Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han, Rodos seferine çıkmadan önce adanın savunma durumu hakkında esaslı istihbarat almıştı. Çünkü buradaki Osmanlı casusları çok iyi çalışıyor, aralıksız rapor gönderiyordu.

Osmanlı casuslarının başında, Saint Jean tarikatı Şövalyeleri’nin hizmetine girmiş, onların güvenini kazanmış bir doktor bulunuyordu. Kuşatma başladıktan sonra Osmanlı topçuları pek çok hassas noktayı havaya uçurdular. Şövalyeler ise bu isabetli atışlar karşısında şüpheye düşerek araştırmaya giriştiler. Nihayet, doktoru ışıklarla işaret verirken yakalayıp öldürdüler.

Osmanlılar, bu doktordan başka şövalyeler içinde de bazı kişileri elde etmişlerdi. Bunlardan, İspanyol asilzadesi Don Andrea d’Amaral, arkadaşları tarafından suçüstü ele geçirildi. Önce tarikattan çıkarıldı, sonra da idam edildi. Ancak, Rodos kuşatması sırasında en verimli çalışmayı esir Osmanlı kadınları yapmıştı. Bunlar, vaktiyle korsanlar tarafından kaçırılmış ve Rodos beylerinin hizmetine sokulmuş talihsizlerdi. Ordumuza sürekli haber ulaştırıyor, kale içinde sabotajlar düzenliyorlardı. Liderleri olan hanım, bir anbarı kundaklamak isterken yakalanmış, işkenceler altında öldürülmüştü. Diğer bir tanesi ise, surlarda işaret verirken yakalandı ve önce gözlerini oyup kemiklerini kırdılar, sonra da şehid ettiler, fakat ağzından bir kelime laf alamadılar. Rodos Şövalyelerinin “üstad-ı azam” denilen reisleri şehrin güvenliği için 150 kişilik 4 bölüm halinde askerler ayırmıştı. Bunlar aynı zamanda Osmanlı casuslarını takip etmekle de görevliydi. Ama bütün alınan tedbirlere rağmen, bilhassa kadınların faaliyetlerini önleyemediler.



Viyana seferine çıkan Osmanlı Ordusu, Budapeşte önlerine gelmiş, şehri kuşatmıştı. O gün, civarda dolaşan bir yaancı yakalandı ve doğruca Veziriazam İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkarıldı. İbrahim Paşa adama Hırvatça sordu:

-Sen kimsin?
-Kralım Ferdinand’ın subayıyım efendimiz.
-Demek casusluk niyetiyle geldin. Ne öğrenmek istersin?
-Vazifem, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı.
Yakalanan casus, en azından hapsedilir ama İbrahim Paşa gülerek:
-Var istediğin bilgiyi topla, dedi ve emir subayına dönüp, casusa istediği her şeyin gösterilmesini emretti. Alman subayı böylece âdeta misafir muamelesi gördü. Osmanlı ordugahını baştan başa dolaştı, askeri birlikleri inceledi. Sonra tekrar huzura çıkarıldı. İbrahim Paşa onu salıverirken:
-Haydi git, dedi, gördüklerini kralına anlat!... Anlat ki, karşısındaki ordunun yenilmez olduğunu anlasın ve bu savaştan vazgeçsin.



Aslan öldü!... 1522 senesi Eylül ayı... Macarstan’dan İspanya’ya kadar bütün Avrupa çan sesleriyle inliyor. Haçlı dünyasına görülmedik bir sevinç ve neşe hakim. Kakahalar sokakları sarmış, ara sıra “Aslan öldü! Aslan öldü!” sesleri yükseliyor... Neydi Avrupa’yı çılgına çeviren bu sevincin sebebi? Bu “Aslan”, nefes alıp verdiği müddetçe Haçlıları tepeden tırnağa titretmiş olan Yavuz Sultan Selim Han idi. Tahta çıktığından itibaren dur durak bilmeden dinine hizmet için var gücüyle çalışmış, önce Şah İsmail’i yenerek doğu sınırlarını emniyet altına almıştı. Sonra da Mercidabık ve Ridaniye savaşlarıyla Mısır ve bütün mukaddes toprakları Osmanlı idaresi altına almış, kendisi de Halife-i Müslimin ünvanını almıştı.

Şimdi sıra Avrupa’ya gelmişti. Osmanlı sancaklarının Mercidabık ve Ridaniye’de dalgalan masının meydana getirdiği rüzgar, Papa’yı titretecek kadar dehşetli esmişti. Osmanlı zaferlerinin yankıları Macaristan, Lehistan, Avusturya, Almanya, Fransa ve İspanya’da yürek leri hoplatmıştı. Hilalin yükselmesi, Haçlı dünyasında tam bir panik havası meydana getirmşti. Fairfax Downey, bu hususta şunları yazıyor:
“Hakimiyeti İspanya’dan Macaristan’a kadar uzanan Habsurg Hanedanı için, Roma hükümdarı Papa için, diğer bütün Avrupa kralları için Hilal’in bu parlaklığı uğursuz bir alâmetti ve adeta hiç rahat ve huzur vermiyordu” Avrupalılar, Yavuz’dan ve onun temsil ettiği kuvvetten, yani Osmanlı devletinden son derece tedirgindiler. Fakat Eylül ayının sonlarında gelen haber, doğudaki bu tehlikenin son bulduğunu gösteriyordu. Yavuz Sultan Selim Han vefat etmiş, yerine oğlu Süleyman tahta çıkmıştı. Haçlıların tabiriyle “Aslan ölmüş, yerine Kuzu geçmişti” Yine Fairfax Downey’nin anlattığına göre: “Yavuz Selim vefat edince Papa Leo, bütün Katolik kiliselerinde dualar edilmesini ve halkın kiliselere yalınayak gitmelerini emretmişti” Fakat Hristiyan dünyası, aradan daha beş sene geçmeden, yeni padişah Kanuni Sultan Süleyman Han’ın hiç de tahmin ettikleri gibi kuzu olmadığını Viyana önlerine geldiği zaman göreceklerdi.



Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında Avrupalı yazarların Osmanlılara karşı büyük bir ilgisi vardı. Bunlardan imkan bulabilenler İstanbul’a gelmişler ve hatıralarını yazmışlardı. Bu yazarlardan biri de Fransız asilzadelerinden Baron de Tosqueville’dir. Baron, İstanbul’un birçok mahallesini gezmiş ve Osmanlı aile ve cemiyet hayatı hakkında birçok bilgi aktarmıştı. İşte bunlardan birkaçı: “Evleri hemen hemen ahşap. Çoğu bir giriş avlusu ile kendi iç dünyasına açılır. Türk sokakları, mahalle adını verdikleri bir birimde bütünleşiyor. Mahallenin güvenliği, yine mahalleli tarafından, semtlerin sosyal bir parçası olan kollukçularca tesis edilmiş. Evvela imam... Yani mahalle camiinin imamı. Oradaki en itibarlı kişi. Osmanlılarda mahkemeler, bizdeki gibi sayılamayacak kadar çok değil. Sebebi, bu imamların başkanlığında, âdeta özel yargılama geleneği. Mahalleli, aralarındaki ihtilafları, mahkemeden önce mahalle imamına götürüyor. İmamlar, meseleyi hukuk çapında ele almadan evvel, sulh teşebbüsünde bulunuyorlar. Bu safhaya mahallenin yaşlıları da bir bakıma jüri olarak katılıyorlar. Anlaşmazlıkların tamamına yakın bir kısmı orada hallediliyor. Borç meselesi olsun, aile hukuku veya mülk anlaşmazlığı olsun, bizde olduğu gibi tutanaklı, zabıtlı, bir belge imzalanmıyor. Buna karşılık imamın ve mahallelinin huzurunda haklarına razı olan taraflar, verdikleri sözle kendilerini mutlak şekilde bağlı hissediyorlar. Razı olduğunu beyan ettiği karara riayet etmeyen taraf için bir müeyyide yok. Ama bir başka müeyyide var ki, maazallah uyulmaması halinde hayat cehenneme döner. Şaşacaksınız ama, bu ceza şöyle: Mahallenin özel mahkemesinde verilen söze sadakat göstermeyen taraf, âdeta mahallesine ve evine girmek şansından mahrum kalıyor. Hatta mahallenin kontrol merkezi olan kahvehanesinin önünden bile geçemiyor. Bir bakıma itibarı sıfırlanıyor. Osmanlılarda sadakat mefhumunun ne olduğunu iyi bilenler, ne demek istediğimi anlayabileceklerdir”



Günlerden 31 Ağustos 1526 Cuma. İki gün evvel Mohaç Meydan Muharebesi kazanılmış, Kanuni Sultan Süleyman Han tebrikleri kabul ediyor. Elbette herkes zafer neşesi içindedir. Kara haber otağ-ı hümayuna bir gülle misali düşer. Akıncı alperenlerinden Gül Baba gaza meydanında şehid düşmüştür. Kendisi şehid düşmüş de, başı yere düşmemiştir. Elinde gürzü ve yatağanı ile vuruşurken, bir kafir sillesi ile başı gövdesinden ayrılmıştır. Ve o aziz kahramana layık efsaneler de o anda destanlaşmaya başlamıştır. Rivayet edilir ki, Gül Baba başsız gövdesiyle atından inmiş, kesik başını koltuğunun altına almış ve etrafını saran Haçlı askerlerini defettikten sonra Mohaç ovasını velveleye veren Kelime-i Şehadet getirdikten sonra şehadet mertebesine erişmiştir.

Koca Kanuni’nin zafer neşesi bir anda kaybolur. Tebrikler kesilir ve cenaze namazı hazırlıklarına başlanır. Gül Baba’nın tabutu getirilir ve eşi görülmemiş bir kalabalıkla cenaze namazı kılınır. Çünkü bu zat, bütün askerin sevdiği ve hürmet ettiği, hoş sözlü, nüktedan, fakat her sözü hikmetlerle dolu gönül ehli bir derviş-gazi idi. İmam, Osmanlı tarihinin en büyük alimlerin den Ebussuud Efendi idi. En ön safta cihan padişahı Kanuni, yanında vezirler, beylerbeyleri, paşalar, akıncı beyleri ve 200.000 kişilik Osmanlı Ordusu. Bu hadiseye şahid olan Macar tarihçisi Zuzef Tökeli anlatır ki, namaz sonuna kadar koca Mohaç ovasında tek bir ses duyulmamıştır. Hatta, erdodaki sipahi küheylanları ve toplara koşulmuş olan mandalar bile başlarını önlerine eğmiş, kişnemek ve böğürmek ne demek, yerlerinden bile kıpırdamamışlardır. 170 sene sonra, Budin Avusturya ordusunun eline geçer. 1699’da yapılan Karlofça Andlaşması ile artık Macaristan bir Avusturya eyaletidir. Düşman Budapeşte’yi zaptedince ilk işi, camileri ve türbeleri yıkmak olmuştur. Gerçekten de bugün Budapeşte’de tek bir Osmanlı camisi ve türbesi kalmamıştır, bir tanesi hariç; Gül Baba’nın türbesi. Ne kadar uğraşırlarsa da bu türbeye bir türlü dokunamazlar. Sanki görünmez bir kuvvet bu türbeyi koruyor, yıkmaya gelenler ya çarpılıyorlar, ya da deliriyorlar. Bunu gördükten sonra kimse buraya dokunmaya cesaret edemez ve türbe günümüze kadar sapasağlam gelir.



İsmail Hami Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi kitabında yer alan bir pasajda: “Protestanlığın kurucusu Martin Luther, Osmanlıları, Allah tarafından Avrupa’nın cezasını vermek üzere gönderilmiş bir kuvvet saymış ve hatta Osmanlı’ya mukavemetin küfür olduğunu bile ilan etmiştir. Bu vaziyeti büyük bir alâka ile takip eden Kanuni’nin, sıksık Luther’in sıhhat ve muvaffakiyet derecesi hakkında malumat aldırdığı biliniyor. Bunun yanı sıra, Kanuni’den arpalık alan ve gizli din taşıyan bir Meşihat-ı İslamiyye vazifelisi olduğu da söylenir”

Hammer’in, Viyana müzesinde saklanan el yazıları arasında; “Luther’in, Muhteşem Süleyman tarafından yetiştirildiği, Kur’ân-ı Kerimi tercümeye giriştiği, ancak çevrenin baskısı altında bundan vazgeçtiği” şeklinde notlar vardır. Osmanlı Develti adına casusluk yapan ve Papa’ya ait en gizli bilgileri İstanbul’a başarı ile ulaştıran papaz Giovanni Paola’nın 1691 yılında Paris’te basılan mektuplarında, Osmanlı Devleti’nin papaz kılığında bazı kimseleri Avrupa’da ajan olarak kullandığı belirtiliyor. Martin Luther’in hayatı ise, onun bu kişilerden biri olduğu hakkındaki şüpheleri kuvvetlendiriyor:
Martin Luther, papaz okuluna girinceye kadar gayet fakir bir ailenin çocuğu idi ve geçimini temin etmek için bir gümüş madeninde çok az bir ücretle işçi olarak çalışıyordu. Fakat okulu bitirip papaz olduktan sonra, Almanya’nın Erfurt Üniversitesinde bir Kur’ân-ı Kerim meâli bulunduğunu öğrendi. Hemen bunu elde edip okumayı düşündü, fakat çalıştığı kilisenin baş papazı çok disiplinli olduğu için bundan vazgeçti. İşte bu sıralarda Osmanlı casusu olan Papazlarla irtibata geçti ve İstanbul ile haberleşmeye başladı. Bu andan itibaren birden zenginleşiverdi ve çalıştığı madenin sahibi oldu. Nereden, nasıl belli değil. Aslında belli, İstanbul’dan gönderilen altınlarla. Bundan sonra Osmanlı Padişahından aldığı cesaretle ve İslam dininin esaslarını öğrendikten sonra, Papazların günahkarları af yetkisini şiddetle tenkid etti ve Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini ilan etti. Kilisenin bir çok batıl âdetlerini de kaldırılmasını söyleyerek Papa ile sert bir mücadeleye girişti. Belli ki, arkasında Osmanlı Devleti olmasaydı ve İslam dinine yakınlık duymasaydı, o devirde kimsenin cesaret edemeyeceği bu işlere girişemezdi. Netice olarak, Kannuni Sultan Süleyman Han, Hristiyanlığı parçalamak için giriştiği teşebbüsünde başarılı olmuş, Protestanlık mezhebini bizzat kurdurarak Avrupa’yı ikiye bölmüştür.



Osmanlı Sultanı III. Murad zamanında İngiltere Krallığı, o devirde Avrupa’nın en kuvvetli iki devletinden biri olan İspanya’nın tehdidi altındaydı. Almanya İmparatorluğu ile müttefik olan İspanya, güçlü donanmasıyla İngiltere’yi denizlerden silmiş, Britanya adasını da işgale hazırlanıyordu. Karada Alman İmparatorluğu ile, denizlerde de İspanya ile savaş halinde olan Osmanlı Devleti, İngiltere’yi bu iki devlete karşı destekleme kararı aldı. Önce 11 Eylül 1581’de imzalanan ticaret anlaşmasıyla İngiliz tüccarlarına Osmanlı topraklarında ve limanlarında serbest ticaret yapma hakkını veriyordu.

Bunun üzerine İspanya Krallığı da Osmanlı Devletiyle anlaşma yapmak için harekete geçti, fakat red cevabı aldı. Üstelik Yemen valisi Hasan Paşa da Hind okyanusunda, silah yüklü 4 İspanyol gemisini zaptetmişti. Bu hadise İspanya’da büyük bir telaş uyandırırken, Londra’da büyük bir sevinçle kutlandı. Ancak, İspanya’nın İstanbul’a gönderdiği elçi ile barış andlaşması yapılabileceğinden endişe ediyorlardı. Fakat Osmanlı hariciyesi, İstanbul’a gelen İspanyol elçisini görüşme yapmadan geri gönderdiler. Bu hadise üzerine İngiltere rahat bir nefes aldı. Kraliçe I. Elizabeth, Sultan III. Murad’ın desteğini almak için hemen İstanbul’a elçilik heyeti gönderdi. Sadece Padişaha değil, Valide sultana, Veziriazam’a, Padişahın hocası Sadeddin Efendi’ye, vezirlere ve Kaptanı derya’ya değerli hediyeler yolladı. Gönderdiği mektupta, “putperest” dediği Katolik İspanyollar’a karşı askeri destek istiyordu. Hatta Osmanlı padişahının kalbini kazanmak için Protestan İngiltere’de resimlere ibadetin yasak olduğunu da belirtip, gûya İslamiyet ile Protestanlığın birbirlerine yakın olduğunu isbata çalışıyordu. Bu arada İngiliz büyükelçisi Edward Barton, III. Murad Han’a sunduğu dilekçede:
“Kraliçem, zat-ı şahanelerinin küçük bir işareti ile 7 seneden beri İspanya kralına karşı savaşmaktadır. Buna karşılık Haşmetmeablarının yardımını istirham etmektedir” diyordu.
III. Murad Han ise mukabil mektubunda ise:
“Siz, bana itaat ve boyun eğmekte sebat gösterip, o taraflarda bildiğiniz ve öğrendiklerinizi arz etmekten geri kalmayasınız” diyerek, İngiliz Kraliçesinin Osmanlı himayesine alındığını bildiriyordu. Neticede, Osmanlı Devletinin İngiltere’yi himaye politikası tesirini göstermiş ve İspanya’nın bu ülkeyi istila teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter