Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


I. Ahmed Han'ın Sultân olduğu zaman, Osmanlı Devleti çok zor şartlar ile karşı karşı ya idi. Devlet batıda Avusturya ve doğuda İran ile harp hâlinde bulunduğu bu sırada; içte celâlî adı verilen âsîler yirmişer otuzar bin kişilik gruplar meydana getirmişler, köyleri yakıp yıkmaya, üzerlerine gönderilen orduları bozmaya başlamışlardı. Bu iç gâile, Osmanlı Devletini temelinden sarsacak bir manzara görünümündeydi. Bilhassa İran, bu iç fitneyi körüklüyor ve Osmanlı Devleti içerisindeki hurûfîler de bütün güçleri ile bu fitne hareketlerini destekliyorlardı. Bostan Çelebi hazretleri, Sultan Birinci Ahmed'in tahta geçmesinden sonra büyük ceddi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Kadir gecesi olması muhtemel bir gecede Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Aynı gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü:



Osmanlı Ordusu sefer halinde iken, ekili araziye zarar vermemeye azami dikkat gösterir, düşman topraklarında bile buna itina ederdi. Kanuni Sultan Süleyman devri. Osmanlı ordusu Sadrazam İbrahim Paşa kumandasında Avusturya üzerine sefere çıkmıştı. Düşman topraklarında ilerliyorlardı. Bu sefere katılan tarihçi İbrahim Peçevi, başından geçen şu hadiseyi nakleder:
“Bir akşamüzeri Serdarın otağı yanından geçiyordum ki, bir yanda Tuna nehri, diğer tarafta ise ekili tarlalar vardı. Otağa rastlamamak için tarla kenarından gidiyordum. Aniden bir otağ çavuşunun gür sesi yükseldi: “Be hey adam, tarlaya girme!...” ve diğer nöbetçiler de gelip beni yakaladılar.
“Serdar-ı Ekremin emri vardır. Sen ne cesaretle ekili araziye girersin? Seni huzura götüre ceğiz. Serdarın ayaklarına kapan, af dile. Ekin olduğunu bilmezdim de, belki kurtulursun”
Meğer çavuşlar böyle tenbih ederek birçok kimsenin hayatını kurtarmışlar. Beni de affettirmek istemişler. Serdarı tanıdığımı bilmiyorlardı. Serdarın otağına girip yanına yaklaşınca kendisini defterdarla konuşurken buldum. Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi:
“Vay sen misin? Nasıl oldu da ekin tarlasına girersin?” dedi.
“Sultanım kulun bu yerlidir. Ekin olduğunu bilirim amma, ekin içinde “astaze” vardır, oradan giderim” dedim.
Merakla sordu:“Ya astaze dediğin nedir?”
“Ekin içinde yaya yoludur Sultanım. Bura halkı ekin içinde yaya için bir yol bırakır.”
Paşa hazretleri defterdara döndü: “Hele bak... içim rahat eyledi. Cümle askere söyleyin, zorda kalırsa ancak astazelerden geçsinler. Sakın ekili yere basılmaya. Allah indinde mes’ul oluruz.”



Osmanlı Ordusu 1645 senesinde Yusuf Paşa kumandasında Girit adasına asker çıkarmıştı. Bu adada çok miktarda eşek bulunuyordu. Sahile çıkan Osmanlı askeri, eşekleri toplayıp bütün eşyalarını bunlara yükleyerek, kuşatma altına aldıkları Hanya Kalesine taşıdılar. Kaleyi savunan Venedikli general bunu işitince:
“Çok yazık, eğer eşeklerin Osmanlılara böyle yardım ettiklerini önceden bilseydim, Osmanlılar gelmeden önce hepsini öldürtürdüm” diye üzüntüsünü belirtti.



Fransa İmparatoru III. Napolyon, sarayda verilen bir baloda Osmanlı Sefir Ahmed Vefik Paşa’nın yanına yaklaşmış, o vakitler bir vilayetimiz olan Beyrut’a sözü getirerek
-"Şu anda Beyrut’u işgal etmek üzere bir tümen Fransız askeri yola çıkıyor", diye sefirimizi tehdid eder.
Paşa:
-"Tavsiye etmem Majeste, Osmanlı süngüleri Fransız askerini denize döker" der.
İmparator alay ederek:
-"Ekselans, bu sonuca askeri bilgilerine mi dayanarak varıyorlar", diye sorunca,
Vefik Paşa:
-"Hayır, tarihi bilgilere dayanarak... Amcanız I. Napolyon da Akka kalesi önünde böyle bir ders almışlardı", diye cevap verir.



Bir gün Yavuz Sultan Selim Edirne’ye giderken, onu uğurlayan kafile arasında Şeyhül islam Ali Cemali Efendi de vardı. Dönüşte 400 kişilik bir grup insanın elleri bağlı olduğu halde bir yere götürüldüğünü gördü. Nereye götürüldüğünü sorunca bunların, yasağa rağmen ipek satın aldıkları, bu sebeple de idama mahkum edilen tüccarlar olduğunu öğrendi. Hemen geri dönerek Edirne’ye gitmekte olan padişahın arkasından yetişti ve “Bu 400 kişinin katli helal değildir, mes’ul olursun, katlettirme!”
Yavuz kızgın bir halde:
-“Halkın üçte birinin intizamı için, icabında üçte ikisinin katli caiz iken, üç beş kişi için neden mes’ul olurum?”
-“Sultanım, bunların suçu halkın nizamını bozar mahiyette değildir”
-“Ya benim emrime muhalefet halkın nizamını bozmaz mı?”
-“Sultanım, ipek tüccarlarının bunlara ipek vermesi sizin rızanıza alamettir ve dahi Ümmet-i Muhammed’in erkeklerine haram olan ipek, kadınlarına helaldir”
Zembilli Ali Efendi’nin bu sözleri, çok kızgın olan Yavuz’un öfkesini dindirdi ve bu söze hak vererek o 400 kişinin serbest bırakılması emrini verdi.



Oruç Reis esir edilmişti. Bir süre zindanda kaldıktan sonra çıkartılarak bir gemide küreğe çakıldı. Papazlar ve Şövalyeler, İtalyanca, Rumca ve İspanyolca bilen ve sözü sohbeti yerinde olan Oruç Reis ile konuşmak tan zevk alırlardı.

Şövalyeler ona karşı hürmet duyuyorlardı. Sohbet sırasında ona:
“Ey Osmanlı! Sen güzel sözlü bir kişisin. Bizim lisanımızı da fevkalade konuşuyorsun. Müslümanlıkta ne buldun? Gel bizim dinimize geç! Adı sanı belli bir adam olursun. Büyük bir şövalye kaptan yaparız seni” dediler.
Oruç Reis:
“Kâfirlerin iyiliği bu mudur? Dinimden dönüp hükümdar olmaktansa müslüman esir kalmayı tercih ederim. Şu duvarlardaki resimleri elinizle dizersiniz ve onlara taparsınız. Şimdi onları ateşe atsalar veya çölde bir kuyuya bıraksalar, veyahut balta ile pare pare eyleseler, kendilerini kurtarıp halas etmeye kadir değildirler" dedi.
Şövalyeler:
“Görelim senin Peygamberin neyler, işte halin malum” dediler.
-“Benim Peygamberim iki cihan fahridir. Bütün evliya ve enbiya ondan şefaat umar. Hepsine şefaati o eder. Hak Teâlâ’nın avni ve inayeti ile gelip beni buradan kurtaracaktır”
Şövalyeler gülerek:
“Hele sen küreği çekmeğe devam et. Bu hava ile gönlünü hoş tut. Peygamberin seni kürek mahkumiyetinden kurtarsın.” dediler.
Aradan zaman geçti. Bir gün kürek çektiği gemi şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Dalgaların arasında ceviz kabuğu gibi sürükleniyordu. Bu hengamede Oruç Reis’in zincirleri de koptu ve kendisini denize bıraktı. Dalgalarla bir müddet boğuştuktan sonra sahile ulaştı. Daha sonra arkadaşları ile buluştu ve yeniden denizlere açıldı. Bir muharebe sırasında, kendisini esir etmiş olan Şövalyelerden birkaçı, şans eseri Oruç Reis’e esir düştüler. Onları görünce yanına getirtti ve şunları söyledi: “Ben sizlere demedim mi, benim Peygamberim gelir beni kurtarır diye! İşte geldi, kurtardı. Varın reisinize söyleyin, ben gene ona varayım, ne kadar demiri varsa vursun, Peygamberimiz bize, Allah’ın izniyle yine yardım eder”



Evliya Çelebi, Belgrad’dan Bağdat’a gitmek üzere yola çıkan fakir bir kimsenin, yeme-içme dahil beş kuruş harcamadan, huzur içinde yolculuk yapabildiğini yazmaktadır. İşte gerçek seyahat hürriyeti budur. Seyahat hürriyeti olup, adamın cebinde gezecek parası yoksa, bu nasıl seyahat etsin? Vakıf kervansarayların kapıları akşama kadar açık durur, ortalık karardıktan sonra kapılar kapanır, vakıf sahibinin vazifelendirdiği kapıcılar, kapının arkasında yatarlardı. Gece bir yolcu geldiğinde, kapıları açıp yolcuyu içeri alırlar; vakıftan, hayvan sahibinin hayvanına yem, kendilerine de yemek çıkarırlardı. Gece içeri gireni bir daha dışarı bırakmazlardı.

Sabah olduğu zaman duâlarla kapılar açılır, yolcular hazırlanırdı. Bu sırada kervansarayın misâfirleri arasında dolaşan bir görevli bağırırdı:
“Ey, Ümmet-i Muhammed! Maldan, candan, elbiseden eksiği olan var mı?” Bu soruya, kervansarayda misafir olan yolcular; “Hiçbir eksiğimiz yoktur. Her şeyimiz tamamdır. Allah vakıf sahibinin hayrını kabul etsin. Hayatta ise kendisine selâmet, vefât etmişse rahmet eylesin” derlerse, kapılar açılır, o zaman görevliler; “Öyleyse, Allah, giden Ümmet-i Muhammed’e selametler, kalanlara ise rahatlar versin” derlerdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter