Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1914’te İttihat ve Terakki Partisi ve onun yüksek kademedeki idârecileri (bilhassa Enver-Talat-Cemâlüçlüsü) tarafından affedilmez bir hatâ eseri olarak Birinci Dünyâ Harbine sokulan Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile dört ayrı cephede ve bölgede ayrı ayrı çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti, âdetâ bir mâcerâ uğruna bu savaşa sürüklenmişti. Ve bunda Enver-Talat-Cemâl üçlüsü baş rolü oynadılar. Osmanlı orduları Rus, Irak, Sina (Filistin-Suriye)ve Çanakkale cephelerinde umûmiyetle müttefik Almanya’nın maksat ve görüşlerine uygun şekilde kullanıldı. Birinci Dünyâ Harbinde bütün kaynaklarını ve imkânlarını seferber eden Osmanlı Devleti, daha savaşın başından îtibâren Rus, Irak ve Sina cephelerinde başarısızlıklara uğradı. Ancak Çanakkale cephesinde dünyânın gözlerini kamaştıran emsâlsiz zaferler kazandı. Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla itilâf devletleri için Boğazlar Meselesi birinci plânda önem kazanmıştı. Bunun üzerine Londra’da toplanan savaş meclisi, Çanakkale Boğazının denizden donanma kuvvetiyle zorlanıp geçilmesine karar verdi. Boğaz kuvvetli bir donanmanın taarruzuna dayanamayacak durumda idi. Dış savunma tertibâtı, Seddülbahir ve Kumkale’ye konmuş 20 toptan ibâretti. Ara savunma bölgesi bu sırada hemen tamâmiyle boştu. Elde mevcut bütün toplar, boğazın en dar kısmına rastlayan iç savunma bölgesinde yerleştirilmişti. Cephâne son derece kıt olduğu gibi, eldeki silâhlar da yeterli değildi. Seferberlik îlânından sonra ara savunma bölgesine bir miktar yeni bataryalar yerleştirilmiş ve boğazın aşağı kısmı mayın hatları ile kapatılmıştı. Çanakkale tahkimâtının zayıf olduğunu sezen düşman, Boğazı kolaylıkla aşacağını sanıyor ve Türk Milletinin üstün savaş gücünü hesâba katmayı unutuyordu. 3 Kasım 1914’te ilk taarruzu başlatan İngiliz filosu, Seddülbahir istihkâmlarını topa tuttu. Diğer taraftan mayın hatlarının mevcudiyetine rağmen, düşman deniz altı gemileri Marmara’ya girerek gemileri batırmak sûretiyle İstanbul’dan Çanakkale’ye asker ve levâzım sevkine mâni oluyorlardı. 19 Şubat 1915’te, birleşik düşman donanmasının kesin hücumu başladı. Orhaniye ve Ertuğrul tabyaları şiddetli bir ateş altına alındı. Düşman gemileri Osmanlı bataryaları menziline girince ateşle karşılandılar. İngilizlerin meşhûr bir zırhlısı Orhaniye tabyasından atılan bir gülle ile hatırı sayılır bir isâbet aldı. Düşman daha fazla ilerlemeyip ateş kesti ve çekildi. 18 Mart 1915’te İngiliz ve Fransız gemileri tarafından büyük bir hücûm daha yapıldı. 16 harp gemisi 18 Mart sabahı boğaza girip tabyalara karşı şiddetli ateş açtı. Çanakkale ateşler içinde kalmış, tabyalar ile telefon bağlantısı kesilmiş, topların bir kısmı tahrib edilmiş, bâzıları toprağa gömülmüştü. Tam bu sırada Fransız gemileri nöbet değiştirmek üzere manevra yaparlarken, Bouvet zırhlısı, bir torpile çarparak battı. Yerlerini almağa gelen İngiliz gemilerinden Irresistible de çok geçmeden sulara gömüldü. Onun yardımına koşan Ocean da aynı âkıbete uğradı. Inglexible zırhlısı da ağır şekilde yara aldı. Bundan başka, Suftren ve Gaulois zırhlıları da top mermisi isâbeti ile büyük hasara uğradılar. Bunun üzerine düşman donanması geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra boğaz bir daha denizden zorlanmadı. Deniz savaşlarında uğradıkları başarısızlık üzerine itilâf devletleri, karadan taarruza geçmeğe karar verdiler. Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tâyin edilen J.Hamilton’un emrine verilmiş 75.000 kişilik bir ordu adalara yığılmaya başladı. Bu ordu İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bâzı sömürge askerlerinden müteşekkil idi. Bunlara karşı 80.000 kişilik Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders’in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları şunlar idi: Bolayır geçidi civarında 5 ve 7. fırkaların kumandanları miralay Von Sonderstern ve Remzi Bey, 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey (Biyak civarında); 11. Fırka Kumandanı Kaymakam Refat Bey. Düşmanın ana harekât plânı şöyle idi: 29. İngiliz tümeni Fransızlarla birlikte Gelibolu Yarımadasının güney ucuna çıkacak, ilk hedef olarak Alçıtepe’yi alıp, Kilidülbahir üzerine yürüyecek, bir yandan da kuzey tarafta Arıburnu ve civârına çıkarılacak Anzak kuvvetleri Boğaz’ın en dar noktası yönünde kesin taarruzda bulunacaktı. Bu arada Bolayır geçidi, Kumkale ve Beşike’de şaşırtma hareketleri ve oyalama savaşları yapılacaktı. Çıkarma harekâtları 25 Nisan 1915 sabahı erkenden başladı. Anadolu kıyısında Kumkale’ye çıkarılan üç Fransız taburu oradaki 6 bölük tarafından karşılandı ve geri püskürtüldü. Seddülbahir kıyılarındaki Morto limanı kıyısına çıkan Fransız kuvvetleri ile Teke Burnunun iki tarafına çıkarılan İngiliz birlikleri, oldukları yerden ileri gidemediler. Batıda Zığındere civârına çıkarılan ikinci tabur, Türk kuvvetlerinin tazyiki karşısında burayı terk etmek zorunda kaldı. Arıburnu’nun hemen güneyindeki köye çıkan düşman kolordusu 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey tarafından durduruldu. Güney (Seddülbahir)cephesinde düşman ilk defâ 26 Nisan’da taarruza geçti. Fakat müdâfaa kuvvetlerimiz tarafından geri püskürtüldü. 6 Mayıs’ta İngiliz ve Fransız kuvvetleri yeni bir taarruz düzenlediler. Türk askerleri açık arâzide ve üç taraftan donanma ateşi altında, eşsiz bir müdâfaa savaşı yaptı ve 3 gün süren taarruz hedefine varmadan kırıldı. Düşmanın 4 ve 5 Haziran’da giriştiği 8 günlük bir taarruz da netîcesiz kaldı. Cephenin doğu kısmında bulunan Fransız kuvvetleri başarı sağlayamadıkları gibi, bunların solunda bulunan İngiliz kuvvetleri de bir adım ileri gidemediler. Kuzey cephesinde karaya çıkan kolordunun ilk kademesi, 25 Nisan sabahı, Kemal yeri adı ile anılan mevkıe kadar ilerlemiş ve taarruza geçmişti. Bunu 27 Nisan’da Türk karşı taarrruzu tâkib etmişti. İki taraf da bu kanlı taarruzlardan bir netîce alamadılar. Mareşal Von Sanders 42.000 kişilik bir Türk kuvvetine 19 Mayıs’ta taarruz emrini verdi ise de, Anzak kuvvetleri şiddetli müdâfaada bulundular. Bu taarruzda Türkler 10.000’den fazla zâyiât vermişti. Düşman başkomutanlığı, bir netîce alabilmek için, büyük takviyeler getirtip, bunların bir kısmını Arıburnu cephesine çıkararak, yarımadanın kilit noktası olan Koca-Çimen Tepesine taarruz etti. Diğer kısmını da Türkleri arkadan çevirmek maksadı ile Suvla limanı sâhillerine çıkardı. İngiliz taarruzu, 6-7 Ağustos gecesi başladı. Aynı gece 9. İngiliz kolordusunun Anafartalar kıyısına çıkartma yapmağa başladığı haberi geldi. Düşmanın 4 gün süren bu taarruzu, miralay Mustafa Kemâl Bey (Atatürk) tarafından durduruldu. Bundan sonra düşman kuvvetlerinin bütün hücumları neticesiz kaldı. Çanakkale Savaşlarının son safhası, hemen hemen mevzi harpleri şeklinde oldu. Türkün sarsılmaz müdâfaası karşısında mıhlanıp kalan düşman kuvvetleri, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916 gecesinde Seddülbahir’den çekilip gittiler. Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlerin zâyiâtı 205.000 Fransızlarınki ise 47.000’dir. Türklerin zâiyâtı ise 253.000’e ulaşmıştır. İngilizleri, Osmanlı Türklerinin üzerine sürenlerin başında büyük Türk düşmanı Churchill gelmektedir. Osmanlı Devletini lüzumsuz yere savaşa sokan İttihat ve Terakki liderleri (Cemâl-Talat-Enver), Mondros Mütârekesi sonunda, devleti yüzüstü bırakıp yurt dışına kaçtılar. Cemâl ve Talat, Ermenilerce öldürüldü.



Kânûnî Sultan Süleymân Hanın 29 Ağustos 1526 târihinde Mohaç Ovasında Haçlılara karşı kazandığı zafer. Genç Osmanlı Sultanı Süleymân Hanın Avrupa kıtasındaki fetihleri, başta Papalık olmak üzere, Hıristiyan devletlerini telâşa düşürdü. Kendi aralarında olduğu gibi doğuda İran Safevî Devletiyle de ittifak kurdular. Macar Kralı İkinci Layoş, Alman İmparatoru Şarlken’le akrabâlık kurduktan sonra, Osmanlı hâkimiyetindeki Eflâk ve Boğdan prensliklerini de kışkırttı. Bu durum üzerine Macarlara kesin bir darbe vurmak isteyen Kânûnî SultanSüleymân Han, Rumeli’ndeki ordu kumandanı ve devlet adamlarına gönderdiği fermanda ilkbaharda Sofya’da toplanmalarını bildirdi. Anadolu Beylerbeyi Behrâm Paşa, Bosna Sancakbeyi, Kırım Hanı Saâdet Giray ile diğer kumandan ve devlet adamlarının da sefere hazırlanmasını istedi. 1526 baharında bütün hazırlıklarını tamamlayan Kânûnî Sultan Süleymân Han, 23 Nisanda yüz bin kişilik ordu ve üç yüz top ile İstanbul’dan hareket etti. Büyük bir nizam ve disiplin içinde yürüyen ordunun; yol boyunca ahâlinin canına, malına, ırzına dokunmaması bölgedekiOsmanlı hâkimiyetini daha da kuvvetlendirdi. Ramazan Bayramını 30 Haziranda Belgrad’da geçiren Sultan Süleymân Han, bölgede fetihlerde bulunarak hâkimiyetini genişletti. Bu sıradaOsmanlıların üzerlerine yürüyeceğini haber alan Macar Kralı bir taraftan savaş hazırlıklarına başlamış öte yandan Avrupa’nın bütün devletlerine başvurarak yardım istemişti. Ancak, Kânûnî’nin hedefinin Budin olduğunu bilen Macar Meclisi, Kralı bizzat ordunun başında görevlendirdi. Budin istikâmetinde ilerleyen Osmanlı ordusu, Macar ordusunun Mohaç Ovasında karargâh kurduğunu haber aldı ve süratle o tarafa yürüdü. Mohaç Ovasına gelindiğinde derhal harp nizâmına girildi. Buna göre merkezde Sultan Süleymân Han, Yeniçeri Ağası ve Kapıkulu Askerleri; sağ kolda Vezir-i âzam ve Rumeli Beylerbeyi İbrâhim Paşa; sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa bulunuyordu. Düşman kuvvetlerinden, yetmiş bin zırhlı süvârinin birbirlerine zincirle bağlı ve tâlimli atlarına karşılık, akınlarda tecrübe sâhibi olmuş, Akıncı Beylerinin tavsiyesiyle Osmanlılar yeni bir harp nizâmı aldı. Semendire Beyi Yahya Paşazâde Bâli Beyin tavsiyesiyle; Osmanlı ordusunun ağırlıkları ve Yeniçeriler geriye alındı. Yeniçerilerin önüne ateşli silahlardan toplar birbirine zincirle bağlı olarak yerleştirildi. Kapıkulu Süvârileri ve Bosna Beyi Hüsrev Beyin Delibalta Kuvvetleri ihtiyata kalıp, ihtiyaç olmadan muhârebeye katılmayacaklardı. Muhârebede taktik; Osmanlı ordusunun taarruzla berâber sağ ve sola açılarak, Macar süvârilerini araya alıp topların önüne çekerek, geriden ve yanlardan vurulmasıydı. Mohaç Meydan Muhârebesi, 29 Ağustos 1526, Çarşamba günü ikindi vakti Macar hücumu ile başladı. Macarlar yetmiş bin kişilik zırhlı süvârileriyle taarruza geçip, Osmanlı merkezini imhâ etmek azmindeydi. Vezîr-i âzam İbrâhim Paşa kumandasındaki Rumeli askeri üzerine gelen hücumda, yeni harp plânı gereğince, Osmanlı kuvvetleri geri çekilip, düşmanı içeriye aldılar. Yandan Anadolu kuvvetlerinin de tazyikiyle Macar Kuvvetleri daha içeri alınıp, toplar önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri, süratle düşmanın arkasını çevirerek Macar süvârilerini ikiye ayırdı. Kral İkinci Layoş kumandasındaki kuvvetler de Anadolu kuvvetleri üzerine yüklendi. Anadolu kuvvetleri mukâvemet edememiş gibi hareket ederek, sahte ric’atle geri çekildi. Kral İkinci Layoş, muvaffakiyet hissiyle Osmanlı ordusunun merkezine hücum etti. Bu arada Pâdişâhı esir etmeye veya öldürmeye yemin eden Markzali ismindeki şövalyenin kumandasındaki kırk kişilik fedâi müfreze tarafından Pâdişâhın üzerine ok yağdırıldığı, hattâ, zırhına birkaç isâbet olduğu halde Sultan Süleymân yerinden kımıldamıyordu. Markzali ve iki arkadaşı Pâdişâhın yanına kadar gelmeye muvaffak oldu ise de kılıcını çeken Kânûnî, bu namlı üç Macar şövalyesini öldürdü. Nihâyet Macarların Kral kumandasındaki kuvvetleri de içeriye alınıp topların önüne çekildikten ve gerileri de akıncı ve deli kuvvetleri tarafından çevrildikten sonra, üç yüz top birden ateşe başladı. Top ateşiyle düşman ordusu karmakarışık hâle geldi. Panik başladı. Macar Kralı İkinci Layoş öldü. Gerilerden Bâli Bey tarafından sıkıştırılan düşman ordusu da darmadağınık oldu. Kalanlar bataklığa düşüp boğuldular. İki saat süren muhârebede; yüz elli bin kişilik Macar, Alman, Çek, İspanyol, İtalyan, Leh kuvvetleri imhâ edildi. Mohaç Zaferiyle, müstakil Macar Krallığı yıkıldı. Macaristan’ın içine akınlar tertiplendi. Macaristan’ın başşehri Budin dâhil, Segedin ve diğer bâzı şehirler fethedildi.


Türklere Anadolu’yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşı. Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 Ağustos 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muhârebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Selçuklu Türkleri, Malazgirt Meydan Muhârebesinden daha yıllar önce Allahü teâlânın dînini yaymak için Anadolu içlerine gazâ akınları tertib ettiler. Bu akınlarda Anadolu’nun Türklerin yerleşmesine müsait coğrafî husûsiyet ve zenginliklere sâhip olduğu tespit edildi. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya akınları, Bizans Devletini telaşlandırdı. Akıncıların bu gazâlarında, Anadolu ahâlisine terör ve tahribâttan ziyâde adâletle muâmelesi, zâlimleri ortadan kaldırmaları, can, mal, ırz emniyetini sağlamaları, bölge halkının Selçuklu idâresini gönülden tercih etmelerine yol açtı. Doğu hududundaki hâdiseleri dikkatle takib eden Bizanslı idareciler; ülkelerinin bütünlüğü ve devletin bekâsı için tedbir almaya başladılar. Bizans’ın ancak meşhur târihi entrikalarla yüzyıllardan beri Anadolu’da hâkimiyetini koruyabilmesi, zulme varan sıkı tedbirleri, halka kötü muâmelesi, yerli ahâlinin Türklerin idâresini tercih etmelerini daha da kolaylaştırdı.

Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diojen) iyi bir cengâverdi. Fakat hânedân mensubu değildi. Askerlik bilgisi, tecrübe ve cesâreti, dul Bizans İmparatoriçesi Eudoxie’nin dikkatini çektiğinden diğer aday ve teklifleri reddederek, 1068’de Diojen’i tercih etmesine sebep oldu. Hânedân dışından bir şahsın Bizans İmparatorluğuna getirilmesi üzerine asiller, iktidâra karşı cephe aldılar. Ülke içindeki muhâlefeti tasfiye etmekle meşgul olan Diojen, zekâ ve tecrübesine inandığı şahısları devlet kadrolarında vazifelendirip, Bizans’ın doğu hududundaki hâdiseleri de dikkatle takib ettirdi. Ani ve Kars’ı zaptederek Ani’nin askerî mevkilerini tahrib eden Selçuklulara karşı, tahta çıkışından, 1071 yılına kadar her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya, 1069’da Palu’ya kadar geldi. 1070’te de Kayseri’ye ordu gönderdi. Bu seferlerle Bizans ordusunun muhârebe kâbiliyeti ve tecrübesi arttırılıp, disiplinli olması sağlandı.
Selçuklu akınlarının Ege Denizine, Marmara’ya kadar uzanması ve 1071’de Şiî- Fâtimî Devletinin İslâm ülkeleri ve Abbâsî Halifeliği için tehlike arz etmesi üzerine, Mısır Seferine çıkan Selçuklu Sultanı, Suriye’de bulunuyordu. Türklerin Suriye topraklarındaki harekâtını haber alan Bizans İmparatoru Diojen, doğuya hareket etti. Hareketinden önce verdiği nutukta azmini şöyle belirtiyordu: “Doğu hudutlarımızda büyük bir İslâm tehlikesi belirmiştir. Bu tehlikeyi büyümeden ortadan kaldırmalıyız. Ordunun başında; bu tehlikeyi kesin olarak kaldırmaya gidiyorum.”
Romen Diojen, 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200.000’den ziyâde Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza, Ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslâm dînini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti. Bütün kaynaklarını seferber ederek hazırladığı ordusuna güvenen Diojen, Bizanslılara büyük zaferle dönmeyi vâdediyordu. Sivas’a gelen Diojen bu bölgedeki Ermeni Prensleri ile ahâlisini toptan öldürttü. Ermenilerin mallarını askerlerine yağma ettirdi. Sivas’tan hareket etmeden önce generalleri ile harp meclisi kurdu. Bu harp meclisinde muhârebenin alınacak karar, plân ve hedefi tâyin edilecekti. Gerçi Diojen’in plân ve hedefi kafasında çizilmişti. Bu, Türklerin Anadolu’ya bir daha akın yapmamalarını
sağlayacak bir plândı. İran’ın içlerine ilerleyecek, Türkleri daha da doğuya sürecek  aşşehirlerini zaptedecekti. İmparator, yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil, bütün İslâm ülkelerini de almaya karar vermişti. Horasan, Rey, Irak-ı Acem ve Arap, Suriye vâliliklerini komutanlarına vermeyi tasarlamış ve hattâ vâdetmişti. İstilâ edeceği İslâm ülkelerindeki câmilerin yerine kiliseler açmayı ve bu sûretle İslâm dînini ortadan kaldırmayı da aklına koymuştu. Harp meclisinde generallerden, tâkib edilmesini lüzumlu gördükleri tekliflerin ortaya konmasını istedi. Sivas’taki harb meclisinde, yapılacak harekâtın plân ve hedefi hakkında, iki ana teklif ortaya çıktı.

Birincisi; Bizans ordusunun en bilgili ve tecrübeli komutanlarından Rumeli ordusu kumandanı General Nikefor Bryennes ile iyi bir stratejist ve tecrübeli bir komutan olan Türk asıllı general Magistors Tarkhal (Jozeph Tarhchaniotes)dan geldi. Bu iki general, hudut boylarındaki tecrübelerine dayanarak, Türklere karşı çok ihtiyatlı harekâta girişmeyi tavsiye edip, ordunun Erzurum’a kadar ilerleyerek, burada Türk ordusunu muharebeye zorlayacak ve kışkırtacak bir tertibin alınmasını, bu sûretle muhârebenin kendi toprakları içinde yapılarak lojistik desteğin kolaylaştırılmasını ve Türklerin istifâdesine yarayacak her türlü maddî imkânların tahrib edilmesini teklif ettiler. Bu teklife karşılık, İmparator’a hoş görünmek isteyen ikinci teklif sâhibi muhalif generaller ise, hedefin daha derin olmasını ve ordunun vakit kaybetmeden Erzurum’a varıp, İran’a yönelmesini ve Türk ordusu ile nerede rastlanırsa orada, daha ziyâde Türk ülkeleri içinde harp edilerek yok edilmesini teklif edip, birincileri korkaklıkla itham ettiler. Bu son teklif, esâsen Bizans İmparatoru’nun plânına uygun düştüğünden ordunun doğuya hareketini emretti.
Bizans ordusunun doğuya hareketini haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçti. Suriye’den geri dönüşte önce doğuya yönelerek gerekli savaş hazırlıklarını yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vâsıtalarıyla da Bizanslılara, Türklerin Rey’e çekildiği haberlerini yaymakta idi. Nihayet Diyarbekir’den kuzeye yöneldi ve Bizans’ın beklemediği bir anda Malazgirt’in doğusunda ordugâhını kurup savaş hazırlığına başladı. Alparslan, muhârebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden düşmanla döğüşeceğini Bağdat’taki Abbâsî Halifesine bildirdi. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kâim (1031-1075)in gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı, değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diojen’e elçi gönderdi.
Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafife alınıp, hakârete uğradı. Diojen heyet başkanına; “Kışlamak için İsfehan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı” daha iyi olduğunu sordu Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfehan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım.” Heyet başkanı da, Diojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek gereken karşılığı verdi.

Sultan Alparslan, muhârebe öncesi Halife’den duâ taleb etti. Abbâsî Halifesi, câmilerde cumâ
hutbesinde Alparslan ve ordusunun muzaffer olması için okunacak hutbe metni gönderdi. Muharebe gecesi, Alparslan ayırdığı bir kuvvetle Bizanslıları, atılan ok ve naralar ile bütün gece tâciz ederek yorgun bir hâle düşürdü. Selçuklular, Bizanslı safında bulunan Türk asıllı birliklerle temas kurdu. Onların Bizans ordugâhından ayrılarak Selçuklu ordusuna katılmalarını temin etti.
Malazgirt Muhârebesinde Bizans ordusunun kumanda kademesi şu şekilde idi: Merkezde Bizans İmparatoru Romen Diojen olup, yanında hassa ve seçkin birlikler vardı. Sağ kanatta, Anadolu ordusu kumandanı Mikhail Attalicpiates; sol kanatta Rumeli ordusu kumandanı Nikefor Bryennes; ihtiyatta da Andronikos Doucas vazifeliydi. Bizans ordusunun taktiği Türkleri imhâ etmekti. Sultan Alparslan kumandasındaki kırk bin kişilik Selçuklu ordusu, yarım hilâl şeklinde tertib aldı. Hafif süvâri kıt’aları, kanatlara yerleştirildi. Ordu merkezi, düşman karşısında birleşmeden yavaş yavaş geri çekilecek ve onu hırpalayacak, at üstünde ok atan süvariler, düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek, Bizans ordusunu dağıtmaya çalışacaklardı. Taarruza katılan düşman süvarisi ezilerek geri atılacaktı. Bu şekilde ilerleyen düşman ordusu, karargâhından kâfi derecede uzaklaştıktan sonra baskın kıt’aları düşmanın gerilerine taarruz edecek, asıl ordu da, bir ağırlık teşkil ederek, düşmanın kanatlarından birine taarruzla, onu yıktıktan sonra saldırıyı diğer kanada çevirmek sûretiyle neticeye gidilecekti. Selçuklu Sultanı Alparslan, âlim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muhârebeyi Cumâ günü yapmayı
tercih etti:

26 Ağustos Cumâ günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ
Rabbî sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihâd
ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye duâ etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allahü teâlâdan başka bir sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız.” mukabelesinde bulundular. Sonra hepsi ağlayarak helâlleştiler. Sultan, beyazlar giydi. Atının kuyruğunu bağlayıp, eline er silâhı olan gürzü alıp, şöyle hitap etti: “Askerlerim! Şehit olursam, bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşâh’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbâl bizimdir.” Bu nutku, hitabet sanatının ve muhârebe öncesi psikolojik şartlarının bütün inceliklerine sâhipti. Askerler coşup, şevke geldi. Cumâ namazından sonra başlayan muhârebede Sultan Alparslan, fevkalâde bir muhârebe taktiği uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Muhârebenin başlamasından iki saat sonra, Peçenek ve Uz Türkleri Bizanslılardan ayrılıp, millî bir his ile Müslüman Selçuklu Sultanı’na tâbi oldular.

Mezhep baskısı sebebiyle Bizanslılara kırgın ve kızgın bulunan Ermeni kuvvetleri de, muhârebe
meydanını terketti. Bu hâdiseler, Bizanslılarda mânevî bozguna yol açtı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya canattıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans İmparatoru Diojen, yaralı halde bütün mâiyeti ile berâber esir edildi.

Malazgirt meydanındaki mücâdeleden yenik çıkan İmparator, Sultan’ın huzuruna getirildiğinde,
utancından başını kaldıramıyordu. Sultan Alparslan, onu nezâketle kabul edip oturttu, gönlünü aldı. Diojen, muhârebe öncesi muazzam ordusunun Türkleri muhakkak yeneceğine inandığını îtirâf etti. Sultan Alparslan; “Eğer zafer sizin olsaydı, bana ne yapardın?” diye sordu. Diojen öldürteceğini açıklayamadı. “Kamçılardım.” cevabını verdi. Alparslan; “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ya öldürtürsünüz, yâhut İslâm memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır, süründürürsünüz. Belki de... Fakat onu düşünmek bile istemiyorum; mümkün görmüyorum, ama... Belki de, affedersiniz!” dedi. Alparslan yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi. Bizans İmparatorunu affetti. Ağır şartlarla antlaşma imzâladı. Fakat Romen Diojen dönüşünde Bizanslılar tarafından Türklerden görmediği hakâretlere uğrayıp öldürüldü. Yeni Bizans İmparatoru Yedinci Mihail, Diojen’in Türklerle yaptığı anlaşmayı kabul etmedi. Kazanılan büyük zaferden dolayı Abbâsî Halifesi, Sultan’a tebrik ve teşekkür mektupları gönderdi. Birçok İslâm şâiri, Alparslan’ı metheden kasideler yazdılar.
Türklerin yeni yurt edinmesini sağlayan Malazgirt Zaferinden sonra, on beş yıl içinde Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle Anadolu’nun tapusu, Türklerin eline geçti. Bu bakımdan, Malazgirt Zaferi, Türk ve dünyâ târihinde bir dönüm noktası oldu.

Anadolu’ya, burayı vatan edinen Selçuklu Türkleri ile diğer Türk boyları yerleştirildi. Bozkır
kültüründen, İslâm medeniyeti dâiresine bütünüyle giren Türklerin dünyâ görüşü daha da gelişti.
Doğudan gelen göçebe Türkler, Anadolu’da yerleşik medeniyete geçirildi. Şehirler kurup geliştirerek kültür, sanat, sosyal müesseseler tesis edildi. Kıymetli mîmârî eserleriyle bu yerleşim merkezleri süslendi.


Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri. Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.

Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi. Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça bir nâme gönderdi. Yavuz Sultan Selîm Han bu nâmede; Şah’ın Müslümanlığa aykırı hareketlerinden ve mezâliminden bahsederek, kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezâlimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler sebebiyle Şah’ın katline fetvâ verildiğini ve kılıçtan evvel İslâmiyeti kabul etmesi lâzım geldiğini, bunun için Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muhârebeye hazır olacağını, bildirmişti. Elçi Kılıç, Şah İsmâil’i Hemedan’da bularak nâmeyi vermiş ve o da muhârebeye hazır olduğunu bildirmişti. Şah İsmâil bu nâmesinde; “Er isen meydana gelesin, biz de intizardan kurtuluruz.” demişti.

Günlerce doğuya doğru yol alan Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil ve ordusundan bir haber
alınamaması üzerine bu mektuba ağır bir cevap vermiş ve demiştir ki: “Dâvete icâbet edip uzun yolları geçerek memleketine girdik, fakat sen meydanda görünmüyorsun. Pâdişâhların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir, erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının elini ona dokundurtmazlar. Halbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hâlâ senden bir haber yok. Bundan sonra da saklanıp görünmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf giyip serdârlık ve şâhlık sevdâsından vazgeçesin.”
Yavuz Sultan Selim Han bu nâmesiyle berâber Şah İsmâil’in gönderdiklerine mukâbele olarak hırka, şal ve çarşaf gönderdi. Bir taraftan bu mektuplaşmalar devâm ederken, diğer yandan Yavuz’un ordusu harap yollarda binbir müşkülâtla yol alıyordu. Bu durum Şah İsmâil ile muhârebe aleyhdarlarına fırsat verdi. Bunların yavaş yavaş askeri tahrik etmeye başlamasıyla, orduda fısıltılar çoğaldı. Erzincan’a gelindiği zaman asker, kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri gidilmemesini ve geri dönülmesini hükümdâra söylemek istedilerse de, Pâdişâh’ın Âzerbaycan’ın merkezi Tebriz’e 40 merhale yolları kaldığını belirtip o tarafa gidileceğini beyân etmesi üzerine korkularından seslerini  çıkaramadılar. Fakat bu durumu Pâdişâh’a arz etmesi için, Karaman vâlisi olup Pâdişâh’ın çok sevip ve itimâd ettiği Hemden Paşayı gönderdiler. Hemden Paşa bu ısrarlara dayanamayarak Pâdişâh’a ileri gidilmemesi hakkında ordunun mütâlaasını arz etti. Ancak şiddetle cezâlandırılarak yerine ümerâdan Zeynel Bey Karaman beylerbeyi oldu. Pâdişâh’ın bu hareketi vermiş olduğu kat’î karârın önlenmesine mâni olmak içindi. Bunda bir ölçüde başarı ve orduda sükûnet sağlandı. Bu arada Bayburt’u zaptetmek üzere Trabzon sancakbeyi Mehmed Bey kumandasında bir miktar kuvvet yollandı.

Ordu Eleşkirt civârına geldiği zaman bu defâ yeniçeri ocağı tahrik edildi. Bunlar ayaklandıkları gibi Pâdişâh’ın çadırına; “Düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhûde telef etmektir, geri dönelim.” tarzında yazılmış mektuplar bırakıldı. Hattâ daha da ileri giden yeniçeriler bir sabah Pâdişâh’ın çadırına ok atacak kadar işi azıttılar. Bu hâdise üzerine Yavuz Sultan Selim Han derhal atına atladı ve yeniçerilerin içine girdi. Askere hitâben;

“Biz henüz kasdettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimâli yoktur, hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şâh’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri hâlde, biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhâlif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz kat’iyyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ulûlemre itâat edenlerle kasdettiğimiz yere kadar gideriz. Kalbleri zayıf olanlar, ehlü iyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahâne edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahâne düşman gelmediyse, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle berâber gelin ve illâ ben tek başuma da giderim.”

diye atını ileriye sürünce yaptıklarına utanan yeniçeriler Pâdişâh’ı tâkib etmeye başladılar. Hakîkaten ordu yiyecekten çok sıkılıyordu. Trabzon yoluyla gelmekte olan zahîre kâfi değildi. Nihayet akıncı kumandanı Mihaloğlu’yla Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Beyden gelen haberler netîcesinde Şah İsmâil’in meydâna çıktığı haberi alındı. İki ordu 22 Ağustos 1514’te Çaldıran sahrasında karşı karşıya geldi. 23 Ağustos günü Türkiye’nin kaderini tâyin eden târihî günlerden biriydi. Osmanlıların başarısızlığı, Orta Anadolu’nun Kızılbaş Safevîlerin eline geçmesini sağlayacak, bunun netîcesinde ise Şiî hareketi bütün Anadolu’ya yayılacaktı.

Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde kapıkulu askerleriyle berâber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinân Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti. Yeniçerinin önüne azaplar sıralanmış ve onların önüne de beş yüz darbezen top yerleştirilmişti. Şah İsmâil, sağ kola en büyük  kumandanı Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halîfe, sol kola Diyarbakır Beylerbeyi Ustaclu oğlu Mehmed Hanı koyarak kendisi muhâfızlarıyla berâber geride, ihtiyâtta kaldı. İki taraf kuvvetleri eşit görünüyordu. Osmanlıların yaya, yâni yeniçeri kuvvetleri çok muntazam olup, buna mukâbil Şah’ın da 60.000 kişilik mükemmel süvârî kuvveti vardı. Osmanlı kuvvetleri açlık ve sıkıntı içinde yaklaşık 2500 kilometrelik yolu kat edip, yorgun bir hâlde gelmişlerdi. Şah’ın kuvvetleri ise zinde ve dinç idi; zâten Şah’ın maksadı Osmanlı ordusunu yormak ve sonra imhâ etmekti.

Harp çok şiddetli bir şekilde başladı. Şah’ın sağ cenâhı şiddetli bir hücumla Osmanlıların sol cenâhını bozdu. Beylerbeyi Hasan Paşa bu sırada şehid düştü. Bu bozgun, azapların topların önünden içeri alınamaması ve topların zamânında ateşlenememesi yüzünden meydana geldi. Ancak sağ kol kumandanı Hadım Sinân Paşa tam zamânında topları ateşlemeye muvaffak oldu. Hafif toplar Şah’ın sol kol kuvvetlerini perişan etti. Ustaclu oğlu Mehmed öldürüldü. Bu arada merkezdeki yeniçerilerin Şah’ın gâlip gelen sağ cenâhına yoğun bir tüfek atışı başlatması ile Safevîler tarafında tam bir bozgunluk başgösterdi. Bu sırada Şah İsmâil kurşunla kolundan yaralanarak atından düşmüştü. Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi an meselesiydi. Tam bu sırada Şah’a benzeyen ve onun gibi giyinmiş olan Hızır adında bir seyis Şah benim diye ortaya atıldı. Osmanlı birlikleri bu adamı esir ederken Şah İsmâil temin ettiği bir atla arkasına bakmadan Tebriz’e kaçtı. Hattâ burada da kendisini emniyette görmediğinden İran içlerine çekildi. Şah’ın bütün eşyâ ve karargâhı ile berâber hanımı Taçlı Hâtun da esir edildi.

Muhârebe esnâsında Osmanlılardan Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Sinân Paşa ile berâber dokuz sancak beyi şehid oldu. Safevîlerden ise on dört beylerbeyi ve dokuz sancakbeyi muhârebe meydanında öldü. Çaldıran’da kesin bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir şekilde Tebriz’e girdi ve şehirde sekiz-dokuz gün kadar kaldı. Tebriz’deki sanat erbâbı tüccar ve işe yarayacaklardan bin hâneyi İstanbul’a naklettirdi. Sekiz Eylülde Cumâ namazında Tebriz şehrinde hutbe, Ehl-i sünnet vel-cemâat akîdesine göre ve Sultân-ı iklîm-i Rûm Selîm ibni Bâyezîd ibni Mehmed bin Murâd bin Bâyezîd adına okundu. Yavuz Sultan Selim Hanın tamâmen dehâ mahsûlü bir taktikle on iki saatte henüz hava kararmadan kesin netîce aldığı Çaldıran Muhârebesi târihin en büyük ve nâdir meydan muhârebelerindendir. Çaldıran Zaferi, Anadolu’nun siyâsî ve ictimâî târihi bakımından çok mühim sonuçlar doğurmuştur.
Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi


Osmanlı sultanlarından İkinci Mehmed Hanın 29 Mayıs 1453’te Bizans İmparatorluğunun başşehrini alması. Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgâl eden İstanbul’un fethi, İslâmiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, bir kızıl elma yâni yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler, İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehâdet mertebesine kavuştular. İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi.
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem);
“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.”
hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu. Müslümanlar “Feth-i Mübîn”i gerçekleştirmek için pekçok teşebbüste bulundular. İslâm âleminde Dört Halîfe (632-661), Emevîler (662-750), Abbâsîler (750-1517) ve Osmanlılar devrinde en büyük ideâl hâline gelen İstanbul’un fethine ilk teşebbüs; Üçüncü Halîfe hazret-i Osman devrinde 655 târihinde yapıldı. O zaman Müslümanlar kuvvetli bir donanmaya sâhiptiler. Sûriye vâlisi hazret-i Muâviye 654 Kıbrıs Seferini müteakip, Abdullah bin Ebû Serh kumandasında Bizans’a bir donanma gönderdi. 655’te İslâm donanması ile Bizans deniz kuvvetleri arasında Fenike kıyılarında cereyan eden savaşta, Bizans donanmasına ağır kayıplar verdirildi. İslâm târihlerinde “Zat el-Savârî” adı verilen bu savaşta, Bizans donanmasına bizzât komuta eden İmparator Konstantin’in mağlûbiyeti, İstanbul deniz yolunun Müslümanlara açılmasına sebeb oldu. Hazret-i Muâviye (662-680) devrinde oğlu Yezîd kumandasında İslâm ordusu, İstanbul surları önüne gelerek şehri kuşattı (668). Bu kuşatmada büyük sahâbelerden hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî de bulunuyordu. İstanbul 669 baharında iyice kuşatılmasına rağmen fethedilemedi. Hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî bu kuşatmada dizanteriden vefât edip, İstanbul surları yakınına defnedildi. 673’te hazret-i Muâviye devrinde yedi yıl süren bir deniz seferi daha tertib edildi. Yaz mevsimlerinde mütemâdiyen İstanbul’a taarruz eden Emevî donanması, kışın Cumâdat bin Ebü’l-Ümeyye el-Azdî’nin zaptettiği Kapudağ sâhillerinde barınırlardı. Bu kuşatmada Bizanslıların rum ateşi (Grégeois) kullanmasından dolayı muvaffak olunamadı. 714’te büyük bir ordu ile İstanbul üzerine yürüyen Abdülmelikoğlu Mesleme ve Mervan oğlu Ömer bin Abdülazîz, 716’da şehri karadan ve denizden kuşattılar. İslâm donanması, Haliç’in ağzında bağlı zincire kadar yaklaştı. Kara kuvvetleri de, İstanbul surlarına dayandı ve kuşatma başlamış oldu. Ancak, yeterli ikmâlin yapılamaması, kötü hava şartları ve Bizans entrikaları netîcesinde fetih gerçekleşemedi. Bu kuşatma esnâsında Bizans, İstanbul’da Dârül’l-Balat adı ile içinde câmi de bulunan muhtemelen Sultanahmed Meydanında bir konak yaptırmayı kabul etti. 781’de Abbâsî halîfelerinden El-Mehdî (775-785) devrinde oğlu Hârûn Reşîd kumandasındaki İslâm ordusu, Bizans İmparatorluk ordusunu İzmit yakınlarında yenerek Boğaziçi sâhillerine kadar geldi. Bizanslılar haraca bağlanıp, geri dönüldü. İstanbul’un fethi için Osmanlılara kadar muvaffak olunamayan daha başka teşebbüsler devâm etti.

Onuncu yüzyılda en son ve mütekâmil din olan İslâmiyeti büyük topluluklar hâlinde kabul eden Türkler, aynı şevk ve îmân ile İstanbul’un fethini ulvî bir gâye olarak benimsediler. Danişmendnâme’deki gazâ menkıbeleri ve kahramanlık destanlarını okuyarak mâneviyâtlarını yükselten Türkler, askerî ve siyâsî harekâtlar için hazırlanıyorlardı. On birinci yüzyıldan îtibâren Anadolu’ya yapılan Selçuklu akınlarının hedefi İstanbul yolunu tutmaktı. 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya yerleşen Türkler, iki yıl sonra Marmara Denizinden başka, Boğaziçi’nin Anadolu sâhillerine kadar bütün yerlere hâkim olup, İstanbul’u tehdide başladılar. Bizanslılar, Papa dâhil bütün Hıristiyan devletlerden, Türk-İslâm fütühâtına karşı her türlü yardım talebinde bulundular. On birinci yüzyılın sonlarında Papalığın öncülüğünde Hıristiyanlığın mukaddes beldelerini Müslümanlardan kurtarmak ve Türkleri Anadolu’dan atmak için yapılan Haçlı seferleri İstanbul’un fethini geciktirdi. Osman Gâzi (1281-1326) tarafından kurulan Osmanlı Devleti hükümdâr ve askerleri, hadîs-i şerîflerle müjdelenen ulvî gâyeyi gerçekleştirmek şerefine mazhar olmak arzusuyla faaliyetlerde bulundular. Osman Gâzinin ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gâziye; “İstanbul’u al gülzâr et.” diyerek vasiyette bulunması, İstanbul’un gönlünde nasıl yer ettiğini göstermesi bakımından pek mânidârdır. İstanbul fethinin “ilâhî bir vaad” olduğu inancını taşıyan Osmanlılar, ısrarla bunun üzerinde durdular.

1391’de Sultan Yıldırım Bâyezîd Han (1386-1402) şehri kuşattı. Abluka şeklinde devâm eden bu kuşatma, İstanbul’da bir Türk garnizonu, mahallesi, câmi, mahkeme kurulması ve kâdı (hâkim) bulundurulması ile her sene on bin altın haraç verilmesi şartıyla kaldırıldı. Bu şartlardan bâzılarının Osmanlıların kuşatmayı kaldırmasından sonra Bizanslılar tarafından yerine getirilmemesi üzerine İstanbul 1395’te tekrar kuşatıldı. Haçlıların Niğbolu’ya gelmesi sebebiyle bu kuşatma gevşetildi. Yıldırım Bâyezîd Han, 1396 Niğbolu Zaferi sonunda Bizanslıların Haçlılardan yardım almasını önlemek için Karadeniz sâhilindeki Şile’yi zaptedip, Boğaziçi’nde Anadolu (Güzelce) Hisarını yaptırdı. Şehrin teslimini isteyen Bâyezîd Han, isteği kabul edilmeyince, kuşatmayı tekrar şiddetlendirdi. 1397’de başlayan bu kuşatma netîcesinde Bizanslılar, eski antlaşma şartlarını yerine getirmeyi kabul ettiler. Yıldırım Bâyezîd Hanın son kuşatması 1400’de başlayıp, Tîmûr Han (1370-1405) ın Osmanlı hududuna girmesiyle son buldu. 1411’de Şehzâde Mûsâ Çelebi’nin şiddetli hücum ve top ateşleriyle başlayan İstanbul kuşatması Bizans entrikası netîcesinde kaldırıldı. 1422 yılında Osmanlı Sultanı İkinci Murâd Han (1421-1451) tarafından dört ay kadar süren çok şiddetli taarruzların yapıldığı kuşatmada, her türlü savaş taktiği ve zamânın teknik imkânları kullanıldı. Mihaloğlu Mehmed beyin 10.000 akıncı ile başlattığı kuşatmaya, İkinci Murâd Han büyük bir orduyla katıldı. Marmara’dan Haliç’e kadar bütün kara surlarının kuşatıldığı bu seferde, Murâd Han, Topkapı ile Edirnekapı üzerinde taarruzlarını sıklaştırdı. Surlara yakın, kalın tahtalardan üzeri topraklarla örtülen siperler yapıldı. Surların yüksekliğinde demir tekerlekli vâsıtalarla hareket ettirilen ahşap yapılı yürüyen kuleler ile surlara yaklaşıldı. Kuvvetli topçu atışları ve lağım kazılmak sûretiyle bütün imkânlar seferber edilerek kuşatma devâm ettirildi. Âlim ve kerâmet sâhibi, Emir Sultân (Buharalı Muhammed Şemsüddîn)in sefere katılması, ordunun mâneviyâtını yükseltti. İstanbul’un düşmesi an meselesi hâline geldi. Bizanslılar kadını erkeği dâhil bütün ahâli ile şehri savundular. Meşhur Bizans entrikası tatbik edilerek, Anadolu’da Osmanlı’ya karşı ittifak tesis edilince, iki düşmanla uğraşmanın güçlüğünden kuşatma kaldırıldı.

İstanbul’un son kuşatması Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından 1453’te yapıldı. Osmanlı Türklerinin Trakya, Boğaz ve Kocaeli Yarımadasını alması ile Bizans, İstanbul dâhil birkaç şehirden ibâret kalmıştı. Toprak ve nüfus azlığına rağmen Avrupa Hıristiyanlarının hâmisi durumunda olan Bizans, Papalığın da desteğini görüyordu. Bizans, kendisi için tehlike kabul ettiği Osmanlı Devletinin zararına çalışmaktan bir an geri durmuyordu. Anadolu Türk Beyleri Bizans’ın entrikaları ile Osmanlı Devletine taarruz ediyorlardı. Çocukluğundan îtibâren devrin en büyük âlimlerinin önünde diz çökerek mânevî bir terbiye alarak, millî kültür ve cihangirlik şuûru içinde yetiştirilen Fâtih, daha 1444-1446 seneleri arasında İstanbul’u fethetmek ve böylece mânevî müjdelere mazhar olmak idealiyle sabırsızlanıyordu. Bu sebeple henüz on dokuz yaşındayken 1451’de ikinci defâ saltanat tahtına oturur oturmaz bu büyük idealini gerçekleştirmeye çalıştı. Fetih öncesi Bizans’ın en önemli kuvvet ve ikmâl yolu olan deniz yolunu, Osmanlı kontrolü altına almak maksadıyla; Anadolu Hisarının karşısına keşfini bizzât kendisinin yaptığı Rumeli (Boğazkesen) Hisarının yapımını başlattı. Anadolu Hisarı da tâmir edilip, top yerleştirildi. Hisar’ın kuleler, kapılar ve mazgallarının mevkileri Mehmed Han tarafından tesbit edilip, Çandarlı Halil, Zaganos ve Sarıca paşaların masrafını karşıladığı kuleler yapıldı. Rumeli Hisarının inşaatında devlet adamları dâhil binlerce işçi ve usta sıkı disiplin altında çalışarak, memleketin her tarafından getirilen inşaat malzemeleri ile tamâmı iki bin metreyi bulan sur ve kuleler, dört ay içinde tamamlandı (1452). Firûz Ağa kumandasında dört yüz kişilik muhafaza kuvveti ve devrin en güçlü ateşli silâhı, topların yerleştirildiği Rumeli hisarının tamamlanmasıyla Boğaz’ın trafiği kontrol altına alınıp, Sultan Mehmed Hanın fermânıyla da geçiş tâlimâtı yayınlandı. Fermâna göre: “Boğaz’dan her geçen gemi kaleye belli mesâfe yaklaştığında yelkenlerini indirerek, Hisar komutanına nereden gelip nereye gittiğini, yükünün mâhiyetini bildirecek, belli miktar vergi verecek, sonra geçmesine müsâde edilecek, aksi şekilde hareket edenler batırılacaktı.” Bu tâlimâta uymak istemeyen bir Venedik gemisi topçu ateşiyle batırılınca, işin ciddiyeti herkes tarafından anlaşıldı. Bizanslılar iyice sıkıştırılıp, dış dünyâyla alâkalarının kesileceğini Hisar’ın yapımı devâm ederken anlayıp, teşebbüse geçmişlerse de İkinci Mehmed Hanın hâkimiyet prensibinin esâsını teşkil eden şu târihî cevâbı, Bizanslıları daha o anda şaşkına çevirmişti:

 “Varna Savaşı (1444) esnâsında İmparatorunuz Macarlarla birlik olup babamın (İkinci Murâd Han) Rumeliye geçmesine engel olmak istediğinde babam ne zorluklar çekmişti. Şimdi kendi arâzim üzerinde gönlümün istediğini yapmama karşı gelmeniz için elinizde ne hak, ne de kudret vardır. İki kıyı da benimdir. Anadolu kıyısı benim; çünkü ahâlisi Osmanlıdır. Rumeli kıyısı da benimdir; çünkü savunmasını bilmiyorsunuz. Gidiniz efendinize söyleyiniz bir daha böyle haberler göndermesin!”

Osmanlı Sultanı; Mora’dan gelecek kuvvetlere karşı Turhan Beyi, Avrupa’dan gelecek kuvvetlere karşı da akıncıları vazîfelendirdi. 1452-1453 kışı, Edirne’de kuşatma hazırlıkları içinde geçti. Büyük toplar dökülüp tecrübe atışları yapıldı. Balistik hesapları bizzât Fâtih tarafından yapılan topların dökümü çok kısa zamanda bitirildi. Osmanlı sultanı kuşatma hazırlıkları içinde iken, Bizans’a Karadeniz’den Venedik kadırgaları, Cenevizli kaptan Janni Justiniani Langus, Sakızlı Maurise Cantaneo yardıma geldi. Bizans imparatoru şehrin savunmasını Cenevizli kaptan Justiniani’ye verdi. Surun kenarlarında bulunan dolu vaziyetteki hendekler açılıp, yenileri kazıldı. Hendeklerin kazdırılmasında ağır cezâlı mahkûmlar çalıştırıldı. Mezarlıklardaki taşlarla surlar takviye ve tâmir edildi. Şehrin kapılarının muhâfazası Bizansa yardıma gelmiş Venedikli ve Cenevizli komutanlara verildi. Haliç’teki meşhur zincir Venediklilere gerdirilerek şehir, deniz saldırısından korunmaya çalışıldı. Adaların tahkimi ve şehre erzak yığmakla Bizanslılar kuşatmaya karşı son savunma hazırlıklarını yaptılar. Bizans ordusu karmakarışık bir yapıya sâhipti. Bulgar, İtalyan, Fransız, Moralı, Giritli, Alman ve İngiliz ücretli askerleriyle Bizanslılardan meydana geliyordu. Osmanlı ordusu, bütün sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1453 yılı Şubat ayında ağır topçu grubu Edirne’den yola çıkarıldı. Toplar, Rumeli Beylerbeyi Karaca Beyin kumandasında 10.000 kişilik süvâriyle iki ayda İstanbul önlerine getirildi. Anadolu ve Rumeli’deki bütün silahlı kuvvetler, Türk-İslâm âleminin her tarafından gelen şeyh, tarîkat pîrleri ve dervişleri ile Aydınoğlu, Karamanoğlu gönüllü kuvvetleri ve Osmanlı hoşgörüsüne hayran Sırp, Macar, Ulah, Alman, Latin, Rum askerlerden meydana gelen Osmanlı ordusunun mevcûdu 125.000 civârındaydı. Devrin en modern silâhlı kuvvetlerine sâhip Osmanlı Sultanıİkinci Mehmed Han, yanında Akşemseddîn, Akbıyık, Molla Gürânî ve Molla Hüsrev gibi büyük âlimler olduğu hâlde 24 Mart Cumâ günü Edirne’den hareket etti. Osmanlı kolbaşısı 1 Nisanda Çekmece’ye, 5 Nisanda İstanbul önüne ulaşıp, Bayrampaşa Deresi kenarında Maltepe sırtlarına Otağ-ı Hümâyûn kuruldu. 6 Nisan Cumâ günü bütün ordusuyla İstanbul surları önünde Cumâ namazını kılan Sultan Mehmed Han, kuşatma hattını kurdu. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar uzanan merkez kuvvetlerinin başında, İkinci Mehmed Han ve Sadrâzam Halil Paşa,Cenevizlilere âit Galata sitesi önündeki kuvvetlerin başında Vezir Zağanos Paşa vardı. Karaca, İshak, Mahmûd ve Bursalı Ahmed paşalar, surları çepeçevre sarmakla vazîfelendirildi. Donanmanın başında Kaptan-ı Deryâ Baltaoğlu Süleymân Paşa bulunuyordu. Vezir Mahmûd Paşa sünnet-i seniyyeye uyularak, şehrin kan dökülmeden teslimi için Bizans imparatoru On birinci Konstantinos Drageses’e elçi gönderildi. İstanbul’un derhal teslimi hâlinde kan dökülmeyeceğini, ahâlinin canına, malına hürmet edileceği teklif edildi. Bizans İmparatorunun Osmanlı teklifini reddi üzerine, 6 Nisan Cumâ günü harekât başlatıldı. Osmanlı kuşatma harekâtı başladığında İstanbul’un nüfusu yetmiş bin civârında olup, Bizans ordusu ücretli asker ve yardıma gelen Haçlı kuvvetleriyle yirmi bin kadar asker ile elli gemiden meydana geliyordu. Osmanlı topçusunun surları çökerten, kalplere dehşet veren ateşleri Bizans’ı iyice korkuttu. Bütün ahâlî bu durumda topyekün savunmaya iştirâk etti. Beş yüz-altı yüz kilogram gelen mermi ve granit top gülleleri yüzyıllardan beri bütün haşmetiyle uzanıp yükselen İstanbul surlarında her patlayışta büyük gedikler açıyordu. Bu gedikler, tâze kesilmiş hayvan derileri ile kaplı yün ve kumaş balyaları ile kapatılmaya çalışılıyordu. 12-17 Nisan günleri Osmanlı ordusunun, bilhassa piyâdelerinin surlara yaklaşma gayretleri netîce vermiyordu. Kuşatma esnâsında Bizans İmparatorunun hep yanında bulunmuş olan Nicole Barbaro, günlüğünde Osmanlı askerinin surlara yaklaşma gayretlerini anlatırken:

“Surların dibine kadar sokulan bu askerler bizim silâhlarımızın zararlarından hiç çekinmiyorlardı. Öldükleri zaman cesetleri arkadaşları tarafından geriye taşınıyordu. Bir Osmanlı ölüsünü orada bırakmamak için, on kişinin seve seve ölümü göze aldıklarını görüyorduk.”

diye yazar. Bir rivâyete göre Bizanslılar açılan gedikleri onarmada kullanmak üzere surlara yakın kiliselerden yüz kadarını yıkarak taşlarından faydalanma yoluna gitmişlerdir.
Zamânın yaygın tekniğinden çok ilerde sayılabilecek, seyyar top dökümhânesini de Sultan Mehmed Han, ordugâhın hemen yanına kurdurmuştu. Kuşatmanın onuncu gününde, büyük topların güllelerinin açtığı gediklerin Bizans müdâfilerince süratle tâmir edilmesi üzerine, pâdişâh, bu topların daha sık atışını emretti. Fakat soğumadan ikinci atış esnâsında birinin namlusu parçalandı. Buna çok üzülen Sultan Mehmed Han, sabaha kadar bu işe çâre düşündü. Sabahleyin topların atıştan sonra zeytinyağı ile yağlanmasını, böylece soğutulup daha da sık şekilde atışını emretti. Bundan sonra top atışlarından çok iyi netîce alındı. Makinaların yağla soğutulması Fâtih Sultan Mehmed Hanın keşfidir. İstanbul’un savunması ve ikmâlini temin için Papa tarafından üç Ceneviz gemisi ile bir Bizans gemisi 20 Nisan günü Zeytinburnu açıklarında rüzgârın kesilmesi ile beklemeye başladılar. 12 Nisandan beri Dolmabahçe önünde demirleyen ve 18 Nisanda adaları fetheden Osmanlı donanması, bu durumdan istifâde etmek isteyip derhal o bölgeye giderek bu dört gemiyi ablukaya aldı ve deniz muhârebesi başladı. Baltaoğlu Süleymân Beyin komutasındaki Osmanlı donanması küçük gemilerden kuruluydu. Bizans gemisine kıçtan mahmuz vurulmasına rağmen kat’î bir netîceye gidilemedi. Bu harbi Zeytinburnu açıklarından at üzerinde tâkip eden Sultan hırs ve üzüntüsünden atını denize sürdü. Elbiseleri deniz suyundan ıslanıncaya kadar su içinde ilerledi. Maiyeti de Sultan’a uydu. Bu halde bile
donanmaya emirler gönderdi. Bu muhârebede Venedik ve Bizans gemileri Osmanlı kuvvetlerinin elinden kurtularak, o sırada çıkan uygun rüzgâr ile Haliç önlerine kadar gelerek gerili bulunan zincirin açılması ile içeri alındılar. Mûteber kaynaklara göre Osmanlı kaybı yüz kadar şehid ve otuz yaralıydı. Bu hâl Bizans’ın moralini yükseltti. Bu harbin sonunda Baltaoğlu Süleymân Bey bu vazîfeden alınıp, yerine Hamza Bey tâyin edildi. Donanmasının muvaffakiyetsizliği üzerine Sultan Mehmed Han, Haliç’e kıyı olan İstanbul surlarının çok zayıf olduğunu bildiği için bu zafiyetten yararlanmak istedi. Böylece kara surlarında mukâvemete devâm eden kuvvetlerinin bir kısmını, Bizanslılar bu tarafa kaydırmaya mecbur kalacaklar ve kuvvet dengesi bozulacaktı. Bu maksatla târihte eşine rastlanmayan ve bu âna kadar da bir misâline teşebbüs dahi edilememiş, gemileri karadan yürütme işine karar verdi. Bu plânını en yakınlarından bile gizleyip, son âna kadar kimseye sezdirmedi. Gemilerin geçeceği yol güzergâhını bizzât kendisinin tesbit ettiği rivâyet edilir. O zaman bağ bahçelik ve çalılık olan yerlerden geçen bu yolu temizletip, gerekli tesviyelerini süratle yaptırdı. Bu işte binlerce insan çalıştırıldı. Yollar yapılıp, iri taşlar üzerine kalaslar döşenerek, don yağı, sâde yağ ve zeytinyağı ile yağlanarak, yolun iniş ve çıkışlı yerleri ile virajlarına işin özelliğine uygun palanga, bucurgat ve sâir tesbit malzemeleri yerleştirildi. Ayrıca her gemi için beşiğe benzer kızaklar hazırlatıldı. Yeteri kadar koşum hayvanı da îcâb eden yerlerde bulunduruluyordu. Bâzı malzemelerle zeytinyağı o zaman Galata’da oturan Cenevizlilerden satın alınmıştı. Donanmanın büyük bir kısmı 22 Nisanda Tophâne önlerine geldiğinde durum ancak anlaşılmıştı. Donanmanın karadan kat ettiği yolun güzergâhı Tophâne-Kumbaracı Yokuşu-Tepebaşı-Asmalı Mescid-Kasımpaşa şeklinde tesbit edilmişti. Yolun uzunluğu 1512 metre kadardı. Gemiler Kasımpaşa’dan Haliç’e ininceye kadar, Bizans ve Cenevizliler tarafından fark edilemedi. O devirde Bizans’ta hurâfe o kadar yaygındı ki, sabaha karşı gemilerin süratle Haliç’e doğru geldiğini görenler; “Bu Müslümanlar bize sihir yapıyor.” diye seyre daldılar. Osmanlı donanmasından altmış yedi gemi İkinci Mehmed Hanın bu dâhiyâne buluşu sâyesinde Haliç’e girdi. Bu işler yapılırken, bunları perdelemek ve düşmanı tesbit için Haliç’te bulunan düşman gemilerinin ateş altına alınması gerekti. Bu maksatla topçubaşına emir veren Sultan’ın aldığı cevap top atış menzili içinde bulunan Galata ile limandaki (Galata Limanı) Ceneviz gemilerine de gülle isâbet
edebileceği şeklindeydi. O zaman Sultan Mehmed Han, “Cenevizlilerle ahdimiz vardır. Onlara zararımız câiz değildir.” cevâbını vermiş, karârını uygulayamamanın sıkıntısı ile uykusuz bir gece geçirmiş, sabaha kadar düşünerek zamâna göre çok ileri bir teknikte bugünkü havan toplarına çok benzer dik mermi yollu bir silâhın plânını çizerek, mermi yolunun çizeceği kavsin ve menzilinin hesaplarını, yâni balistik hesaplarını yaparak ilk olarak havan topu döktürdü. Böylece Osmanlı donanmasının Haliç’e indiği gün, havandan atılan güllelerle, Bizans donanmasına göz açtırılmadı. Donanmayı gören Bizans büyük bir korkuya kapıldı. İmparator Konstantinos Drageses bir heyet göndererek; “Ne kadar ağır olursa olsun, bir vergi karşılığında kuşatmanın kaldırılmasını” teklif etti. Sultan Mehmed Han da; “İstanbul kalesinin teslimi karşılığında imparatora Mora despotluğunu” verebileceğini söyledi. Bizans bunu kabul etmedi. Bu arada Bizans’ı savunmada yardımcı olan, Venedik ve Cenevizlilerin arasında komuta ve savunma tedbirleri husûsunda büyük anlaşmazlıklar çıktı. Birbirlerini kaçmaya niyetli olmakla suçlamaya başladılar. Hattâ Venedikliler bu şüphenin kalkması için, Haliç ‘teki Venedik ve Ceneviz gemilerinin yelken ve dümenlerinin karaya taşınmasını teklif ettiler. Bizans ilk korkuyu atlatınca, âni bir gece baskınıyla Osmanlı donanmasını yakmayı plânladı. Bu teklifi yapan ve icrâya çok istekli olan Venedikli G.Cocco’ya vazîfe verildi. Buna göre hazırlanacak iki kadırga, Kasımpaşa Koyundaki Osmanlı donanması üzerine geceleyin gizlice yanaşarak yakacaktı. Bizans’ın bu kararını öğrenen Galata Belediye Başkanı Anzolo Zaciria, Bizans liman reisi Diedo’ya haber göndererek; “Bu baskını bu gece yapmayınız başka geceye ertelerseniz Osmanlı gemilerini batırmak için bizim de geniş yardımlarımız olur.” dedi. Bunun üzerine Bizans baskını 24 Nisan yerine 28 Nisana ertelendi. Aynı Galata Belediye Başkanı güvendiği bir adamını Osmanlı kumandanı Zağanos Paşaya göndererek, durumu ihbâr etti. Bunun üzerine haberi gâyet gizli tutan Zağanos Paşa, Kasımpaşa’daki gemilere çok sayıda tüfekli asker ve kıyı topları koydurdu. Bu baskını teklif eden Venedikli Cocco zaferden emin bir şekilde baskına en önde katılmak isteyip, kendi kadırgası ile Türklerin üzerine saldırdı. Hazırlıklı olan Türk gemileri, derhâl güllelerini atmaya başladılar ve netîcede baskına gelenler, başta Cocco olmak üzere hepsi kısa bir zamanda Haliç’in dibini boyladılar. 23 Nisan günü Osmanlı kuvvetleri, seri bir şekilde Haliç üzerine bir köprü kurmaya başladılar. Galata tarafında Humbarahâne ile Bizans tarafında bugünkü Defterdar arasına kurulmaya başlanan bu köprünün genişliği beş buçuk metre kadardı. Cenevizlilerden satın alınan boş şarap fıçıları ile bâzı
küçük kayıkların üzerine geniş kalaslar bağlanarak bir ucu serbest olarak inşâ edildi. Bu köprüyü, akılları ermeyen Bizanslılar, “Su üstünde yürüme sihiri!” diye değerlendirmişlerdir. Esâsında bu, kendilerinin içtikleri şaraplardan boşalan fıçıların yardımıyla yapılan bir köprüydü. Bu köprü, İstanbul’un fethine kadar asker ve malzeme naklinde kullanılarak, yanlarına konan küçük toplarla zayıf Bizans surları dövüldü. 18 Mayısa kadar kara ve denizde devâm eden muhârebeler, yeni bir kuşatma silâhının surların kenarında kullanılması ile tekrar kızıştı. Osmanlı kuvvetleri geceleyin, ağaçtan yapılmış, İstanbul surlarından daha yüksek yürüyen bir kuleyi surlara on adım mesâfeye getirdiler. Sabah güneşin ilk ışıkları ile ortalığı seçmeye başlayan Bizans müdâfîleri, bu yürüyen kuleden çok korktular. Bir gecede yapılan bu kulenin iskeleti iki kat deve derisi ile kaplanıp, ateşe karşı dayanıklı olması için arası toprakla doldurulmuştu. Üst katlarına merdivenle çıkılan yürüyen kulenin gövdesinde ateş açma pencereleri vardı. Sura yaklaşan kuledeki askerler yıkım yaparken, etraftaki askerler de hendekleri dolduruyorlardı. 23 Mayısta surlarda açılan gediklerde Bizans askerlerinin savunmada gösterdikleri yılgınlık üzerine, Sultan Mehmed Han, umûmî taarruzdan evvel imparatora bir defâ daha teslim teklifinde bulundu. Bu maksatla İsfendiyaroğlu Kasım Beyi elçi gönderdi. Osmanlı elçisi Bizans’ta imparator tarafından merâsimle karşılandı. Elçi, Sultanın; “Umumî taarruzun doğuracağı felâket ve dehşeti takdir edersiniz. Şehri sağ sâlim bırakmak isteriz. İmparator bütün mal ve hazîneleri ile istediği yere çekilip gidebilir. İstanbul halkından da isteyenler her şeylerini alıp gidebilir. Kalmak isteyenler de mal ve mülklerini muhâfaza edebilmek hakkına sâhiptirler. İmparatora, Mora Despotluğu verilecektir.” Şeklindeki isteklerini bildirdi. Ayrıca ve dostça bunların kabûlünü husûsen ricâ etti. Bu istek uzun toplantılardan sonra reddedildi. Bizans’ın cevâbı;

“Sultân barış istiyorsa muhâsarayı kaldırsın, ne kadar ağır olursa olsun istenen vergi verilecektir. Şehri teslim etmek yetkim yoktur.”

 şeklinde oldu. Osmanlı elçisinin ordugâha dönmesinden sonra 26 Mayıs günü Macar Kralı Vladislas’ın elçilik heyeti gelerek;

 “Bizans kuşatmasının kaldırılmasını, eğer kaldırılmayacak olursa,Macaristan’ın Bizans tarafında yer alacağını, ayrıca batılı Hıristiyan devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın İstanbul’a yaklaşmakta olduğunu.”

bildirdi. Osmanlı karargâhında bâzı bozguncu sözler dolaşmaya başladı. Çandarlı Halil Paşa kuşatmanın kaldırılmasına taraftârdı. Sultan ve Zağanos Paşa ise umûmî hücumun derhal yapılmasını istiyordu. Toplanan harp meclislerinde tereddütler hâsıl oluyordu. Sultân’ın hocası ve en büyük desteklerinden büyük âlim Akşemseddîn, Pâdişâh’a yazdığı bir arzda “sert ve enerjik” davranılmasını öğütlüyordu. Bunun üzerine toplanan son harp meclisinde, “daha fazla beklemenin ordudaki bozguncu dedikoduları arttıracağı” düşüncesi ile derhâl taarruz kararı alındı. Bu arada Zağanos Paşa, Hadım Şahabeddîn Paşa, Turhan Bey, Akşemseddîn ve Molla Gürânî, bu kararı destekler mâhiyette asker arasında mâneviyâtı yükseltici konuşmalar yaptılar. Böylece 26 Mayıstan îtibâren Osmanlı ordugâhında büyük şenlikler başladı ve 28 Mayıs gecesi saat 24.00’e kadar devâm etti. 28 Mayıs günü gün batması ile birlikte bütün Osmanlı birlik ve gemileri mum donanması yaptılar. Sanki Bizans bir ışık çemberi ile çevrilmişti. Her yerden tüyleri ürperten tekbir sesleri geliyordu. Bizans halkı bu ışık ve seslerden dehşete düştü. Sokaklar duâ eden, yalvaran insanlarla doluydu. Bizans komutanı Justiniani, gündüz göğsünden bir ok yarası aldı. Ölüm korkusuna kapılan genç ve tecrübesiz Cenevizli, yerine vekil bırakmadan komutanlık gemisine çekildi. Justiniani’nin İstanbul savunmasını terk etmesi ve Bizanslılara herkesin başının çâresine bakıp, kiliselerde duâ etme tavsiyesi ahâlinin zâten zayıf olan mâneviyâtını iyice bozdu. Gece saat 24.00’te mum donanmasının her tarafta birden bire sönmesi, Bizanslılar üzerinde daha büyük bir yıkıntı meydana getirdi. Osmanlı karargâhının sessizliği ürpertici idi. Gece yarısından sonraOsmanlı topçusu hazırlık ateşine başladı. Mehterler cenk havalarını çalıyordu. Bizans imparatoru, kilisede yapılan âyinden dönüp, sarayında zırhını giydi. Yakınları ile vedâlaştı. Surları son bir defâ daha kontrol için Eğrikapı bölgesine geldi. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Osmanlı ordugâhının sessizliği imparatoru şüpheye düşürdü. Atından inerek surların üstüne çıkıp aşağıları dinledi. Sur dibindeki insan uğultusu her şeyi anlatmaya yetti. Çünkü bu, Osmanlı askerinin sur dibine intikal etmekte olduğunu, sabaha umûmî taarruz yapılacağını anlatıyordu. Atına binip süratle Topkapı bölgesine gitti. Bizanslı Dolfin, bu gece gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Son gece Bizans komutanları hiç kimsenin geceleyin savundukları mevzilerden ayrılıp gitmemesi için askerlerini tahkîmâtın içine kapattılar ve kapalı tahkîmât kapılarının başına nöbetçi diktiler.”

 29 Mayıs sabahı Sultan Mehmed Han, sabah namazından sonra güneş yükselince iki rekat namaz kılarak kılıcını kuşanıp, atına bindi ve gece yarısından beri surları döven Osmanlı topçusunun hedefi iyice yumuşattığına kanâat getirerek umûmî hücum emrini verdi. Osmanlı askeri, arkadaşlarının yaralanmasına ve şehid olmasına aldırmadan “Allah Allah” nidâlarıyla hücuma geçti. Ellerine geçirdikleri her türlü vâsıtalarla surlara tırmanmaya çalışıyorlardı. Bu sırada Ulubatlı Hasan, otuz kadar arkadaşıyla ilk defâ surlar üzerine Osmanlı sancağını dikti ise de şehid edildi (Bkz. Ulubatlı Hasan). Osmanlı kuvvetleri muhtelif bölgelerden dalga dalga İstanbul’a girmeye başlamışlardı. Bizans halkı panik içerisinde sağa sola kaçışıyor, bilhassa Ayasofya’ ya sığınmaya çalışıyorlardı. Türk kuvvetleri Aksaray bölgesinde birleştiler ve Ayasofya’ya doğru ilerlediler. Kiliseye sığınmış olan ahâliye kapıları açtırdılar. Fakat güçsüz ve acınacak durumdaki bu insan yığınına kılıç çekmediler, onlara dokunmadılar. 29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde, yanında hocaları ve ordu kumandanları olduğu hâlde muhteşem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a giren genç hükümdâr, doğruca Ayasofya’ya gitti. Fâtih adıyla anılmaya hak kazanan 21 yaşındaki Sultan Mehmed Han, Bizanslıların alkış ve tezâhürâtı, Türk askerlerinin dört bir taraftan göklere yükselen ezân ve tekbir sesleri arasında Ayasofya önüne geldi. Ayasofya, ağzına kadar kadın-erkek Rumlarla doluydu. Bizanslıların hüngür hüngür ağlamalarından hâsıl olan gürültüyü susturarak sükûtu sağlayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’da şükür namazı kıldı. Yerlere kapanan ahâli, râhip ve eski Ortodoks patriğine karşı;

 “Kalkınız! Ben Sultan Mehmed, sana ve bütün ahâliye söylüyorum ki, bugünden îtibâren ne hayâtınız ve ne de hürriyetiniz husûsunda benim gazabımdan korkmayınız.”

hitâbında bulundu. Cenevizliler dâhil bütün sanat ve ticâret erbâbıyla ahâlinin din, mezhep hürriyeti temin edilip, sulh, sükûn sağlandı. Fâtih, Ayasofya’nın içini gezerek bu mâbedin Cumâ gününe kadar câmi hâline getirilmesini emretti. Emevîler devrinde yapılan ikinciİstanbul kuşatmasında vefât edip, surlar önüne defnedilen Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin kabri, Fâtih’in hocalarından Akşemseddîn Efendi tarafından keşfedilip, daha sonra buraya türbe ve câmi yapıldı. Nihâyet Cumâ günü maiyeti ile Ayasofya’ya gelen Fâtih, İstanbul’da ilk Cumâ namazını burada kıldı. 655’ten 1453 târihine kadar devâm eden bir ideâlin (Feth-i Mübîn) gerçekleştirildiği, Fetihnâmelerle bütün İslâm âlemine müjdelenip dünyâya îlân edildi. İstanbul fethedilmekle, Osmanlı Devleti toprakları arasında sıkışıp kalan, mevcûdiyeti ve siyâseti ile dâimâ bir tehlike teşkil eden 1123 yılı İstanbul’da geçen, 1480 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’na son verildi. Osmanlı Devletinde yükselme devri başlayıp, Cihanşümûl hâkimiyet fikri gelişti. İnsanlığı îmân birliği içinde bir tek devlet ve hükümdâr hâkimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi.

Fethin getirdikleri:
İstanbul, 1457’deki büyük Edirne yangınından sonra başşehir olmuştur. İstanbul’un fethi, Avrupalıları, Balkanları ve hattâ Anadolu’da komşularını yüzlerce yıl Türklere karşı kışkırtan köhnemiş Bizans’ın yıkılmasını sağlamıştır. Fâtih Sultan Mehmed Han, yüzyıllardır Hıristiyan âleminin doğudaki en kuvvetli dayanağını yıkarak, Türk-İslâm gücünü bütün dünyâya göstermiştir. Avrupalılar da, bu yeni gelen topluluğun, sıradan bir topluluk olmadığını anlamıştır. Ortaçağda Osmanlıları Avrupa’dan sürüp atmak için Haçlı seferleri düzenleyenler, kendi toplulukları üzerindeki tesirlerini kaybettiler. Bu târihten sonra papalar kendi başlarına kaldılar. Fâtih Sultan Mehmed Hanın Rumları, onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himâyesi altına alması, onlara esaslı haklar vererek, vicdan serbestliği tanıması, dış âleme de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite, Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı İmparatorluğuna dolaylı da olsa bağlanmasına vesîle oldu. Bu arada Sırp ve Mora despotları, Sakız ve Midilli beyleri ile Trabzon Rum İmparatoru yüksek vergiler karşılığında sulh teklif ettiler. Fetihle; o zamâna kadar Akdeniz, Marmara ve Karadeniz sâhillerinin ticâretini elinde tutan Venedik’in üstünlüğüne son verilmiş; Karadeniz, Osmanlı Gölü hâline getirilmiştir. İstanbul’un fethi; toplam alanı on yedi kilometre kareyi geçmeyen bir şehrin elde edilmesi değil, çağ açan ve bir çağı kapatan büyük hâdisedir. Osmanlı Devletinin çeşitli din ve ırklardan olan insanları idâre etmeye başlamasıyla cihânşümûlleştiği bir hâdisedir. Çaka Bey zamânından beri Türklere denizi ve denizciliği şiddetle yasaklayan Venedik’in deniz ticâreti engellenmiş, onlar da, bundan sonra korsanlığa başlamışlardır. Fetihle berâber İstanbul sefâhat yeri olmaktan çıkarılmış, dünyânın ilim ve kültür merkezi hâline getirilmiştir. Derhâl devrin ilk, orta ve
yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş, bunlarda ilâhiyât, hukuk, târih, coğrafya, edebiyât, tıp, güzel sanatlar, matematik, geometri, astronomi, fizik dallarında değerli pek çok kimse yetişmiştir. Osmanlıların her gittiği yerde oduğu gibi, İstanbul’da da kütüphâneler kurulmuştur. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askerî harekâta doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti. İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adâlet nizâmı, Avrupa’da Hıristiyan âlemine Türk idâresi sâyesinde girdi. İslâm dîninin hak, hukûk ve adâlet esasları, güzel ahlâk sâhibi Müslümanların, İstanbul’da tesis ettiği idâre sâyesinde sağlam temellere dayandı. Bunu da Avrupa, İstanbul’un fethi sâyesinde öğrendi. Hıristiyanlar, kâdı(hâkim) karşısında hükümdârla gayri müslim bir vatandaşın bile muhâkeme edildiğini, İstanbul’un fethinden sonra İslâm ve Türk adâletinin sarsılmaz kâidelerine şâhid oldular. Fâtih Sultan Mehmed Hanın genç yaşında, balistik hesaplarını bizzât yapıp, döktürdüğü toplar, zamânın en büyük ve tesirli silahıydı. Topçuluk tekniğinin, dünyâ târihini değiştirecek ilk büyük zaferiİstanbul’un fethidir. Avrupa kralları top sâyesinde, otoritelerini hiçe sayan ahâliye esir muâmeleleri yapan derebeylik (feodalite) usûlünü kaldırdılar. Merkezî otorite kuvvetlenip, millî birlik esâsına göre kurulan devletler, Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdiler. Hıristiyan Avrupa’da kültür ve medeniyet gelişti. Doğu ticâret yollarının bütünüyle Türk ve İslâm ülkelerinin eline geçmesi Avrupalıları ihtiyaçlarını temin için yeni yollar aramaya sevketti. Ticârî yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip, denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlar da bulunup, teknik, kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu.

İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel
Vur pençe-i Âlî’deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına
Ey leşker-i müfettihü’l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına
Düşsün çelengi Rum’un, eğilsün ser-i Firenk
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdîr aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki Tekbîr aşkına.
YAHYÂ KEMÂL BEYATLI


I. Dünya Savaşı nın galip devletleri, 1919 da yurdumuzu kâğıt üzerinde parselleyip, bunu uygulamaya başladılar. Başta İngiltere olmak üzere, Fransa, İtalya ve Rusya tarafından, İstanbul da dahil olmak üzere, güzel yurdumuzun birçok yeri işgal edildi. Bu arada, Yunanistan da, Avrupa devletlerinin teşviki ile 15 Mayıs 1919 da İzmir i işgal etti. Buraya ayak basar basmaz, Türk askerlerini ve halkı sokaklarda süngüleyerek, vahşetlerini sergilemeye başladılar. Yunanlılara ilk kurşunu konak meydanında Gazeteci Hasan Tahsin attı ve şehid edildi. 2.5 ayda, Ankara ya yaklaştılar. Bu tarihten sonra, yurdun her köşesinde teşkilâtlar kurularak, düşmanlara karşı mücadeleye başlandı. 3 yıl 3 ay 25 gün süren acılı günlerden sonra, Türk Ordusu 9 Eylül 1922 de İzmir ve yurdumuzun bir kısmını kurtardı.

HASAN TAHSİN
Gazeteci. Asıl adı Osman Nevres tir. 1888 yılında Selânik te doğdu. Babası hapishâne başgardiyanı Hasan Tahsin Receb Ağadır. Liseye kadar Selânik te okudu. Paris te Sorbonne Üniversitesine girdi. Edebiyat bölümünü bitirdi. İttihat ve Terakkî Partisine üye oldu. Talat Paşanın muhâfızlığını yaptı. Türk düşmanı olarak bilinen İngiliz Buxton kardeşlere suikast yaparak yaraladı. On yıl ağır cezâya çarptırıldı. Birinci Dünyâ Harbinde kurtarılarak İstanbul a döndü. Daha sonra tedâvî için İsviçre ye gitti. Pasaportuna babasının adını yazdırdığı için Hasan Tahsin adıyla tanınmıştır. 1918 de yurda dönüp ittihatçı arkadaşlarıyla birlikte İzmir de Hukûk-ı Beşer Gazetesi ni çıkardı ve bu gazetenin baş yazarlığını yaptı. Yazılarıyla memleketi istilâ eden güçlere karşı sonuna kadar direnmeyi savunmuş, teslim olmayı reddetmiştir. İzmir in Yunanlılar tarafından işgalinden bir gün önce arkadaşlarıyla birlikte Redd-i İlhâk beyannâmesini hazırladı. 15 Mayıs 1919 da Yunan ordusu İzmir e girdiği gün Konak meydanında üzerlerine bomba atarak ilk hareketi başlattı. Yunanlılar tarafından kurşunlanarak şehid edildi. Aynı gün Yunanlılara karşı mücâdele ederken şehit edilenler hâtırasına, İzmir de Konak Meydanı nda bir anıt dikilmiştir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Recep 1438
Miladi:
24 Nisan 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter