Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!



Safevî Devletinin kurucusu. Erdebilli Şeyh Safiyyüddinin tunudur. Babası Râfizî Şeyh Haydar,
annesi Akkoyunlu Uzun Hasanın Katerina Despina adlı hanımından olan kızı Halime Begümdür.
1487de doğdu. İsmâil-i Safevî diye de bilinir. Türklerin Hatay kabilesindendir. 1493te babası Haydar,
Şirvan Hükümdârı Sultan Yâkubun kuvvetleriyle yaptığı muhârebede öldürüldü. İsmâil Safevî ve
kardeşleri, dayısı Sultan Yâkub tarafından ölümden kurtarılıp, Şiraz Vâlisi Mansûr Bey Purnakın
yanına gönderildi. Şiraz Vâlisi, İsmâil Safevî ve kardeşlerini hapsettirdi. Akkoyunlu Rüstem Bey
tarafından kurtarılan Şah İsmâil Safevî ve kardeşleri Erdebile gittiler. İsmâil, babası Şeyh Haydarın
müridleri tarafından saklanarak gizlendi. Geylan, Gaskar, Rast ve Lâhicâna gidip, gizlice faaliyette
bulundu. Babasının müridleri ve dostları etrafında toplı.
1500de harekete geçen İsmâil Safevî Şirvana varıp babasının kâtili olan Ferruh Yesârı katletti ve
Şirvanı aldı. 1501de Âzerbaycanı ele geçirdi. Akkoyunlulardan Arran ve Diyarbekir Hükümdarı
Elvend Beyi 1502de mağlup edince Tebrize geldi. Tebrizi merkez yaptı ve merasimle taç giyerek
“Şah” ünvanını aldı. Şah İsmâilin kurduğu devlete ve hanedana, dedesi Safiyeddin-i Erdebilîden
dolayı Safevîler denildi. (Bkz. Safevîler)
Şah İsmâil, kurduğu devleti bozuk Râfizî inancıyla teşkilâtlırıp, yayılma siyâseti tâkip etti. Bütün
İslâm ülkelerine halife, mürid ve fedâilerini gönderip, alenî ve gizli Safevî propagası yaptırdı.
1503te Irak-ı Acem, Fars ve Kirmanı, Kâzaranı büyük katliam ve tahriple zaptetti. Kâzaranı alınca
adaki Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsini kılıçtan geçirdi. Bu katliamları Osmanlı Devletinin tepkisine
sebep oldu. 1504te Yezdi alıp, kışın İsfehana geldiyse de Osmanlı-Safevî münasebetleri düzelmedi.
1505te Kazvine gelip, Eshâb-ı kirâmdan, büyük mücâhid, Seyfullah lakaplı, Irak Fâtihi Hâlid bin Velid
soyundan gelen Hâlidiyyeleri imhâ etti. 1507de Dulkadirli AlâüddevleBeyi mağlup etti. Erciş, Ahlat ve
Bitlisi ele geçirip, Elbistana kadar ilerledi. Diyarbekir Hâkimi Emir Bey, Şah İsmâile bağlılığını arz
ettiyse de, ahalisinin ekserisi Ehl-i sünnet olan şehir Safevîleri kabul etmediler. Diyarbekir, uzun
mücâdelelerden sonra Safevî tahakkümü altına girdi.
1508de Bağdatı aldı. Şehirde büyük tahribat ve katliamlarda bulundu. Başta İmâm-ı Azam Ebû
Hanife hazretlerinin Azamiyedeki türbesini ve Ehl-i Beytten büyük âlim, mürşid-i kâmil ve evliyâyı
kirâmdan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ve daha pekçok Ehl-i beyt, Eshâb-ı kirâm ve Ehl-i sünnet
âlimlerinin kabir ve türbelerini tahriple Müslümanları katlettirdi. Bağdata vâli tâyin edip, Abbasî
halifeliğini küçültmek için ona “Halifet-ül-hülefâ”, yâni halifelerin halifesi ünvanını verdi.
1509da Baküyü zaptetti. Safevîlerin doğusundaki Sünnî Özbekler, Hasanı ele geçirince, Özbek
Hanı Muhammed Şeybânî Hana haber gönderip, bölgeden çıkmalarını istedi. İsteği kabul edilmedi.
1510da vukû bulan savaşı Safevîler kazı. Esir edilen Muhammed Şeybânî Hanın kafasını kestirip,
kafatasını şarap kadehi yaptırdı; derisine de saman doldurarak zafer alâmeti olarak Osmanlı Sultanı
Bâyezîd Hana gönderdi.
1511de Mâverâünnehr Seferine çıktı. Belh dâhil Mâverâünnehrdeki birkaç şehri antlaşmayla alıp,
Iraka döndü.
Şah İsmâil bizzat katıldığı seferlerle hâkimiyetini genişletirken, İslâm ülkelerine gönderdiği dâî denilen
halifelerine de Safevî ideolojisini propaga ettirip taraftarlarını çoğaltarak, Râfiziliği yaydırıydu.
Anadoludaki dâîlerinden Şeytan Kulu da denilen Şah Kulu BabaTekeli de GüneyAnadoluda faaliyet
gösterip, Safevî propagası yapıydu. Şah Kulu, on beş bin kişilik silâhlı kuvvet toplayıp Sultan
İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında 1511de isyân etti. Konya ve Kütahya civârında pekçok
tahribatta bulundu. Üzerine gönderilen kuvvetleri bozdu. Sivas yakınındaki Gedik Hanı mevkiinde
Vezir-i âzam Hadım Ali Paşa tarafından öldürüldü. Taraftarları İrana sığındı. Şah Kulunun taraftarları
yolda kervan soygununa katılınca, Şah İsmâil bunları cezâlırdı.
1512de Emir Ahmed İsfehanîyi Mâverâünnehr Seferine gönderdi. Safevî dusu Özbeklere yenildi.
Özbekler, Hasanı tekrar ele geçirdiler. Şah İsmâil bizzat Hasana gidip, bölgeyi tekrar Safevî
hâkimiyetine aldı. Safevîler, Osmanlı Devletinin aleyhine Mısır Memlûkleri ve Hıristiyan âlemiyle iyi
münâsebette bulundular. Sünnî Özbek Hanı Ubeyd Han, babası Muhammed Şeybânî Hanı katledip,
kafasını şarap kadehi yapan Şah İsmâile karşı Osmanlı Sultanı Selim Han yardım isteyip, ittifak
teklif etti. Sultan Selim Han (1512-1520) bu talep ve teklifle Râfizi meselesini halletmek için Şah
İsmâile ağır ithamlar bulunan arka arkaya üç mektup gönderdiyse de, Şah bunlara hiç cevap vermedi.
Osmanlılar 1514te İran Seferine çıkınca, Sultan Selim Han, İstanbuldan Doğu Anadoluya kadar
gelmesine rağmen Şah İsmâil meydana çıkmadı. Şah İsmâile gönderilen son mektupta, Sultan Selim
Han, Safevî Şahı için ağır ifâdeler kullanınca Çaldıran Meydan Muhârebesine çıkmak zunda kaldı.
Bu nâmede; Osmanlı dusunun uzun bir yoldan gelip epeyden beri muhârebe için düşman dusu
aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı, pâdişâhların ellerindeki memleketlerin nikâhlıları olduğu,
erkek ve yiğit olanın onu nâmahreme (yabancıya) çiğnetmeyeceğinden bahsedilerek; Şah İsmâile
miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edilerek, ayrıca kadın elbiselerinden hırka, şal
ve çarşaf gönderildi. Şah İsmâil bu ağır ifâdeli nâme ve elbiseler üzerine devrin en büyük devleti
Osmanlılarla muhârebeyi kabul etmek zunda kaldı.
23 Ağustos 1514 târihinde meydana gelen Çaldıran Meydan Muhârebesinde Şah İsmâil ve Safevî
dusu, Osmanlı dusu ve Ehl-i sünnetin hâmisi Sultan Selim Hana bir gün bile mukâvemet edemedi.
Çaldıranda Safevî dusu, Osmanlı teknik üstünlüğü ve kuvvetli îmânı karşısında eriyip gitti. Şah
İsmâil tahtını, tacını ve hatununu muharebe meydanında bırakıp, kaçtı (Bkz. Çaldıran Muhârebesi).
Tebrize çekildi. Mağlubiyet üzerine, teselliyi içkide aradı. Kendini bütünüyle içkiye verip, zevk ve
eğlenceye düşkün, sefih bir hayat yaşadı. Özbekler Hasana tekrar sâhip oldular.
Şah İsmâil içki ve zevk âleminde günlerini geçirirken, Safevî devlet adamları harekete geçti. Bebek
yaştaki oğlu Tahmasb Safevî, atabeg îlân edildi ve Emir Sultan Han da yardımcı tâyin edildi. Şah
İsmâil sefâhat âlemindeyken, Osmanlıya karşı kini azalmadı. Alman İmparatu Şarlkene mektup
gönderip, Osmanlı Devletine karşı yardım ve ittifak talebinde bulundu. Fakat Şah İsmâil Safevî; tahriki
sonucunda Osmanlı Devletine karşı Hıristiyan âleminin çıkardığı dunun 1526da Mohaçta
mağlubiyetini göremedi.
Şah İsmâil, 23 Mayıs 1524te Âzerbaycanın Serâb şehrinde öldü. Cenâzesi Erdebile getirilip, Şeyh
Safinin yanına gömüldü. Cesur, intikamcı ve zevkine düşkün olan Şah İsmâilin aynı zama Türkçe,
Farsça ve Arapça şiirleri mevcuttu. Hece ve aruz vezninde şiirlerin toplığı Dîvânından başka
Deknâmesi de vardır.




Safevî şahlarının üçüncüsü. Şah Tahmasbın oğludur. Gençliğinde babası Şah Tahmasb (1524-1576)
zamânında uzun yıllar hapis yattı. Kahkaha Kalesindeki mahkûmiyeti sırasında Safevî şahı babası
Tahmasb 1576da ölünce, kızkardeşi Perihan vâsıtasıyla hapisten kurtarıldı. İktidar yolu açıldı. Rumlu
(Anadolulu) Avşar ve Tekeli gibi Türk oymaklarının desteğiyle kardeşi Haydar Mirzayı öldürüp, İkinci
Şah İsmâil-i Safevî adıyla 22 Ağustos 1576da Safevî tahtına geçti. Ehl-i sünnet olup, Şâfiî
mezhebindeydi.
İkinci Şah İsmâil, Safevî Şahı olmasıyla iktidarını kuvvetlendirme faaliyetini başlattı. Safevî devlet
kadrosunu sarmış sapıklara karşı temizlik hareketine başladı. Kendi adamlarını devlet kadrolarına
tâyin etti. Râfizîliği yasaklayıp, sünnîliğini ilân etti. Devlet kadrosundan uzaklaştırdığı memurlar ve
sapıklar, aleyhine propaga başlatıp, devlete isyan ettiler. Bunlardan, tespit ettiği, Şah Tahmasbın
adamlarından ve askerlerden otuz binini cezâlırdı. Ehl-i beyt, Eshâb-ı kirâm ve İslâm âlimlerine küfr
ve kötülemeleri tadan kaldırdı. Câmilerde halîfe hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer hazret-i Osmanın
kötülenmesini yasakladı. Müslümanlara hürriyet tanıdı. Âdil ünvanını aldı. Doğu Anadoludaki Osmanlı
Devletine tâbi emirlerin teveccühünü kazı.
İkinci Şah İsmâil Safevî ülkesinde kısa zama büyük hizmetler ve icraatlar yaptıysa da, doğru
yoldan ayrılmış Safevîlerin düşmanlığını kazı. 24 Kasım 1577de zehirletilerek, bir rivâyete göre de
Safevî askerlerinin isyânı üzerine şehit edildi. Safevî tahtına kardeşi Muhammed Hüdâbende geçti.



Türk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası
Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde
Mâverâünnehrde Semerkla Belh arasında Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını
çok seven babası Emir Turagay, Tîmûra aklî ve naklî ilimleriyle kumanlık bilgilerini ehil hocaların
elinden öğretti. Tîmûr, babasının vefâtından sonra emirler arasında geçimsizlikler yüzünden
memlekette anarşinin hâkim olması üzerine siyâsete karıştı. Mâveraünnehr Hâkimi Emir Hüseyin ile
birlikte Doğu Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Tîmûra karşı mücâdele verdiler. 1370te Emir Hüseyin ile
arası açılan Tîmûr, onun ölümünden sonra Mâverâünnehre tek başına hâkim oldu ve Semerka
gelerek tahta çıktı. Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Tîmûr Han, yedi senede İranı hâkimiyeti
altına aldı. Âzerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arabı ele geçirdi. Yine 1371 ve 1379 yıllarında yaptığı
seferlerle Harezmi kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Tîmûr Han, 1389a kadar beş
sefer yaparak Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamışa yardım edip, destekleyerek
Altındu hükümdarı yaptı. Toktamış Han, Tîmûr Hana ihânet edince, 1390 ve 1391de onu iki kere
mağlup etti. İtil Irmağı doğusuna hâkim oldu. Daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 1399da
Kuzey Hindistanı zaptederek büyük başarılar kazı. Yaptığı bütün savaşları kazanan Tîmûr Han
1401-1402de Suriyeyi, 1402 Ankara Savaşı sonunda bâzı Osmanlı topraklarını hâkimiyeti altına aldı.
Böylece Çine ve Delhiye kadar bütün Asyayı, Irak, Suriye ve İzmire kadar Anadoluyu aldı. 200.000
kişilik bir dunun başında Çine sefere giderken 1405te vefât etti.
Tîmûr Han ilim sâhibi, âlim, büyük bir hükümdardı. Âlimleri severdi. Pekçok medrese ve kütüphâne
yaptırdı. Bilhassa Semerkant şehrini îmâr etti. Burada pekçok sanat eserleri yaptırarak, örnek ve
zengin bir şehir hâline getirdi. Tüzükât-ı Tîmûr adıyla kânunlar çıkardı ve kendi târihini kendi yazdı.
Çağatay dilinde yazdığı bu kitaplar Farsça ve Avrupa dillerine de tercüme edildi. Avrupa edebiyatında
kendisine geniş yer verilmiş, 16. yüzyıldan îtibâren hakkında pekçok eser neşredilmiştir. Bu eserlerin
pekçoğunda Tîmûr Han iyi kalpli ve büyük hükümdar olarak bahsedilmektedir. Osmanlı hükümdarı
Sultan Birinci Bâyezîd Han (1389-1402) ile harp ettiği için bâzı Osmanlı târihçileri bunu kötülemektedir.
Ancak Tîmûr Hanın Ankara Savaşından sonra İzmiri Hıristiyan şövalyelerden temizlemesi,
Anadoludaki sapık fırka mensuplarını cezâlırması, bu seferin hayırlı netîcelerindendir.
Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü, doğudan Moğol putperestliği, güneyden Hind Budizmi, batıdan
Fars zerdüştlüğünün baskısı ve etkisi altındaydı. Tîmûr Han, devletinin mânevî temellerini dayadığı
evliyâullahla Türkleri yeniden İslâmlaştırdı.
Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü göçebeydi. Tîmûr Mâverâünnehri şehirleştirdi. Obaları iskan etti.
Su kanalları inşâsıyla toplumu tarıma geçirdi. Büyük şehirleri ticâret yollarına bağladı. Fetihleriyle
âlimleri, sanatkarları Orta Asyaya topladı.
İlim adamlarına saygı gösteren, onları kuyan Tîmûr Han, Teftâzânî gibi büyük âlimleri meclisinde
bulundurur, nasihatlerini dinlerdi. Âlimlere karşı o kadar saygısı vardı ki; Buhara caddesinden
geçerken Muhammed Behâeddîn Buhârî (kuddise sirruh) hânekâhının halılarının silkildiğini öğrenince,
İslâmiyete olan sevgi ve saygısının çokluğundan aya yaklaşıp, tozları yüzüne sürerek bu bağlılığı
belirttiği rivâyet edilmektedir. Devrinde yaşayan İslâm âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara
karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî hazretleri bunlardan biridir.
Zamânında Fadlullah-ı Hurûfî tarafından kurulan ve “Hurûfîlik” adı verilen sapık fırka mensupları
yayılmaya başladı. Kendisini tanrı îlân ederek bütün dinleri reddeden, kitaplarında dinsizlik ve
ahlâksızlıkları anlatan Fadlullahı, Tîmûr Han, oğlu Miranşaha emir vererek 1393te öldürttü.
Tekkelerini dağıttı. İslâm ülkelerindeki bu dinsizlerin çoğunu temizledi. Tîmûr Han, Hurûfî adındaki din
ve ırz düşmanlarının yayılmasını önleyerek, İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için sahte (Hacı
Bektâş-ı Velî hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan) Bektâşî, yâni Hurûfî tarikatının müritleri, Tîmûr Hanı
sevmez, onu hep kötülerler.
Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Tîmûr Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara,
oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:
1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammedin şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her zaman
her yerde İslâmiyeti tuttum.
2. Etrâfımda olan adamları 12ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idârede
bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması için
istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.
3. Düşman dularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim. Hükûmet
idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuy gibi görünürken her şeyi
basîretim altında bulundurdum.
4. Hükûmet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir
üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini
yapardı.
5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa
oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatluğun hükümdârı
oldum.
6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazım.
7. Seyyitlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü
Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla istişare
ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara zerre
kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri
sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.
8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim
onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim
(davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.
9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her eyâlet
ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.
10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle,
diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere
fenâlıklarını iâde eyledim.
11. Oğul, tun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve
saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.
12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saâdeti,
çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekküretmek bçtur. Onlar cihâda koşuy ve
hayatlarını fedâ ediylar.
Tîmûr Han kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı.
Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi. Bir sefere
girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş
esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu.
Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han Türk târihinin ender yetiştirdiği
devlet adamlarından biridir. Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç
durmadan onun Altındu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve
karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissî
yumlara girmektedirler.
Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız”, “Biz ki Türkoğlu Türküz”, “‘Biz ki milletlerin en kadîmi
ve en ulusu Türkün başbuğuyuz” diyen Tîmûr Han Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da
bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:
“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz.
Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında
saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları
olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin
çatısınıİslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulığı
sürece onlara aykırı hareket etmekten sakındım.”



Selçuklu Devletinin kurucusu. Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Beyin tunudur. Babasının adı
Mikaildir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gazâ akınında şehit düşünce, dedesi
Selçukun yanında büyüdü. Çocukluğu Cendde geçti. Büyük bir îtinâ ile yetiştirildi. Âilesinden dînî ve
millî terbiye alıp, mükemmel silâh kullanmasını öğrendi.
Selçuk Beyin vefâtıyla amcası Arslan Yabgunun Selçuklu âilesinin reisliğini almasına, kardeşi Çağrı
Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefâtından sonra iki kardeş Cend şehrini terk ederek batıya
göç ettiler. Burada Mâverâünnehr hükümdarı İlek Nasrın kendilerine karşı düşmanca siyâseti üzerine
Çağrı Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler. Tuğrul Bey, Karahanlılar ülkesinde
haps edildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han dusunu yenip pekçok esir aldı. Alınan esirler karşılığı
Tuğrul Bey serbest bırakıldı. Tekrar Mâverâünnehre döndüler. Buhara hâkimi Karahanlı Ali Teginin
aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey de yeni vatan keşfi için
Rum Gazâsına çıktı. İki kardeş, Rum Gazâsından alınan ganîmetlerle çok zenginleştiler.
Arslan Yabgu, 1205te Gaznelilerce esir alınıp, Hindistanda haps edilince, iki kardeş tak iktidar
sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderliği Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca,
ikili liderlik sistemi yerine amcaları Musayı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler. 1034
sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara âni bir baskın yapınca,
zayıfladılarsa da, tekrar toplılar. On bin kişilik kuvvet toplayarak Gaznelilere âit Hasana girdiler.
Gazneli Mesûdun dusunu 20 Haziran 1035te Mesâda yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesâ,
Ferâve ve Dihistanı aldılar. Ayrıca TuğrulBeye GazneliMesûd tarafından hâkimiyet alâmetlerinden
olan hilat, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey antlaşmayla Nesâda Gaznelilere tâbi federal
bir devlet kurmuş olmasına rağmen, resmî îlânı yoktur.
Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedan mensupları toprak sâhibi olunca, Oğuz boyları ve kabile reisleri
yanlarına akın edip, toplılar. Tuğrul Bey, çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli Mesûda
önceki üç şehrin dar geldiğini bildirip, 1037de Merv, Serahs ve Bâverdiyi de istedi. Bu şehirlere
karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Hasandaki asâyişi temin etme taahhütünde
bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey küçük gruplar hâlinde akın harekâtı yaptırdı.
Çağrı Beyin idâre ettiği akınlarda Selçuklular Cüzcan, Tâlekan ve Faryâbdan Reye kadar harekâtta
bulundular. Selçuklu akınlarını durdurmak için Gazneli Mesûdun gönderdiği du Serahs yakınında
1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey, hükümdar îlân edildi. Bu
kurultay kararı ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin kuruluşu olarak kabul edilir. Tuğrul Bey Nişapurda
kalıp, Çağrı Bey Mervde melikler meliki olarak, askerî harekâtları idâre ederek du kumanlığı
yaptı.
Tuğrul Beyin Nişapurda istiklâlini îlân etmesi, Gaznede hoş karşılanmadı. Çağrı Bey, 1039 yılında
Gaznelilerle iki kere muhârebe yapıp, yenildi. Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedanları, Gazneli
Mesûdun düzenli dusuna karşı gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar. Gazneli Mesûd, antlaşma
istedi. Tuğrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Hasandan çıkarabileceklerini tahmin
ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mesûdun 1040
Baharındaki Tûs ve Serahs istikâmetindeki harekâtı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup,
harekete geçmesini istediler. Tuğrul Bey, 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhasta Gazneli dusuyla
karşılaştı. Gazneliler ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merve hareket edince, Tuğrul Beyin
kumasındaki Selçuklular, sağdan ve soldan taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Danakan Kalesi
önünde yapılan asıl muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 târihinde kazanılan
Danakan Zaferiyle, Tuğrul Bey tekrar tahta oturdu. Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen
ganimetle zenginleşip, kumanlara pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplı. Kurultayda
devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar yapıldı. Bağdattaki Abbasî Halifeliğine bağlılık ve hürmet
ifâde eden mektup gönderildi.
Çağrı Beyin 1060ta vefâtına kadar tak iktidar sistemine göre hareket edilmesine rağmen, devleti
temsil yetkisi Tuğrul Beye âitti. Tuğrul Bey hükümdarlığını ve Selçukluları maddî güçlerle
kuvvetlendirdiği gibi mânevî olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek alıydu. Tebaasının
refah seviyesini yükseltip, duyu askerî sisteme göre teşkilâtlırıydu. 1040 Danakan Zaferi ve
1043te devlet merkezini Reye taşıması sebebiyle Bağdattaki Abbâsi Halîfesi El-Kaime tekrar
bağlılığını arz etti. Tuğrul Beyin Abbasî Halîfesiyle münâsebeti Sünnî İslâm dünyasında büyük îtibâr
kazanmasına sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslâm âlimlerinden olup, sosyal
ve devlet idâresi hakkında Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan Maverdîyi gönderdi. Tuğrul
Bey, ülkesinde hutbeyi Abbasî Halîfesi adına okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karşı yardım
talebini kabul etti. Halîfeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifâdesi olup, şunları ihtivâ
ediydu: Halîfeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekkede Hac yapmak ve Hac yollarını
Bedevîlerin taarruzundan kumak, Suriye ve Mısırda Fâtimîlerle harp etmektir. 1055te Bağdata
gelip, hutbede adı okundu. Selçuklu Hânedanı ile Abbasîler arasında evlenmeler münâsebetiyle
akrabalık kuruldu. Halîfe, Çağrı Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056da evlendi. Tuğrul Bey de
Halîfenin kızı ile 1062de muhteşem bir düğün merâsimiyle evlendi. Bağdattayken zâlim Büveyhîler
ve sapık Fâtimîlere karşı mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli
hükümdarını öldürerek, Bağdat ve sünnî âlemini katliam ve tahripten kudu. Selçukluların batısındaki
Bizans ülkelerine fetih harekâtı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankaleye gelip, Malazgirti
fethetmek istediyse de kışın yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı kaldırdı. Tuğrul
Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle kendine âsî olan üvey kardeşi İbrâhim Yınalın isyânını 1058de
bastırıp, onu cezâlırdı.
Tuğrul Bey, devâmlı mücâdeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler başardı. Dünyânın en
büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslâm âlemine çok hizmeti geçti. Mâverâünnehrden
Anadoluya, Iraktan Âzerbaycan ve Kafkasyaya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi
sekiz ülkeye kendi hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde iktisâdî hayat gelişip, refah
seviyesi yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp, büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilâtı
muazzam şekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilâtı, devrinde ve
sonra kurulan Türk ve İslâm devletlerine nümûne oldu. Tuğrul Bey, yirmi beş yıl adâlet, ihsan ve
gazâlarla geçen hükümdârlıktan sonra, hastalı. Yetmiş yaşlarında Rey yakınlarındaki yazlığında 5
Eylül 1063 târihinde vefât etti. Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul
Bey âdil, vakur, cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından sevilen bir
hükümdar ve dusunca tam bağlanılan kuvvetli bir kumı. “Kendime bir saray yapıp da yanında
bir câmi inşâ etmezsem, Allahü teâlâdan utanırım.” sözü Tuğrul Beyin dînî duygularını çok güzel ifâde
etmektedir.



On beşinci yüzyılda yetişmiş Müslüman-Türk astronomi âlimi, Semerkant sultânı. İsmi, Muhammed
Taragay bin Muinüddîn Şahruh Bahadır Mirzadır. Güney Âzerbaycandaki Sultaniyye şehrinde 22 Mart
1394 târihinde doğdu. Tîmûr Hanın tunudur.
Sarayda iyi bir öğrenim gördü. On bir yaşında Kurân-ı kerîmi ezberledi. Arapçayı mükemmel bir
şekilde öğrendi. Bursalı Kâdızâde-i Rûmîden ders aldı. Genç yaşında önemli ve ağır sumluluklar
yüklendi. 1413te on dokuz yaşında Hasan ve Mâverâünnehr eyâletine hâkan nâibi gönderildi.
Kendisine başşehir seçtiği Semerkantta, idârî serbestliğe sâhip, müstakil bir hükümdâr gibi hareket
etti. Bu görevindeyken babasının verdiği her emri itâatle yerine getirirdi. Ona karşı olan saygı ve
bağlılığını belirtmek için Herata giderek ziyâret eder, yaptığı ve yapmayı düşündüğü devlet işleriyle
ilgili bilgi verir müşâverede bulunurdu. Bu arada eline geçirdiği imkânlardan istifâdeyle astronomi ve
matematik gibi fen bilimleri üzerinde çalıştı. Dünyâ ilim târihinin, zamânına kadar yetiştirdiği en büyük
astronomi âlimi olarak şöhret yaptı. Âlimleri kudu. Yumuşak huylu, dâimâ yeni şeyler araştıran ve
öğrenen bir kimseydi. Her zaman ciddî konularla ilgilenir, ilim için gerekli tamı meydana getirmeye
çalışırdı.
İlme merâkı kadar devlet ve hükûmet işlerine de ilgi duyan Uluğ Bey, Semerkantta 38 sene
hükümdârlık yaptı. İdârî hizmetlerinin yanında ilmî çalışmalara büyük önem verdi ve sarayını bir
akademi hâline getirdi. Devrinin meşhur ilim adamlarını topladı ve ortaya attığı meseleleri tartışmalara
açtı. Sarayı; matematik ve astronomi âlimlerinin olduğu kadar, sanatkâr, şâir ve ediplerin de toplantı
yeriydi. Fen alanında araştırmalar yapmak üzere Çine heyetler gönderdi. Zamânında baştaSemerkant
ve Buhârâ olmak üzere, bütün ülke, Türk mîmârisinin en seçkin eserleriyle donatıldı. Birçok ilim ve
hayır müesseselerini faâliyete geçirdi. Ayrıca; tarım, ticâret ve ekonomiye büyük önem verdi. Oğlu
Abdüllatif tarafından tahttan indirildi. 25 Ekim 1449 Cumartesi günü, eski düşmanlarından Abbâs
tarafından kılıçla feci bir şekilde katledildi. Dedesi Tîmûr Hanın yanına defnedildi.
Hayâtını Türk-İslâm dünyâsı kültür ve medeniyetinin gelişmesi ve yükselmesine vakfeden Uluğ Bey,
yalnız Türk-İslâm ilim târihinde değil, dünyâ târihinde de önemli yeri olan bir fen âlimiydi. Bilhassa
astronomi ve matematiğe karşı derin bir ilgi ve alâka göstererek, hayâtı boyunca bu ilimlerle meşgul
oldu. İlmî araştırma ve incelemeye çok meraklıydı. Hocası Bursalı Kâdızâde Rûmî ve devrinin ünlü
astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşidin matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi ilminin
tedkiki, geliştirilmesi ve bu ilme hizmet vermesi husûsunda kendisine çok tesirleri oldu. Daha sonraları
Ali Kuşçu da bu ilmî çalışmalara katıldı.
Uluğ Bey tarafından Semerkantta kurdurulan rasathânedeki astronomi çalışmaları, astronominin
bugünkü ileri seviyesine gelmesinde şeref payına sâhiptir. Astronomiyle ilgili çalışmalarının temelini,
matematikteki trigonometrik esaslar teşkil etmektedir. Bu sebepten Uluğ Bey, trigonometri ilmi
üzerinde geniş çalışmalar yaptı. Bir derecelik yayın sinüs değerini hesaplamak bu yolda yapılan
çalışmaların ilkini teşkil eder. Kendisinden önceki doğu ve batı dünyâsındaki tahmînî ve takribî bilgileri
bırakıp, ilmî esasları tespit ederek trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı.
Uluğ Beyi dünyâya tanıtan, astronomi alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhur eseri
Semerkantta yaptırdığı büyük rasathânedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce yapılan bu
rasathânedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan
hesaplar, günümüzün astronomik hesaplarına tıpatıp uymaktadır. 1420 senesinde tamamlanan
rasathânenin ilk müdürü Gıyâseddîn Cemşiddir. Daha sonra Kâdızâde Rûmî, sonra da Ali Kuşçu bu
vazîfeye getirilmiştir. Rasathânenin yer üstündeki kısmı üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak
için kullanılan rub-ı dâire Ayasofya Câmiinin kubbesi kadardı.
Uluğ Bey, İlhanlılar zamânında yapılan rasadları yeniden inceledi. Kontrolden geçirdi ve yeni rasadlar
yaptı. On iki sene süren bu çalışmasının netîcesini ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla
anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîcini ortaya koydu. Önceki zîclerin eksiklerini tamamlayan bu eser
devrin ilmî esaslara dayanan tek cedveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiy ve yıldızların
hareketlerini daha mükemmel gösteriydu. Eser, bilim târihinde Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsînin
hazırladığı zîclerden sonra üçüncü büyük zîc olarak tanınmaktadır. Eserde genellikle gökyüzünün
güneyinde kalan kırk sekiz takımyıldız konu edilmiş ve bu takımyıldızlar içerisinde bulunan 1018
yıldızın kodinatlarını en doğru biçimde tespit etmiştir.
Eser dört bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm; farklı kimseler tarafından kullanılan değişik
kronolojik sistemleri belirtir. İkinci bölüm; pratik astronomi bilgilerini ihtivâ eder. Üçüncü bölüm; dünyâ
merkezli kâinât sistemine göre, gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleriyle ilgilidir. Dördüncü
bölüm astrolojiden bahseder. Eser 1665 senesinde İngilizceye tercüme edilerek Oxfdda basıldı.
Fransızca tercümesi 1853te Farsça metniyle birlikte basıldı. Esere Ali Kuşçu ve tunu Mirim Çelebi
tarafından şerhler yapılmıştır.
Uluğ Beyin ayrıca Dört Ulus Târihi adlı başka bir eseri olduğu söylenmektedir. Bu eser Moğol
İmparatluğunun parçalanmasından sonra kurulan Çin ve Moğolistan, Altındu, Hülâgu haleflerinin
idâresinde olan İran ile Çağatay haleflerinin Orta Asyadaki devletlerinden bahseder. Farsça olan eser,
zamânımıza kadar intikâl etmemiştir.
Uluğ Beye, Batı dünyâsı ilim adamları, “15. asır astronomu” ünvânını vermişlerdir. Ayrıca
MilletlerarasıAstronomi Derneği tarafından Ayın görünen yüzeyinde bir bölgeye Uluğ Bey Krateri adı
verilmiştir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Recep 1438
Miladi:
24 Nisan 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter