Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı devletinin askeri ve ekonomik sahalarda gerilemeye başladığı bir devirde hükümdar olan Sultan I. Abdülhamid, ilerleyen yaşlarında tahta çıkmıştı. O yaşlarına kadar okumuş, bilhassa yabancı yayınları takibetmiş ve Avrupa devletlerindeki teknik ve askeri sahalardaki ilerlemelerden haberdar olmuştu. Padişah olunca en yakın arkadaşı Mehmed Paşayı Sadrazam yaptı. Fakat kısa bir süre sonra o vefat edince Halil Hamid Paşayı Sadrazamlığa getirdi. Ona da, Avrupa’nın teknolojisini, bilhassa askeri sahadaki yenilikleri incelemesini ve Osmanlı Ordularının da aynı şekilde yetiştirilmesi emrini verdi. Halil Hamid Paşa hemen harekete geçerek, Fransa’dan uzmanlar getirterek 20 Ekim 1784 tarihinde İstihkam Okulunu açtı. İki ay sonra padişahın huzuruna çıkarak:
-Padişahım, İstihkam Mektebinde yetişen talebeler çeşitli aletler kullanarak tatbikat yapacaklar. Görmenizde fayda mülahaza ediyorum.
-Gelip göreceğim.

Padişah hemen hazırlanıp tatbikat sahasına gitti. Tatbikatı görünce Halil Hamid Paşa’ya:
-Avrupa’dan çok geride kalmışız. Sadece İstihkam mektebi açmakla iş bitmez. Orduyu her sahada Avrupa seviyesine getirmemiz lazımdır. Lüxemburg Dükalığı ordusu topçuluk sahasında ileri gitmiştir. Oradan da uzman getirin.
Bu emir üzerine Halil Hamid Paşa Lüxemburg’a adamlar gönderdi ve yapılan müzakereler sonunda Baron de Tott başkanlığında askeri bir heyet İstanbul’a geldi. Baron, Halil Hamid Paşa’ya:
-Emrime 200 kişi verin, Rodos ve Girit adalarında bunlara talim yaptırayım. Sonra da onlar sizin askerinizi yetiştirirler.
Baron de Tott’un, topçuluk eğitimlerini İstanbul’da değil de Girit ve Rodos’ta yaptırmak istemesi Bâb-ı Âlî’de kuşku ile karşılandı ve müsaade edilmedi. Haliç’te, Camialtı civarındaki Mühendishane tahsis edilerek burada ilk topçu okulu eğitime başladı.



Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesinde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısına gönderdiği "İnsan Hakları Fermanı"nda şöyle buyurmaktadır:
Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazar yerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler boyunduruk hakkı diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden ‘gerdek hakkı' diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikayet ettirmeyesin.



Sultan I. Murad devrinde kurulan ve harplerde daima padişahın yanında bulunan Yeniçeriler, yalnızca askerlikle uğraşırlar ve hiçbir zanaat ile meşgul olmazlardı.

Kanuni Sultan Süleyman bir seferde iken, atının üzengisi kırıldı. Yanındaki vezirler bu üzengiyi yaptırmak istediler, fakat yakınlarda bir şehir veya kasaba da yoktu. Ordunun mola verdiği bir sırada, vezirlerin birinden, padişahın atının üzengisinin kırıldığını öğrenen bir yeniçeri bu vezire, kendisinin bu üzengiyi tamir edebileceğini söyledi. Hemen atların yanına gittiler ve yeniçeri, kırık üzengiyi güzelce tamir etti. Biraz sonra mola bitti ve padişah, yola çıkmak için atına bindi. Üzenginin yapılmış olduğunu farkeden Kanuni, bunu kimin onardığını yanındakilere sordu. Vezir, yeniçeri neferinin ihsanlara kavuşacağını ümid ederek, hemen huzura çağırdı ve bu usta yeniçeriyi padişaha takdim etti. Kanuni: “Yeniçeri neferinin zanaatkarlıkla uğraşması kanunlara aykırıdır.” diyerek, yaptığı bu iyilik için önce ona ihsanda bulundu, sonra da kanunlara aykırı iş yaptığı için onu ordudan ayırıp memleketine geri gönderdi.



Baron de Tott, Sultan III. Mustafa zamanında askeri danışman olarak görev yapmış bir subay. 1755 yılında geldiği İstanbul’u dünyanın merkezi olarak görür. Aslen Macar asıllı olan Tott’un Türkiye’de geçirdiği yıllarını kaleme aldığı Fransızca seyahatnamesi çok beğenilmiş, defalarca basılmıştır. Seyahatnamesi için Tott şöyle der: “Ben Türklerin arasında 23 yıl yaşamış olmak sıfatıyla bu millet hakkında daha doğru şeyler yazabileceğime inanmış bulunuyorum.”

Baron de Tott’un İstanbul’da bulunduğu 1759 yılında, padişah III. Mustafa’nın ilk çocuğu doğar. Bu doğum, o vakte kadar hiçbir şehzade ve sultan için düzenlenmemiş biçimde şenliklerle kutlanır. Çünkü III. Mustafa’dan önceki iki padişahın çocuğu olmamıştır. Tott, sultanın doğumunu bakın nasıl anlatıyor:

“Bir defasında sarayda bulunurken Sultan III. Mustafa’nın bir çocuğu doğdu. Bu münasebetle yapılan töreni seyrettim. Olay şöyle meydana geldi: Padişahın zevcesi olan hanımın doğum sancısı başlar başlamaz, adet olduğu üzere sadrazam, şeyhülislâm ve diğer paşalar saraya çağrıldı. Harem dışındaki büyük sofaya buyur edilen bu zatlar, doğumu beklemeye başladılar. Bu sofa Marmara’ya bakıyordu. Sofanın denize uzanan terası üzerinde 12 küçük top vardı. Doğum olur olmaz, kızlarağası haremden çıktı. Kucağında doğan bebeği taşıyordu. Bebek bir prensesti. Kızlarağası padişah kızını sofada bulunan devlet erkanına teker teker gösterdi. Bu suretle, devletin başında bulunanlar doğan çocuğun padişahın kızı olduğunu tasdik ettiler. Bundan sonra sofanın terasında bulunan toplar ateşlendi. Bunların sesi duyulunca Tersane, Gümrük ve Kızkulesi’ndeki toplar da kurusıkı atışa başladılar. Padişahın bir kızı olduğunu bütün İstanbul duydu. Bir şehzade veya sultanın doğumunu eğlence vesilesi saymak İstanbul halkının adetiydi. Bu defa da öyle oldu. Doğan sultana ‘Hibetullah’ adı verildi. O gece İstanbullular coşkuyla eğlendiler. Sokakta dolaşan oyuncu kolları, padişah dahil, devletin ileri gelenlerinin taklidini yapıp halkı güldürüyorlardı. Bizzat ben, sokakta aynen padişah gibi giyinmiş bir aktöre rastladım. Bu temsili padişahı maiyeti takip ediyordu. Maiyeti de tıpkı padişahın etrafındakiler nasıl giyiniyorlarsa öyle giyinmişlerdi. Aynı şekilde sadrazamın, İstanbul Kadısı’nın taklitlerini yapıyorlardı. Taklitleri yapılan devlet adamlarından bir kısmı bunu hoş görüyor, bir kısmı ise müthiş kızıyor ve aktörleri önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. ”İlginç değil mi? Devlet erkânın taklit edip halkı güldürmek, şimdilere mahsus bir mizah şekli değilmiş.



Süleyman Nazif Bağdat Valisi’dir. Bir gün III. Ordu Kumandanı Hafız İsmail Hakkı Paşa’dan bir telgraf alır. Telgrafı okuyunca birden rengi atar. Şaşkınlığından kolları iki yana yığılır kalır. Etrafındakiler telaşlanıp çok kötü bir haber olduğunu sanırlar. O sırada Nazif gayet alaycı bir şekilde mırıldanır:
-Acayip, böyle emir olur mu?
Telgrafta şu cümleler yazılıdır:
“Onbin okka şeker ile bin okka çayın yirmidört saat içinde tedarik edilerek sevki...” Süleyman Nazif hemen bir kağıt ve hokka ister. Bir cümle de o yazar ve telgrafı getiren zata uzatır:
-Götür bunu hemen Paşa’ya tellesinler.
Cevabı telgrafta şunlar yazılıdır: “Çin İmparatoruna yazmış olduğunuz telgrafın yanlışlıkla vilayetimize gelmiş olduğu ma’ruzdur



Yıldırım Bayezid Han’ın en sevdiği oğlu Ertuğrul, Sivas’da vali olarak bulunuyordu. Timur Han bütün İran’ı ele geçirip bir kasırga gibi Doğu Anadolu’ya girdi. Osmanlı Devletinin o zamanki en uzak noktası Sivas idi. Timur, hızla Sivas’ı kuşattı ve teslim olmasını istedi. Fakat şehrin kumandanı olan Ertuğrul bunu reddedince şiddetli bir kuşatma başladı. İçeriden elde ettiği adamları, şehrin kapılarını gizlice Timur askerine açınca, Sivas Timur’un eline geçti. Ertuğrul ise bir avuç askeriyle çarpışa çarpışa şehid oldu. Bu haber Yıldırım’a ulaşınca acılar içinde kaldı. Bir yandan Ertuğrul gibi bir oğul, diğer yandan Sivas gibi bir kalenin kaybı onu çok sarstı. Bu yüzden efkar dağıtmak için arasıra Uludağ sırtlarına doğru gezintiye çıkıyordu. Yine birgün yanında veziri olduğu halde dağ eteklerine çıkmıştı. Biraz sonra, koyunlarını otlağa salmış, sırtını bir ağaca yaslamış bir çobanın, kavalıyla içli havalar çaldığını duydular ve oraya yöneldiler. Bir müddet gözyaşları içinde onu dinledikten sonra Yıldırım Bayezid Han:“Çal çoban çal... Keyif de senin, rahat da senin. Kaybettiğin neyin var ki. Sivas gibi kalen mi gitti, Ertuğrul gibi oğlun mu öldü? Çal çoban çal...”



Bütün ömrünü mücadele ile, cihad ile geçiren Barbaros Hayreddin Paşa’nın kendi hatıratında geçen şu hadise dünyanın “rahat” yeri olmadığını göstermesi bakımından ibret vericidir: “Cezâyir’i ve çevresini fethettikten sonra, kendi kendime, “Elhamdülillah, Allahü teâlânın yardımı ile nerede düşman varsa yola getirdik, bize baş kaldıracak düşman bırakmadık. Gazâ yoluna da tekneleri göndererek boş bırakmadık. Artık biraz da kendi rahatımıza bakalım” dedim. O gece bir rü’yâ gördüm. Rü’yâmda ak sakallı, nûrânî yüzlü bir zât dedi ki, “Yâ Hayreddin! Yalan dünyada rahat olmaz. Rahat, Cennet-i a’lâda olur. Seferlere devam et! Sana müjdeler olsun ki, adanın fethi yakındır. Cenâb-ı Hakkın yardımı seninledir.”

Uyanınca, hatâmı anlayıp, tövbe ettim. Bahsedilen yer, Cezâyir’in yakınında bir ada olup, kâfirlerin elinde idi. Kendi kendime,”Gördün mü erenlerin yüce himmetini. 'Biraz da kendi rahatımıza bakalım' sözümüzü beğenmediler. Elhamdülillah ki, bizi îkâz ettiler, dedim.
Bu îkâzın şükrü olarak, fakirlere sadakalar dağıttırdım. Açları doyurdum, elbisesizleri, giydirdim. Sonra da hemen hazırlıklara başladım. Kâfirler bu adanın savunmasını iyi yapıyorlardı. Bunun için alınması çok zordu. Seferden önce bir gece, ‘Yâ Rabbî, sen bize yardım et, adayı almamızı nasîb eyle’ diye duâ edip yattım. O gece yine rü’yâmda erenler göründüler, bana, ‘Ey Hayreddin, sen kalbini rahat tut, niyyetini hâlis eyle! Adanın fethi yakındır’ dediler. Uyanınca, Rabbime şükrettim. Yüzümü yerlere sürüp sabaha kadar ibâdet ettim. Sonra, topları adaya karşı çevirip, teslim olmaları için haber gönderdim. Fakat kabul etmediler. Epey karşılıklı top atışı yaptık, kale düşmüyordu. Bir gece sabaha kadar ibâdet edip yalvardım. Ağlıyarak şöyle duâ ettim: “Yâ İlâhel âlemîn! Şüphesiz sen her şeyi kolaylaştırıcısın! Şu kalenin fethini ben zayıf kuluna kolaylaştır. Beni din düşmanlarının önünde hor ve hakîr eyleme! Nusret ve kuvvet verici sensin. Sana sığındım, sana güvendim.” Sonra da bir ara gaflet bastırdı. Uykuya daldığımda, nûr yüzlü bir ihtiyar: “Ey Hayreddin! Niçin elem çekersin. Gönlünü hoş tut! Herşeyin bir vakti, saati vardır. Vakitsiz kuş bile uçmaz. Filân gece, askerlerini teknelere doldur, filânca saat kalenin filân yerinden hücum edin! Hak teâlânın yardımı sizin iledir” dedi. Sabah olunca, teknelerin hepsini denize indirdim. Gece olmasını bekledim. O saat gelince zifiri bir karanlık peydâ oldu. Rahat bir şekilde, adaya çıktık. Kalenin burçlarına âit lâğımları yanî yer altı yollarını bulup askerlerim burçlara çıktı. Kaleyi fethettik. Müslümanların işlerini kolaylaştıran, Cenâb-ı Hakka niyâzda bulundum. Secdeye kapanıp, “Yâ Rabbî! Kuvvet ve nusret verici sensin. Ben senin zayıf bir kulunum. Yaptıklarımı kendimden bilmekten muhâfaza eyle! Ben sadece bir vasıtayım. Beni her zaman hayırlı işlere vesîle kıl! Her zaman İslâmı yaymakla meşgûl eyle” diye yalvardım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter