Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1799 senesi Eylül ayı. Fransa İmparatoru Napoléon Bonaparte, kuvvetli bir donanma ile, Osmanlı eyaleti Mısır’a çıkarma yaptı. Burada halka beyanname dağıtarak, onları Osmanlı zulmünden (!) kurtarmak için geldiğini, yakında bağımsızlıklarına kavuşacaklarını vadederek kendi tarafına çekmeğe çalışıyordu. Burada fazla bir mukavemetle karşılaşmadı. Çünkü Yeniçeri ocağı lağvedilmiş, yeni kurulan Nizam-ı Cedid ocağı ise hem mevcudu çok az, hem de talimsiz olduğu için Fransızlara karşı başarı sağlayamamıştı. Napoléon, Mısır’dan sonra, mukaddes saydıkları Kudüs ve civarını ele geçirmek için ordusu ile Filistin’e hareket etti. Daha sonra yerine bırakacağı General Kléber ile birlikte tarifsiz zulüm ve katliamlara başladı. Filistin’de önce Remle, sonra da Yafa Fransız askerine teslim oldu. Cezzar Ahmed Paşa henüz tarih sahnesinde şahlanmamıştı. Napoléon Akka önlerine geldiğinde müthiş mağlubiyeti tadacaktı.

General Kléber, Yafa’ya girince bütün halkı kılıçtan geçirmişti. Fransız ihtilali ile ortaya atılan insan hakları, eşitlik, hürriyet gibi iddialar, yalnız Fransız halkı için geçerliydi. Müslümanlar insan sayılmıyordu ki onlar bu haklardan istifade edebilsin! Kleber bu sıralarda Filistin’den ayrılarak Kahire’ye gelmişti. 14 Haziran 1801 Salı günü General Kléber, halkın temsilcilerini kabul etmek lütfunu gösterdi. Fakat Yafa’da yaptığı zulümler burada duyulduğu için, bunu protesto eden birkaç kişiyi zindana attırdı. İşte bu sırada Kubadoğlu Süleyman isminde 24 yaşında Kilis’li bir genç ortaya çıkar. O da söz ister. Fakat General, onun da kendisine hakaret edeceğini tahmin ettiğinden, askerlerine işaret eder ve hemen delikanlının üzerine çullanırlar. Fakat Süleyman, askerlerin arasından sıyrılır ve hançerini çekerek Kléber’in üzerine atılır. Üç hançer darbesinden sonra zalim Fransız Generali artık hayatta değildir. Ama bu gözü pek Türk delikanlısı hemen yakalanır. Hemen sorguya, daha doğrusu işkenceye çekilir: Önce onu bir çarmıha bağlarlar. Hançeri kullandığı sağ kolu ayrı bir desteğe bağlanmıştır. İbret olması bakımından halk da infazı seyretmeğe çağırılır. Fransız medeniyetinin son örneğini seyretmek üzere! Sağ eli evvela katrana bulanır. Süleyman Bey kayıtsızdır. Elindeki meşale ile yaklaşan celladı, dudaklarında hafif bir tebessümle seyreder. Herkes susmuştur. Süleyman Bey’in feryadını dinleyeceklerdir. Cellat, elindeki meşale ile katrana bulanmış sağ eli tutuşturur. Önce derileri, sonra da etleri alev alev yanmağa başlar. Fakat Süleyman Bey’de en ufak bir kıpırdama, bir feryat olmaz. Ortalığı yanık bir et kokusu kaplar. Biraz sonra kolunun ucunda kömürleşmiş eli kalır. İstenen intikam alınamamıştır. Delikanlı zindana götürülürken bile sızıldamaz. Sol eli ile sağ koluna uzanır. Sarkan yanık elini koparıp Fransız’ın yüzüne bir şamar gibi fırlatır. Ertesi gün meydana getirilir. Yüzlerce sene önce Eflak Voyvodasının uyguladığı kazığa vurma cezasının infazına başlanır. Kazık, ağzından çıkıncaya kadar tokmaklanır. Fakat yine en ufak bir feryat yoktur. Sadece dudakları kıpırdar, belli ki kelime-i şahadet getirmektedir. Son nefesini verdiğinde de bir yağmur sağanağı boşanır. Fransızlar, merhumu orada terkederler. Birkaç Müslüman cenazeyi alır ve yakındaki camide yıkayıp, kefenleyip namazını kılar ve defnederler.



Fatih’in İstanbul’u kuşattığı günlerde Bizans’ta elçi olarak bulunan Venedikli asilzade Barbaro, Fatih Sultan Mehmed Han’ın parlak dehasının bir eserini daha şöyle nakleder:
“18 Mayıs günü Bizanslılar uyandıkları zaman şaşkınlıktan dona kaldılar. Çünkü surların önünde büyük bir kule duruyordu. Osmanlılar o gece 4 saat içinde ahşap bir kule inşa ederek surların önüne getirmişlerdi. Yüksekliği surlardan yukarıda idi. Bu kule öyle mükemmeldi ki, nasıl yapıldığını kimse anlayamadı. Bütün Hristiyan dünyası birleşse bunu yapamazdı. İmparator hazretleri bütün erkanı ile birlikte surların üzerine geldiğinde bu şayan-ı hayret şeyi görünce korku ve dehşetten ölü gibi donup kaldı. İşte o zaman, Fatih’in bu parlak zekası karşısında İstanbul’’un eninde sonunda onun eline geçeceğini anlamıştı.

Kule şöyle yapılmıştı: Sağlam kalaslarla yapılan bu eserin üzeri tamamen deve derileriyle kaplanmıştı. Ayrıca yarıya kadar da taşlarla doldurulmuştu. Öyle ki, top, tüfek veya başka bir silah darbesi ona zarar veremezdi. Deve derisinin üzerine çit örgüsü kaplanmıştı. Kuleden başlayarak ordugaha doğru bir de yol yapılmıştı. Üzeri kapalı olduğu için surlardan atılan ok ve Rum ateşi, bu yoldan ikmal yapan askerlere zarar vermiyordu. Kulenin üzerine yerleştirilen toplar, surların üzerinden attıkları güllelerle Bizans askerine ağır kayıplar verdiriyor, birçok binada yangınlar çıkarıyordu.



Sultan II. Murad Han devrinde Osmanlı harb teknolojisinde muazzam bir ilerleme kaydedildi. Osmanlı mühendis ve ustaları, artık hiçbir memlekette rastlanamayacak çapta ve güçte toplar yapabiliyorlardı. İstanbul kuşatmasından önce Edirne’de dökülen 60 kadar top, 14 batarya halinde surların karşısına dizildi. Ancak bunlar bir süre sonra kaldırıldı. Yerlerine “Şâhî” denilen daha büyükleri konuldu. Söz konusu büyük toplardan birini, Bizans’dan ayrılarak Osmanlı hizmetine giren Urban isimli Macar dökmüştü. Sıradan bir dökümcü ustasıydı Urban. Ne topların balistik ve mukavemet hesaplarından, ne de barut ölçülerinden haberi vardı. Sadece çizilen plana göre döküm işlemini gerçekleştirmişti. Osmanlı ülkesinde, bu işi yapan pek çok usta vardı. Üstelik Urban’ın pek de başarılı bir dökümcü olmadığı hemen ortaya çıktı. Çünkü Edirne’de döktüğü top, İstanbul surları önünde daha ilk atışta çatlamış, işe yaramaz bir hale gelmişti. Urban da bu esnada yaralanmış, bir rivayete göre ölmüştü. Avrupa’lı tarihçiler Urban’ı alabildiğine şişirirler, İstanbul’un onun toplarıyla alındığını yazarlar. Ama, Urban’ın topu için yapılan masraf havaya giderken, Osmanlı ustalarının döktüğü toplar kuşatma müddetince arızasız çalıştılar, surları hallaç pamuğu gibi attılar. Fatih harikulade bir balistik uzmanıydı ve büyük topların balistik hesaplarını bizzat yapmıştı. Dünya tarihinde ilk olarak, kendi tasarladığı havan toplarını, kuşatma esnasında seyyar fırınlarda döktürerek, Beyoğlu sırtlarına yerleştirdi ve buradan aşırtma vuruşlar yaparak Haliç’teki Bizans gemilerini batırdı. İstanbul’un alınmasından sonra Fatih, mühendislik üzeride çalışmalarına devam etti ve yine tarihte ilk defa bir savaşta roket ve füze kullandı. 1478 senesinde İşkodra kalesinin kuşatılmasına Fatih’in yaptığı roketler, geceleri kuyruklu yıldızı andırır süzülüşle gökyüzünde beliriyor, vızıltılı bir ses çıkararak uçuyordu. Düştüğü her yeri yakıyor ve müthiş bir sıcaklık çıkarıyordu. Venedik kaynaklarına göre, kuyulardaki sular bile bu roketlerin sıcaklığından buharlaşıyordu. 1480 senesindeki Rodos kuşatmasında, Osmanlı roket tekniği büsbütün geliştirilmiş olarak ortaya çıktı. Bu yeni roketler, düştükleri yerde patlıyor, çevreyi tahrib ediyordu. Rodos halkı, hatta surlardaki muhafızlar bile onlardan korunmak için kiliselerin mahzenlerine sığınıyorlardı. Maalesef, Fatih’den sonra bu çalışmalara devam edilmedi ve bu buluşumuzu Avrupalılara kaptırdık. Fatih’den yaklaşık 500 sene sonra İkinci Dünya Savaşında Almanlar roket kullanmışlardı.



Balkan Savaşları sırasında İstanbul’a gelen Fransız Matin gazetesi başyazarı Stephane Lausanne, 1913 yılında yayınlanan kitabında, Osmanlı Devletindeki Ermenilerin yaptıkları zulüm ve katliamları anlatır. Kitabın bir yerinde şöyle bir hadise nakleder:
"1890 senesinde Sivas’da Ermeniler isyan çıkararak silahsız Müslüman ahaliye saldırdılar ve bir çok suçsuz insanı katlettiler. Bunun üzerine oraya sevkedilen askeri birlikler hadiseyi bastırdı. Bunun üzerine şehirdeki silahlı Ermeniler, Fransız konsolosluğuna sığındılar. Bizzat konsolos ve eşi onları Osmanlı makamlarına vermemek için direndiler.

Bir gün terasta etrafı gözetlemekte olan konsolosun kulağı dibinden bir kurşun vızıldayarak geçer. Ateş arkadan gelmiştir. Konsolos derhal geri döner ve az ötede, sialhının namlusundan duman tüten bir Ermeni’yi görür. Onu üç gün önce içeri almış, yedirip yatırmıştır. Şaşkınlık ve öfke ile adamın üzerine yürür:
-Bedbaht!.. ne yaptın? Hayatımı tehlikeye atarak seni ve arkadaşlarını koruyorum. Öyle iken nasıl elin vardı da beni öldürmek istedin?
Ermeni, sırıtarak konuşur:
-Doğru, seni öldürmek istedim. Çünkü kendi kendime dedim ki; Fransız Konsolosunun katli haber alınır alınmaz, Fransa buraya asker gönderir, Osmanlı hakimiyeti de biter.
İşte alçakça bir provokasyon. Ama konsolosun resmi raporunda yer alan bu hadise karşısında Fransa hükûmeti susar. Yazar Stephane Lausanne, bunu şöyle açıkıyor; “kat’iyyen duyurulmamış, gizli tutulmuştur.”



1525 senesinden itibaren, Akdeniz’deki İngiliz ticaret gemileri, Osmanlı limanlarındaki seyr-ü sefer ve ticareti, Osmanlı Devletinin Fransız gemilerine tanımış olduğu haklardan faydalanmak için Fransız bayrağı çekerek ve Fransa’ya vergi ödeyerek sürdürmekteydiler. Dolayısıyla kâraları da azalmaktaydı. Bu sebeple, Fransızlar gibi müstakil imtiyaz elde edebilmek için Osmanlı Devleti nezdinde pek çok teşebüslerde bulundular. 1553’de Anthony Jenkinson ve 1579’da Edward Osborne, Richard Staper ve William Harborne adındaki tüccarlar imtiyaz alabildiler. Bu münferid imtiyazlar 1580’den itibaren Sultan III. Murad tarafından bütün İngiliz tüccarlarına teşmil edildi.

Fakat İngilizler, kendilerine Osmanlı topraklarında ticaret imtiyazı, vergi indirimi gibi hakların verilmesien karşılık Osmanlı Devletine ihanet ettiler. Anadolu ve Rumeli’deki gayrimüslim tebeayı devlete karşı kışkırtmaya başladılar. Buna dair bir belge, Sultan I. Ahmed’in İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’e yazdığı mektuptur. Padişah, mektubunda Kraliçeye; gönderileceği bildirilen elçinin beklenenden ziyade itibar göreceği ve padişahın ihsanına mazhar olacağı belirtildikten sonra, bazı İngiliz tüccarların Osmanlı memleketinde çeşitli fesadlar çıkardığı, dostluğa sığmayan bu gibi hareketlerde bulunanların gerektiği şekilde cezalandırılmasının gerektiği, bundan sonra gelecek olanların da benzeri tertiplere girişmemeleri için ikaz edilmeleri tavsiye edilmekteydi. İngilizlerin, ticari imtiyazlar elde etmeleri üzerinden daha 25 sene bile geçmeden Osmanlı Devleti tebeasını ifsad etmeye kalkışmaları ve buraya elecek olan tüccarların bizzat Kraliçe tarafından tesbit edilmiş olmaları göz önüne alınırsa, bu faaliyetlerin organize bir şekilde yürütüldüğü anlaşılır. Bunun yanında bu tüccarlar ile İngiliz elçilik mensupları, Osmanlı tekstil sektörü hakkında bir çeşit endüstri casusluğu da yapıyorlardı. Bilhassa bütün dünyada kalitesiyle bir numara olan Osmanlı kumaşlarının boyalarının hammaddeleri ve nasıl hazırlandığı, kumaşların imalat safhaları gibi bilgiler gizlice İngiltere’ye gönderiliyordu. Bu yüzden 18. asırdan itibaren, Osmanlı teknolojisi ile imal edilen İngiliz kumaşları, Avrupa’da en kaliteli kumaş olarak satılmaya başlandı.



Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle bir hadise nakledilir: Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, 1552 senesinde Macaristan’daki Eğri kalesi üzerine bir sefer düzenlendir. Bu sefere katılacak olan Anadolu ve Rumeli Sipahilerine haber salındı. Bunlardan biri de Kasımpaşa’daki Sipahi birliklerinden birinin kumandanı olan Hüseyin Ağa idi. Yeni bir gazaya katılacağı için sevinçliydi, fakat geride bırakacağı hanımı hamile ve üstelik hasta idi. Kendisi yok iken ona kim bakacak ve çocuğuna kim sahip çıkacaktı. Sonunda ellerini semaya açtı ve: “Yâ İlâhî!.. Doğacak olan çocuğumu sana emanet ediyorum...” diye yalvardı.

Şimdi içi rahattı. Hanımıyla helallaştı ve hemen kıtasına gitti. Nihayet sefer tamamlanmış, Gazi aylar sonra tekrar İstanbul’a dönmüştü. Hemen Kasımpaşa’daki evine gitti. Bu günlerde çoucğu dünyaya gelmiş olmalıydı. Kapıyı çaldı, fakat açan olmadı. Komşuları onu görünce yanına geldiler ve hanımının birkaç gün önce vefat ettiğini bildirdiler. Hüseyin Ağa, gözyaşlarına hakim olamadı ve “Allah taksiratını affetsin” kelimeleri ağzından döküldü. Sonra birden aklına geldi:
“Ben giderken o hamileydi. Çocuğunu dünyaya getirdi mi?”
“Hayır, o vaziyette iken defnedildi”
“Ben onun karnındaki çocuğu Cenab-ı Hakk’a emanet etmiştim. Tez mezarını bana gösterin”
O sırada duyanlar gelmiş, kalabalığın sayısı artmıştı. Birlikte Kasımpaşa Tersanesinin arkasındaki mezarlığa yürüdüler ve merhumenin kabrine vardılar. Gazi derhal eğilerek kulağını mezara dayadı. Ne duymayı umuyordu acaba?İşte inanılmaz hadise, mezardan boğuk bir ağlama sesi geliyordu. Hemen toprağı kazdılar ve birkaç dakika içinde merhumenin naaşına ulaştılar. Herkesin gözü hayrettten faltaşı gibi açılmıştı; bir bebek, annesinin memesine uzanmayı başarmış, onu emerek bu daki kaya kadar yaşamıştı. Gazi, ciğerparesini bağrına basmış, gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu. O anda gaibden bir ses duydu; “Sen bize yalnızca çocuğu emanet ettin, eğer annesini de emanet etseydin, onu da sağ salim bulurdun”

Aradan seneler geçti. Çocuk, mahallelinin ihtimamlarıyla büyüdü, okudu ve devrinin ulemasından oldu. Anasının vefatından sonra dünyaya geldiği için ona Osmanlı tarihinde “Meyyitezade” yani ölü kadının oğlu denildi. Nihayet 1612 senesinde 60 yaşlarında iken vefat eden Meyyitezade, Kasımpaşa’da annesini yanına defnedildi. Mezarı halkın en çok ziyaret ettiği kabirlerden idi.



Ahmed Vefik Paşa, Sultan Abdülaziz Han devrinde Osmanlı Devletinin Paris büyükelçisidir. Fransa İmparatoru III. Napoléon’un saltanat arabasının eşini yaptırır ve Paris’de onunla dolaşır. Fakat ortalık alt üst olur. Arabayı görenler, “İmparator geliyor” diye elleri ayaklarına dolanır. Durumu kendisine anlatmağa cesaret edemezler, fakat İmparatora bildirirler. Saray dan, kendisine, nezaket icabı olarak bu arabayı kullanmaması rica edilir.
Paşa cevabında:
-Derhal!... Kullanmaktan hemen vazgeçerim. Ama bir şartım var. İstanbul’daki Fransız büyükelçisi, Boğaziçi’nde gezinti yapmak için Padişahımızın kayığının eşini yaptırmış, onunla caka satarmış. Sefirleri o kayığı kullanmaktan vazgeçsin, ben de bu arabaya binmeyeyim.
Bunun üzerine İstanbul’daki Fransız sefiri bu nezaketsiz hareketinden hemen vazgeçer, Paşa da arabayı sefaretin ahırına çektirir.

Ahmed Vefik Paşa’nın diğer bir âlîcenab hareketi de şudur: 1877 senesi. Sultan II. Abdülhamid Han henüz tahta çıkmıştı. Onu Padişahlığa getirenler, Meşrutiyeti ilan edip, Meclis-i Meb’sanı açmasını şart koşmuşlardı. Seçimler yapıldı ve ilk meclis açıldı. Fakat milletvekillerinin yarıdan fazlası Rum, Ermeni, Arnavut, Arab, Bulgar ve Acem gibi Türk olmayanlardandı. Meclis-i Meb’usanın açılış konuşmasını yapmak üzere Padişah kürsüye gelir. Bu sırada onun konuşmasına verilecek cevap hazırlanmaktadır. Şam milletvekili Nevfel Efendi, Erzurum milletvekili Ermeni Hamazap Efendi ile İstanbul Rum milletvekili Vasilaki Efendi ortak bir Anayasa değişikliği teklifi verirler. Önergede deniyordu ki;“Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirleyen madde değiştirilmeli ve Türkçe ile birlikte her bölgede konuşulan mahalli diller de (Rumca, Ermenice, Arapça, Kürtçe, Bulgarca gibi) resmi dil olarak kabul edilmelidir.” Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’dır. Kürsüden, daha o zaman devletin içine düşürülmek istendiği bu bölücülük karanlığı ortasına bir yıldırım gibi düşer ve kükrer: “Bu ne vicdansızlık ve ne vefasızlıktır!... Sizler hâlâ evinizde kendi dillerinizi konuşuyor ve yazıyorsanız, bu imkanı bu devletin âlicanaplığına borçlusunuz. Eğer bu devlet isteseydi, yüzyıllar evvel dedelerinizi zorla Türk kültürü içinde eritirdi ve sizlerin de ana diliniz Türkçe olurdu. Teklifinizi geri almayın. Vermemiş olun. Ben de duymamış olayım!”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter