Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!



Göktürklerin Kutlug devri kumandanlarından, Bilge Kağanın kardeşi. Babası, Göktürklerde millî şuuru
uyırarak, İkinci Hâkanlık devrinin kurucusu İlteriş Kutlug Kağan, annesi İl-Bilge Hâtun idi. Babası
Kutlug Kağanın 692 senesinde vefât ettiğinde, yedi yaşındaydı. Ağabeyi Bilge ile amcası Kapagan
Kağanın yanında büyüyüp, yetişti. Atabeki, büyük edip ve prens Yolluğ Tegin idi. Onun terbiyesinde
yetişip, Türk töresini, devlet idâresini ve lüzumlu âdab ve erkânı öğrendi. Küçük yaşından îtibâren
Bilge ile berâber amcası Kapagan Kağanın yanında akınlara, seferlere katılmaya başladı.
702 senesinde devlet hizmetine girdiğinde, on altı yaşında idi. Amcası Kapagan Kağan ile
Mâveraünnehrdeki Suğdakiler üzerine yapılan sefere katıldı. Muvaffakiyetle dönüldü. 706 senesinde
elli bin kişilik Çin dusunun imhâ edilmesinde çok büyük hizmeti geçti. Piyâde kuvvetleriyle hücuma
geçerek Çin kumandanını esir etti. Esir Çin kumandanını Kağana gönderdi. 707 senesinde Çinliler ile
yapılan muhârebede üç at değiştirecek kadar çetin mücâdelelere katıldı. Yaralanmasına rağmen
muhârebeye devâm etti. Bu muhârebede Çin dusu yok edildi. Çinlilerin teşvik ettiği isyanların
bastırılmasında mühim hizmetlerde bulundu.
Kapagan Kağanın 716 senesinde vefâtıyla, ağabeyi Bilgenin kağanlığa geçmesine çalıştı ve muvaffak
oldu. Kendisi cesâret ve muharipliği ile meşhûr olduğundan, du kumandanı ve doğu bölgesi
şadlığına getirildi. İç isyanların ve taht kavgalarının bastırılmasında vazîfe aldı. Âsîleri mağlub ederek,
Türklerin birlik ve berâberliğini sağladı. 731 târihinde Moga Kurgandaki karargâhında öldü. Onun
ölümü başta Bilge Kağan olmak üzere Türk milletini mâteme boğdu.
Kül Tegin adına âbidevî bir eser yapıldı. Orhun Nehri sâhilinde Orhon Âbideleri veya Türük Bengü
Taşları da denilen eser, Türk yâni Orhon Alfâbesiyle yazıldı. Âbide, Yollug Tegin tarafından yazılıp, 21
Kasım 731de Orhun Nehri sâhiline dikildi. Âbidede; Alpliği, cesâreti, muhâripliği, kumandanlığı ve
Türk Milletine hizmeti edebî bir lisanla anlatılır. Kül Tegin Âbidesi, Göktürk Târihi, kültürü, Türk dil ve
edebiyâtı yönünden emsalsiz bir eserdir. Âbidenin metni Türkçe yazılmış, ayrıca Çince tercümesine
yer verilmiştir.




Büyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslandır. 1055te doğdu. Büyük Selçuklu
Devletinin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, “Ebul-Feth” (fetihlerin babası veya pekçok
fetih yapan) lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim
gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan Seferinde bulundu. Böylece küçük yaştan îtibâren devlet
idâresi ve duyu sevk etme husûsunda tecrübe kazı.
Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı gibi meziyetleri, Sultan
Alparslan tarafından veliahd seçilmesinde rol oynadı. Hânedânın kurucusu olan Selçuk Beyin mezarını
ziyâretten dönüşte, Hasan yakınındaki Radyanda veliahd îlân edildi. Melikşahın veliahdlığı Halife
Kaim bi Emrillahın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazı. Veliahdlığı sırasında devletin çeşitli
cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehr Seferinde şehit olan Sultan Alparslanın yerine
Devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan
kıymetli devlet adamı Nizamülmülkü vazifesinde bıraktı.
Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072de Mâverâünnehr Seferinin intikamını
almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmizi yağma etti ve Belh şehrinde kendi
adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigil-kendde Selçuklu kumandanı Ayazı esir aldılar.
Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşahın amcası olan Kirman Meliki Kavurdun, Sultan Alparslan
zamanında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen
halledilmesinin zamanının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu
hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073te Kerecde
yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurdu mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurdun
ölümüyle devlet içinde âsayiş yeniden temin edildi. Abbasî Halîfesi Kaim bin Kadir (1031-1075)
tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle
Melikşah, sultanlığını iyice kuvvetlendirdi. Halife tarafından Muizzeddin ve Celâlüddevle lakaplarının
lâyık görülmesinin yanısıra, o zamana kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet makam ve
hâkimiyetinin tağı” mânâsına gelen “Kâsım emirül-müminîn” lakabı da verildi.
İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmizi kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada
Karahanlı Şemsülmülk Nâsırın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden
vazgeçmedi. Tirmizi muhâsaraya başladı. Emir Savteginin ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya
ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülkün sulhü kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk
özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı.
Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegini gönderdi. Ancak Gazneli hükümdârı İbrahim bin
Mesud, Melikşahın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve
hediyelerle iyi münasebetler tesis edildi. Sultanın kızı Gevher Hatunun, Gazneli veliahdı Mesud bin
İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu.
Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamanında en geniş hâle getirdiği
devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yaptı.
Malazgirt Zaferinden sonra, batıya yönelenSelçuklular; buraların fethi için Kutalmışoğulları, Mansur,
Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak
Bey gibi Türkmen reislerinin harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi.
Selçuklular Anadoluya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan bu ülkenin
vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans
derebeylerinin baskısıyla her yönden eziliydu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank
birliklerinin halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli
hisseden her komutanın imparatluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadoluyu dağınık bir hâle
getirmişti. Bu durum, Anadolunun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işine oldukça kolaylık
sağladı.
Böylelikle Selçuklu akıncılarının Anadoluyu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni
Boğaziçine kadar dayı. Güneybatıda ise Milete kadar uzı. Neticede Anadoluda hareket
hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniatesin Türkmen askerinin ve Selçukluların
himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadoluda Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriydu.
Anadolunun fethine memur Süleyman Şâh, İzniki de ele geçirerek Boğaziçini kontrol altına aldı. Bu
fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çine elçilik heyeti göndererek, Selçukluların
doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı.
1084te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed bin Cüneyrin komutasında Diyarbekir bölgesinin
fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle yanında Artuk Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra
4 Mayıs 1085te şehre girdiler. Diyarbekirin düşmesiyle Mervânîler Devleti tadan kalktı. Ayrıca
bölgede bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi.
Musulun fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi
müteakip Musula gelen Melikşah, büyük bir merâsimle karşılı. Ancak Belhte çıkan bir isyanı
bastırmak üzere geriye döndü ve liyakatini ispat eden Şerefüddevleye Musul emirliğini verdi.
Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru seferlerine devâm
eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah zamanında da seferlerine devam etti. Uzun
süre muhâsara ettiği Dımeşk (Şam) şehrini Mart 1076da Selçuklu Devletine kattı. Dımaşkın
alınmasından sonra, câmilerde okunan Şiî-Fatimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini
Halife El-Muktedi (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devletinin temel
politikası olan Şiî-Fâtımî Devletinin tadan kaldırılmasına uygun olarak, Mısıra doğru sefere devam
etti. Fakat bu hareket Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsızın
Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Emirliğe getirilen Melikşahın kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile
Antakyaya gelen Süleyman Şahın arasının açılması, burada bir buhranın doğmasına yol açtı.
Süleyman Şâh Halebe doğru harekete geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak
Melikşahın yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şâhın ölmesiyle Tutuş,
Halebi muhâsara etti. Melikşahın meşhur Selçuklu Kumandanları yanında olduğu halde Suriyeye
gelmesiyle çekildi. Melikşah bölgede âsayişi yeniden tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan
Melikşah, dönüşte hilafet merkezi olan Bağdatı ziyâret etti. Halife El-Muktedi tarafından iki kılıç
kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi.
Sultan Alparslan zamanında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşahın tahta geçmesinden kısa bir
süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79da Kafkasya Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi
tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete
bağlılıklarını arttırdı. Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmaile verdi.
Doğuya yaptığı seferlerle de Mâveraünnehr bölgesini Selçuklu topraklarına kattı. Semerk Hanı
Ahmed bin Hizrin halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine
çıktığı sefer neticesinde Buhara, Semerk, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi.
Anadoludan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devletinin esas gâyelerinden birisi de Mekke ve
Medine şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına okunması ve bir Şiî devleti olan
Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin alınması ve hutbenin hâlife adına okunması, halledilmesi
mühim meselelerden biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin
vazifelendirildi. Gevherayinin kumasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk Yarınkuş gibi emirlerin de
içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicazdan başka Yemen ve Adenin de Selçuklu Devletine
katılmasını tamamladılar.
Sultan Melikşahın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan Sabbâhın Bâtınî
faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslanın hâcibliğine kadar yükselmiş fakat onun ölümünden
sonra Nizamülmülkle arasının açılması üzerine Mısıra kaçmıştı. Burada sapık İsmailiye fırkasının
yolunu tuttu. Reye döndükten sonra kırdığı câhilleri etrâfına toplayarak eşkiyalığa başladı.
Sonradan Doğu İsmailiye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı. İlk olarak Taberistanda sapık
propagasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle
tâkip ediliydu. Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol açtı.
Üzerine Emir Yuntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak Yuntaşın âni olarak vefâtı Bâtınî
propagasının artmasına yol açtı. İkinci bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşahın vefâtı
(1092), seferi yarıda bıraktı.
Melikşah, bir insanın en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât etti. Yirmi senelik
saltanatı esnasında devleti Kaşgardan Batı Anadoluya, Kafkasyadan Yemene kadar genişletti.
Bağdatta vefât eden Sultanın naaşı İsfahana nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki
türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı
olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların
kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi.
Sultan Melikşâhın sâhip olduğu ünvanlara kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı
fetihlerde hiç mağlub olmadığı için “Ebül-feth”; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için
“Es-Sultânül-âzam, Sultânül- âlem, Şehinşâh-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından
dolayı “Es-Sultânül-âdil” gibi lakabları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun
hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriydu:
“Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve
halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.”
Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim,
Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir duya,
mükemmelen idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşahın, veziri Nizâmülmülk ile tesis
ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik
edildi.



Büyük Hun İmparatluğu hâkanı. Orta Asyada yaşayan Hunların bilinen ilk Yabgusu Tumanın
(Teoman) oğludur. Mîlâddan önce üçüncü yüzyılın talarında doğdu. Çocukluğundan îtibâren iyi bir
komutan ve muhârib olarak yetiştirildi. adı sonradan konuldu. Adı Çin kaynaklarında yazıldığı gibi olup,
Çin dil bilimcileri (sinologlar), “Motun, Maoton, Modok, Mado, Mode, Mete” olarak okumuşlardır.
Umûmî Türk târihi bilginleri; bu bakımdan adının; Çinlilerin Türkçe adları kaydetmek usûlünden, “Batur,
Bağatur, Bahadır” olması gerektiği îzâhatını yaparlar.
Mete, Tuman Yabgunun büyük oğlu olduğu için, Hun veliahdı idi. Ancak Metenin üvey annesi, kendi
oğlunu Hun hükümdârı yapmak için Tuman Yabguyu kırdı. O çağlarda Orta Asyada güçlü
kavimler karşılıklı olarak birbirlerine, zayıf kavimler de güçlü kavimlere rehineler gönderirlerdi. Bu bir
nevi saldırmazlık antlaşmasıydı. Tuman da oğlu Meteyi batı komşusu Yüeçilere rehine olarak
gönderdi. Sonra misilleme yoluyla oğlunun Yüeçiler tarafından öldürülmesi düşüncesiyle âniden bu
güçlü komşularına savaş îlân etti. Fakat Mete Yüeçilerin elinden kurtulmayı ve babasının yanına
dönmeyi başardı. Tuman ona on bin kişilik bir birlik verdi. Mete, demir disiplin altında eğittiği bu
tümene bir sürek avı sırasında babasını öldürterek tahta geçti (M.Ö. 209).
Mete kendisine râkib olabilecek kişilerden kurtulduktan ve devlet içerisinde âsâyişi sağladıktan sonra
tahta çıkış törenini icrâ ettirerek “Şanyu” ünvânını aldı. Hun tahtına genç ve tecrübesiz bir hakanın
çıktığını gören Moğol Tung-hular bu fırsattan istifâde etmek istediler. Meteden önce hızlı koşan atını
ve sonra da hanımlarından birini istedi. Mete devlet adamlarının karşı çıkmasına rağmen bu istekleri
yerine getirdi. Tung-hu hükümdârı bu defâ da iki devlet arasında boş bulunan toprak parçasının
kendisine verilmesini istedi. Mete bu talebi de Devlet Meclisinde müşâhade ettirdi. Bâzı üyeler, at ve
kadın verilmişken böyle bir toprak parçasının önemi olmayacağını söyleyerek vermeye râzı oldular.
Fakat Mete, toprağın devletin esâsı olduğunu, topraksız devlet olamayacağını söyleyerek, verelim,
diyenlerin başlarını vurdurdu. Kararlı bir şekilde dusunu alarak doğuya doğru sefere çıktı.
Tung-huları müthiş bir yenilgiye uğrattı. Reislerini öldürdü. Moğol Tung-huların bir daha kendilerine
gelemediği bu zaferden sonra, Hun sınırları doğuda Moğolistanın doğusuna kadar genişledi.
Mete ikinci seferini, Hunluları iktisâdî yönden güçlendirmek için; Doğuyu Batıya bağlayan İpek
Yolunu elde etme gâyesiyle Yüeçiler üzerine yaptı ve onları yendi. Hâkimiyetini kuvvetlendirmek için
Türk kabîlelerini tek bayrak altında birleştirmeye teşebbüs edip, muvaffak oldu.
M.Ö. 201de Hun Devletini iyice kuvvetlendirince, üç yüz bin atlı ile Doğu komşusu Çine sefer açtı. Çin
İmparatunu Bağ Teng Dağında kuşattı. Atları, Türklerin dört renk, dört yön usûlünce cepheye alıp;
yağızları (kara) kuzeye, duları (al, kırmızı) güneye, bozları batıya, kırları doğuya yerleştirdi. Çinliler
sayıca Hunlardan çok fazla olduklarından kesin netice alınamadı. Hâtununun “Çin alınamaz, alınsa
bile idâre edilemez.” sözü üzerine diplomatik münâsebetlerde bulundu. Çin İmparatu ile anlaşıp,
kuşatmayı kaldırdı. M.Ö. 198 yılındaki Türk-Çin Antlaşması süresiz olup, Çin Seddi hudut kesilerek,
Çin haraca bağlı. Mete düşmanları olan Moğollar ile Çinlileri mağlup ederek, hudutları emniyet
altına aldıktan sonra Türkleri iktisâdî yönden güçlendirmek istedi. Türkistandaki büyük ticâret ve tarım
merkezlerine hâkim oldu. Türkleri siyâsî yönden birleştirip, bir bayrak altında topladı. Hun Devletini
teşkilâtlırdı. Türk dusunu onlu sisteme göre, onlu, yüzlü, binli, on binli bölümlere ayırarak, onbaşı,
yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı, rütbelerinde kumanlar tâyin etti. Hudutların emniyetini sağlayıp,
fetihlerinin yanında devleti de teşkilâtlırdıktan sonra; Mîlâddan önce 174 yılında öldü. Yerine, Çin
kaynaklarında adı “Ki-yo” olarak bilinen oğlu, Gökhan geçti.



Büyük Selçuklu Devleti sultanı. Sultan Melikşahın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092de
vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyarukun yanında yetişti. Sultan Berkyaruk ona Gence
havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Genceye gelerek Arranı da hâkimiyeti altına aldı.
Kumanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti. Yapılan laşmayla
Âzerbaycan, Diyar-ı Bekir ve el-Cezîre kendisine verildi. Sultan Berkyarukun vefâtından (1104) sonra
Bağdata gelerek sSelçuklu tahtına geçti (1105).
Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Barsın isyânını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun
zamır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107de Bâtınîlerin
merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra,
Haçlı dularının tam hâkimiyeti altına giren Suriyede Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. Sultan
Muhammed Tapar Haçlılar üzerine dular gönderdi. Ancak, kumanlar arasında irtibat
sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumanı Emir Mevdûd, Şam Câmiinde bir
Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan Haçlılara karşı Aksungur Psukiyi kumanlığa getirdi. Bu arada
ikinci bir duyu yeniden Alamut üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak
vefât etti (1118). Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan savaşların
duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti dağılmaya yüz tuttu. Sultan
Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ
ved-dîn, Kerîmü Emirül-müminîn ünvanlarıyla tanınırdı.



Selçuklu atabeglerinden. Künyesi Ebül-Kâsım Mahmûd bin İmâdeddîn Zengidir. 1118de Musulda
doğdu. Musul ve Haleb Atabegi İmâmeddîn Zenginin oğludur. İyi bir eğitim ve öğretim görerek, İslâm
terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren babasının seferlerine katılarak kumanlık vasıflarını
geliştirdi.
Babası İmâmeddîn Zenginin 1146da öldürülmesinden sonra Musul Atabegliği oğullarından Seyfeddîn
Gâzi ile Nûreddîn Mahmûd arasında paylaşıldı. Seyfeddîn Gâzi Musul merkez olmak üzere Fırat
Nehrinin doğusunda kalan yerleri alırken, Nûreddîn Haleb merkez olmak üzere Fırat Nehrinin
batısında kalan yerleri aldı.
Bu sırada Zenginin ölümünü fırsat bilen Haçlı liderlerinden İkinci Joscelin, bir kısım Hıristiyan halkla
anlaşarak Urfayı ele geçirmeye muvaffak oldu. Nûreddîn Mahmûd bu haberi duyunca süratle gelerek
kaleyi tekrar ele geçirdi. İhânet eden Hıristiyanları cezâlırdı. Haleb bölgesine hâkim olup,
Hıristiyanların elindeki Keferlâsa ve Artakı aldı.
1148de Seyfeddîn Gâzi Musulda vefât edince bâzı komutanlar Nûreddînin atabeg olmasını istediler.
Fakat Kutbeddin Mevdûd atabeg oldu.
Sincar Vâlisi Nûreddîni dâvet ederek şehri teslim edince, Mevdûd dusuyla harekete geçti. Fakat iki
kardeş arasındaki anlaşmazlık barış ile netîcelendi.Nûreddîn Humus ve Rakkayı alıp Sincarı
kardeşine verdi (1149). Bu târihten îtibâren iki kardeş Haçlılara karşı Müslümanları birleştirmek için
çalıştı. Nûreddîn, Antakya topraklarını zapt etti. Harim civârını yağmalatıp, İnnib Kalesini kuşattı. Sıra
ile Harimi ve Fâmiye Kalesini aldı. Mevdûd da Nûreddînin bu muhârebesine katıldı. 1153de
Hıristiyanlardan Askalanı aldı. Askalanı kaybeden Hıristiyanların Şama yönelmeleri üzerine Şamı
Emir Mucirüddînden alarak kendi toprakları arasına kattı (1154). Esediddîn Şirkûhu Şam vâlisi yaptı
ve Haçlıların saldırılarını bertaraf etti. Sonra Mısır işleriyle alâkadar olmaya başlayan Nûreddîn Zengi
Şirkûh ve yeğeni Selâhaddîn Eyyûbîyi Mısıra gönderdi. 1164 yılında Harimi yeniden Haçlılardan aldı.
1169 yılında Şirkûh, Mısırda hâkimiyeti ele geçirdi. Selâhaddîn Eyyûbî, Nûreddîn Zenginin emriyle
1171 yılında Fâtımîleri tamâmen tadan kaldırdı.
1173 yılında Anadoluya giren Nûreddîn Zengi, İkinci Kılıç Arslana âit bâzı kasabaları ele geçirdi. Bu
esnâda Bağdat Abbâsî halîfesi kendisine Musul, Elcezire, İrbil, Hilât, Sûriye, Mısır ve Konya
hükümdârlığını tasdik ettiğini belirten bir menşûr verdi. Fakat çok geçmeden Sultan Nûreddîn Zengi,
Şamda vefât etti (1174). Kendi yaptırdığı Nûriye Medresesine defnedildi. 1147-1149 yılları arasında
gerçekleşen İkinciHaçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengi,
kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, güçlü bir devlet
kurucusu olan Selâhaddin Eyyûbiyi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. Haleb, Şam, Hama, Humus,
Baalbek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne ve
dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı.
Şamda yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktlarının hizmet verdiği bir sağlık
müessesesiydi. Hadis üniversitesi mâhiyetindeki ilk Dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pekçok kitap vakfetti.
Rasadhâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Dindâr olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında
dahi Kurân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. Ülkesini adâletle idâre ettiği için“Melik-ül-âdil” lakabıyla
tanındı. Haftada iki gün halkın huzûruna çıkarak şikâyetleri dinlerdi. Haksızlıkların önüne geçmek ve
devletin menfaatlerini kumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Haberleşmede
güvercinlerden de faydalı. Kendisinin ve âile çevresinin ihtiyaçlarını, ihsanlarını, şahsî malından
karşılardı. Ganîmetten, âlimlerin helâl dediklerinden başkasını almaz, altın, gümüş kullanmaz ve ipek
giymezdi. Sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sâhip
olmasına rağmen ülkesinde şarabın satılmasını ve içilmesini yasaklayarak, Allahü teâlânın emrine
riâyet edip halkının sağlığını ve memleketin huzûrunu kudu.


Eyyûbîler Devletinin kurucusu. Künyesi, Melik Nâsır Ebû Muzaffer Yûsuf bin Eyyûb bin Şâdîdir. 1137de Tekritte doğdu. Babası Necmeddîn Eyyûb; Âzerbaycanda Erivanın Devin kasabasındaki Hazbânî kabîlesine mensup olup, Büyük Selçuklu Sultânı Mesûd Şâhın Tekrit muhâfızıydı. Selâhaddîn Eyyûbînin çocukluğu, babasının muhâfızlığını yaptığı Tekrit ve Baalbekte geçti. Tekrit, Baalbek ve Şamda yetişip, iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Baalbek ve Şamdayken, babasıyle berâber, Selçuklu atabeklerinden Nûreddîn Mahmûd Zengînin yanında Haçlılara karşı yapılan muhârebelere katıldı. Muhârebelerde cesâret ve yiğitliğiyle dikkat çekti. On yedi yaşındayken, Atabek Nûreddîn Mahmûd Zengînin sarayına alındı. Böylece devlet teşkilâtı ve idâresini de mükemmel bir şekilde öğrendi. Bu sırada babası Necmeddîn Şam, amcası Şirkûh da Humus vâliliğine getirilmişti. Nûreddîn Zengî, 1162de Mısırla ilgilenmeye başladı. Komutanı Şirkûhu Haçlılara karşı savaşması için Fâtımî halifesi El-Adidin hizmetine verdi. Selâhaddîni de yardımcısı olarak onun yanına kattı. Sirkûh emrindeki askerler ve yeğeni Selâhaddînin yardımıyle Mısırda kısa sürede sükûneti sağladı, isyan eden birlikleri bastırdı ve idâreyi eline geçirdi. 18 Ocak 1169 târihinde îdâm edilen vezir Şaverin yerine Şirkûh Mısır-Fâtimî vezîri oldu. Ancak Şirkûhun da çok geçmeden vefât etmesi üzerine Selâhaddîn Eyyûbî 26 Mart 1169da Halîfe El-Adid tarafından amcasının yerine vezîr tâyin edildi. Böylece Selâhaddîn Eyyûbî bir taraftan Nûreddîn Zengînin ordu kumandanı, diğer taraftan Fâtımî vezîri oluydu. Onun gerçekte emir aldığı makam ise Nûreddîndi ve Fâtımî halifesine sâdece şeklen bağlıydı.

Selâhaddîn Eyyûbî bundan sonra icrâatlarında gâyet siyâsî hareket edip, devlet kadrolarına iş bilir ve kâbiliyetli memurlar tâyin etti. Saray, halk, kumandanlar, komşu ve İslâm devletleriyle münâsebetlerini gâyet iyi tutmaya çalıştı. Selâhaddîn Eyyûbînin icrâatları Mısırlı ve Sûdanlı Şiî askerlerin isyânına sebep olduysa da bastırıldı. Böylece Fâtımî sarayında idâreye tam mânâsıyla hâkim oldu. Selâhaddîn Eyyûbînin Mısırdaki icrâatları, başta Papalık olmak üzere, Haçlıları telaşlırdı. Selâhaddîn Eyyûbînin Fâtımî veziri olmasıyla, Müslümanlara karşı ittifâk sistemi bozulan Kudüsteki Frank Haçlıları, Ortadoğu hâkimiyetlerini tehlikede gördüler. Selâhaddîn Eyyûbîyi ortadan kaldırmak üzere Kudüsteki Haçlılara Avrupadan ve Bizanstan takviye kuvvetler geldi. Selâhaddîn Eyyûbî ise, Frank ve Haçlılarla âsî Mısırlılara karşı Selçuklu Atabeği Nûreddîn Mahmûd Zengîden yardım istedi. 1170 yılında Mısıra saldıran Haçlılara şiddetle karşı koyup, geri çekilmeye mecbur bıraktı. 1171de, Kızıldeniz sâhilindeki liman şehri Eyleyi fethetti.

Atabeg Nûreddîn Zengînin isteğiyle 1171de, Cumâ Hutbesini, hasta Şiî Fâtımî Halîfesi Âbid adına değil de Bağdattaki Abbâsî Halîfesi adına okuttu. Selâhaddîn-i Eyyûbînin Mısırda Abbâsî Halîfesi adına hutbe okutması, Müslümanları çok sevindirdi. 1171de Fâtımî Halîfesi Âbid öldü. Bundan sonra Selâhaddîn Eyyûbî Mısırda idâreyi bütünüyle ele aldı.

Abbâsî halîfesi, Atabeg Nûreddîn Zengîye kumandanlarından Selâhaddîn-i Eyyûbînin muzafferiyetleri üzerine kıymetli hilatler gönderdi.Nûreddîn Zengî de hilatleri halîfenin elçilik heyetiyle berâber Selâhaddîn Eyyûbîye gönderdi.

Mısırdaki iktidâr değişikliği Haçlıların tekrar harekete geçmesine sebep oldu. 1173te Sicilyalı Nmanlar, kuvvetli bir donanmayla İskenderiyyeye çıkarma yaptılar. Selâhaddîn Eyyûbî, Nman çıkarmasına karşı üç gün devâm eden şiddetli kara muhârebesi yaptı. Sâhile çıkan bütün Nmanlar öldürülüp, pekçok ganîmet alındı.

1174 yılında Sultan Nûreddîn vefât etti ve Suriyede iç karışıklıklar başladı. Bu durumdan istifâde etmek isteyen Kudüs Kralı, Humusu kuşattı. Selâhaddîn, derhâl Humus önlerine geldiyse de Haçlılar şehri zaptetmişlerdi. Selâhaddîn Eyyûbînin başarılarını gören Abbâsî Halîfesi 1175te saltanatını tasdik etti. Böylece 1169da Fâtımî vezîri, 1171de Mısır Hâkimi, 1175te de istiklâlini îlân ederek Sultan ünvânını alan Selâhaddîn Eyyûbî, 1176da şiî Fâtımîlerin bölgedeki son izlerini de ortadan kaldırdı.

Fâtımîlerin hâkim oldukları topraklarda kuvvetli bir idâre kurdu. Devlet teşkilâtı, memleket îmârı, mektep ve medrese tahsilinin üzerinde durarak, teşvik ve tatbikâtını yaptırdı. Sapık fikirleri kaldırıp, hak ve ta yol olan sünnîliği yaymaya başladı. İcraatlarında muvaffak oldu. Fâtımîlerin bölgeye yaydığı fikirlerin önüne geçip, Ehl-i sünnet îtikâdının yayılmasına hizmet etti. Kâhire Kalesinin inşâsını başlattı. 1177 Kasımında Haçlılara karşıFilistin Seferine çıktı. Gazze ve Askalanın askerî mevkilerini tahrip etti. Eyyûbî askerleri ganîmet için dağılınca, Haçlılar fırsatı değerlendirdiler. Kerek Kontu Renaud kumasında toplanıp, Eyyûbî dusuna büyük bir darbe vurup, Selâhaddîn Eyyûbîyi öldürmek istediler. Selâhaddîn Eyyûbî, Haçlıların niyetini anlayıp, dusunu topladı. 25 Ekim 1177 târihinde Remlede Haçlılara kesin darbeyi indirdi. Ancak çok istediği hâlde Kudüsü alamadı. 1178 ve 1179da Haçlılar üzerine harekâtını şiddetlendirdi. Eyyûbî kumandanları pekçok Haçlı reisini esir aldılar. Selâhaddîn Eyyûbî, 1179 yazında Şeria Nehri kıyısında Yâkûb Köprüsü yanındaki Haçlıların Yâkûb Geçidi Kalesini fethetti. 1180de Haçlılar iki yıllığına mütâreke istedi. Kabul etti. Haçlılar mütârekeye uymadılar. Mısıra giden kervanlara saldırdılar. Mısırın İslâm ülkeleriyle olan ticâretini engelleyip, Eyyûbîleri iktisâdî yönden çökertmek istediler.

Selâhaddîn Eyyûbî, Suriyede de hâkimiyet kurmak için, 1183 yazında Halebi zaptetti. Elcezireyi aldı. Eyyûbîlerin Suriye harekâtı Haçlıları telâşlırdı. Eyyûbî hâkimiyeti sâhasında sıkışıp kalmak tehlikesinin önüne geçmek istediler. Trablus Kontu III. Raymondun dört yıllık antlaşma isteğiyle mütâreke yapıldı. Haçlılar antlaşmaya yine uymadılar. Kerek Kalesi yakınından geçen büyük bir ticâret kervanına saldırdılar. Selâhaddîn Eyyûbî, Haçlılardan bu tecâvüzün ziyânını karşılamalarını ve tazminat vermelerini istedi. Kabûl etmemeleri üzerine, sefere çıkıp, 1180 Şubatında Kerek bölgesini zaptetti. Ticârî kervan tecâvüzünü Haçlılara fazlasıyla ödettirdi.

Selâhaddîn Eyyûbî, Ortadoğuda çıbanbaşı olan Haçlıları bölgeden atmak için, 1180de büyük bir faaliyet içine girdi. Mısırdan kuvvet topladı. Suriyeden de asker toplanmasını istedi.Haçlılar meselenin ciddiyetini anlayıp, büyük ordu topladılar. Kudüs Kralı Guy, yirmi bin kişilik, diğer Haçlı kral, prens, kont ve kumandanları toplayabildikleri kuvvetleriyle Sefûriyede mevzi aldılar. Selâhaddîn Eyyûbî, 1187 yazında Taberiye Gölü sâhiline geldi. 1187 Temmuz başında Taberiye şehrini fethetti. Kaledeki Haçlı kuvvetleri karşı koyup Eyyûbîleri susuz bırakarak güç duruma düşürmek istediler. Trablus Kralı Raymondun, kalede müdâfaa isteği diğer Haçlılar tarafından Eyyûbîlerle ittifak etmekle suçlanmasına sebep oldu. Haçlılar, Selâhaddîn Eyyûbîye hücum etme kararı aldılar. Selâhaddîn Eyyûbî, Hattine gelen Haçlıları büyük bir bozguna uğrattı. Haçlı kral ve ileri gelen reislerinin çoğunu esir aldı. Yıllardan beri Müslümanlara çok zulüm eden Haçlı kumandanlarını cezâlırdı. Hattin Zaferi sonunda Akka, Nâsıra, Nablus, Hayfa, Cinin ve Arsuf şehirleri ele geçirildi. Bunları Tıbnîn, Sayda Cübeyl ve Beyrutun fetihleri tâkip etti.

Selâhaddîn Eyyûbî, 1187 Temmuzunda kazığı Hattin zaferi sonunda, Filistindeki fetihlere rağmen durmadı. İleri harekâta devam etti. Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)nden beri Haçlıların işgâlindeki Kudüs şehrini hedef tâyin ederek, yola çıktı. 1187 Eylülünde Beytullah, Asariya ve Zeytindağını zaptetti. Kudüse gelip, şehrin batısında karargâh kurdu. Haçlılar müdâfaayı bu istikâmette kuvvetlendirince, Kudüsün kuzeyinden de muhâsarayı başlattı. Mancınık kullı. Eyyûbîlerin muhâsarasına dayanamayan Haçlılar, 1187 Eylül ayı sonunda teslim oldu. Selâhaddîn Eyyûbî, mübârek Kudüs şehrini teslim alınca; Birinci Haçlı Seferi sonunda, Haçlıların Müslümanları câmilerde genç, ihtiyar, çocuk, kadın, erkek ayırt etmeksizin öldürüp, sokaklardan akan kan, atların karnına yükseldiği gibi, hunharca katliam yaptırmadı. Zengin Haçlıları ve Hıristiyanları kurtuluş akçesiyle serbest bırakıp, fakirlerini affetti. Kudüste kalmak isteyenlere de, cizye ödemek şartıyla müsâade etti. Kudüsün 89 yıl sonra tekrar Müslümanların eline geçmesi, İslâm âlemini çok sevindirdi. Selâhaddîn Eyyûbînin, zaferine İslâm memleketlerinde şükran ifâdesi olarak dînî merâsimler yapıldı. Bütün Müslümanların gönlünde taht kurdu. Haçlıların tahrip ettiği şehri, yeniden îmâr etmeye başladı. Kudüsün mübârek makamları, evler ve Mescid-i Aksâ ile Kubbetüs-Sahrayı tâmir ettirdi. Şehirde hastâne, mektep ve medreseyle sosyal tesisler yaptırdı. Eyyûbî emirleri de Kudüste pekçok sosyal tesisler ve nâdide binâlar inşâ ettirip, şehri îmâr ettiler. Haçlı katliam ve tahribatının izlerini silmeye çalıştılar. 1188 yazında Lâzkiye, Cebele ve Busrayı zaptetti. Antakyayı kuşattıysa da, kralı mütâreke istedi. Mütârekeyi kabul ederek, 1189 yılının Ocak ayı tasına kadar Safed, Kevkeb, Kerek ve Şevbeki fethetti.

Selâhaddîn Eyyûbînin Haçlılara karşı mücâdelesi sonunda, Kudüs elden çıkınca, Papalığın propagasıyla Avrupa kıtası ve Hıristiyan âleminde Müslümanlar üzerine sefer hazırlığı başladı. Papa III. Clemensin teşvikiyle Fransa, İngiltere kralları ile Almanya imparatu kumasında Eyyûbîler üzerine Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) yapıldı. Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar deniz yoluyla Filistine sâhilden gelip, Surda karaya çıktılar. Selâhaddîn Eyyûbînin Kudüs fethinden sonra, serbest bıraktığı Haçlı kumandanları ihânet etti. Fransa ve İngiliz kralının kumasındaki Haçlı kuvvetlerine kılavuzluk ederek, devrin en meşhur askerî harekâtlarından olan Akka Muhâsarasını başlattılar. Akka Muhâsarası karadan ve denizden devam etti. Eyyûbîler karadan Haçlıları çok z durumlara düşürüylarsa da, deniz yoluyla Avrupadan devamlı yardım almaları onların dayanmalarını uzatıydu. Akka Muhâsarası, 1191 yazına kadar devam etti. Antlaşma müzakereleri devam ederken Haçlılar üç bin kişi katlettiler. Kudüsün teslimini istediler. Selâhaddîn Eyyûbînin cesurâne ve kahramanca mücâdelesi Haçlıları akıl almaz icraatların içine düşürdü. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar, kızını Kudüs Hâkimi Âdile, onun oğlu Melik Kâmile de şövalyelik pâyesi verdi. Selâhaddîn Eyyûbî, bütün Avrupanın ve Hıristiyan âlemin seferber edilerek toplığı duya, 1192 Kasımına kadar devam eden uzun muhârebelerle karşı koydu. İngiliz Kralı Arslan Yürekli Rişar, Eyyûbîlere esir düştü. Selâhaddîn Eyyûbî, Hıristiyanlara karşı büyük bir âlicenaplık gösterdi. Arslan Yürekli Rişarı serbest bıraktı. Hıristiyanların mübârek makamları ziyâretine müsâade etti. Hıristiyan âlemin bütün imkânlarını seferber ederek hazırladığı Üçüncü Haçlı Seferi, dördüncü yılın sonunda, hezimetle neticelenip, geri döndüler. Selâhaddîn Eyyûbî, Üçüncü Haçlı Seferi sonunda, Filistindeki hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Kudüsü tahkim ettirip, Suriyeye gitti. Selâhaddîn Eyyûbî, 1193 kışı Şubatında hastalı. On dört gün hasta yattı. 4 Mart 1193 târihinde Şamda vefât etti. Kabri Şamda Medresetül-Aziziyededir.

Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı, hep İslâmiyete hizmetle geçmiştir. Târihte pek nâdir yetişen şahsiyetlerden biriydi.

Sultan Selâhaddîn, ilme çok değer verir, âlimleri himâye ederdi. Yüksek insânî meziyetlere sâhip, iyi huylu, cömerd, âdil, kültürlü ve müsâmahakâr bir hükümdârdı. Ülkesine her taraftan, ilim sâhipleri gelir, verdikleri derslerle insanlara hizmet ederlerdi. Onun zamânında Şam medreselerinde ders veren altı yüzden fazla fakih (fıkıh, din, şeriat ilminin üstâdı) vardı. Tabipler, edebiyâtçılar, şâirler, matematikçiler, kimyâgerler, mîmârlar ve diğer ilim sâhipleri memleketin gelişmesi için canla başla çalışırlardı. Selâhaddîn Eyyûbî, komutan ve memurlarıyla bir arkadaş gibi samîmî olarak konuşur, yumuşaklıkla muâmele ederdi. Bundan dolayı herkes, fikrini ve arzusunu çekinmeden söylerdi. Zamânında yetişen âlimlerden İmâdüddîn el-Kâtib onun hakkında şöyle demektedir: “Sultan ile oturan bir kimse, onunla oturduğunun farkına varmaz, bir arkadaşıyla oturuy zannederdi. Anlayışlı, dînine bağlı, temiz, hatâları affeder, kusûrları görmemezlikten gelir ve kızmazdı. Asık suratlı durmaz, dâimâ tebessüm eder vaziyette olurdu. Bir şey isteyeni, boş çevirdiği görülmezdi. Herkese çok nâzik davranır, kimseye kaba hareketlerde bulunmazdı. Söz verdiği zaman yerine getirirdi.” Abdüllatîf el-Bağdâdînin de onun hakkındaki sözleri şöyledir: “Selâhaddîn-i Eyyûbîyi heybetli bir kimse olarak gördüm. Sözleri, kalplere tesir ediciydi. Yanına ilk girdiğim gece, meclisini âlimlerle dolu gördüm. Her biri çeşitli ilimlerden konuşuylardı. Sultanın yakınları, onu kendilerine örnek alıylar, iyilikte yarış ediylardı. Müslüman olsun, kafir olsun herkes Sultanı çok seviydu. Onun ölümüyle, insanlar hakîkî bir babayı kaybettiler, ölümüne üzülmeyen kimse kalmadı.”

Selâhaddîn-i Eyyûbî, düşmana karşı da, İslâmiyetin adâlet ve ihsân kurallarından hiçbir zaman ayrılmazdı. Haçlılar esir Müslümanları kılıçtan geçirdiği zaman, elindeki Hıristiyan esirlere, İslâmiyetin emrettiği şekilde güzel muâmelede bulundu. Hiçbir zaman onlar gibi yapmadı. Ilık su istediği hizmetçisinin önce kaynar, sonra da buz gibi soğuk su getirmesi karşısında bile onu azarlamayıp; “Sübhânallah İstediğimiz gibi bir su dahi içemeyeceğiz.” demekle yetindi. Mısır ve Kudüsü fethedip, hazînelere sâhip olduğu hâlde, ömrü boyunca bir asker gibi yaşadı. Lüzumsuz hiçbir şeye harcama yapmayıp, parayı zarûrî ihtiyaçlara ve askerî malzemelere sarf etti. Öldüğü zaman cebinden bir altın ile birkaç gümüş para çıktı. Çok cömertti. Akka Muhâsarası için geldiğinde, on binden ziyâde atını askerlerine dağıttı ve binecek bir ata muhtâç kaldı. Çok cesûrdu. Baştan başa çelik zırhlarla kaplı olan Haçlıları, göğsü açık, îmânlı bir grup askeriyle perişan ederdi. Hattâ bir defâsında da; “Et iken demirle çarpışıyuz, yüz olursak, karşımıza bin düşman çıkıy, kaleler ateş saçıy, denizler düşman kusuy.” demekten kendini alamadı. Yaptığı bütün harplerde, askerlerinin sayısı, düşman dâimâ azdı. Bütün muhârebelerini, İslâmiyeti yüceltmek ve Müslümanları Haçlıların zulmünden kumak, devletini düşman çizmesinden muhâfaza etmek için yaptı.

İlme ve ilim sâhiplerine çok ehemmiyet veren Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır Sultânı olunca, Şâfiî, Mâlikî, Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre tedrisat yapan medreseler yaptırdı. Kâhire, Şam, İskenderiyye gibi şehirler birer ilim merkezi oldu. Kendisinden önce yapılan pekçok câmiyi tâmir ettirdi. Haçlılar tarafından saray hâline getirilen Mescid-i Aksâyı yeniden câmi hâline getirdi. Mihrâbını ve birçok kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Sultan Nûreddînin Halepte inşâ ettirdiği meşhur Âgah Minberini de getirtip, câmiye yerleştirdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter