Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Harezm Özbek hanlarından bir hükümdar ve târihçi. Babası Arab Muhammed Han, Harezm Özbek
hanlarının ceddi olan Yâd-gâr Hanın dördüncü batından tunudur. 1603te Rus Kazaklarının Urgençe
hücum ve babasının tarafından imhaları hadisesinden 40 gün sonra doğmuş ve bu gazâ dolayısıyle
“Ebül-Gâzi” ismi verilmiştir.
Arab Muhammed Han önce Urgençi, sonra da Hiveyi başşehir yaptı. Oğlu Ebül- Gâziyi Harezmde
Kat valiliğine tâyin etti. 1620 başlarında Hanın oğulları Habeş ve İlbars, babalarına isyân ettiler.
Ebül-Gâzi yaptığı savaşlarda fevkalâde kahramanlık gösterdi ise de, babasının yakalanarak gözlerine
mil çekilmesine engel olamadı. Bu hâdise üzerine Ebül-Gâzî, Buhara hanı İmam Kuli Hana sığınarak
iki yıl yanında kaldı.
Şah Abbasa sığınan Arab Muhammed Hanın büyük oğlu İsfendiyar Han, babasının yerine Harezm
Hanlığına geçince, 1623te Urgençi has olarak Ebül-Gâziye verdi. Burada üç sene kalan Ebül-Gâzi,
Harezme tek başına hâkim olmak niyetinde olduğundan, ağabeyi ile harbe girişti. Fakat muvaffak
olamayarak 1626da Kazakistana gidip üç ay kaldı. Daha sonra Taşkent hanının dâveti üzerine
Taşkente gitti ve iki sene ada misâfir kaldı. Buradan tekrar Buhara hükümdârı İmam Kuli Hanın
ülkesine giderek, du toplamaya başladı. Ağabeyinin bir seferde olmasından faydalanarak Hive
Kalesini ele geçirdi. Fakat İsfendiyar Han, dusu ile gelince mukavemet edemedi ve yakalanarak
Safevîlerin elinde bulunan Yurda gönderildi. Oradan İsfahana geçen Ebül- Gâzi, İranda iken Şah
tarafından hüsnü kabul gördüğünü, kendisine dirlik olarak maaş bağlığını ve on yıl ada kaldığını
kendi târihinde anlatır. Târihe büyük bir ilgisi olan Ebül-Gâzi, gittiği yerlerin târihini tedkik ettiği gibi,
İsfahanda iken de, Türk târihi üzerine yazılmış Fars kaynaklarını tedkik etme imkânını bulmuştu.
Ebül-Gâzi, İsfahandan kaçarak, önce Ersari Türkmenleri, sonra Balhandaki Teke Türkmenlerinin
yanına gitti. 1642de ağabey İsfendiyar Hanın ölümü ile boşalan Harezm Hanlığına 1643 yılında çıkıp,
Hiveyi kendine merkez edindi. 21 sene hanlık yapan Ebül-Gâzi, en çok Türkmenlerle mücâdele
etmiştir. Ayrıca komşuları olan Buhara Özbek hanlarının yurtlarına da birkaç defâ akın düzenliyerek
yağma etti.
Ebül-Gâzinin, 16 yaşında devlet idâresi işlerine başlayıncaya kadar Urgençte geçirdiği gençliğinde ve
İrandaki hayatında ciddî sûrette ilim tahsil ettiği, güzel Arapça ve Farsça bildiği, bu dillerden yaptığı
tercümelerden anlaşılmaktadır. İki mühim eser bırakmıştır. Bunlardan biri 1659da yazdığı Şecere-i
Terâkime, diğeri 1663te ölmesi ile yarım kalan ve vasiyeti üzerine oğlu Enûşe tarafından ikmâl edilen
Şecere-i Türktür. İlk eserini, Reşideddînin târihinden aldığı Oğuznâmeyi, Türkmenler arasında ele
geçirdiği diğer 20 kadar Oğuznâme rivâyetleri ile karşılaştırarak tasnif etmiştir. Eser, Rus müsteşriki
Tumansky tarafından 1892de Aşkaabadda Rusça olarak ve 1937de Türk Dil Kurumu tarafından
Çağataycası faksimile olarak neşredilmiştir.
Şecere-i Türk ise, 15. asrın ikinci yarısından başlayıp Harezmde hükümet süren Yâd-gâroğlu
Şıban-Özbek hanlarının târihini ve ensâbını (soyunu)tesbit maksadıyle kaleme alınmış ve bu sülâlenin
1663e kadar ki târihi için esas menba olmuştur. Bu eser, Türk ve Moğol târihine âit bilinen ilk kaynak
olduğundan, yalnız Özbek hanları târihi için değil, aynı zama Moğol ve Türk târihi için başlıca
kaynak telâkki olunmuştur. Eseri batıya ilk kez tanıtan; Poltava Savaşından sonra Ruslar tarafından
Sibiryaya sürülen İsveçli subay Tabberttir. Eser Moğol Hânedânı ve kabîlelerin târihini belirten en iyi
kaynaklardan biri olarak tanınmıştır. Kont Estralenburg tarafından Almancaya tercüme olunmuş,
Fransızca tercümesi de 1726da Leidende basılmış ve yayınlanmıştır.



Bâbürlü Türk İmparatluğunun üçüncü hükümdârı. Bâbür Şahın tunu ve Hümâyûn ile Hâmide
Banunun oğludur. Hümâyûnun, Sir Han ile mücâdelesi esnâsında uğradığı ağır bir mağlûbiyet
üzerine, âilesi ile birlikte iltica ettiği Ömerkotta 1542de dünyâya geldi.
Daha küçük yaşından îtibâren babasının yanında önemli hizmetler gören Ekberin ilk başarısı 1555te
Serhende saldıran İskender Şahı mağlub etmesidir. Komutanlar arasında zafer şerefini
paylaşamamaktan doğan ihtilâf, Hümâyûn tarafından oğlu Ekbere gönderilen ve kumandan olarak
tebriklerini bildiren nâme ile bertaraf edilmiştir. Ekber bundan sonra 1555 Temmuzunda idârî işlerine
atabeyi Bayram Han tarafından bakılmak üzere, Pencap vâliliğine tâyin edildi. Babası Hümâyûnun bir
kazâ netîcesinde ölmesi üzerine, tahta dâvet edildi. O gelinceye kadar, bu sırada ada bulunan Seydi
Ali Reisin tavsiyesi üzerine, Osmanlı töresine uygun olarak, Hümâyûnun ölümü gizlendi ve Şubat
1556da Ekber, Hind-Türk İmparatu îlân edildi.
Ekber 14 yaşında devletin başına geçtiği zaman, babasından kendisine miras kalan ülke, Bayram
Hanın küçük dusunun hâkim olduğu Pencapın bir kısmı ile Ganj ötesindeki Katehr eyâletinden
ibâretti. Delhi ile Agra, babasının ölümü ile düşmanların eline geçmişti.
Saltanatının ilk yedi senesinde harplerle meşgûl olan Ekber, ilk iş olarak Delhi ile Agra etrâfındaki
memleketlerde hâkimiyetini tesis etti. 1567de Racputların kalesi Çitu zapt ve Ecmiri fethetti.
1572de Gücerâta yürüyerek müstakil Ahmedâbâd sultânlarının sonuncusunu mağlub edip bu ülkeyi,
hükümdâr nâibi tarafından idâre edilen mümtâz bir eyâlet (subah) hâline getirdi. Ganj Vâdisi de
imparatluk hudutları içine alındı. Ayrıca 1578de Orisa, 1581de Kâbil, 1587de Keşmir, 1592de Sind
ve 1594de Kehar alındı. Bundan sonra dularını Dekkenin Müslüman hükümdârları üzerine
tevcih ederek Berarı ellerinden aldı.
Ekberin askerî ve siyâsî faaliyetleri yanında özelliklerinden biri de teşkilâtçı oluşudur. Geniş ölçüde
ıslâhâta 1573te başladı. O yıl “damgalama nizâmı” konarak, bütün zeâmetler hükümdâra bağlı devlet
mülkü hâline getirildiği gibi, devlet memurlarının mertebe ve dereceleri de tesbit edildi. Zeâmet
usûlünde de yeni tedbirler alındı. Erinden en kuvvetli komutanına kadar herkese devlet hazînesinden
maaş bağlı. Arâzi gelirlerini kontrol için “kurubî” denilen tahsildârlar teşkilâtı kuruldu.
Ekberin en zararlı icrââtlarından birisi, “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni, bozuk bir din kurmasıdır. Şeyh
Mübârekin riyâkârâne telkin ve teşvikleri altında derecesinin hükümdârlıktan yüksek olduğuna inanan
Ekber, 1582 senesi yağmur mevsiminde bütün vâlilerin sarayda bulunmalarını fırsat bilerek dînini
resmen îlân etti. İşte bu târihten îtibâren ölümüne kadar imparatluk bünyesinde ve özellikle sarayda
Ehl-i sünnet âlimlerine îtibâr azaldı ve Ekberin dînine temâyülü olanlar baştâcı yapıldı. Mecûsî,
Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyetler tanırken, Müslümanlara çeşitli eziyet ve işkenceler yapılmaya
başlı. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Rabbânî hapse atıldı ve işkencelere mâruz kaldı. Ehl-i sünnet
âlimlerinin lâyık oldukları değere kavuşmaları, Ekberden sonra tahta çıkan oğlu Cihângîr zamânında
olacaktır. Ekberin bu dîni ülke çapında pek taraftar bulamadı. Yakın adamlarından târihçi Ebül-Fazlın
öldürülmesi ile bu din zayıflamaya başladı, Ekberin ölümünden sonra ise tamâmen terk edildi.
Ekim 1603te şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, 25-26 Ekim 1603 gecesi öldü.
Cenâzesi İslâmî usûllere göre kaldırıldı. Cesedi, saraydan 10 km uzaklıktaki o zamanlar Behiştâbâd
denilen ve daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Halefleri tarafından üzerine büyük bir
türbe yaptırıldı.


Gazneliler Devletinin en büyük hükümdârı, Hindistan Fâtihi ve büyük İslâm kahramanı. 2 Kasım 971
(H.361) târihinde doğdu. Babası Gazneliler Devletinin kurucusu Sebük Tegin, annesi ise Zâbulistan
bölgesinden asil bir âilenin kızıydı.
Daha gençlik yıllarında devlet idâresinde görev almaya başladı ve babasının yanısıra katıldığı
savaşlarda cesâret ve zekâsıyla kendini gösterdi. Babası Sebük Teginin vefâtı üzerine, ada bulunan
küçük kardeşi İsmâil, yerine geçti ise de, Sultan Mahmûd hemen Gazneye giderek, mülkünü
kardeşinin elinden aldı ve saltanatını îlân etti (997). Sâmânîlerin elinde kalmış olan Buhârâ, Hasan,
Herat, Belh, Bust ve Kâbili zaptetti. İran ve Irak taraflarında hüküm süren Şiî Büveyhîler (932-1062) ile
önce savaş ve sonra sulh ederek saltanatını tanıttırdı. Şâfiî âlimi Ebû Hâmid İsfahânîyi Bağdattaki
Abbâsî halîfesine gönderdi. Halîfe el-Kadir (991-1030), Gazneli Mahmûdun elçisini memnûniyetle
karşıladı. Yeni hükümdâra saltanat alâmetlerinden hilat, tâç, bayrakla birlikte, sâhib olduğu ülkelerin
“Ahid”ini gönderip, “Yemînüd-Devle”, “Velî Emîrül-Müminîn” ve “Emîrül-Mille” lakablarını verdi.
Sultan, gönderilenleri kabulden sonra İslâm dînini yaymak ve İslâm düşmanlarıyla mücâdele etmek
için her yıl Hindistana sefer yapmayı vâdetti. Bundan sonra başşehir Gaznede büyük bir merâsimle
hilati ve tâcı giyen Mahmûd, Abbâsî Halîfesi El-Kadir adına hutbe okuttu.
Sultan Mahmûd sırasıyla Hasan ile bugünkü Afganistan ve Belûcistan denilen ülkeleri tamâmen
hükmü altına aldı. Mâverâünnehr Hânı İlikHan ve sonra Kadir Hanla savaşarak, Ceyhûnun ötesine ve
Harezme kadar sınırlarını genişletti. Şiî Büveyhîlerden İran ve Irak taraflarında Rey, İsfehan, Kazvin,
Sâve, Zencan, Ebher şehir ve kalelerini alıp, sapık akımlara kapılanları şiddetle cezâlırdı. Râfizîliği
ve felsefî ideolojilere âit kitapları imhâ ettirip, yıkıcı faaliyetlere katılanları sıkıca tâkib ettirdi.
Gazneli Mahmûd böylece ülkesinin kuzey cephesini emniyete aldıktan sonra, tahta çıkarken yaptığı
yemine ve verdiği söze sâdık kalarak Hint seferlerine başlamaya karar verdi. Eylül 1000 târihinde ilk
Hind Seferine çıkan Sultan Mahmûd, bu târihten 1027 yılına kadar Hindistana on yedi büyük sefer
düzenledi.
Birinci seferine Eylül 1000 târihinde çıktı. Kabilin doğusunda Lamgan bölgesinde Hintlilerin elinde
bulunan birkaç kaleyi zabtederek geri döndü. Sultan Mahmûdun İkinci Hind Seferi, Vayh Racası
Caypale karşı oldu. 27 Kasım 1001 târihinde Peşaver yakınlarında yapılan savaşı Gazneli dusu
kazı. Caypal on beş kadar oğlu, tunu ve büyük kumandanlarıyla esir düştü. Sultan Mahmûdun
eline bu zaferden sonra muazzam bir ganîmet geçti. 1004 yılında Bhatiya bölgesi racası Beci Ray
üzerine yürüdü. Bu seferde Bhatiya Racalığının bütün bölgelerini ele geçirdi. Bölgede mescitler ve
minberler inşâ ettiren Sultan, İslâmiyetin esaslarını öğretmeleri için âlimler de tâyin etti.
Sultan Mahmûd dördüncü seferini Multan üzerine yaptı. Multan Hâkimi Ebül-Feth Dâvûd, Karmatî
bozuk inanışına sâhib olup, Ehl-i sünnet düşmanıydı. Gazne dusunun üzerine geldiğini haber alan
Ebül-Feth şehri terk ederek İndus Nehri üzerindeki bir adaya kaçtı. Multanı zabteden Sultan, buradaki
Karmatîleri cezâlırdı. 1008 yılında Multanın yeni vâlisi Suhpalın Müslümanlığı terk ederek Moğol
dînine dönmesi üzerine, Sultan Mahmûd çetin kış şartlarına rağmen Beşinci Hint Seferine çıktı. Multan
önünde yapılan savaşı kazanarak, Suhpalı tutuklatıp Multan ve çevresinin idâresini komutanlarından
Tegin Hazine bırakarak Gazneye döndü. Aynı yıl Kuzeybatı Hindistan ve Pencab bölgesi racalarının
İslâmiyetin yayılmasını önlemek üzere faaliyete girişmeleri üzerine tekrar harekete geçen Sultan
Mahmûd, müttefik kuvvetlere karşı Vayh şehri ovasında yapılan muhârebeyi ağır kayıplar vererek
kazı. Ancak bu savaş ile Kuzey Hindistan racalarının kuvvetleri ezilmiş ve Pencab yolu
Müslüman-Türk duları için güvenli bir hâle getirilmiş oldu.
Sultan Mahmûd, Ekim 1009 târihinde büyük bir ticâret merkezi olan Narayyanpuru zabtetti. 1010
târihinde çıktığı seferde Multanı bütünüyle fethetti. Müslümanlara eziyet eden Karmatîlere ağır bir
darbe daha indirildi. 1014 târihinde çıkılan Dokuzuncu Hint Seferinde Nana Kalesinin fethinden
sonra Keşmir üzerine yüründü. Keşmir kuvvetleri iki defâ bozguna uğratıldı. Bu zaferin Hindistandaki
yankıları pek büyük oldu ve İslâmiyet en uzak yerlere kadar yayıldı.
Sultan Mahmûd, onuncu seferini, Hintlilerce mukaddes bilinen pekçok tapınak ve putun bulunduğu
Thanesar şehrine yaptı. Hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan şehre giren Sultan, bütün putları kırdırdı.
“Çakrasvami” adındaki en meşhur putu Gazneye götürerek halka gösterdi. Bu zafer Hinduların
Müslümanları tanımalarına sebeb oldu. Bunun netîcesinde pekçok kimse İslâmiyetle şereflendi. 1015
yılında Keşmir yolu üzerine Lokhot Kalesini kuşattı ise de şiddetli kış yüzünden bir netîce elde
edemeyerek geri döndü.
Hint dünyâsı Sultan Mahmûddan o derece yılmıştı ki, herhangi bir yere sefere çıksa şöhreti ondan
önce varıy ve şehirler kkudan teslim oluydu. On ikinci seferini zengin ve bayındır bir ülke olan
Kanavea karşı yaptı. Sirsava Kalesini zaptetti. Baran (Bulendşehr) Kalesi önüne geldiğinde Raca
Hardat, Sultânı karşılayarak Müslüman olduğunu bildirdi ve şehri teslim etti. Onunla birlikte 10.000
taraftarı da İslâmiyeti kabul etti. Mahmûd Han, sefere devamla Cumne ile Ganj nehirleri arasında
bütün şehirleri aldı. 20 Aralık 1018de de asıl hedefi olan Kanavei fethetti. Bu seferden tahmînen üç
milyon dirhem para, altmış bin esir ve beş yüz fil ganîmet ile dönüldü.
1020 yılında Kalincar, 1021de Keşmir ve 1022de tekrar Kalincar racaları üzerine seferler düzenleyen
Sultan, bunları itâat altına aldı. On altıncı ve en meşhur seferleri Somnat üzerine yaptı. Bu şehirde
bulunan kutsal bir tapınaktaki put her yıl yüzbinlerce Hindû tarafından ziyâret edilir ve en kıymetli
mücevherlerle süslenirdi. Sultan Mahmûd bunu işitince bu sapık inançla birlikte o putu da yıkmaya
karar verdi. Bu sâyede Hintliler arasında İslâm dîninin yayılması da çabuklaşmış olacaktı. 18 Ekim
1025 târihinde otuz bin atlı ve yüzlerce gönüllüden meydana gelen duyla harekete geçen Sultan, 8
Ocakta Somnatı zabtetti. Tapınağa girdikten sonra müezzine, tapınağın üzerine çıkarak ezân
okumasını emretti. Tapınaktaki putların tamâmını kırdırdı. Rivâyete göre tapınaktaki ganîmetten
Sultânın payına düşen beşte bir malın değeri yirmi milyon dînâr idi. On yedinci seferinde ise Karmatî
olan Mansura hâkimi Hafifi cezâlırdı.
Yemînüddevle Mahmûd Gaznevî, cihangirâne fetihleri yanında, âlim bir zât olup, ilme ve sanata büyük
önem verirdi. Sultanın sarayında her gün âlim ve şâirlerle devamlı ilmî müzâkereler yapılırdı. Sultan
bu toplantıların birçoğuna kendisi de iştirâk ederdi. Sultan Mahmûdun adına birçok eserler yazılmış
olup, kendisine takdim edilmiştir. Firdevsînin Şehnâmesi bunlardan biridir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
yetiştirilmesine büyük gayret sarf eden Gazneli Mahmûd, Râfizî ve bidat ehline karşı sert, hak mezhep
ve ehline karşı pek yumuşaktı. Dîne, medeniyete hizmetleri pek büyük oldu. Parlak bir devir açtı.
Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretleri onun zamânında yaşamış en büyük İslâm âlimlerinden biridir. Otuz üç
sene adâlet ve muvaffakiyetle saltanat sürüp, 1030da Gaznede vefât etti. Gaznedeki türbesi pek
mükemmel ve müzeyyendi. Yerine oğlu Celâlüddevle Muhammed geçti.
Sultan Mahmûd, ömrünün kırk beş senesini savaş meydanlarında dâimâ hareket hâlinde geçirdi. O,
Türk-İslâm dünyâsının yetiştirdiği en büyük hükümdârlardan biridir. Son derece cesûr ve o derece de
ihtiyatlıydı. Âlimleri toplayıp çok hürmet ve ikramda bulunurdu. Onların kalplere feyz veren
sohbetlerinden faydalanırdı. İslâmiyeti yaymak gâyesiyle, iki cephede faâliyette bulundu.
Hindistandaki putperest Berehmenler ve Mısır Fâtımî Devleti (909-1171)nin yoğun propagası ile
İslâm ülkelerinde yayılan ve yıkıcı Râfizî-Bâtınî hareketleriyle mücâdele etti. Berehmenleri her yerde
mağlûbiyete uğrattı. Buna karşılık Râfizîliği sıkı tâkib edip, ideolojilerini yasaklayıp, yıkıcı ve bölücü
eserlerini imhâ etmesine rağmen, faaliyetlerini bütünüyle tadan kaldıramadı. Lâkin yayılmasını büyük
ölçüde önledi.
Devletin menfaatlerinin gerektirdiği her çâreye başvuran bir hükümdârdı. Hâdiseleri isâbetlice
değerlendirmekte pek mâhirdi. Ordusu özel tâlim ve terbiye ile yetiştirilen ve sultânın şahsî birliklerini
meydana getiren “Hassa Ordusu” ile ganîmetten hisse alan “Gönüllüler”den meydana gelirdi.
Gaznelilerin savaş gücünün büyük bir kısmını gönüllüler meydana getirirdi. Sultan Mahmûd, İslâm
ülkelerinden, vazîfeli adamları aracılığıyle gâziler toplattığı gibi, sefer zamanlarında her taraftan
gelerek kendiliklerinden duya katılanlar da kalabalık bir mikdâra ulaşırdı. Sultan Mahmûd, bu sistem
sâyesinde, Orta Doğuda cihâd yapmak arzusunda olan gayretli Müslümanlar ile zararlı faaliyetlerde
bulunarak sosyal bünyeyi sarsabilecek işsiz güçsüzleri başka bölgelere seferber ederek, onlara yeni
imkânlar temin ediydu. Böylece, zâlim olmayan, bir disiplin altında toplanabilen bu insan gücünü,
ülkelerine problem olmaktan çıkarıydu. Hindistan seferleri netîcesinde Gazneli Devleti, sınırlarını
genişletip, çok zenginleşti. Gazne şehri parklar, bahçeler, zafer âbideleri, câmiler ve Ulu Câmi gibi
mîmârî eserlerle süslenmişti. Ayrıca Belh, Nişâbur gibi büyük şehirler de, o devrin en güzel ve bakımlı
beldeleri hâline gelmişti.
Gazneli Mahmûd, kalabalık duları sevk ve idârede muktedir, üstün bir kumandanlık kâbiliyetine
sâhipti. Her türlü iklim ve tabiat şartlarına göre savaş usûlü tatbik etmek, malzeme temin etmek, askerî
birlikler yetiştirmekte de askerî bir dehâsı vardı. Hindlilere karşı iyi tâlimli okçu tümenleri kullanmış,
Mâverâünnehr, Harezm ve Büveyhîler seferlerinde, bu ülkeler dularının savaşmağa cesâret
edemedikleri filleri ileri sürmüştü.
Gazneli Mahmûd gerek iyi idâresi, gerekse hak severliği ve adâletiyle yüzyıllarca sevilmiş örnek devlet
adamlarından biridir.


Türkiye Selçukluları sultanı. İkinci Kılıç Arslanın Bizanslı hanımından doğan en küçük oğludur.
İkinci Kılıç Arslan ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırdığı zaman, Gıyâseddîn Keyhüsrevi de veliaht
îlân edip, Ulublu ve civârının idâresine tâyin etti. İkinci Kılıç Arslan, 1192de Konyada ölünce
Gıyâseddîn Keyhüsrev, babasının yerine sultan oldu. Fakat kardeşler arasında saltanat mücâdelesi
başladı. Tokat Meliki Rükneddin Süleymân Şah, 1196 senesinde Konyayı zaptetti. Gıyâseddîn
Keyhüsrev âilesini alıp Konyayı terk etti. Çeşitli yerlerde kaldıktan sonra İstanbula gitti. Rükneddîn
Süleymân Şahın 1204te ölümüyle taht küçük yaştaki oğlu Üçüncü Kılıç Arslana kalınca Keyhüsrev
Konyaya dâvet edildi. Tekrar sultan oldu.
Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle mücâdele
etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçmiş, Bizans Hânedânı
mensupları, Anadoluya kaçıp İznik ve Trabzonda iki devlet kurmuşlardı. Bizanslılar, Karadeniz
sâhillerine yerleşerek ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev, ticâret yolunu açmak için 1206
senesinde sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz
sâhillerine inerek Antalyayı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadoluda birçok yerleri aldılar. Bu
fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlırdı. Bizans dusu ile 1211 senesinde Alaşehirde yapılan
muhârebede, Selçuklu dusu büyük zafer kazı.
Muhârebe bittikten sonra, Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken, bir düşman askeri tarafından
şehid edildi (1211). Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti.


Türkiye Selçukluları sultanı. Birinci Alâeddîn Keykubadın büyük oğludur. 1228 yılında Atabeyi
Mübârizüddîn Ertokuşla birlikte Erzincana gönderildi. Küçük kardeşi Kılıç Arslan veliaht olmasına
rağmen İkinci Keyhüsrev babasının ölümü üzerine Türkiye Selçukluları sultanı oldu (1237).
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrevin ilk yılları, saltanat kavgalarıyla geçti. Bu sırada Moğol zulmünden
kaçan göçebe Türkmenler, doğu tarafından Anadoluya girdiler ve çeşitli bölgelerde iskân edildiler.
Bidat bilmeyen hâlis Müslüman Türklerin sâfiyetinden ve çeşitli sıkıntıları olan kesif göçebe nüfustan
faydalanmak isteyen kötü kimseler türedi. Peygamberlik iddiâsı ile ortaya çıkan Baba İshak,
göçebelere yeni bir devir müjdeliyerek bâzı câhil Türkmenleri etrâfında topladı (Bkz. Babaîlik). Babaîler
adıyla tanınan bu Türkmenler, isyân ederek, birçok beldeyi tahrip ettiler. 1240 senesinde Kırşehirin
Malya Ovasında yapılan savaş sonunda Babaîler mağlûb edilerek isyân bastırıldı.
Anadoluda Babaî isyânından hemen sonra Moğol istilâsı başladı. Sultan İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev,
Moğol istilâsını durdurmak için harekete geçti. Sivasın doğusundaki Kösedağ mevkıinde Moğolları
karşıladı. Moğollar, Selçuklu öncü kuvvetlerini bir manevra ile perişan edince, du geri çekildi (Bkz.
Kösedağ Savaşı). Geri çekilme ile 1243 senesi Temmuz ayında bozgun başladı. Moğollar Kayseriye
kadar geldiler. Müstahkem Kayseri şehri, şiddetli hücumlar netîcesinde teslim oldu. Moğollar,
Kayseride büyük katliâm ve yağma yaptılar. Moğol komutanı Baycu Noyan, senelik vergi karşılığında
antlaşmaya râzı edildi. Gıyâseddîn Keyhüsrev ise, Menderes taraflarına gitmişti. Antlaşmadan sonra
Konyaya geldi. 1246 yılında Kilikya üzerine sefere giderken Alanyada vefât etti.


Tîmûr Hanın tunu olup babası Muizzüddin Ömer Şeyhtir. 1438 yılında Heratta doğdu. 1470 (H. 874) yılında Şahruhun oğlu Baysungurun tunu Mirzâ Yâdigâr Muhammedi bertaraf ederek; Hasan, Sîstân, Belh ve Harezm bölgelerine hâkim oldu. Böylece Tîmûr tunları arasındaki taht mücâdelelerine son verdi.

Heratı başşehir yaptı. Devri, hâkim olduğu yerlerde sulh ve sükûn devri olduğu gibi,Herat da kültür merkezi durumuna geldi ve şöhreti dünyâya yayıldı. Hattâ Uluğ Beyin ölümü üzerine sönmeye yüz tutmuş olan Semerk medeniyeti, yerini Herat Medeniyetine bıraktı. Zamânında Heratta ilim tahsil eden talebe sayıs 12 bin kişiyi buldu.

İlim ve sanata çok fazla değer veren Hüseyin Baykara, âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Böylece târihte “Baykara Meclisleri” olarak zikredilen zevkli, eğlenceli, ilmî toplantılara yer verirdi.Onun meclislerinde Molla Câmî, Hâtıfî, Alî Şîr Nevâî gibi önde gelen İran veTürk şâirleri ile meşhur ressam Bihzâd, tezkire sâhibi Devletşah ve hat üstâdı Sultan Ali de bulunurlardı.

Osmanlı tezkirelerinde “İran pâdişâhı, cihân şahlarının şâhı, fâzılların görüp gözeticisi, beliğlerin kuyucusu, Acemin Hüsrevi” şeklinde zikredilen Sultan HüseyinBaşkaranın Osmanlı hükümdârı ve muâsırı Sultan İkinci Bâyezîd tarafından hâtırının sayıldığı da bir gerçektir. Hattâ şâir Behiştînin Hüseyin Baykaranın ricâsı üzerine İkinci BâyezîdHan tarafından affedildiğini yine Osmanlı şuarâ tezkireleri kaydetmektedir.

En büyük hizmeti Türk dilini ve kültürünü himâye etmesidir. Zamânında Çağatay Türk Edebiyâtı altın devrini yaşamış ve Türkçeye olan îtibâr artmıştır. Çağatay Türk Edebiyâtının gelişme ve olgunlaşmasında Hüseyin Baykaranın hizmeti büyüktür. Türkçe bir dîvânın sâhibi olan Şâir Hükümdâr, şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmış, küçüklükten beri birlikte büyüdükleri çocukluk ve mekteb arkadaşı Alî ŞîrNevâi ile Türkçenin devlet ve edebiyât dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır.Hattâ bununla da kalmayarak, devrinin ağır ve karışık hayâtına rağmen, çeşitli Türk şîve ve ağızlarına, halkıyâtına âşîna olarak kendi milletinin edebî zevkini de tatmıştır. Ali Şîr Nevâî onu Türk şîvelerini en iyi bilenler arasında göstermekten zevk duymuştur.

Şiirlerinde lirizm (akıcılık ve coşturuculuk) hâkimdir. Dîvânındaki gazellerin hepsini remel vezniyle yazmış, böylece Türk Edebiyâtı içinde ayrı bir husûsiyet taşımıştır. Heyecânlı, çekici ifâdeler, tasvîr güzelliği, canlı bir üslubu vardır. Türkçenin âşıkı olan bu Hükümdâr Şâir, yalnız ferma kalmamış, Dîvânı ile de Türkçeye hizmetini bilfiil ortaya koymuş, dili çok güzel kullanmış ve şiirlerinde yabancı kelimelere oldukça az yer vermiştir.Hüseyin Baykara saltanatının yükselişine büyük emeği geçen, ilim sanat adamı olduğu kadar, müşâvirlik de yapan, hattâ devlet hizmetinde yer alan, devrin Türkçe müdâfiî olan Mîr Alî Şîr Nevâî, Mecâlisün-Nefâis adlı şuarâ tezkiresinin bir bölümünü ona tahsis ederek, bu hizmetini takdirle yâd etmiştir.

Türkçe Dîvânından başka Mecâlisül-Uşşâk adlı Farsça biyografik bir eserin yazarı olduğu söyleniysa da bu durum şüphelidir. Kendisini ilim ve kültüre veren, Farsça şiirler de yazan Sultan Hüseyin Baykara, 36 yılı aşkın saltanat sürmüş ve 1506 (H. 911) yılında vefat etmiştir. Sağlığında Heratta hazırlattığı Kubbe-i Âliyyede yatmaktadır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Şevval 1438
Miladi:
23 Temmuz 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter