Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Türkiye Selçukluları sultanı. İkinci Kılıç Arslanın Bizanslı hanımından doğan en küçük oğludur.
İkinci Kılıç Arslan ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırdığı zaman, Gıyâseddîn Keyhüsrevi de veliaht
îlân edip, Ulublu ve civârının idâresine tâyin etti. İkinci Kılıç Arslan, 1192de Konyada ölünce
Gıyâseddîn Keyhüsrev, babasının yerine sultan oldu. Fakat kardeşler arasında saltanat mücâdelesi
başladı. Tokat Meliki Rükneddin Süleymân Şah, 1196 senesinde Konyayı zaptetti. Gıyâseddîn
Keyhüsrev âilesini alıp Konyayı terk etti. Çeşitli yerlerde kaldıktan sonra İstanbula gitti. Rükneddîn
Süleymân Şahın 1204te ölümüyle taht küçük yaştaki oğlu Üçüncü Kılıç Arslana kalınca Keyhüsrev
Konyaya dâvet edildi. Tekrar sultan oldu.
Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle mücâdele
etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçmiş, Bizans Hânedânı
mensupları, Anadoluya kaçıp İznik ve Trabzonda iki devlet kurmuşlardı. Bizanslılar, Karadeniz
sâhillerine yerleşerek ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev, ticâret yolunu açmak için 1206
senesinde sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz
sâhillerine inerek Antalyayı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadoluda birçok yerleri aldılar. Bu
fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlırdı. Bizans dusu ile 1211 senesinde Alaşehirde yapılan
muhârebede, Selçuklu dusu büyük zafer kazı.
Muhârebe bittikten sonra, Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken, bir düşman askeri tarafından
şehid edildi (1211). Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti.



Türkiye Selçukluları sultanı. Birinci Alâeddîn Keykubadın büyük oğludur. 1228 yılında Atabeyi
Mübârizüddîn Ertokuşla birlikte Erzincana gönderildi. Küçük kardeşi Kılıç Arslan veliaht olmasına
rağmen İkinci Keyhüsrev babasının ölümü üzerine Türkiye Selçukluları sultanı oldu (1237).
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrevin ilk yılları, saltanat kavgalarıyla geçti. Bu sırada Moğol zulmünden
kaçan göçebe Türkmenler, doğu tarafından Anadoluya girdiler ve çeşitli bölgelerde iskân edildiler.
Bidat bilmeyen hâlis Müslüman Türklerin sâfiyetinden ve çeşitli sıkıntıları olan kesif göçebe nüfustan
faydalanmak isteyen kötü kimseler türedi. Peygamberlik iddiâsı ile ortaya çıkan Baba İshak,
göçebelere yeni bir devir müjdeliyerek bâzı câhil Türkmenleri etrâfında topladı (Bkz. Babaîlik). Babaîler
adıyla tanınan bu Türkmenler, isyân ederek, birçok beldeyi tahrip ettiler. 1240 senesinde Kırşehirin
Malya Ovasında yapılan savaş sonunda Babaîler mağlûb edilerek isyân bastırıldı.
Anadoluda Babaî isyânından hemen sonra Moğol istilâsı başladı. Sultan İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev,
Moğol istilâsını durdurmak için harekete geçti. Sivasın doğusundaki Kösedağ mevkıinde Moğolları
karşıladı. Moğollar, Selçuklu öncü kuvvetlerini bir manevra ile perişan edince, du geri çekildi (Bkz.
Kösedağ Savaşı). Geri çekilme ile 1243 senesi Temmuz ayında bozgun başladı. Moğollar Kayseriye
kadar geldiler. Müstahkem Kayseri şehri, şiddetli hücumlar netîcesinde teslim oldu. Moğollar,
Kayseride büyük katliâm ve yağma yaptılar. Moğol komutanı Baycu Noyan, senelik vergi karşılığında
antlaşmaya râzı edildi. Gıyâseddîn Keyhüsrev ise, Menderes taraflarına gitmişti. Antlaşmadan sonra
Konyaya geldi. 1246 yılında Kilikya üzerine sefere giderken Alanyada vefât etti.


Tîmûr Hanın tunu olup babası Muizzüddin Ömer Şeyhtir. 1438 yılında Heratta doğdu. 1470 (H. 874) yılında Şahruhun oğlu Baysungurun tunu Mirzâ Yâdigâr Muhammedi bertaraf ederek; Hasan, Sîstân, Belh ve Harezm bölgelerine hâkim oldu. Böylece Tîmûr tunları arasındaki taht mücâdelelerine son verdi.

Heratı başşehir yaptı. Devri, hâkim olduğu yerlerde sulh ve sükûn devri olduğu gibi,Herat da kültür merkezi durumuna geldi ve şöhreti dünyâya yayıldı. Hattâ Uluğ Beyin ölümü üzerine sönmeye yüz tutmuş olan Semerk medeniyeti, yerini Herat Medeniyetine bıraktı. Zamânında Heratta ilim tahsil eden talebe sayıs 12 bin kişiyi buldu.

İlim ve sanata çok fazla değer veren Hüseyin Baykara, âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Böylece târihte “Baykara Meclisleri” olarak zikredilen zevkli, eğlenceli, ilmî toplantılara yer verirdi.Onun meclislerinde Molla Câmî, Hâtıfî, Alî Şîr Nevâî gibi önde gelen İran veTürk şâirleri ile meşhur ressam Bihzâd, tezkire sâhibi Devletşah ve hat üstâdı Sultan Ali de bulunurlardı.

Osmanlı tezkirelerinde “İran pâdişâhı, cihân şahlarının şâhı, fâzılların görüp gözeticisi, beliğlerin kuyucusu, Acemin Hüsrevi” şeklinde zikredilen Sultan HüseyinBaşkaranın Osmanlı hükümdârı ve muâsırı Sultan İkinci Bâyezîd tarafından hâtırının sayıldığı da bir gerçektir. Hattâ şâir Behiştînin Hüseyin Baykaranın ricâsı üzerine İkinci BâyezîdHan tarafından affedildiğini yine Osmanlı şuarâ tezkireleri kaydetmektedir.

En büyük hizmeti Türk dilini ve kültürünü himâye etmesidir. Zamânında Çağatay Türk Edebiyâtı altın devrini yaşamış ve Türkçeye olan îtibâr artmıştır. Çağatay Türk Edebiyâtının gelişme ve olgunlaşmasında Hüseyin Baykaranın hizmeti büyüktür. Türkçe bir dîvânın sâhibi olan Şâir Hükümdâr, şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmış, küçüklükten beri birlikte büyüdükleri çocukluk ve mekteb arkadaşı Alî ŞîrNevâi ile Türkçenin devlet ve edebiyât dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır.Hattâ bununla da kalmayarak, devrinin ağır ve karışık hayâtına rağmen, çeşitli Türk şîve ve ağızlarına, halkıyâtına âşîna olarak kendi milletinin edebî zevkini de tatmıştır. Ali Şîr Nevâî onu Türk şîvelerini en iyi bilenler arasında göstermekten zevk duymuştur.

Şiirlerinde lirizm (akıcılık ve coşturuculuk) hâkimdir. Dîvânındaki gazellerin hepsini remel vezniyle yazmış, böylece Türk Edebiyâtı içinde ayrı bir husûsiyet taşımıştır. Heyecânlı, çekici ifâdeler, tasvîr güzelliği, canlı bir üslubu vardır. Türkçenin âşıkı olan bu Hükümdâr Şâir, yalnız ferma kalmamış, Dîvânı ile de Türkçeye hizmetini bilfiil ortaya koymuş, dili çok güzel kullanmış ve şiirlerinde yabancı kelimelere oldukça az yer vermiştir.Hüseyin Baykara saltanatının yükselişine büyük emeği geçen, ilim sanat adamı olduğu kadar, müşâvirlik de yapan, hattâ devlet hizmetinde yer alan, devrin Türkçe müdâfiî olan Mîr Alî Şîr Nevâî, Mecâlisün-Nefâis adlı şuarâ tezkiresinin bir bölümünü ona tahsis ederek, bu hizmetini takdirle yâd etmiştir.

Türkçe Dîvânından başka Mecâlisül-Uşşâk adlı Farsça biyografik bir eserin yazarı olduğu söyleniysa da bu durum şüphelidir. Kendisini ilim ve kültüre veren, Farsça şiirler de yazan Sultan Hüseyin Baykara, 36 yılı aşkın saltanat sürmüş ve 1506 (H. 911) yılında vefat etmiştir. Sağlığında Heratta hazırlattığı Kubbe-i Âliyyede yatmaktadır.



Delhi Türk Sultanlığının kurucusu ve ilk hükümdârı. Aslen Türkistanlı olup, İlbârı kabîlesinden Aylam
Hanın oğludur. Baba yurdundan kaçırılıp, köle olarak satıldı. Buhârada ilim sâhibi bir zât, zekâ ve
kâbiliyetini keşfedip, satın aldı ve onu en iyi şekilde yetiştirdi. Lah Sultânı Kutbeddîn Aybeg, nâmını
duyduğu İltutmuşu Hindistana getirtip satın aldı.
İltutmuş, kâbiliyet, ilim ve zekâsıyla kısa zama Aybegin özel muhâfız alayı komutanlığına yükseldi.
Gwalyarın fethi üzerine buranın, daha sonra da Bedaun bölgesinin vâliliğine tâyin edildi. Bilâhare
Emîrül-ümerâlığa getirildi. Sultan Aybege dâmâd oldu. Kutbeddîn Aybegin 1210da ölümü üzerine
evlatlığı Aram Şah başa geçti ise de birliği sağlayamadı. Devlet adamları, Şemseddîn İltutmuşu başa
geçirdiler (1211). Aram Şah îdâm edildi. Muhâliflerini bertaraf eden İltutmuş, Celâleddîn Harezmşahın
Hindistan topraklarını bölme çalışmalarını bertaraf etti (1222).
Orta Asyada Moğol zulmünden kaçan Müslüman Türkleri memnûniyetle kabul edip, bunlarla dusunu
güçlendirdi. Lahravti (1225), Sind (1228), Gwalyar (1232), Malvo (1234) seferlerini yaptı. Vindhya
Dağlarının kuzeyindeki bütün Hindistan topraklarını Delhi Sultanlığı sınırları içine aldı. Onun fetihleri ve
Hindistanda İslâmiyeti yayma çalışmaları, Bağdattaki Abbâsî Halîfesi Mustansır-billah (1226-1242)
tarafından takdirle karşılı. Halîfe, İltutmuşa hilat gönderip “Nâsır-ı Emîrül-Müminîn” ünvânını
verdi. Bu sâyedeAbbâsî halîfesince tanınan Hindistânın ilk Müslüman hükümdârı oldu. 1229 yılından
sonra, Nâsır-ı Emîrül-Müminîn ünvânı ile paralar bastırdı. 1236 yılında vefât eden İltutmuşun yerine
önce oğlu Fîrûz Şah, sonra da kızı Râziye Begüm Sultan (1236-1240) geçti. Sonra sıra ile, İltutmuşun
diğer oğulları; Behram, Mesûd ve peşinden de Mahmûd Şah (1241-1266) tahta geçtiler. (Bkz. Delhi
Türk Sultanlığı)
İltutmuş, ilim sâhibi bir kimseydi. İlme ve ilim sâhiplerine hürmet ederdi. Devrinde yaşayan Muînüddîn
Çeştî, Kutbeddîn Bahtiyâr Kâkî, Bahâüddîn Zekeriyyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Hâce Ahmed Buhârî,
Kâdı Hamîdeddîn Nâgurî gibi âlimlerin duâlarını alıp, nasîhatlerinden istifâde etti. Dînî ve sosyal
eserleri tâmir ve yenilerini inşâ ettiren İltutmuş, Kutbeddîn Aybegin Delhide başlattığı Kutb Câmii ve
Kutb minâreyi ve Ecmirdeki câmiyi tamamlattı. Bedaunda da bir câmi yaptırdı.


Musul Atabegliğinin kurucusu. Babası Büyük Selçuklu Devletinin Halep Vâlisi Aksungurdur. Babasının
ölümünde yedi yaşında bir çocuk olan Zengî, Kür-Boğa, Mûsâ et-Türkmânî, Çökürmüş, Çavlı, Mevdûd
ve Aksungur Psukî gibi emirler tarafından eğitilip yetiştirildi.
1111 ve 1113 senelerinde Emîr Mevdûdun Haçlılar üzerine tertib ettiği seferlere katıldı. Taberiye
Muhâsarasında büyük bir kahramanlık göstererek Mevdûdun îtimâdını kazı. Mevdûdun
ölümünden sonra Musula tâyin olunan Aksungur Psukî tarafından Aşağı Irak bölgesinde Selçuklu
hâkimiyetini tesis için Vâsıta gönderildi. Abbâsî Halîfesi El-Müsterşid-billaha karşı isyân eden Hille
Emîri Dübeys bin Sadakanın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu başarısı üzerine Vâsıt ve Basra
kendisine iktâ olarak verildi. Irak Selçuklu Sultânı Mahmûd 1118-1131 yılında İmâdeddîn Zengîyi oğlu
Alparslanın atabegliği vazîfesi ile berâber Musul vâliliğine tâyin etti (1127). Atabeg Zengî, aynı yıl
Halebi aldı.
Bu sırada Haçlılar, Akdenizin Sûriye sâhilini tamâmen ele geçirmişlerdi. Şamdan, Rakka ve Rahbeye
uzanan yoldan başka bütün ticârî yollar kesilmişti. Haçlılar ile uzun yıllar mücâdele veren Dımaşk
Atabeği Tuğteginin ölümü, Müslümanları büyük bir liderden mahrum bırakmıştı. Bu boşluğu doldurmak
isteyen Atabeg İmâdeddîn Zengî, Haçlıların elindeki BarinKalesi üzerine yürüdü. Yardıma gelen Kudüs
KralıFulku ağır bir yenilgiye uğrattı. Trablus Kontu Raymond ve birçok şövalyeyi esir aldı. Durumun
ümitsizliğini gören BarinKalesi müdâfîleri kaleyi teslim ettiler. Zengînin bu faaliyetleri üzerine Bizans
İmparatu İkinci Yohannes, Antakya önlerine kadar geldi. Bölgedeki Haçlı kuvvetleriyle birleşerek
Buzaa, Kefertab ve Esarib kalelerini zaptetti. Ancak Haleb ve Şeyzer kalelerini kuşatmalarından bir
netîce elde edemediler. Bu sırada Haçlı komutanlarıyla anlaşmazlığa düşen Bizans İmparatu,
Suriyeden çekildi. Bu fırsatı kaçırmayan Atabeg Zengî, Antakya kontluğu topraklarına girerek
kaybettiği yerleri tekrar kazı.
Kuzey Irak, Sûriye ve El-Cezîre bölgelerini fetheden Musul Atabegi, 1140 yılında Irak Selçuklu Sultânı
Mesûdun emri üzerine Haçlıların elindeki Urfa üzerine yürüdü. Üç piskopos tarafından kunan ve
Haçlılar için fevkalâde önemli olan bu kaleyi kısa bir sürede fethettikten sonra, komutanlarından Ali
Küçükü buraya vâli tâyin etti. Ondan şehri îmâr etmesini ve herkese adâletli davranmasını emretti.
1146 yılında Caber Kalesini kuşatan İmâdeddîn Zengî, 14 Eylül gecesi kendi hizmetkârları tarafından
uyurken öldürüldü. Rakkada Sıffin şehitleri yanına defnedildi.
İmâdeddîn Zengî, idârî işlerde titiz, siyâsî ve askerî kâbiliyeti yüksek bir zâttı. Haçlılarla yılmak
bilmeyen mücâdelesi, Barin ve Urfayı fethetmesi ile Müslümanların büyük bir kahramanı oldu. Bu,
Haçlıların bölgede ilk mağlubiyetiydi. Musul ve Halebde kurduğu hânedânın, Halepteki kolu
Eyyûbîlerin hâkimiyetini kabul etmesine, Musuldaki kolu da Moğolların istilâsına kadar devam etti.


on dördüncü yüzyılda yaşamış Türk âlimi ve onun 1381-1398 yılları arasında Kayseri ve Sivas
bölgesine hâkim olan devleti. Burhâneddîn Ahmed 1345 (H. 745) yılında Kayseride dünyâya geldi.
Babası Kayseri Kâdısı Şemseddîn Mehmed olup, Oğuzların Salur boyuna mensuptur. Küçük yaşta
tahsiline başlayan Burhâneddîn Ahmed, Farsça, Arapça, mantık, fıkıh, usûl, ferâiz, hadis, tefsir, heyet
ve tıp ilimlerini öğrendi. Yirmi bir yaşındayken Kayseri kâdılığına tâyin oldu (1364).
Kâdı Burhâneddînin Kayseri kâdılığı Eratna Devletinin çöküş hâlinde bulunduğu zamâna rastlar.
Eratna Hükümdârı Ali Bey zayıf irâdeli ve kâbiliyetsiz bir kimseydi. Devlet içerisinde anarşi ve emirler
arasında rekâbet bütün hızıyla devâm ediydu. Eratna Devletinin içinde bulunduğu bu krizi
değerlendirmek isteyen Karamanoğulları, Kayseriye hücum ederek zaptettiler. Ali Beyi esir olmaktan
Kâdı Burhâneddîn kurtardı. Ali Bey bu yardımı üzerine, onu vezirlik makâmına getirdi. 1380 yılında Ali
Beyin ölmesi ile yerine geçen yedi yaşındaki oğlu Mehmed Çelebiye nâib tâyin edildi. Bölgenin
kuvvetli emirlerinden Amasya Emîri Hacı Şadgeldi Paşayı Dânişmendiye köyü önünde yaptığı
muhârebede bozguna uğrattı. Şadgeldi Paşa yapılan muhârebede öldü. Böylece devlet için nüfûzunu
pekiştiren Kâdı Burhâneddîn Ahmed, Eratna Hükümdârı Mehmed Çelebiyi bertaraf ederek saltanatını
îlân etti (1381). Adına hutbe okutup para bastırarak bundan böyle kendi adıyla anılacak devletini tek
başına idâre etmeye başladı.
Kâdı Burhâneddîn, on sekiz sene süren hükümdârlığında, Amasya Emirliği, Erzincan Emirliği,
Caroğulları Beyliği, Karamanoğulları Beyliği veTâceddînoğulları Beyliği ile mücâdele ederek bu
beylikler üzerine hâkimiyetini kabul ettirmeye muvaffak oldu. Memluk sultânına isyân eden Malatya
Nâibi Mintaşın teklifi üzerine adı geçen şehri almak istemesi, Kâdı Burhâneddîn ile Memlûk Sultânı
Berkokun arasını açı. Memlûklerin Haleb Vâlisi Yılboğa, Sivas önlerine gelerek şehri muhâsara etti.
Fakat Kâdı Burhâneddînin başarılı müdâfaası karşısında kırk günlük bir muhâsaradan sonra 1388de
çekilmek mecbûriyetinde kaldı. Sultan Berkok ile Kâdı Burhâneddîn arasında dostluk, ancak Tîmûr
Hanın batı seferleri sebebiyle tekrar kuruldu. Kâdı Burhâneddînin Akkoyunlular ile önceleri kötü olan
münâsebetleri de 1388 senesinden sonra düzeldi. Daha sonralarıAkkoyunlu Devletini kuracak olan
Karayülük Osman Bey de, onun yanına rehin bırakılmıştı. 1389 senesinde Karakoyunlu Türkmenleri ile
Erzincan Emîri Mutahharten karşısında yenilen Akkoyunlu Ahmed Bey, Kâdı Burhâneddîne sığınmak
mecbûriyetinde kaldı.
Kâdı Burhâneddîn, 1389 Kosova Muhârebesine kadar Osmanlılarla dostâne münâsebetler içindeydi.
Bu târihten sonra onun batıya yönelerek, Osmanlı nüfuz sâhasını tehdide başlaması ve
Tâceddînoğulları ve Caroğulları gibi beyliklerin tahrikleri iki devlet arasındaki dostluğun
bozulmasına sebeb oldu. Netîcede Kâdı Burhâneddînin kuvvetleri, Osmanlı öncülerini 1392 yılında
Çumlu sahrasında ağır bir yenilgiye uğrattı. İki taraf arasındaki mücâdele, Tîmûr Hanın Anadoluya
gelme ihtimâli üzerine tekrar dostluğa döndü. Kâdı Burhâneddîn, Tîmûrun Anadoluya geleceğini
haber aldığı zaman, Sivası tahkim ederek savaşa hazırlı. Fakat Tîmûr Han, Anadoluya girmeden
geri dönerek 1394 yılında Altındu Hanı Toktamışla savaşa girdi. Akkoyunlular, 1395 Erzincan Seferi
sırasında Kâdı Burhâneddînin yanında yer aldılar. 1396 senesinde Karamanoğullarına tâbi olan
Kayseri Vâlisi Şeyh Müeyyedi cezâlırmak için yapılan sefere Karayülük Osman Bey de katılmıştı.
Şeyh Müeyyede onun aracılığıyla aman verilmişse de, Kâdı Burhâneddîn bir süre sonra Şeyh
Müeyyedi öldürdü. Bu yüzden bir müddet sonra Kâdı Burhâneddîn ile Karayülük Osman Beyin arası
açıldı. 1398 yılında Sivas önlerinde yapılan muhârebede Karayülük Osman Bey, Kâdı Burhâneddîni
mağlub ederek, öldürdü.
Öldürüldüğünde 54 yaşında bulunan Kâdı Burhâneddînin kabri Sivastaki türbesindedir. Saltanatı
boyunca savaştan savaşa koşmuş, bu sebeple kendisine Ebül-Feth lâkabı verilmiştir. Allah yolunda
tehlikelere bizzat atılır, bu uğurda yulmak nedir bilmez ve bu yolda varını yoğunu harcardı.
Memleketin çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren Moğol artıklarını ve fitne çıkarmak için uğraşan Eshâb-ı
kirâm veEhl-i sünnet düşmanı sapıkları tadan kaldırmak ve ülke dışına sürmek için gayret etti.
Kendisinden önceki âdil İslâm hükümdârları gibi dost ve düşmanlarına merhâmetli davranırdı. Asker ve
kumanlarına nasîhatlerinde savaşa iştirâk etmeyen ve savaşacak kudreti olmayan kadın, ihtiyar,
çocuk ve din adamlarının mal ve can emniyetinin sağlanmasını emrederdi. Halkına adâletle muâmele
eder, suçu sâbit olmayanı cezâlırmazdı. İlmi ve ilme düşkünlüğü çok fazlaydı. Savaş esnâsında
bile kitap yazar ve ilimle meşgul olurdu. Sadeddîn Teftâzânî hazretlerinin Telvih adlı eserine yazdığı
Tercîh-i Tavzîh adlı usul-i fıkha dâir hâşiyeyi, Kayseri Vâlisi Müeyyedin isyânını bastırmak için
savaşırken yazmıştı. İstanbulda Râgıb Paşa Kütüphânesinde 831 numarada kayıtlı bir nüshası
bulunan bu eserin bir nüshası da Millet Kütüphânesi Feyzullah Efendi kısmı 588 numaradadır.
Ulemâ ile sohbet etmekten büyük bir haz ve mutluluk duyardı. Pazartesi, Perşembe ve Cumâ günleri
olmak üzere haftada üç gün ilmî sohbetler düzenlerdi. Bütün tebeasına karşı adâlet ve şefkat gösteren
Kâdı Burhâneddîn; cesûr, cömert ve iyi huyluydu.
Kâdı Burhâneddîn Ahmedin ölümü üzerine Sivas halkı, onun yerine Kayseri vâlisi olan oğlu Alâeddîn,
o sırada yaklaşık on dört yaşındaydı. Karayölük Osman Bey, Sivasın kendisine teslimini istedi, fakat
şehir halkı tarafından yardıma çağrılan Moğol kuvvetleri karşısında çekilmeye mecbur kaldı. Tîmûr
Hanın Anadoluya gelme ihtimâli üzerine, devleti idâre edecek kuvvetli bir şahsiyet bulunamadığından,
Sivaslılar şehri Osmanlı Sultânı Yıldırım Bâyezîd Hana teslim ettiler. Bâyezîd, oğlu Mehmed Çelebiyi
Sivasa vâli tâyin etti. Alâeddîn Ali Bey ise eniştesi Dulkadiroğlu Nâsıreddîn Mehmed Beyin yanına
gönderildi. Daha sonra Osmanlı Devleti içerisinde hizmet gören Kâdı Burhâneddîn Devleti tahtının bu
tek ve son vârisi 1442 yılında öldü.
Kâdı Burhâneddîn Ahmed devletinin ömrü, kurucusunun hayâtı ile sınırlı kalmıştır. Merkeziyetçi bir
idâre kurmak gâyesini güden Kâdı Burhâneddîn, devlet idâresinde eski âilelerin nüfûzlarını kırdı ve
kendi emir ve arzusundan dışarı çıkmayacak kimseleri yüksek mevkilere tâyin etti. Devletin askerî ve
mülkî bütün kuvvet ve selâhiyetlerini elinde topladı. Emri altında mükemmel bir hassa (kapıkulu)
dusu meydana getirdi. Savaşlarda bu hassa dusundan başka, ıktalardan gelen asker ve göçebe
(Türkmen-Moğol) ücretli askerlerinden faydalanırdı.
Hayâtı savaş içinde geçmekle berâber, Kâdı Burhâneddîn memlekette bir îmâr seferberliği de başlattı.
Fethettiği şehirleri mescit, medrese, çeşme, zâviye, imâret, köprü vb. eserlerle süsledi. Turhal,
Amasya, Tokat, Erzincan, Niksar ve Kırşehir hudut bölgelerinde yaptırdığı kaleler ile memleketinin
güvenliğini ve yolların emniyetini sağladı. Ticâreti ve ticâret erbâbını himâye ederek ülkedeki iktisâdî
hayâtı dâimâ canlı tuttu. Kayseri Şeyh Müeyyed Çeşmesi, Zile Medresesi, Turhal, Tokat ve Amasya
kaleleri bu devletten günümüze kadar gelen başlıca eserlerdir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter