Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazi Osman Paşa ordusunun taarruzla yenilmez bir kuvvet olduğuna kanaat getiren Ruslar, bu defa bu orduyu dört taraftan kuşatarak, açlık ve cephane darlığı ile teslim almaya karar verdiler. Plevne’deki ordunun Süleyman Paşa ve Mehmed Ali Paşa ordularıyla irtibatını kesmek suretiyle yenilebileceğine inandılar. Ruslar, bütün dünyaya karşı şeref ve namuslarını ancak, Osman Paşa’yı esir almakla kurtarabileceklerdi. Plevne önlerinde kanlı çarpışmalardan sonra Hafız Ahmed Paşa ile 53 zabit ve 2235 askerimiz Ruslara esir düştü. 2000 askerimiz de şehid olmuştu. Rusların zayiatı da 118 zabit ve 3203 askerdi. Rus generali Gorko, esir alınan Hafız Ahmed Paşa’yı yanına getirterek, ona elini uzattı ve:
-Ben sizi bir kahraman olarak tanırım, dedi.
Hafız Ahmed Paşa da cevap olarak, yerde kanlar içinde yatan şehidleri göstererek, yavaş ve titrek sesle:
-Asıl kahraman bunlardır, dedi.



Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki savaşı bitirmek ve anlaşma sağlamak üzere Avrupa devletleri elçileri İstanbul’a gelmişlerdi. 23 Aralık 1876 tarihinde düzenlenen konferansa, Osmanlı hariciyesinden Saffet Paşa başkanlık ediyordu. Bir anda yüzlerce top gümbürdemeye başladı. Yabancı elçiler bunun ne olduğunu daha sormadan Saffet Paşa ayağa kalkarak:
-Atılan bu toplar, Osmanlı Devletinde meşruti bir idarenin ve anayasanın kurulduğunu müjdeliyor, dedi.
Yabancı elçiler, hiçbir şey olmamış gibi ilgi göstermediler. Bâbıâlî’de, Meşrutiyetin öncüsü olan Midhat Paşa, Saffet Paşa’yı heyecanla bekliyor, yabancı elçilerin, ilan edilen meşrutiyet için ne düşündüklerini sormak istiyordu. Midhat Paşa biraz sonra Bâbıâlî’ye gelen Saffet Paşa’ya:
-Ne dediler, ne dediler? deyince, Saffet Paşa:
-Ne diyecekler, çocuk oyuncağı dediler, cevabını verdi.



Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, kaleyi büyük kuvvetlerle aylarca kuşatan Rus ordusuna yaralı olarak esir düşmüştü. Topallaya topallaya merdivenlerden çıkarken Rus Çarı II. Alexandr ve bazı generaller onu odada bekliyorlardı. Osman Paşa Rus Çarının huzuruna getirildi. Çar ve Osman Paşa birbirleirne bakıştılar. Osman Paşa’nın bıraktığı tesir pek kuvvetliydi. Herkes büyük bir adamın huzurunda bulunduğundan heyecan içindeydiler.
Alexandr tercüman vasıtasıyle:
-Kumandan! Plevne’den nereye gidiyordunuz? Bilmiyor musunuz ki, Rus askeri sizi muhasara etmişti, dedi.
Osman Paşa:
-Biliyorum. Fakat tutabildiğim mahalle gitmek üzere askerinizi yarıp çıkacaktım.
-Niçin silahlarınızı teslim etmediniz?
-Devletim bana, düşmanı gördüğün zaman silahını terket demedi. Buraya beni kavga için gönderdi. Çok kere düşman çokluk olduğu halde yine harp kazanılır. Nitekim bizim sizinle olan muharebelerimiz gibi.
Bu askerce sözler Rus Çarı’nın hoşuna gitti:
-Bravo!.. Siz Osmanlı ordusuna şeref bahşettiniz. Hakikaten cesur bir adamsınız. Bizim yanımızda bulunduğunuz müddetçe üniformanızı, kılıcınızı ve nişanlarınızı taşımak hakkına sahipsiniz. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Burada ve Rusya’da kılıcınızı taşıyınız. Rusya’da bir Mareşal gibi kabul olnacaksınız!..



İstanbul’daki Ermeni patırtısından sonra Sultan II. Abdülhamid’i ziyarete gelen Avrupa devletlerinin elçileri, azametli tavırlarla Sultanı adeta sorguya çekmeye kalkışmışlardı. Elçilerle görüşmek için yemekten kalkan II. Abdülhamid Han, Ermeni meselesinin konuşulmak istendiğini görünce elçileri sarayın salonlarından birine götürdü. Burada yığınlarla duran, hepsi Ermeni komitacılarından toplanmış silah ve cephaneyi gösterdi ve tercümana talimat verdi:
-Bu efendilere söyleyiniz ki, Rusya tebeası Ermeniler, tebea-yı şahanem olan Müslümanlara bu silahlarla tecavüz etmişlerdir. Bunların fabrikası memalik-i şahanemizde yoktur.
Sonra sefirleri ikinci bir odaya götüren padişah, burada istif edilmiş bir yığın sopayı gösterdi ve:
-Kendilerine şunu da anlatınız ki, tebeam da bu sopalarla kendilerini müdafaa etmişlerdir. Bu değnekler bizim ormanlarımızdan tedarik edilmiştir.



II. Murad Han devrinin meşhur Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân, hacca gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, Anadolu’ya getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek berâber gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl ederek, Molla Yegân ile birlikte geldi. Meşhur âlim Molla Yegân, hacdan döndüğünde Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh;
“Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin” diye sordu.
Bunun üzerine Molla Yegân;
“Tefsir, hadis ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim” diyerek, hiçbir milletin kültür târihinde görülmeyen durumu bildirdi.
Sultan;
“Şimdi nerededir?” deyince,
“Dışarıda beklemektedir” cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip selâm verdi. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, Pâdişâh’ın hoşuna gitti. Onu hemen dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzinin eski kaplıcadaki medresesine müderris tâyin etti. Daha sonra Yıldırım Medresesine müderrislikle vazîfelendirildi. Bir müddet bu vazîfede kalan Molla Gürânî, Sultan İkinci Murâd Hanın oğlu Şehzâde Mehmed’in, yâni Fâtih’in yetiştirilmesiyle görevlendirildi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusûr etmezdi. Babası İkinci Murâd’dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî’yi vezir yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabul etmeyip;
“Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları; vezirliğe, sadrâzamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri muğber olur ve sultânımıza zarar gelir” dedi.
Sultan bu sözü beğendi ve onu Kazasker yapmak istediğini bildirince, bunu kabul etti. Ayrıca müderrislik vazifesini de yürüttü. Daha sonra, evkâf idâresi ve kâdılık vazîfesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet hizmet etti. Ancak bâzı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti. Molla Gürânî Mısır’a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabûl ve pekçok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Han, Mısır Sultânı Kayıtbay’a, Molla Gürânî’yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürânî’ye bildirerek;
“Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim” dedi.
Molla Gürânî;
“Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten tabiî olarak ona meyledeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza düşmanlık girebilir” cevâbını verdi. Bu cevâbı çok beğenen Sultan Kayıtbay kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi. Molla Gürânî İstanbul’a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa Kâdılığına, sonra yeniden Kazaskerliğe tâyin etti. Müderrislik ve eser yazmakla meşgûl olan Molla Gürânî, 1480 (H. 885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Han ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında pekçok hediye vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta titizlik göstererek, gâyet güzel bir şekilde vazîfesini yerine getirdi. Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkit etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesinde, dâimâ dînin emirlerine uygunluk isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim, haysiyet ve ahlâka sâhipti. Uzun boylu, doğru ve açık sözlüydü. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultan’ın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip müsâfeha yapardı. Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Müderrislikten resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Günlerini ders vermek, kitap yazmak ve ibâdetle geçirirdi. Çok hayır ve hasenâtta bulundu. Vakıf olarak; dört câmi, bir dârülhadîs medresesiyle bir hamam ve binâlar yaptırmıştır. Molla Gürânî, vefât ettiği senenin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler haftada bir bu bahçeye ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonra kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmini öğrenen hâfızların, yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu yerine getirildi. Yanına toplanan talebelerine;
“Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz” dedi.
Talebeleri, Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Durumu öğrenen vezirler de yanına geldi. Bunlar arasında bulunan Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî bu hâli görünce; “Niye ağlar durursun ey Dâvûd!” dedi.
Dâvûd Paşa;
“Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım” cevâbını verdi.
Bunun üzerine;
“Ey Dâvûd! Kendi hâline ağla! Ben dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda ve son nefesimde de selâmet üzere olurum” dedi.
Sonra vezire dönüp;
“Benden Bâyezîd’e (İkinci Bâyezîd Han) selâm söyleyin, namazımı bizzât kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi.
Sonra;
“Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun” buyurdu.
Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra;
“İkindi ezânı ne zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahü ekber, diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâilâhe illallah...” diyerek vefât etti.

Sultan İkinci Bâyezîd Han, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi bu büyük âlimin vefâtına ziyâdesiyle üzüldü. Cenâzesi kabrin başına getirilince vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasırla kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler.



I. Balkan Harbi sırasında Osmanlı Ordusu, İttihatçıların orduya siyaseti sokmaları ve subayları fırkalara ayırmaları neticesinde yenilerek devamlı geri çekiliyordu. Nihayet Edirne düşman eline geçince Osmanlı birlikleri Çatalca önlerinde savunmaya geçtiler. Yunanlılar deniz yoluna, Bulgarlar demir yoluna hakim olmuşlar, Osmanlı birliklerinin anavatanla ilişkisi kesilmişti. Oldukça zor durumda kalınmıştı.

İşte bu kötü haberler Sultan Reşad’a geldikçe üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor, İstanbul’un tehlikeye girmemesi için çareler arıyordu. Nihayet etrafındakilere fikrini açıkladı:
-Ben Sancak-ı Şerifi elime alıp bizzat cepheye gidiyorum. Asker, padişahlarını başlarında görünce büyük bir şevkle düşmana saldırır ve ilerlemelerini durdurur.
Harbiye Nazırı Nazım Paşa bunu haber alınca hemen padişaha gelerek:
-Bu kış mevsiminde cepheye gidip de ne yapacaksınız padişahım? Çamur deryasından çıkılmaz. Hayvanların ayağı, arabaların tekerlekleri hep çamura gömülür, deyince Sultan Reşad:
-Paşam! Düşman buraya kadar hep asfalt yollardan mı geldi? cevabını verdi.
Fakat neticede padişahın çok yaşlı olmasından dolayı devlet ileri gelenleri onun cepheye gitmesini doğru bulmadı ve İstanbul’da kaldı. Daha sonra toparlanan Osmanlı ordusu, tekrar hücuma geçerek Edirne’yi geri aldı.



Osmanlı’nın şanını, sadece harp meydanlarında değil, diğer sahalarda da yüceltenlerden biri de cihan pehlivanı Filiz Nurullah idi. Avrupalıların “fevkalbeşer” insanüstü dedikleri bu koca adam, daima geçim sıkıntısı çekiyordu. Çünkü çıktığı minderlerde hiçbir güreşçi onu mağlup edemiyor, bu yüzden kimse de onunla güreşmek istemiyordu. Güreş yapamayınca da parasız kalıyordu. 1894’de Koca Yusuf ile birlikte gittikleri Paris’te önüne gelen bütün güreşçileri en çok on dakika içinde yenerek büyük bir nam kazandı. Bu yüzden güreş organizatörleri onu başka güreşlere sokmadılar. İvan adında bir Rus güreş organizatörü, onu Rusya’ya götürdüğü takdirde ilgi toplayıp büyük paralar kazanacağını düşündü ve İstanbul’a geldi. Filiz Nurulah’ı buldu ve ona Rusya’da güreşler yapmasını teklif etti. Ayrıca, hiçbir Türk güreşçisinin Rusya’ya gitmeyeceğini zannederek, onu teşvik için dedi ki:
Türk pehlivanları her nedense Rusya’ya gelmeye korkuyorlar. Herhalde orada çok iri ve kuvvetli güreşçilerin bulunduğunu bildikleri ve onlara yenileceklerinden korktukları için gelemiyorlar.
Filiz Nurullah, onun bu sözlerine sinirlendi ve:
-Tehey be! Yusuf Ağa geçen sene Moskofun en iri pehlivanlarını Frengistanda bir elde yendi be. Onları çoban çamaşırı gibi hepten büküverdi be!
İvan sinsi sinsi sırıttı:
-Bizim iri pehlivanlarımız başka memleketlere gidemezler. Asıl pehlivanlar Rusya'dadır.
-A be neden başka memeketlere gidemezlermiş be?
-Çar hazretleri bırakmazlar...
-Bre o da kimmiş be?
-Çar bizim padişahımızdır. O ne derse olur!
-Tehey be! Moskof’dan padişah olur muymuş be?
Bu sözler Filiz Nurullah’ın nasıl bir millî ruha, inanç ve imana sahip olduğunu göster mektedir. Padişahın mukaddes bir varlık olduğuna ve dünyada ondan daha büyük kimse bulunamayacağına iman etmişti. Rus’un ısrarları sonunda Moskova’ya da gitti ve orada en meşhur Rus güreşçilerini birer birer tuş ederek İstanbul’a döndü.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter