Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Göktürkleri elli yıllık Çin esaretinden kurtararak ikinci defa Gök-Türk Hakanlığını kuran İlteriş (İli,
devleti toplayıp tanzim eden) ünvanı ile anılan Kutluk Kağanın büyük oğlu. 684 yılında doğdu. Babası
Kutluk Kağan öldüğü zaman kardeşi Kültiginle birlikte, küçük yaşta olmaları sebebiyle, amcaları
Kapağan Kağanın ve millet emekdarı, büyük müşavir Vezir Bilge Tonyukukun himayesinde büyüdü. O
zaman Bilge Kağan 8, Kültigin Han 7 yaşında idiler.
Amcası Kapağan Kağan tarafından 14 yaşında “şad” tayin edilerek devlet hizmetine girdi. Vezir
Tonyukuk kumasında Göktürk Hakanlığının İnal ile birlikte sevkettikleri batı duları grubunda yer
aldı. İnal Kağanla birlikte Altayları aşarak Bolçuda On-ok dusunu mağlup etti ve Seyhun (Sir derya
İnci Nehri) kıyılarına ulaştı. Tonyukukun başkumanlığını yaptığı bu dunun başında
Maveraünnehre kadar dayanan Bilge Kağan, Kızıl Kum Çölüne girerek güney istikametini aldı.
Göktürk Abidelerinde tezik şeklinde zikredildiği gibi, ilk defa olarak batıda Müslüman Araplarla
karşılaşıldı (701). 709 yılında Kırgızların komşusu olan ve Yukarı Kem-İrtiş arasında bulunan Çikler ile
Isıg Gölünün batısında yaşayan Azları, Hakanlığa bağladı. 710 yılında kardeşi Kültiginle birlikte zaman
zaman başkaldıran Kırgızları mağlup etti. 714te Çinin yığınak merkezi olan Beşbalıkın kuşatılmasına,
İnal Kağan, Tung-lu Tekin ve eniştesi ile birlikte katıldı. 22 Temmuz 716 tarihinde Çinlilerle münasebet
kuran Bayırkuların amcaları Kapağan Kağanı pusuya düşürerek öldürmeleri üzerine karışıklığa
sürüklenmiş olan devletin yükünü, Kapağan Kağanın oğullarını ve taraftarlarını bertaraf ederek,
kardeşi Kültiginle birlikte yüklendi. Kültiginle birlikte seferler yaptı. Memlekette karışıklıklar çıkaran
Dokuz Tatarlar ve Oğuzlar üzerine yürüyerek bozguna uğrattı. Kültiginin aşırı derece ısrarı üzerine
716 yılında hükümdar oldu. Gök-Türk duları başkumanlığını yüklendi. O zamana kadar bu
vazifede bulunan baba yadigarı Bilge Kağanın kayın babası vezir Tonyukuk da devlet müşaviri olarak
kaldı. İçte ve dışta yaptığı mücadelelerde büyük başarılar kazı. Yurtsuz milleti yurtlu, fakir halkı
zengin ettiği gibi, devleti ve milleti için canla başla çalıştı. 717 yılında Uygur İl-teberi Kargan
Savaşında yendi. Bir yıl sonra da isyana teşebbüs eden Karluklarla savaştı ve galip geldi.
Bilge Kağan, Çinlilerle iyi münasebet kurmak istiydu. Bu Tonyukukun da arzu ettiği bir durumdu.
Fakat Çinliler Türk birliğini bozmak için Beşbalıktaki Basmillar ile anlaşmışlardı. Bütün bunlar Çinlileri
çok iyi tanıyan ve vaktiyle Kutluk (İlteriş) Kağanla birlikte istiklal mücadelesi veren Vezir Tonyukuk
tarafından gayet iyi biliniydu. Onun planı sayesinde Basmillar Beşbalıkta kuşatılarak mağlup edildi.
Entrikalarının boşa çıktığını gören Çin de baskı altına alındı. Çin dusu Kan-suda bozguna uğratıldı
(Eylül 720). Daha sonra çeşitli seferler düzenlendi. Kitanlar ve Tatabılar saf dışı bırakıldı (722-723).
Bütün bu hadiselerden sonra Çin iyi geçinme noktasına geldi. 725 yılında Çin İmparatu tarafından
gönderilen elçiyi Bilge Kağan, Kültigin ile Tonyukukun hazır bulunduğu bir mecliste kabul etti.
Bilge Kağan, 725 yılında kayınbabası Tonyukuku 731 yılında da 47 yaşında olan kardeşi prens
Kültigini kaybetti. Bu iki Türk büyüğünün ölümü hakanlıkta büyük boşluklar meydana getirdiği gibi,
millet de, başta Bilge Han olmak üzere büyük üzüntü içine düştü. Orhun Kitabelerinde bu husus:
“Küçük kardeşim Kültigin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu, zamanın takdiri
Tanrınındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır, kendimi bıraktım, gözden yaş akıtarak, gönülden feryad
ederek yanıp yakıldım.” şeklinde Bilge Kağanın ağzından, kendi inançlarına göre, bir nevi tevekkül
içinde anlatılmaktadır.
Bu iki büyük millet ve devlet emekdarının hatırasına Bilge Kağan zamanında bengü taşlar (kalıcı
eserler) dikilmiş, hizmetleri ve düşünceleri kendi ağızlarından verilmiştir.
734 yılının yazında Ki-tan ve Tatabılara karşı Töngez Dağında kazanılan savaş, Bilge Kağanın en son
zaferi oldu. Bütün ömrünü milletinin birliği ve büyüklüğü için geçirmiş olan Bilge Kağanın 19u “şad”
19u da “kağan” olmak üzere 38 senelik bir hizmeti vardır. Son zamanlarında Çinli bir prenses ile
evlenme arzusu Çin imparatu tarafından kabul edilmişse de, Çinlilerce aldatılan Buyruk-ç
tarafından zehirlenmiş ve 25 Kasım 734 tarihinde, milleti büyük bir yas içinde bırakarak 50 yaşında
vefat etmiştir. Adına oğlu tarafından Baykal Gölünün güneyinde, Orhun Nehri Vadisinde, Koşo
Tsaydam Gölü civarında Bilge Kağan Abidesi diktirilmiştir. Abideyi yeğeni Yollug Tigin kaleme almış ve
34 günde tamamlatmıştır.
Kitabelerde görüleceği üzere, Bilge Kağan milletine bağlı, dindar bir hükümdardır. Böyle olmasına
rağman yeni bir dinin arayışı içinde olduğunu söylemek mümküdür. Çünkü onun yerleşik hayata
geçmek isteği ve kuracağı şehirlerde budist mabetlerine yer verme teklifi kayın babası Tonyukuk
tarafından reddedilmiştir. Şayet sağlıklarında İslamiyet ülkelerine ulaşabilseydi, Türklüğün eski
yurdunda alperenlerin, gazilerin daha erken görüleceği büyük ihtimal dahilindeydi. Tonyukukun Bilge
Kağanı bu iki düşüncesinden men edişi, Çine karşı kendilerini müdafaa şuuru iledir. Fakat bu fikir,
netice olarak sonraları Türk dünyasının İslamiyete geçmesine zemin hazırlamıştır.



Göktürk Devletinin kurucusu ve ilk hükümdarı. Göktürkler târih sahnesine çıktıkları sıralarda
Juan-juanlara tâbi olarak, Altay Dağlarında ananevî sanatları demircilikle uğraşıylar ve bu devlete
silah îmâl ediylardı. Devrin Çin yıllıklarından, Göktürklerin bu sıralarda da dağınık halde
bulunmadıkları ve federatif bir mahiyette Juan-juanlara bağlı oldukları görülmektedir. Nitekim Tu-wa
adlı başbuğun yerine hânedânın başına geçen Bumin, 534 yılında Kuzey-Tabgaç idârecileriyle siyâsî
münâsebet kurdu. 542de akıncıların başında Huagn-ho Nehri yakınlarına kadar ilerledi. 546da
Juan-juan Devletine karşı ayaklanan Tölesleri itaat altına aldı. Bu başarısından sonra Juan-juan
Devleti hükümdarı ile eş değerde olduğunu göstermek maksadıyla kızına tâlip oldu. Ancak bu isteğinin
kabaca reddedilmesi üzerine üst üste vurduğu darbelerle Juan-juan Devletini çökertip arâzisini
tamâmen hâkimiyeti altına aldı. İl-kağan ünvanını alarak tahta çıktıktan sonra eski Hun başkenti
Ötükeni ele geçirerek devlet merkezi yaptı (552). Bumin Kağan, hükümdarlığını îlân ettikten sonra,
küçük kardeşi İstemiye, Yabgu ünvanıyla ülkenin batı kanadının idâresini verdi. İstemi yeni yerler
fethederek Batı Göktürk Kağanlığının temellerini atarken, Bumin Kağan tahta çıktığı yıl içerisinde öldü.
Yerine, oğlu Kolo (Kara) ve bunun genç yaşta ölümü üzerine de diğer oğlu Mu-kan Kağan geçti.


Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990
yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey, Hasan bölgesinin emîri idi. Târihçi
Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri
geçmektedir.
Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi Mâverâünnehrde Oğuz
Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından sonra, ülkenin idâresi oğulları arasında taksim
edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu Mikail Beye verilmişti. Yabgu ünvanını taşıyan Mikail Beyin vefâtından
sonra ülkenin idâresi oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Mehmed Tuğrul Beye kaldı. İki kardeş, Karahanlı
Hakanı İsrâil Arslan Yabguyu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan mücâdelesine katıldılar.
Çağrı Bey, 1016da Mâverâünnehrden Bizans ülkeleri üzerine cihâda çıktı. Hasan bölgesine gelerek
adaki Türkmenleri etrâfına topladı. Buradan Irak-ı Acem bölgesine geçerek Bizansa bağlı Ermeni
Vaspurakan ve Ani krallıkları ile Âzerbaycanda muhârebeler yaptı. 1016dan 1022 senesine kadar altı
yıl boyunca Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyle savaştı. Birçok muvaffakiyetler
ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Mâverâünnehre döndü. 1025te Mâverâünnehre geçen Sultan
Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve Selçukluların reisi Arslan Yabguyu esir edip Hindistana
gönderince, ülke halkının bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve Çağrı
beylere katılarak dularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları Mûsâ Yabgu ile birlikte
Türkmenlerin reisi oldular. Mâverâünnehr bölgesinde râhat ve huzur içinde devleti idâre eden Selçuklu
liderleri, muhâfızları durumundaki Ali Tiginin 1034te vefâtı üzerine z durumda kaldılar. Buhârâ ve
Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Hasana geçmek zunda kalan Çağrı ve
Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mesûdun Hasan vâlisine mürâcat ederek sürüleri için Sultandan
yaylak ve kışlak istediler. Fakat istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine
büyük bir du gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul ve Çağrı beyler
kazılar (1035).
Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mesûd, Selçuklu reisleriyle müzâkerelere girişti ve
isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar da tanıdı. Sultan Mesûd, Dihkan ve Dihistan
bölgelerini vermesine karşılık, onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz
boylarının akınlarına mâni olamadıklarından bir kere daha Sultan Mesûd ile karşı karşıya geldiler.
Sultanın gönderdiği büyük bir duyu da mağlûb ettiler. Hattâ Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan
vâlisini mağlûb ederek 1037de Merv şehrini ele geçirdi. Burada “Melikül-mülûk” ünvânıyla
hükümdârlığını îlân ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için
aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civârındaki Talhâb denilen yerde iki gün
süren şiddetli muhârebede Selçuklular bir zafer daha kazılar (1038) ve Herat şehrini de ele
geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey Nişaburda Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdârı olarak sultan îlân
edildi. Durumun vehâmetini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan Mesûd, büyük bir
duyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcanı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri
Tiginin tâbiliğini sağlamak için Mâverâünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini
haber alınca, geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliâbâd Ovasında yaptığı
muhârebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak istediğinden yeniden Çağrı
Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır
kayıplar verdirdi. Netîcede Selçukluların geleceğini tâyin edecek muhârebe 23 Mayıs 1040ta
Danakan Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı harpte,
Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli dusunu perişân ettiler (Bkz. Danakan Savaşı).
Sultan Mesûd güçlükle canını kurtardı ise de karargâhı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı
üzerine birçok Türkmen boyları Selçuklulara iltihâk etti.
Danakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet ananesi gereğince, ülkeyi kendi
aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Hasanın
kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütûhât yapacaklardı. Mûsâ Yabgu ise,
Herat ve Sistan bölgesi fütûhâtına memur edildi. Bu plâna göre hareket eden Çağrı Bey, 1040ta
Belhe yürüdü ve Sultan Mesûdun oğlu Mevdûd kumasındaki yardımcı kuvvetleri bozarak şehri
ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına girdi. Belhten sonra Cürcan,
Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de hâkimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet
merkezi yaptı. 1044te Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mesûdun oğlu
Mevdûd, Belh ve Tuharistanı geri almak için dular sevk etti ise de bu kuvvetler Çağrı Beyin oğlu
Alparslan tarafından mağlûb edildiler. Bir müddet sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de
ele geçirdi. Belh, Tuharistan ve diğer bâzı şehirleri oğlu Alparslana vererek Gaznelilerle mücâdeleye
memur eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.
Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicarın 1048de vefâtı üzerine Çağrı Bey, oğullarından Kavurt Beyi
büyük bir du ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve nihâyet 1055te bütün Kirman bölgesi
Selçukluların eline geçti. 1056da Sistan bölgesi de Selçukluların hâkimiyetine girdi ve o bölge Mûsâ
Yabgunun idâresine verildi.
Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyân edip saltanat dâvâsına
kalkışan İbrâhim Yınala karşı, oğulları Alparslan ile Kavurtu sevk edip isyânı bastırması son yardımı
oldu. Bu hâdiseden sonra rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlim ve
velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde vefât etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu ve veliahtı
Hasan Hâkimi Sultan Alparslan ile Kirman Hâkimi Ahmed Kavurt ve Âzerbaycan vâlisi Yakutiden
başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde
devlete ve İslâmiyete hizmet ettiler. Çağrı Beyin dört de kızı vardı.
Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün İran ve yakındoğu ülkesini fethetmiş, Türkleri
fâtih bir millet olarak bir araya toplamak ve Anadolu kapılarının tam anlamıyla İslâmiyete açılmasını
sağlamak sûretiyle Türklüğe ve İslâmiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve
medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslâmiyetin ta Viyana kapılarına kadar
ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.
Kaynaklar, Çağrı Beyin çok âdil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalâde dindar ve merhâmetli bir
mücâhid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler.


Harezmşahlar Devletinin son hükümdârı. Asıl ismi Mengüberti olup lakabı Celâleddîndir. Doğum târihi
bilinmemektedir. Babası, Harezmşâh Devleti Sultânı Alâüddîn Muhammed, annesi Ay-Çiçek
Hâtundur.Küçük yaştan îtibâren çok iyi bir eğitim ve öğretim gördü.
Genç yaşta Gazne ve çevresinin vâliliğine tâyin edildi. Bundan sonra babasının bütün seferlerinde
yanında bulunup, başarısına yardımcı oldu. Cengiz oğlu Cuci kumasındaki Moğol dusuyla
1216da yapılan muhârebede sağ cenah kumanlığı yaptı ve bozulmaya başlayan Türk dusuna
zaferi kazırdı. Târihler, Celâleddînin Cengizin hücûmuna karşı Mâverâünnehir şehirlerini ayrı ayrı
müdâfaa etmek yerine bütün kuvvetlerle hücum etmeyi babasına tavsiye ettiğini, ancak bu teklifini
kabul ettiremediğinden Cengizin dağılmış durumda olan Türk kuvvetlerini ayrı ayrı imhâ ettiğini
yazarlar.
Sultan Muhammed, annesi Terken Hâtunun arzûsu ile küçük oğlu Uzlagı veliaht tâyin etti. Ancak
ölümünden bir müddet evvel devleti, mâruz bulunduğu tehlikeden büyük oğlu Celâleddînin
kurtarabileceğini düşünerek onu veliaht tâyin etti ve şehzâdelere de ona tâbi olmaları vasiyetinde
bulundu. Babasının vefâtından sonra bâzı Türk emirleri onun tahta çıkmasını istemediklerinden bir
sûikast düzenleyip öldürmek istediler. Ancak, Celâleddîn, Harezmden Hasana gitmek sûretiyle bu
tehlikeden kurtuldu. Cengiz tehlikesinden dolayı Harezmde kalamayacaklarını anlayan kardeşleri onu
tâkib ettilerse de yolda Moğollar tarafından öldürüldüler. Celâleddîn ise Moğol tâkib kuvvetlerini
mağlub edip, tehlikeli bir yolculuktan sonra Gazneye ulaştı. Gaznede tekrar kuvvet toplamaya
başladı. Cengiz Han Celâleddîne çok önem veriydu. Ona karşı “Yenilmez Noyan” ünvânı ile anılan
komutanını gönderdi. Parvan civârında iki gün devâm eden şiddetli çarpışma netîcesinde Moğollar
perişân edildiler. Ancak savaştan sonra kumandanlar arasında ganîmet ihtilâfından dolayı çıkan
anlaşmazlık sebebiyle bu zaferden istifâde edilemedi. Birçok emir askerlerini alıp kendi yuvalarına
döndüler. Şâyet Türk dusu dağılmamış olsaydı, bu sıralarda Hindikuş Dağlarını aşmakta olan asıl
Moğol dusunu durdurabilirlerdi. Moğollar Gazneyi ele geçirdiler. Sind Irmağı kıyılarına çekilen
Celâleddîn, kuvvetlerinin dağılması yüzünden burada yapılan savaşı kaybetti. Alelacele yapılan
gemilerle karşıya geçmek üzere yola çıktılar, ancak gemi nehrin tasında parçalanınca pekçok kimse
boğuldu. Atıyla nehri geçmeye muvaffak olan Celâleddîn, boğulmaktan kurtulan adamlarıyle
Hindistana gidip ada üç yıl kaldı.
1224te Harezme dönüp Moğollarla yeniden mücâdeleye karar veren Celâleddîn, Kirmana geldi.
Buranın hâkimi Barak Hâcip, onun sultanlığını kabûl ederek, Sultan adına Kirmanı idâreye başladı.
Buradan Atabeg Sad bin Zenginin hükümdârı bulunduğu Farsa geldi. Onun kızını aldı. Böylece
Harezmşâh Devletini yeniden tesise çalışan Celâleddîn, bundan sonra İsfahan ve Irak-ı Aceme
ilerleyerek, burada bulunan kardeşi Gıyâseddîn Pir-Şâhın itâatını sağladı. Lur (Hindistan)reislerini de
kendisine bağladıktan sonra Moğollarla mücâdele için Halîfe Nâsırdan yardım istedi. Ancak Halîfe,
onun Irak-ı Araba inip istilâ etmesinden kktuğundan karşı kuvvetler gönderdi. Bu kuvvetleri bozan
Celâleddîn, Bağdattan Meragaya geldi. 1225te Tebrizi alarak karargâhını buraya nakletti.
Anadoluda hüküm süren Sultan Alâeddîn Keykubâd ile Mısır ve Suriyede hâkimiyet süren Eyyûbî
meliklerine elçiler göndererek Moğollara karşı yardım istedi. Diğer taraftan bir asırdan beri Arran,
Âzerbaycan ve Şarkî Anadoludaki İslâm emâret ve hükümetlerine karşı gâlip ve tehditkâr bir vaziyette
bulunan Gürcüleri ezmek için Gürcistan krallığını istilâ ederek Mart 1226da Tiflisi aldı. Bu sırada isyân
eden Barak Hacib ve Âzerbaycan Türkmenlerinin isyanlarını bastırdı. Bir ara Ahlatı kuşattı ise de,
Türkmenlerin yeniden karışıklık çıkarmaları üzerine Âzerbaycana döndü ve Türkmenleri cezâlırdı.
Kışı Tebrizde geçirdiği sırada Gürcülerin Tiflisi yeniden ele geçirip adaki askerlerinin öldürüldüğünü
öğrendi. 1227de Tiflis üzerine yürüyen Celâleddîn, şehrin yakılıp terk edildiğini gördü. Bu sırada
Bâtınîlerin, Gence Vâlisi Orhanı öldürdüklerini öğrenen Sultan, onların memleketine girerek Alamut ve
Kumis havâlisini itâat altına aldı.
Sultan bu şekilde ülke içindeki karışıklıklarla meşgulken Moğol kuvvetlerinden bir kıtanın Damgan
civârına geldiğini öğrenip hızla üzerlerine gitti ve onları mağlub etti. İsyân hâlinde bulunan Eyyûbîlere
karşı 1228de bir sefer hazırlığı içinde olan Celâleddîn,Moğolların Ceyhunu geçip Irak-ı Aceme
yürüdüklerini haber aldı. 26 Ağustos 1228de İsfahan önünde meydana gelen Türk-Moğol savaşında
Sultan Celâleddîn, kardeşi Gıyâseddînin ihânetine rağmen Moğolları hezîmete uğrattı ise de, tâkib
esnâsında Moğolların kurduğu tuzağa düşen Celâleddînin sol cenahı bozuldu. Z kurtulan Sultan,
Luristana giderken, Moğollar da perişân bir vaziyette olduklarından geri döndüler. Bir hafta sonra
İsfahana dönen Sultan Celâleddîn yeniden kuvvet toplamaya başladı. Kardeşi Gıyâseddîn ise
Alamuta giderek Bâtınîlere ilticâ etmiş, daha sonra gittiği Kirmanda öldürülmüştür.
Sultan Celâleddîn Âzerbaycana dönüp memleketin bozulmuş durumunu yeniden düzeltmekle
meşgulken 1229da Gürcüler yeniden isyân ettiler. Topladığı tâze kuvvetlerle bu isyânı bastırmaya
muvaffak olan Sultan, Tiflisten başka bâzı müstahkem kaleleri de ele geçirdi. Bu zamana kadar
Celâleddîni, Sultan tanımayan ve yazdığı mektuplarda “Hâkan” yâhut “Şehinşâh” diye hitâb eden
Bağdat Halîfesi, bu muvaffakiyetten sonra Celâleddîne “Sultan” ünvânını tevcih etti. Celâleddîn
Harezmşâha itâatını arz eden Şam hükümdârı Melik-ül-Muazzam Îsâ Eyyûbînin teşviki ile Ahlatı
kuşatan Sultan, 14 Mayıs 1230da kaleyi ele geçirmeye muvaffak oldu. Ancak kale müdâfîlerine ve
halka şiddetli davranması, o zamana kadar Müslümanlığın kahramanı sayılan Celâleddîne karşı bir
husûmetin doğmasına yol açtı. Anadolu ve Mısır sultanları, onun kendi ülkelerine yürüme ihtimâli
karşısında kuvvetlerini toplayarak müttefik olmuşlardı. Bu haberi duyan Sultan, Anadolu ve Suriye
kuvvetlerinin birleşmesine mâni olmak için harekete geçti ise de, geç kaldı. Erzincan yakınında
Yassıçimen Yaylasında 10 Ağustos 1230da vukû bulan şiddetli muhârebede büyük bir hezîmete
uğrayan Sultan Celâleddîn, sulhe mecbur oldu.
Türk hükümdârları arasındaki savaşı dikkatle tâkib eden Moğollar ise, kendilerine en büyük engel
olarak Celâleddîni görüylardı. Netîcede, Yassıçimen Muhârebesinde büyük bir darbe yemesi
üzerine fırsatı kaçırmayarak Çermagun Noyan komutasında büyük bir Moğol kuvvetini
Mâverâünnehre gönderdiler. Bu haberi duyan Celâleddîn, civar hükümdârlara vaziyeti bildirip yardım
istedi. Ancak onlar, Celâleddîne güvenmediklerinden ve ayrıca Moğol tehlikesinin kendi ülkelerini
saracak kadar genişleyeceğini tahmin edemediklerinden Sultâna yardım elini uzatmadılar.
Sultan Celâleddînin mâiyeti ile Elcezireye doğru ilerlediğini öğrenen Moğollar, onu tâkib ederek
yollarına devâm ettiler. Nihâyet 1231 Ağustosunda Dicle Köprüsü kenarında sabaha karşı
düzenledikleri bir baskınla, Celâleddînin bütün mâiyetini öldürüp dağıttılar. Ölümden z kurtulan
Sultan, Meyyâfârıkîn civârına kaçıp Moğolların tâkibinden kurtulmak için sarp dağlara çekildi. Ancak
göçebeler tarafından yakalanıp obaya getirilen Celâleddîn, ada öldürüldü. Elcezire hükümdârı Mâlik
el-Muzaffer Gâzi, Sultanın öldürüldüğünü öğrenince onun cesedini Meyyâfârikîne getirtip defnettirdi.
Türk İslâm târihinin en bahadır ve şecâat sâhibi şahsiyetlerinden olan Celâleddîn Harezmşâh, birçok
harpleri hayâtı pahasına kazığı hâlde, idâre ve siyâset bakımından zayıf olduğu için bunlardan
istifâde edememiştir. Bütün meseleleri harp yoluyle halletmeye çalışması, düşmanlarını arttırmıştır.
Buna rağmen Moğol saldırılarına ve Hıristiyan Gürcülere karşı mücâdele edebilen yegâne zât olması,
ona gerek halk arasında ve gerek bütün Şark edebiyâtında büyük bir şöhret kazırmıştır. Moğolların
yakın şarkı tamâmen istilâ etmesinden sonra, Celâleddînin bölgede oynadığı rol daha iyi anlaşılmış ve
İslâmiyetin müdâfii olarak büyük kahramanlar arasına dâhil edilmiştir.


Harezm Özbek hanlarından bir hükümdar ve târihçi. Babası Arab Muhammed Han, Harezm Özbek
hanlarının ceddi olan Yâd-gâr Hanın dördüncü batından tunudur. 1603te Rus Kazaklarının Urgençe
hücum ve babasının tarafından imhaları hadisesinden 40 gün sonra doğmuş ve bu gazâ dolayısıyle
“Ebül-Gâzi” ismi verilmiştir.
Arab Muhammed Han önce Urgençi, sonra da Hiveyi başşehir yaptı. Oğlu Ebül- Gâziyi Harezmde
Kat valiliğine tâyin etti. 1620 başlarında Hanın oğulları Habeş ve İlbars, babalarına isyân ettiler.
Ebül-Gâzi yaptığı savaşlarda fevkalâde kahramanlık gösterdi ise de, babasının yakalanarak gözlerine
mil çekilmesine engel olamadı. Bu hâdise üzerine Ebül-Gâzî, Buhara hanı İmam Kuli Hana sığınarak
iki yıl yanında kaldı.
Şah Abbasa sığınan Arab Muhammed Hanın büyük oğlu İsfendiyar Han, babasının yerine Harezm
Hanlığına geçince, 1623te Urgençi has olarak Ebül-Gâziye verdi. Burada üç sene kalan Ebül-Gâzi,
Harezme tek başına hâkim olmak niyetinde olduğundan, ağabeyi ile harbe girişti. Fakat muvaffak
olamayarak 1626da Kazakistana gidip üç ay kaldı. Daha sonra Taşkent hanının dâveti üzerine
Taşkente gitti ve iki sene ada misâfir kaldı. Buradan tekrar Buhara hükümdârı İmam Kuli Hanın
ülkesine giderek, du toplamaya başladı. Ağabeyinin bir seferde olmasından faydalanarak Hive
Kalesini ele geçirdi. Fakat İsfendiyar Han, dusu ile gelince mukavemet edemedi ve yakalanarak
Safevîlerin elinde bulunan Yurda gönderildi. Oradan İsfahana geçen Ebül- Gâzi, İranda iken Şah
tarafından hüsnü kabul gördüğünü, kendisine dirlik olarak maaş bağlığını ve on yıl ada kaldığını
kendi târihinde anlatır. Târihe büyük bir ilgisi olan Ebül-Gâzi, gittiği yerlerin târihini tedkik ettiği gibi,
İsfahanda iken de, Türk târihi üzerine yazılmış Fars kaynaklarını tedkik etme imkânını bulmuştu.
Ebül-Gâzi, İsfahandan kaçarak, önce Ersari Türkmenleri, sonra Balhandaki Teke Türkmenlerinin
yanına gitti. 1642de ağabey İsfendiyar Hanın ölümü ile boşalan Harezm Hanlığına 1643 yılında çıkıp,
Hiveyi kendine merkez edindi. 21 sene hanlık yapan Ebül-Gâzi, en çok Türkmenlerle mücâdele
etmiştir. Ayrıca komşuları olan Buhara Özbek hanlarının yurtlarına da birkaç defâ akın düzenliyerek
yağma etti.
Ebül-Gâzinin, 16 yaşında devlet idâresi işlerine başlayıncaya kadar Urgençte geçirdiği gençliğinde ve
İrandaki hayatında ciddî sûrette ilim tahsil ettiği, güzel Arapça ve Farsça bildiği, bu dillerden yaptığı
tercümelerden anlaşılmaktadır. İki mühim eser bırakmıştır. Bunlardan biri 1659da yazdığı Şecere-i
Terâkime, diğeri 1663te ölmesi ile yarım kalan ve vasiyeti üzerine oğlu Enûşe tarafından ikmâl edilen
Şecere-i Türktür. İlk eserini, Reşideddînin târihinden aldığı Oğuznâmeyi, Türkmenler arasında ele
geçirdiği diğer 20 kadar Oğuznâme rivâyetleri ile karşılaştırarak tasnif etmiştir. Eser, Rus müsteşriki
Tumansky tarafından 1892de Aşkaabadda Rusça olarak ve 1937de Türk Dil Kurumu tarafından
Çağataycası faksimile olarak neşredilmiştir.
Şecere-i Türk ise, 15. asrın ikinci yarısından başlayıp Harezmde hükümet süren Yâd-gâroğlu
Şıban-Özbek hanlarının târihini ve ensâbını (soyunu)tesbit maksadıyle kaleme alınmış ve bu sülâlenin
1663e kadar ki târihi için esas menba olmuştur. Bu eser, Türk ve Moğol târihine âit bilinen ilk kaynak
olduğundan, yalnız Özbek hanları târihi için değil, aynı zama Moğol ve Türk târihi için başlıca
kaynak telâkki olunmuştur. Eseri batıya ilk kez tanıtan; Poltava Savaşından sonra Ruslar tarafından
Sibiryaya sürülen İsveçli subay Tabberttir. Eser Moğol Hânedânı ve kabîlelerin târihini belirten en iyi
kaynaklardan biri olarak tanınmıştır. Kont Estralenburg tarafından Almancaya tercüme olunmuş,
Fransızca tercümesi de 1726da Leidende basılmış ve yayınlanmıştır.


Bâbürlü Türk İmparatluğunun üçüncü hükümdârı. Bâbür Şahın tunu ve Hümâyûn ile Hâmide
Banunun oğludur. Hümâyûnun, Sir Han ile mücâdelesi esnâsında uğradığı ağır bir mağlûbiyet
üzerine, âilesi ile birlikte iltica ettiği Ömerkotta 1542de dünyâya geldi.
Daha küçük yaşından îtibâren babasının yanında önemli hizmetler gören Ekberin ilk başarısı 1555te
Serhende saldıran İskender Şahı mağlub etmesidir. Komutanlar arasında zafer şerefini
paylaşamamaktan doğan ihtilâf, Hümâyûn tarafından oğlu Ekbere gönderilen ve kumandan olarak
tebriklerini bildiren nâme ile bertaraf edilmiştir. Ekber bundan sonra 1555 Temmuzunda idârî işlerine
atabeyi Bayram Han tarafından bakılmak üzere, Pencap vâliliğine tâyin edildi. Babası Hümâyûnun bir
kazâ netîcesinde ölmesi üzerine, tahta dâvet edildi. O gelinceye kadar, bu sırada ada bulunan Seydi
Ali Reisin tavsiyesi üzerine, Osmanlı töresine uygun olarak, Hümâyûnun ölümü gizlendi ve Şubat
1556da Ekber, Hind-Türk İmparatu îlân edildi.
Ekber 14 yaşında devletin başına geçtiği zaman, babasından kendisine miras kalan ülke, Bayram
Hanın küçük dusunun hâkim olduğu Pencapın bir kısmı ile Ganj ötesindeki Katehr eyâletinden
ibâretti. Delhi ile Agra, babasının ölümü ile düşmanların eline geçmişti.
Saltanatının ilk yedi senesinde harplerle meşgûl olan Ekber, ilk iş olarak Delhi ile Agra etrâfındaki
memleketlerde hâkimiyetini tesis etti. 1567de Racputların kalesi Çitu zapt ve Ecmiri fethetti.
1572de Gücerâta yürüyerek müstakil Ahmedâbâd sultânlarının sonuncusunu mağlub edip bu ülkeyi,
hükümdâr nâibi tarafından idâre edilen mümtâz bir eyâlet (subah) hâline getirdi. Ganj Vâdisi de
imparatluk hudutları içine alındı. Ayrıca 1578de Orisa, 1581de Kâbil, 1587de Keşmir, 1592de Sind
ve 1594de Kehar alındı. Bundan sonra dularını Dekkenin Müslüman hükümdârları üzerine
tevcih ederek Berarı ellerinden aldı.
Ekberin askerî ve siyâsî faaliyetleri yanında özelliklerinden biri de teşkilâtçı oluşudur. Geniş ölçüde
ıslâhâta 1573te başladı. O yıl “damgalama nizâmı” konarak, bütün zeâmetler hükümdâra bağlı devlet
mülkü hâline getirildiği gibi, devlet memurlarının mertebe ve dereceleri de tesbit edildi. Zeâmet
usûlünde de yeni tedbirler alındı. Erinden en kuvvetli komutanına kadar herkese devlet hazînesinden
maaş bağlı. Arâzi gelirlerini kontrol için “kurubî” denilen tahsildârlar teşkilâtı kuruldu.
Ekberin en zararlı icrââtlarından birisi, “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni, bozuk bir din kurmasıdır. Şeyh
Mübârekin riyâkârâne telkin ve teşvikleri altında derecesinin hükümdârlıktan yüksek olduğuna inanan
Ekber, 1582 senesi yağmur mevsiminde bütün vâlilerin sarayda bulunmalarını fırsat bilerek dînini
resmen îlân etti. İşte bu târihten îtibâren ölümüne kadar imparatluk bünyesinde ve özellikle sarayda
Ehl-i sünnet âlimlerine îtibâr azaldı ve Ekberin dînine temâyülü olanlar baştâcı yapıldı. Mecûsî,
Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyetler tanırken, Müslümanlara çeşitli eziyet ve işkenceler yapılmaya
başlı. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Rabbânî hapse atıldı ve işkencelere mâruz kaldı. Ehl-i sünnet
âlimlerinin lâyık oldukları değere kavuşmaları, Ekberden sonra tahta çıkan oğlu Cihângîr zamânında
olacaktır. Ekberin bu dîni ülke çapında pek taraftar bulamadı. Yakın adamlarından târihçi Ebül-Fazlın
öldürülmesi ile bu din zayıflamaya başladı, Ekberin ölümünden sonra ise tamâmen terk edildi.
Ekim 1603te şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, 25-26 Ekim 1603 gecesi öldü.
Cenâzesi İslâmî usûllere göre kaldırıldı. Cesedi, saraydan 10 km uzaklıktaki o zamanlar Behiştâbâd
denilen ve daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Halefleri tarafından üzerine büyük bir
türbe yaptırıldı.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Şevval 1438
Miladi:
26 Haziran 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter