Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih’in İstanbul’u kuşattığı günlerde Bizans’ta elçi olarak bulunan Venedikli asilzade Barbaro, Fatih Sultan Mehmed Han’ın parlak dehasının bir eserini daha şöyle nakleder:
“18 Mayıs günü Bizanslılar uyandıkları zaman şaşkınlıktan dona kaldılar. Çünkü surların önünde büyük bir kule duruyordu. Osmanlılar o gece 4 saat içinde ahşap bir kule inşa ederek surların önüne getirmişlerdi. Yüksekliği surlardan yukarıda idi. Bu kule öyle mükemmeldi ki, nasıl yapıldığını kimse anlayamadı. Bütün Hristiyan dünyası birleşse bunu yapamazdı. İmparator hazretleri bütün erkanı ile birlikte surların üzerine geldiğinde bu şayan-ı hayret şeyi görünce korku ve dehşetten ölü gibi donup kaldı. İşte o zaman, Fatih’in bu parlak zekası karşısında İstanbul’’un eninde sonunda onun eline geçeceğini anlamıştı.

Kule şöyle yapılmıştı: Sağlam kalaslarla yapılan bu eserin üzeri tamamen deve derileriyle kaplanmıştı. Ayrıca yarıya kadar da taşlarla doldurulmuştu. Öyle ki, top, tüfek veya başka bir silah darbesi ona zarar veremezdi. Deve derisinin üzerine çit örgüsü kaplanmıştı. Kuleden başlayarak ordugaha doğru bir de yol yapılmıştı. Üzeri kapalı olduğu için surlardan atılan ok ve Rum ateşi, bu yoldan ikmal yapan askerlere zarar vermiyordu. Kulenin üzerine yerleştirilen toplar, surların üzerinden attıkları güllelerle Bizans askerine ağır kayıplar verdiriyor, birçok binada yangınlar çıkarıyordu.



Sultan II. Murad Han devrinde Osmanlı harb teknolojisinde muazzam bir ilerleme kaydedildi. Osmanlı mühendis ve ustaları, artık hiçbir memlekette rastlanamayacak çapta ve güçte toplar yapabiliyorlardı. İstanbul kuşatmasından önce Edirne’de dökülen 60 kadar top, 14 batarya halinde surların karşısına dizildi. Ancak bunlar bir süre sonra kaldırıldı. Yerlerine “Şâhî” denilen daha büyükleri konuldu. Söz konusu büyük toplardan birini, Bizans’dan ayrılarak Osmanlı hizmetine giren Urban isimli Macar dökmüştü. Sıradan bir dökümcü ustasıydı Urban. Ne topların balistik ve mukavemet hesaplarından, ne de barut ölçülerinden haberi vardı. Sadece çizilen plana göre döküm işlemini gerçekleştirmişti. Osmanlı ülkesinde, bu işi yapan pek çok usta vardı. Üstelik Urban’ın pek de başarılı bir dökümcü olmadığı hemen ortaya çıktı. Çünkü Edirne’de döktüğü top, İstanbul surları önünde daha ilk atışta çatlamış, işe yaramaz bir hale gelmişti. Urban da bu esnada yaralanmış, bir rivayete göre ölmüştü. Avrupa’lı tarihçiler Urban’ı alabildiğine şişirirler, İstanbul’un onun toplarıyla alındığını yazarlar. Ama, Urban’ın topu için yapılan masraf havaya giderken, Osmanlı ustalarının döktüğü toplar kuşatma müddetince arızasız çalıştılar, surları hallaç pamuğu gibi attılar. Fatih harikulade bir balistik uzmanıydı ve büyük topların balistik hesaplarını bizzat yapmıştı. Dünya tarihinde ilk olarak, kendi tasarladığı havan toplarını, kuşatma esnasında seyyar fırınlarda döktürerek, Beyoğlu sırtlarına yerleştirdi ve buradan aşırtma vuruşlar yaparak Haliç’teki Bizans gemilerini batırdı. İstanbul’un alınmasından sonra Fatih, mühendislik üzeride çalışmalarına devam etti ve yine tarihte ilk defa bir savaşta roket ve füze kullandı. 1478 senesinde İşkodra kalesinin kuşatılmasına Fatih’in yaptığı roketler, geceleri kuyruklu yıldızı andırır süzülüşle gökyüzünde beliriyor, vızıltılı bir ses çıkararak uçuyordu. Düştüğü her yeri yakıyor ve müthiş bir sıcaklık çıkarıyordu. Venedik kaynaklarına göre, kuyulardaki sular bile bu roketlerin sıcaklığından buharlaşıyordu. 1480 senesindeki Rodos kuşatmasında, Osmanlı roket tekniği büsbütün geliştirilmiş olarak ortaya çıktı. Bu yeni roketler, düştükleri yerde patlıyor, çevreyi tahrib ediyordu. Rodos halkı, hatta surlardaki muhafızlar bile onlardan korunmak için kiliselerin mahzenlerine sığınıyorlardı. Maalesef, Fatih’den sonra bu çalışmalara devam edilmedi ve bu buluşumuzu Avrupalılara kaptırdık. Fatih’den yaklaşık 500 sene sonra İkinci Dünya Savaşında Almanlar roket kullanmışlardı.



Balkan Savaşları sırasında İstanbul’a gelen Fransız Matin gazetesi başyazarı Stephane Lausanne, 1913 yılında yayınlanan kitabında, Osmanlı Devletindeki Ermenilerin yaptıkları zulüm ve katliamları anlatır. Kitabın bir yerinde şöyle bir hadise nakleder:
"1890 senesinde Sivas’da Ermeniler isyan çıkararak silahsız Müslüman ahaliye saldırdılar ve bir çok suçsuz insanı katlettiler. Bunun üzerine oraya sevkedilen askeri birlikler hadiseyi bastırdı. Bunun üzerine şehirdeki silahlı Ermeniler, Fransız konsolosluğuna sığındılar. Bizzat konsolos ve eşi onları Osmanlı makamlarına vermemek için direndiler.

Bir gün terasta etrafı gözetlemekte olan konsolosun kulağı dibinden bir kurşun vızıldayarak geçer. Ateş arkadan gelmiştir. Konsolos derhal geri döner ve az ötede, sialhının namlusundan duman tüten bir Ermeni’yi görür. Onu üç gün önce içeri almış, yedirip yatırmıştır. Şaşkınlık ve öfke ile adamın üzerine yürür:
-Bedbaht!.. ne yaptın? Hayatımı tehlikeye atarak seni ve arkadaşlarını koruyorum. Öyle iken nasıl elin vardı da beni öldürmek istedin?
Ermeni, sırıtarak konuşur:
-Doğru, seni öldürmek istedim. Çünkü kendi kendime dedim ki; Fransız Konsolosunun katli haber alınır alınmaz, Fransa buraya asker gönderir, Osmanlı hakimiyeti de biter.
İşte alçakça bir provokasyon. Ama konsolosun resmi raporunda yer alan bu hadise karşısında Fransa hükûmeti susar. Yazar Stephane Lausanne, bunu şöyle açıkıyor; “kat’iyyen duyurulmamış, gizli tutulmuştur.”



1525 senesinden itibaren, Akdeniz’deki İngiliz ticaret gemileri, Osmanlı limanlarındaki seyr-ü sefer ve ticareti, Osmanlı Devletinin Fransız gemilerine tanımış olduğu haklardan faydalanmak için Fransız bayrağı çekerek ve Fransa’ya vergi ödeyerek sürdürmekteydiler. Dolayısıyla kâraları da azalmaktaydı. Bu sebeple, Fransızlar gibi müstakil imtiyaz elde edebilmek için Osmanlı Devleti nezdinde pek çok teşebüslerde bulundular. 1553’de Anthony Jenkinson ve 1579’da Edward Osborne, Richard Staper ve William Harborne adındaki tüccarlar imtiyaz alabildiler. Bu münferid imtiyazlar 1580’den itibaren Sultan III. Murad tarafından bütün İngiliz tüccarlarına teşmil edildi.

Fakat İngilizler, kendilerine Osmanlı topraklarında ticaret imtiyazı, vergi indirimi gibi hakların verilmesien karşılık Osmanlı Devletine ihanet ettiler. Anadolu ve Rumeli’deki gayrimüslim tebeayı devlete karşı kışkırtmaya başladılar. Buna dair bir belge, Sultan I. Ahmed’in İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’e yazdığı mektuptur. Padişah, mektubunda Kraliçeye; gönderileceği bildirilen elçinin beklenenden ziyade itibar göreceği ve padişahın ihsanına mazhar olacağı belirtildikten sonra, bazı İngiliz tüccarların Osmanlı memleketinde çeşitli fesadlar çıkardığı, dostluğa sığmayan bu gibi hareketlerde bulunanların gerektiği şekilde cezalandırılmasının gerektiği, bundan sonra gelecek olanların da benzeri tertiplere girişmemeleri için ikaz edilmeleri tavsiye edilmekteydi. İngilizlerin, ticari imtiyazlar elde etmeleri üzerinden daha 25 sene bile geçmeden Osmanlı Devleti tebeasını ifsad etmeye kalkışmaları ve buraya elecek olan tüccarların bizzat Kraliçe tarafından tesbit edilmiş olmaları göz önüne alınırsa, bu faaliyetlerin organize bir şekilde yürütüldüğü anlaşılır. Bunun yanında bu tüccarlar ile İngiliz elçilik mensupları, Osmanlı tekstil sektörü hakkında bir çeşit endüstri casusluğu da yapıyorlardı. Bilhassa bütün dünyada kalitesiyle bir numara olan Osmanlı kumaşlarının boyalarının hammaddeleri ve nasıl hazırlandığı, kumaşların imalat safhaları gibi bilgiler gizlice İngiltere’ye gönderiliyordu. Bu yüzden 18. asırdan itibaren, Osmanlı teknolojisi ile imal edilen İngiliz kumaşları, Avrupa’da en kaliteli kumaş olarak satılmaya başlandı.



Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle bir hadise nakledilir: Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, 1552 senesinde Macaristan’daki Eğri kalesi üzerine bir sefer düzenlendir. Bu sefere katılacak olan Anadolu ve Rumeli Sipahilerine haber salındı. Bunlardan biri de Kasımpaşa’daki Sipahi birliklerinden birinin kumandanı olan Hüseyin Ağa idi. Yeni bir gazaya katılacağı için sevinçliydi, fakat geride bırakacağı hanımı hamile ve üstelik hasta idi. Kendisi yok iken ona kim bakacak ve çocuğuna kim sahip çıkacaktı. Sonunda ellerini semaya açtı ve: “Yâ İlâhî!.. Doğacak olan çocuğumu sana emanet ediyorum...” diye yalvardı.

Şimdi içi rahattı. Hanımıyla helallaştı ve hemen kıtasına gitti. Nihayet sefer tamamlanmış, Gazi aylar sonra tekrar İstanbul’a dönmüştü. Hemen Kasımpaşa’daki evine gitti. Bu günlerde çoucğu dünyaya gelmiş olmalıydı. Kapıyı çaldı, fakat açan olmadı. Komşuları onu görünce yanına geldiler ve hanımının birkaç gün önce vefat ettiğini bildirdiler. Hüseyin Ağa, gözyaşlarına hakim olamadı ve “Allah taksiratını affetsin” kelimeleri ağzından döküldü. Sonra birden aklına geldi:
“Ben giderken o hamileydi. Çocuğunu dünyaya getirdi mi?”
“Hayır, o vaziyette iken defnedildi”
“Ben onun karnındaki çocuğu Cenab-ı Hakk’a emanet etmiştim. Tez mezarını bana gösterin”
O sırada duyanlar gelmiş, kalabalığın sayısı artmıştı. Birlikte Kasımpaşa Tersanesinin arkasındaki mezarlığa yürüdüler ve merhumenin kabrine vardılar. Gazi derhal eğilerek kulağını mezara dayadı. Ne duymayı umuyordu acaba?İşte inanılmaz hadise, mezardan boğuk bir ağlama sesi geliyordu. Hemen toprağı kazdılar ve birkaç dakika içinde merhumenin naaşına ulaştılar. Herkesin gözü hayrettten faltaşı gibi açılmıştı; bir bebek, annesinin memesine uzanmayı başarmış, onu emerek bu daki kaya kadar yaşamıştı. Gazi, ciğerparesini bağrına basmış, gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu. O anda gaibden bir ses duydu; “Sen bize yalnızca çocuğu emanet ettin, eğer annesini de emanet etseydin, onu da sağ salim bulurdun”

Aradan seneler geçti. Çocuk, mahallelinin ihtimamlarıyla büyüdü, okudu ve devrinin ulemasından oldu. Anasının vefatından sonra dünyaya geldiği için ona Osmanlı tarihinde “Meyyitezade” yani ölü kadının oğlu denildi. Nihayet 1612 senesinde 60 yaşlarında iken vefat eden Meyyitezade, Kasımpaşa’da annesini yanına defnedildi. Mezarı halkın en çok ziyaret ettiği kabirlerden idi.



Ahmed Vefik Paşa, Sultan Abdülaziz Han devrinde Osmanlı Devletinin Paris büyükelçisidir. Fransa İmparatoru III. Napoléon’un saltanat arabasının eşini yaptırır ve Paris’de onunla dolaşır. Fakat ortalık alt üst olur. Arabayı görenler, “İmparator geliyor” diye elleri ayaklarına dolanır. Durumu kendisine anlatmağa cesaret edemezler, fakat İmparatora bildirirler. Saray dan, kendisine, nezaket icabı olarak bu arabayı kullanmaması rica edilir.
Paşa cevabında:
-Derhal!... Kullanmaktan hemen vazgeçerim. Ama bir şartım var. İstanbul’daki Fransız büyükelçisi, Boğaziçi’nde gezinti yapmak için Padişahımızın kayığının eşini yaptırmış, onunla caka satarmış. Sefirleri o kayığı kullanmaktan vazgeçsin, ben de bu arabaya binmeyeyim.
Bunun üzerine İstanbul’daki Fransız sefiri bu nezaketsiz hareketinden hemen vazgeçer, Paşa da arabayı sefaretin ahırına çektirir.

Ahmed Vefik Paşa’nın diğer bir âlîcenab hareketi de şudur: 1877 senesi. Sultan II. Abdülhamid Han henüz tahta çıkmıştı. Onu Padişahlığa getirenler, Meşrutiyeti ilan edip, Meclis-i Meb’sanı açmasını şart koşmuşlardı. Seçimler yapıldı ve ilk meclis açıldı. Fakat milletvekillerinin yarıdan fazlası Rum, Ermeni, Arnavut, Arab, Bulgar ve Acem gibi Türk olmayanlardandı. Meclis-i Meb’usanın açılış konuşmasını yapmak üzere Padişah kürsüye gelir. Bu sırada onun konuşmasına verilecek cevap hazırlanmaktadır. Şam milletvekili Nevfel Efendi, Erzurum milletvekili Ermeni Hamazap Efendi ile İstanbul Rum milletvekili Vasilaki Efendi ortak bir Anayasa değişikliği teklifi verirler. Önergede deniyordu ki;“Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirleyen madde değiştirilmeli ve Türkçe ile birlikte her bölgede konuşulan mahalli diller de (Rumca, Ermenice, Arapça, Kürtçe, Bulgarca gibi) resmi dil olarak kabul edilmelidir.” Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’dır. Kürsüden, daha o zaman devletin içine düşürülmek istendiği bu bölücülük karanlığı ortasına bir yıldırım gibi düşer ve kükrer: “Bu ne vicdansızlık ve ne vefasızlıktır!... Sizler hâlâ evinizde kendi dillerinizi konuşuyor ve yazıyorsanız, bu imkanı bu devletin âlicanaplığına borçlusunuz. Eğer bu devlet isteseydi, yüzyıllar evvel dedelerinizi zorla Türk kültürü içinde eritirdi ve sizlerin de ana diliniz Türkçe olurdu. Teklifinizi geri almayın. Vermemiş olun. Ben de duymamış olayım!”



Fâtih Sultan Mehmed Hân hazretleri, Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında burası şimdiki gibi büyük binâlardan müteşekkil değildi. Ama Hz. Fâtih buradaki bir odayı, hazîne odası adıyla müze yaptırmayı ihmâl etmemişti. Burada hem ata yâdigârı silahlar, hem de kıymetli mücevherât muhâfaza edilirmiş. Dünyada henüz modern müzecilik anlayışı gelişmeden kurulan bu Osmanlı müzesinin, Yavuz Sultan Selim Hân’dan sonraki en kıymetli eserleri hiç şüphesiz Mukaddes Emânetler olmuştur. Hz. Fâtih’in hazîne odasında çok kıymetli bir mücevherât koleksiyonu olduğu bilinmektedir. Hatta müsâfir elçilere ve hükümdarlara bu oda gezdirilir ve bu koleksiyon gösterilmiş.

Gedik Ahmed Paşa, Alâiye’yi (Alanya) fethettiği zaman esir aldığı Kılıç Arslan’ı İstanbul’a getirmişti. Hz. Fâtih, mağlup bey’i hoş karşıladı ve ona Gümülcine sancağını timar olarak verdi. Kılıç Arslan’ın bir hasleti de elmas’ın iyisini bilip bunları renge çekmesi, yani yontması idi. Kendisi, XV. asrın en usta elmastraşlarından biri olarak tanınıyordu. Hz. Fâtih, onu Gümülcine’ye uğurlarken, koleksiyonunda bulunan iri bir elması da renge çekmesi için kendisine teslim etti. Ne var ki Kılıç Arslan, Mısır ile anlaşmış ve gönderilen bir deniz vâsıtası ile Gümülcine’den Mısır’a kaçmıştı. Her Müslüman-Türk gibi hükümdarlar da ister gâlip, ister mağlup olsunlar, emânete riâyet ederler; aksini şerefsizlik sayarlardı. Kılıç Arslan da bir yolunu bulup Hz. Fâtih’in taşını İstanbul’a gönderdi. Taş, Gedik Ahmed Paşa’nın eline geçti ve o da, Sultan Fâtih hazretlerinin hâfızasını sınamak için taşı kendisine gösterip:
- Hünkârım, dedi, bir kuyumcu getirmiş, satmak istiyor.
Hz. Fâtih, taşı eline aldı ve incelemeye başladı. Ömrü boyunca birbirine benzer sayısız elmas gören gözleri, bu taşı diğerlerinden ayırmakta zorlanmadı ve:
- Bu benim renge çekilmek üzere Kılıç Arslan’a verdiğim taştır, deyiverdi. Sonra da vezirine, imtihan edilmekten hoşlanmadığını îma eden sözler söyledi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter