Hanın ölümünden sonraki beş yılda ise müstakil olarak hükûmet sürdü. Anadolu’da İlhanîlerin nüfûzu sarsılmaya başladığı sırada Süleymân Paşa tedbirli hareket ederek İlhanîlerin vezîri Emir Çoban Anadolu’ya geldiği zaman onu karşılamış ve sadâkatini arz eylemiş bu halden istifâde ile de hudûdunu genişletmeye muvaffak olmuştu.

Süleymân Paşa, Pervâneoğullarından Gâzi Çelebi zamânında Sinop’u kendi hâkimiyeti altına aldı ve Gâzi Çelebi’nin 1322’de vefâtından sonra burasını doğrudan doğruya ilhâk ederek idâresini büyük oğlu Giyâsüddîn İbrâhim Beye verdi. Bu arada Taraklı ve Safranbolu’yu da beyliğine katan Süleymân Paşa kendi adına para da bastırdı.

Süleymân Paşanın 1339’da küçük oğlunu kendine veliaht yapmasını bahâne eden büyük oğlu İbrâhim, babasına isyân ederek Kastamonu’yu zapt ile hükümdâr oldu. Süleymân Paşanın nasıl vefât ettiği ve veliaht Çoban’ın âkibeti mâlûm değildir. İbn-i Battûta Süleymân Paşanın 70 yaşında olduğunu beyân ettiğine göre, ölümünde 80 yaşında olması muhtemeldir. İbn-i Battûta Süleymân Paşayı uzun sakallı, güler yüzlü, vakûr ve heybetli olarak tavsif etmektedir. İbrâhim Beyin hükûmeti uzun sürmedi ve 1345’te vefât etti. Yerine amcası Emir Yâkub’un oğlu Âdil Bey geçti. Zamânı hakkında fazla mâlûmât bulunmayan Âdil Bey, 1361 yılında ölünce, yerine Osmanlı târihlerinde Kötürüm Bâyezîd diye anılan oğlu Celâleddîn Bâyezîd hükümdar oldu.

Bâyezîd Bey, sert, haşin ve acımasız bir zâd idi. O, kendisinden sonra oğlu İskender’i hükümdar yapmak istiyordu. Diğer oğlu Süleymân Paşa bundan dolayı kardeşi İskender’i öldürüp, Osmanlı hükümdârı Murad Hüdâvendigâr’ın yanına kaçarak onu babası aleyhine tahrik etti. İkinci Süleymân Paşa, Osmanlı kuvvetleri ile Kastamonu’ya gelerek babasını Sinop’a kaçırmış ve bu sûretle Beylik ikiye bölünüp Süleymân Paşa Kastamonu Beyi olmuştur. Daha sonra Bâyezîd Bey, oğlunun, Osmanlılarla arasının açılmasından istifâde ederek Kastamonu’ya hücum ile Süleyman’ı kaçırdı ise de, Süleymân Paşa Osmanlıların yardımı ile burasını yeniden ele geçirdi (1384). Bu son seferinde hastalanan Celâleddîn Bâyezîd Bey, 1385’te vefât ederek Sinop’taki türbesine defnedildi. Yerine, Sinop Şûbesi hükümdârı olarak, oğullarından İsfendiyâr Bey geçti. Bunun hükümdârlığı uzun sürdüğü için Candar Beyleri Osmanlı târihlerinde İsfendiyaroğulları diye zikredilmiştir.

Osmanlıların himâyesinde Kastamonu Beyi olan Süleymân Paşa, Birinci Kosova Muhârebesinde, yardımcı asker yolladığı gibi, Yıldırım Bâyezîd’in Batı Anadolu beyleri üzerine yaptığı seferde de kuvvet vermişti. Ancak beyliklerin ortadan kalkmasının sırası kendisine geleceğini hisseden Süleymân Paşa, Osmanlılardan yüz çevirerek Sivas hükümdârı Kâdı Burhâneddîn ile ittifak etmiş ve bu sûretle iki defâ Yıldırım Bâyezîd’in elinden kurtulmaya muvaffak olmuştur. Nihâyet 1392 yılında sür’atle Kastamonu’ya gelen Yıldırım Bâyezîd, Kâdı Burhâneddîn ile birleşmelerine meydan vermeden Candaroğulları kuvvetlerini bozguna uğrattı. Süleymân Paşa öldürüldü. Böylece Candar Beyliğinin Kastamonu şûbesi Osmanlıların eline geçti. Sinop tarafına taarruz etmeyen Bâyezîd, İsfendiyar Bey ile anlaşarak Kıvrım yolunu hudut kesti.

Ankara Muhârebesinden sonra, Menteşeoğlu Mehmed Beyle berâber Tîmûr’a tâzimlerini arz eden İzzeddîn İsfendiyâr Beye, Kastamonu da dâhil olmak üzere, bütün Candar Beyliği devredildi. İsfendiyar Bey, Fetret Devrinde Îsâ ve Mûsâ Çelebilere mümkün olduğu kadar yardımda bulundu. 1413 yılında ise Osmanlı tahtında hâkimiyeti ele geçiren Çelebi Mehmed’in Eflak üzerine yaptığı seferlerde kendisinden yardım isteğine karşılık oğlu Kâsım Bey kumandasında asker göndermekle mukâbelede bulundu.

İsfendiyâr Bey, emri altındaki bölgelerden, Çankırı, Kalecik ve Tosya’yı en çok sevdiği oğlu Hızır Beye vermek istedi. Babasının bu icrâatına gücenen büyük oğlu Kasım Bey Eflak seferinden dönüşte Kastamonu’ya gelmedi ve bu yerlerin Osmanlı himâyesinde bulunmak şartıyla kendisine terk edilmesini istedi. Çelebi Mehmed, Kasım Beyin bu arzusunu muvâfık bularak harekete geçti. Ancak İsfendiyar Beyin red cevâbı karşısında, Kastamonu üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, onu Sinop’a çekilmeye mecbûr etti. Nihâyet Kastamonu ve Küre Candaroğullarında kalmak şartıyla diğer bölgeler Osmanlılara terk edildi. Onlar da bu bölgeleri kendileri adına Kâsım Beye verdiler. İki beylik arasında uzun bir süre devâm eden iyi ilişkiler, Çelebi Mehmed’in ölümü ve Osmanlı Devletindeki iç karışıklıktan istifâde etmek isteyen İsfendiyâr Beyin, oğlu Kâsım Beye taarruzu ile bozuldu. Kâsım Beyin elinden eski bölgelerini alan İsfendiyar Bey, daha sonra Osmanlılara âit Safranbolu’yu muhâsara ettiyse de, muhârebede mağlûb olarak yaralı hâlde Sinop’a kaçtı. Osmanlı kuvvetleri bakır mâdeni ile meşhûr Küre’yi zabtettiler. Bu durum üzerine İsfendiyar Bey, torununu (İbrahim Beyin kızını) İkinci Murâd’a vermek ve Bakır Küresi hâsılâtının bir kısmını Osmanlılara terk ve lüzûmu hâlinde asker göndermek, bir de Kâsım Beyin yerlerini iâde etmek sûretiyle sulh teklif ederek bu şartlarla anlaşma imzâlandı (1424).

İsfendiyar Bey, yaşı yetmişi geçmiş olduğu hâlde 1440 yılında vefât etti ve Sinop’daki türbesine defnedildi. Yerine oğlu Tâceddîn İbrâhim Bey geçti ise de, üç buçuk yıl kadar bir saltanat sürdü. 1443 Mayısı sonunda öldü.

İbrâhim Beyin yerine büyük oğlu Kemâleddîn İsmâil Bey geçti. İsmâil Beye kardeşi Kızıl Ahmed Bey muhâlefet ederek, Osmanlıların yanına gitti. Osmanlılar, Ahmed Beyin teşvikiyle Mahmud Paşa komutasında Kastamonu üzerine asker sevk ettiler. İsmâil Bey Sinop’a kaçarak müdâfaa hareketine girişti. Müdâfaadan bir netîce elde edemiyeceğini anlayınca da hayâtına ve çocuklarına dokunulmayacağına dâir teminat alarak kaleyi teslim eyledi (1461). Fâtih Sultan Mehmed, Sinop önünde orduya iltihak ederek, İsmâil Beyle görüştü ve ona akran muâmelesi yaptı. Otağının kapısında karşıladı. İsmâil Bey el öpmek istediyse de, Fâtih Sultan Mehmed kardeşim hitâbıyla boynuna sarılarak öptü.

Osmanlı pâdişahı, İsmâil Beye başlangıçta İnegöl, Yenişehir ve Yarhisar taraflarını ve oğlu Hasan Beye de Bolu sancağını vermişti. Fakat İsmâil Bey kendisine Rumeli’de bir yer verilmesini ricâ edince Filibe’ye nakledildi. Hükümdârlığında olduğu gibi Filibe’de de hayırlı vakıflar yaptı. 1479 târihinde orada vefât etti. İsmâil Beyin yerine hükümdar olan Kızıl Ahmed Beyin saltanatı ise iki üç ay sürmüş ve beylik tamâmiyle Osmanlıların eline geçmiştir.

Candaroğulları, Birinci Süleymân Paşadan beyliğin son bulmasına kadar yaklaşık yüz altmış sene devâm eden saltanatları zamânında, ilmî ve sosyal müesseselerle memleketlerini îmâr etmişlerdir. Ayrıca ilim ve sanat adamlarını himâye ile kendi adlarına ithâf edilen pekçok Türkçe eser yazdırmışlar, bu sûretle Türkçenin ilim dili olmasına her bakımdan îtinâ göstermişlerdir. Candaroğullarından Celâleddîn Bâyezîd Beyin Araç kasabasında bir câmi, İsmâil Beyin Kastamonu, Sinop ve beyliğin diğer merkezlerinde câmi, mescid, han, hamam, çeşme gibi eserleri vardır. İsfendiyar Bey zamânında Kastamonu, Anadolu’daki ilim merkezlerinden biri olmuştur. Daha sonra burada Sancakbeyliği etmiş olan Osmanlı şehzâdeleri de Candaroğulları zamânındaki ilim ve edebiyât cereyanlarını devâm ettirmişlerdir.

İlim ve fazîlet sâhiplerini himâye eden, destekleyen ve dâimâ onlarla berâber olan Candaroğulları hükümdârları adına yazılmış eserler arasında en önemlileri şunlardır: Süleymân Paşa adına tasavvuftan Farsça İntihâb-ı Süleymâniye ismiyle Allâme Şîrâzî’nin bir eseri; Celâleddîn Bâyezîd adına, Ebû Mihnef’ten tercüme edilen üç bin beyitli Maktel-i Hüseyin Mesnevîsi; İsfendiyâr Bey adına göz hastalıklarına dâir Sinoplu hekim Mü’min bin Mukbil tarafından telif edilen Kitâb-ı Miftâh-ün-Nûr ve Hazâin-üs-Surûr; Hızır Bey adına tercüme edilen Mîrâcnâme, Kâsım Bey adına yazılan Ömer bin Ahmed’in kaleme aldığı on beş bâb üzerine kırâat-ı seb’aya dâir olan Risâle-i Münciye isimli Türkçe tecvid kitabı.

Candarbeyliği iktisâdî durum itibâriyle iyi bir mevkide bulunuyordu. On üç, on dört ve kısmen on beşinci asırlarda pek ehemmiyetli olan Sinop ticâret limanı bu beyliğin elinde bulunuyordu. Sinop vâsıtasıyla, Anadolu emtiasını ve kendi mallarını ihrâç ettikleri gibi, Cenevizlilerin getirdikleri malları da içeri alıyorlardı. Bir ara Samsun’u da elde eden Candaroğulları burada bir kalesi olan Cenevizlilerle ticârî muâmelede bulundular. Kastamonu’nun en mühim ihrâç eşyâsı bakır ile demirdi. Bilhassa birincisi pek önemli ve makbuldü. Bu ihrâcât dolayısıyla beylik külliyetli gelir temin etmekteydi. Cenevizlilerle alış verişlerinde Candaroğullarının çift balık resimli bakır sikkeleri görülmüştür. Candarbeyliği zamânında Kastamonu atları meşhur ve Arab atları gibi şeceresi olup yüksek fiatla satılırdı. Ayrıca dışarıya doğan ve şâhin gibi av kuşları ihrac edilirdi.

Candarbeyliğinin Sinop limanında tersânesi ve donanması olduğu mâlum ise de, bu donanmanın miktarına ve faaliyetine dâir fazla bilgi yoktur. Pervâneoğullarından Gâzî Çelebiden sonra, Candaroğullarına geçen Sinop’ta donanma faaliyetleri görüldü. Nitekim Candarbeyliği donanmasının 1361’de Kefe’yi Cenevizliler’den almalarına ramak kalmıştı. Osmanlılar zamânında da Candaroğullarından kalan Sinop tersânesinde kadırgalar yapılmıştır.


Candarlı Beyleri Tahta Geçişi
Şemseddin Yaman Candar .................. 1292
Birinci Süleyman Paşa ........................ 1309
Birinci İbrahim Paşa ............................ 1399
Âdil Bey bin Ya’kûb .............................. 1345
Celâleddin Bâyezid .............................. 1361
İkinci Süleyman Şah ............................ 1384
İsfendiyar Bey bin Bâyezid .................. 1385
Tâceddin İkinci İbrâhim Bey ................ 1440
Kemâleddin İsmâil Bey ........................ 1443
Kızıl Ahmed Bey .................................. 1461


Hindistan’ın Cavnpûr bölgesinde 1394 senesinde Melik Server adında bir bey tarafından kurulan devlet.

Tuğluk Sultânı Mahmud, Delhî’nin doğusunda ayaklanan Hindûlara karşı Melik Server’i gönderdi. Bölgede sükûneti sağlayan Melik Server, Sultân-üş-Şark ünvânıyla Cavnpûr’da bağımsızlığını ilân etti. Kısa zamanda topraklarını genişletti. Tîmûr’un Hindistan Seferi sırasında tarafsız kaldı. Fakat o sene vefât etti (1399). Yerine evlâtlığı Melik Karanfil geçti. Melik Karanfil, Mübârek Şâh ünvânını alarak kendi adına hutbe okuttu ve para bastırdı.

Mübârek Şâh, 1402’de ölünce, yerine kardeşi İbrâhim geçti. Sultan İbrâhim’in ilk zamanları karışıklıklarla geçti. Hindû Kralı Raca Ganeş Müslümanlara çok baskı yapıyordu. Bu baskıyı kaldırmak için Şeyh Kutb-ül-Âlem’in isteği üzerine (1409-1414) Bengâl’e yürüdü. Raca Ganeş, oğlunu İslâmiyeti öğrenmesi için Şeyh Kutb-ül-Âlem’e gönderince seferden geri döndü.

Sultan İbrâhim dînine çok bağlı olup, âlimleri ve edipleri korurdu. Cavnpûr’da büyük kapılarıyla meşhur Atala Câmiini yaptırdı.

İbrâhim Şahın 1436 senesinde ölümü üzerine oğlu Mahmud Şah tahta geçti. Mahmud Şâh zamânında Delhi ile Cavnpûr arasında uzun süren harpler başladı. Bu savaşlara Behlül Lûdî’nin Multan’ı almak için sefere çıkması sebeb oldu. Behlül Lûdî seferdeyken, onu istemeyen bâzı beyler, Mahmud Şahı Delhi’ye dâvet ettiler. Mahmud Şah da Delhi’yi kuşattı. Seferde olan Behlül bunu haber alınca, sür’atle geri döndü. Mahmûd Şahın ordusunu bozguna uğratarak Delhi’yi kurtardı. 1457 senesindeki bir harpte Mahmud Şâh öldü. Yerine oğlu Muhammed geçti. Muhammed kısa bir süre sonra tahttan indirilerek yerine kardeşi Hüseyin geçirildi.

Hüseyin Şah, Multan’daki Seyyid Hânedânının son hükümdârı Âlem Şahın dâmâdıydı. Tahta çıkınca, Behlül ile dört senelik bir anlaşma yaptı. 1466-67 senesinde babasının intikâmını almak için, büyük bir orduyla harekete geçerek Gvalyar’a kadar fethetti.

1473 senesinde karısı Celîle’nin teşviki üzerine 140.000 atlı, 1400 filli büyük bir orduyla Delhi üzerine yürüdü. Delhi havâlisinin tamâmını ele geçirdi. Behlül’ün elinde yalnız Delhi kaldı. Behlül, başka yerden yardım alamayınca, barış istedi. Hüseyin Şah, sulh teklifini kabul etmedi. Behlül’ün ordusu 18.000 kişiydi. İki ordu Cemre Nehrinin iki yakasında bir müddet karşılıklı beklediler. Hüseyin Şah, önlerinde yer alan nehre güvenerek birliklerini etrâfı yağma için gönderince, Behlül bunu fırsat bilip, nehri geçerek Hüseyin Şahın ordugâhını bastı. Hüseyin Şâh, harp meydanından kaçtı.

Hüseyin Şâh birkaç defâ Delhi üzerine yürüdü ise de hepsinde mağlub oldu. En sonunda Behlül Lûdî, Cavnpûr şehrini ve ülke topraklarını eline geçirdi. Kendi oğlu Barbey’i 1479 senesinde Cavnpûr’un idâresi ile görevlendirdi. Böylece Cavnpûr Devleti ortadan kalkmış oldu. Ülke de Delhi’ye bağlandı. Delhi ve Bengal Sultanlıkları arasında bulunan Cavnpûr Sultanlığı, kuvvetli bir Müslüman devletiydi. Başta bulunan sultanlar, İslâmiyetin yayılmasında önemli rol oynadılar. Cavnpûr, doğunun Şîrâz’ı diye meşhur oldu. Bilhassa İbrâhim Şah zamânında Cavnpûr’da İslâmî mîmârînin güzel bir mahallî ekolü gelişti.


Cavnpûr Şarkî Sultanları Tahta Geçişi
Melik Server ................................................ 1394
Mübârek Şah................................................ 1399
İbrâhim Şah.................................................. 1402
Mahmud Şah................................................ 1440
Muhammed Şah .......................................... 1457
Hüseyin Şah ...................................... 1458-1479


İlhanlılardan sonra Irak ve Âzerbaycan’da hâkimiyet kuran Türkleşmiş Moğol Hânedânı.

Celâyirlilerin ataları, Cengiz Hana ilk yıllarında büyük yardımlar yapmış ve bunlardan bâzıları mühim devlet kademelerine yerleşmişlerdi. Celâyirlilerden Emir Hasan Büzürg, İlhanlıların ileri gelen komutanlarındandı. İlhanlı Sultanı Ebû Saîd’in ölümü ile çıkan karışıklıktan istifade ederek devletin idaresini eline geçirmeye çalıştı. 1340 yılında Bağdat’ta bağımsızlığını ilân etti.

1356 yılında ölünce yerine oğlu Şeyh Üveys geçti. Üveys, Âzerbaycan ve Tebriz’i peşinden de Musul ve Diyarbekir’i ele geçirdi (1364). Celâyirli Devleti en geniş sınırlarına ulaştı. Şeyh Üveys’in vefatı üzerine yerine oğlu Hüseyin geçti (1374). Muzafferîler ve Karakoyunlularla mücadele eden Sultan Hüseyin, kardeşi Ahmed tarafından 1382’de öldürülmesi üzerine iç karışıklıklar başladı. Sultan Ahmed Âzerbaycan ve Irak’ı, diğer kardeşi Bâyezîd de Irak-ı Acem ve Doğu Anadolu taraflarını alarak ülkeyi paylaştılar. Fakat 1393’te, Timur Han, Bağdat üzerine yürüyüp Sultan Ahmed’i kaçırttı. Memluk hâkimiyetindeki Şam’a sığınan Sultan Ahmed, bilahare Bağdat’a geri döndü. Timur’un tekrar gelmesi üzerine Osmanlılara sığındı (1400). Timur Hanla Yıldırım Bâyezîd Hanın arasının açılmasına sebeb oldu.

Ankara Savaşı (1402) sonrasında Şam’a sığındı ise de,Timur Hanın baskısı ile Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf’la birlikte hapsolundu. İki sultan, hapiste dostluklarını ilerletip, ülkelerinin sınırlarını tesbit ettiler. Serbest bırakıldıktan bir süre sonra Timur Hanın vefat etmesi (1405) üzerine çıkan karışıklıklardan istifadeyle ülkelerine döndüler. Bir süre devam eden iki sultanın dostluğu bir yaylak meselesinden dolayı açıldı (1410). Yapılan savaş neticesinde Ahmed Celayir’i esir alan Kara Yusuf, onu çocukları ile birlikte öldürttü. Bağdat’ta Şah Mahmud adında bir çocuk Celâyirli tahtına geçirildi ise de Karakoyunlular, Bağdat’ı da ele geçirip Celâyirli hâkimiyetini ortadan kaldırdılar (1411).

Celâyirlilerin bir kolu, Irak-ı Arap’ta bir müddet hükümran olduysa da, Karakoyunlu istilası neticesi hayatiyetleri sona erdi (1432). Celâyirliler döneminde İlhanlı istilası sırasında yakılıp yıkılan Bağdat yeniden îmâr edildi. Yapılan güzel eserlerle şehir, tekrar ilim merkezi olmaya başladı. Emir Hasan’ın başlattığı Mircâniye Medresesinin inşaatı, Şeyh Üveys zamanında tamamlandı. Türk unsurlar, Irak’ın her tarafına yayıldı. Ülkede Türkçe, Arapçadan sonra ikinci dil oldu. Şâirler ve edipler, Celâyirli sarayında toplandılar. Celâyirli idarî teşkilâtı, devamı oldukları İlhanlıların idârî teşkilatının aynısı idi. (Bkz. İlhanlılar)


Celayirli Hükümdarları Saltanatı
Tâceddîn Hasan Büzürg ...................... 1336-1356
Birinci Üveys ........................................ 1356-1374
Celâleddîn Hüseyin .............................. 1374-1382
Gıyâseddîn Ahmed .............................. 1382-1410
Şah Mahmud........................................ 1410-1411


Çağatay ülkesi olarak da anılan Batı ve Doğu Türkistan ile Mâverâünnehr topraklarında Çağatay Hanın kurduğu devlet.

Çağatay, Cengiz Hanın eşi Börte Uçin’den olma ikinci oğludur. Cengiz Kânunu’nu en iyi bilen ve tatbik edendir. Diğer kardeşleri ile birlikte babasının Çin, Harizm seferlerine katılıp, Çin, Afganistan ve Hindistan’a gitti. Cengiz Han 1227 senesinde ölünce yerine kardeşi Ögedey hükümdâr oldu. Çağatay ise, babasının ölümünden sonra savaşlara katılmadı. Uygur ülkesi ile Semerkant, Buhârâ arasındaki ülke onun hâkimiyeti altındaydı. Moğol Kânunu’nu iyi bildiği için, Moğollar arasında îtibârı fazlaydı. İslâmiyete düşman olup, Müslümanları sevmezdi. İslâmî usûlde hayvan kesmeyi ve gusl abdesti almayı yasaklamıştı. Kardeşi Ögedey’in ölümünden sonra hastalandı. Doktorlar hastalığına çâre bulamayınca, Moğol âdeti gereğince 1241’de îdâm edildi.

Çağatay’ın ölümünden sonra sırasıyla Mütegenimoğlu Kara Hülâgü ve Kağan Göyük (1246-1248) ve daha sonra da Çağatay’ın oğullarından Yişü Müngke başa geçti. 1251 senesinde karışıklıklar çıktı. Batıda Batu Kağan, kendi adına para bastırarak Müngke’nin iktidârını böldü. Yişü Müngke’nin 1259’da ölmesinden sonra, Çağatay’ın torunu Algu, iktidâr mücâdelesinden faydalanarak Afganistan ve Harizm’e hâkim oldu. Saltanatını daha da kuvvetlendirerek Arık Baka’yı yenince, Orta Asya’nın tek hâkimi oldu. Algu’nun 1266’da ölmesiyle Ögedey’in oğullarından Kaydu kağan olup, 1301 yılına kadar Çağatayları idâre etti. Ölümüyle önce oğlu Çopar, daha sonra 1307 senesinde de Barak Hanın oğlu Duva başa geçti.

Duva, Çağatay Hanlığının gerçek kurucusu kabul edilmektedir. Yerine oğlu Kebek hükümdâr oldu. Bunun zamânında ilk Çağatay parası basıldı. 1326’da kardeşi Tarmişirin başa geçti. Bu hükümdâr İslâm dînini kabul ederek Alâeddîn adını aldı. Doğuda Cengiz Kânunu’na bağlı olan Çağataylar, Alâeddîn’e karşı ayaklandılarsa da İslâmiyetin Çağatay ülkesinde yerleşmesini engelleyemediler. Zâten güç dengesi de Türklerin tarafına kaydığından, Çağatay soyu müessiriyetini gittikçe kaybetti. Alâeddîn Hanın ölümünden sonra 1370 târihine kadar Türk Beyleri Çağatay prenslerini kukla hâline getirdi. Timur Han zamânında bâzı Çağatay prenslikleri varsa da, 16. yüzyılda Özbekler tarafından bunlar da Mâverâünnehr’den atılmışlardır.

Çağatay Hanlığı Hânedânını bâzı araştırmacılar Türk olarak göstermekteyseler de, Cengiz Hanın Moğol soyundan geldiğini bütün kaynaklar yazmaktadır. Çağatay ve sonraki idârecileri de Cengiz’in torunlarıdır. Böyle olmasına rağmen şu bir gerçektir ki, ülkede Türk nüfûsu bulunmaktaydı. Ülke daha sonra da Türk hâkimiyetine girip Türkleştiği gibi, İslâm dîni de yayılmıştır.

Çağatay dili ve edebiyâtı: Çağatay’ın adına nisbetle verilmiş, Ali Şir Nevâî (1441-1501) ile onu takib eden Asya şâirlerinin kullandıkları edebî Türk lehçesine ve bu dille yazılmış eserlere Çağatay adı verilmektedir. Eski ve yeni doğulu batılı dil bilginleri Çağatayca kelimesini kullanmaktadır. Çağatayca; Çağatay, İlhanlı ve Altınordu devletlerinin ilim çevrelerinde 13 ve 14. yızyıllarda gelişerek, 20. yüzyılda Özbek edebiyâtının meydana gelmesine kadar devâm eden Doğu Türkçesidir. (Bkz. Türk Edebiyâtı)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Recep 1438
Miladi:
26 Nisan 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter