Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yavuz Sultan Selim Han, padişah olduğu zaman, babasının çok değer verdiği büyük alim Zembilli Ali Efendi’yi Şeyhülislam yaptı. Kendisi asabi olduğu halde ona büyük hürmet gösteriyor, her işini onun fetvasını alarak yapıyordu. Bir gün Yavuz İstanbul’dan Edirne’ye giderken, Zembilli Ali Efendi onu uğurlayıp geri dön düğünde 400 kişinin elleri bağlı götürüldüklerini görünce, başlarındaki adama:
- Bunlar kimlerdir, diye sordu.
- Bunlar, ipek satın aldıklarından dolayı idama mahkum olan tüccarlardır.
Bu cevap karşısında Zembilli Ali Efendi hemen geri dönüp Yavuz’a yetişerek:
- İpek satın alan 400 kişinin idamını emretmişsiniz. Bu caiz değildir. Katletmeyiniz, mes’ul olursunuz.
- Halkın üçte birinin nizam için üçte ikisinin katli caiz iken, üç-beş kişi için neden mes’ul olayım?
- Padişahım, bunların suçu halkın nizamını bozacak mahiyette değildir.
Yavuz kendi emrini, halkın nizamı olarak kabul ettiğine inandığından, şu cevabı verdi:
- Ya benim emrime karşı gelmek halkın nizamını bozmaz mı?
- Hayır bozmaz! İpek emininin bu tüccarlara ipek vermesi, sizin rızanıza alamettir. Suçları yoktur, dedikten sonra selam vermeden Yavuz’un huzurundan çıktı. Yavuz bu hareket çok sinirlendi ise de hiçbir cevap vermeden yoluna devam etti. Edirne'ye varınca İstanbul’a haber gönderip, bu 400 kişinin affedildiğini bildirdi.



Kanuni Sultan Süleyman Han, Mohaç savaşına başlamadan bir gün evvel, 28 Ağustos 1526 Pazartesi günü, Veziriazam İbrahim Paşa’yı yanına çağırarak:
- Serhad beylerini buraya çağırın, onlarla müşavere edeceğiz, dedi.

İbrahim Paşa huzurdan çıkar çıkmaz kumandanlara ve beylere haber gönderip padişahın yanına çağırdı. Huzura ilk gelen Bosna Beylerbeyi Gazi Hüsrev Bey oldu. İbrahim Paşa, padişahın huzurunda Hüsrev Beye:
- Serhad beylerisiniz. Saadetlû Padişahımız sizlerle müşavere ister. İşte Mohaç meydanı ve düşmandan eser yok. Tedbir nedir?
Tecrübeli bir akıncı beyi ve tok sözlü bir yiğit olan Hüsrev Bey padişaha dönerek:
- Saadetlû Hünkârım, biz Serhadlerde müşavereyi, Serhaddin umur görmüş ihtiyarlarıyla yaparız. Kendi re’yimizle tek başımıza iş yapmayız. Ferman olunursa gidip kendi aramızda müşavere ettikten sonra gelip vaziyeti size arzedelim.

- O müşavere yapacağınız adamları buraya getirin, biz de müşavere yapalım.

Padişahın bu emri üzerine Hüsrev Bey, başını geriye çevirip, tepenin aşağısında bekle mekte olan ağalardan birine seslendi:
- Çabuk koşun! Koca Alaybeyini, Adil Koca’yı, Kara Osman’ı, Mehmed Subaşı’yı, Balaban Çeribaşı’nı, Bâlî Bey’i çağırın, hemen buraya gelsinler.
Kısa bir süre içinde hepsi padişahın otağında hazırdılar. Hüsrev Bey, gelenler içinde en yaşlı olan Adil Koca’ya:
- Beri gel Adil Koca! Saadetlû Padişahımız müşavere emretti. Fikrin nedir?
- Buraya kadar gelmişiz, döğüşmekten başka çare var mıdır?
Bu sırada 13 yaşından beri akınlara katılan yaşlı akıncı beyi Bâlî Bey söz aldı:
- Kâfirler geldiler ve sahraya bakan boğazda atlı alaylarını mevzilendirdiler, demesi üzeri ne, Kanuni:
- Bu vaziyete göre anlaşıldı ki, herkes harbe hazır olsun. Yarın harp başlasın! dedi.
Ertesi gün 29 Ağustos 1526 sabahı savaş başladı. Akşama doğru Macar ordusu büyük bir hezimete uğratıldı. 120.000 kişilik orularından çok az kimse sağ olarak kurtulabilmişti...



Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Macaristan seferi sırasında Anadolu’da isyanlar çıktı. Bunların en mühimlerinden bir de Kalenderoğlu isyanı olup, Anadolu’nun bir çok şehirlerini ele geçirdiğini öğrenen Kanuni, Veziriazam İbrahim Paşa’yı isyanı bastırmak için Anadolu’ya gönderdi. İbrahim Paşa, uzun mücadeleler neticesinde isyanı bastırdıktan sonra bütün beyleri ve valileri huzuruna çağırdı. İlk olarak Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa’ya sert bir şekilde şöyle dedi:
-Yarı çıplak, serseri, haneberduş takımının önünden nasıl kaçtınız?
Behram Paşa bu suale korkusundan bir cevap veremedi. Veziriazam diğer beylere de sordu, fakat hepsi suçu birbirlerinin üzerine atıyorlardı. Veziriazam çok hiddetlendi. Artık cellada teslim edileceklerini anlayınca, vaziyeti kurtarmak için, içlerinden Adana Valisi ve eski veziriazamlardan Pirizade Mehmed Bey, Veziriazam İbrahim Paşa’ya:
-Eskiden dedelerimiz harbe girecekleri zaman Allahü Teâlâdan yardım diledikten sonra tecrübeli ihtiyarlarla müşavere etmek geleneğine uyarlardı. Biz ise ne onu yaptık, ne de bunu. Gurur ve kendimize olan aşırı güvenimiz, başımıza bu musibetleri getirdi. Cezamızı çekmek için işte kılıcım ve işte başım... deyince, Veziriazam, bu asil ve hakikat olan sözler karşısında susup hiçbir şey yapmadı. Eski veziriazamın bu konuşmasını haber alan Kanuni, Pirizade’yi çağırıp ona ihsanlarda bulundu.



Fatih, Bosna’yı fethettiği zaman, Osmanlı kanunlarına göre bölge halkına dini serbestlik verdi. 1478 senesinde buradaki Latin papazlarına gönderdiği fermanda şöyle buyuruyor:

“Nişan-ı Hümayunum sudur ki; Ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakalardaki bütün ahali tarafından şu şekilde biline ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum; Mevzubahis rahiplere ve kiliselere hiçkimse tarafından mani olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan, gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gereksu kaçanlara emn-ü eman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerde yerleşsinler, ne ben, ne vezirlerim, ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışarıdan memleketimize getirecekleri kimselere, yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkı için, yedi mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin Peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarıda belirtilen hususlara mevzu olan rahipler, benim hizmetime ve benim emrime itaatkar olduğu müddetçe hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir”


Kanuni Sultan Süleyman Han, Mohaç savaşında Avusturya ve Macar müttefik ordusunu perişan ettikten sonra, Macaristan Krallığına, Osmanlılara yardımcı olan Macar asilzadelerinden Yanoş Zapolya’yı tayin ederek İstanbul’a dönmüştü. Fakat Avusturya Kralı Ferdiand, bu tayini tanımadı ve kendi adamlarından birinin, yine kendisine niyabeten Macar kralı tayin edil mesi için harekete geçti. Eğer kendi adamı kral yapılmaz ise, ordusuyla Macaristan’a girecekti. Bunun üzerine Yanoş Zapolya, Feron Laçki isimli bir elçiyi, durumu padişaha bildirmesi için İstanbul’a gönderdi. Elçi önce Veziriazam İbrahim Paşa ile görüştü. Veziriazam elçiyi pek hoş karşılamadı. Daha sonra İkinci Vezir Mustafa Paşa, elçiyi çağırarak:
- Senin efendin, bizim Padişahımızın istirahat ettiği Budin köşküne oturmağa nasıl cür’et etmiştir? Padişahımızın istirahat ettiği, atının göründüğü her yer daima hükmümüz altında demektir. Sen, vergisiz olarak ve Padişahımızın kullarından biri tarafından geliyorsun. Bilmez misin ki, padişahımızın hükmü her yerdedir.

Bir hafta sonra Veziriazam, elçiyi tekrar kabul etti. Ona:
- Biz, eski kralınız Layoş’un ordusunu yendik ve onu öldürdük. Sarayında yemek yedik ve uyuduk. Krallar, taç giymekle kral olmazlar. Hüküm süren, altın değildir. Şunu iyi bil ki, demirdir. Kılıç ile kazanılan yerleri kılıç ile korumak gerekir. Sen, padişahımızdan yardım iste. Dağlarınızı, atlarımızın ayakları altında ova yaparız. Şunu iyi bilesin ki, bizim şahin pençesinden daha müthiş pençelerimiz vardır. Ellerimizi koyduğumuz yerlerin geri alnması zordur. Sözlerimi hatırında tutasın...
Bu şekildeki sözleri işiten elçi çok müteessir oldu ve hiçbir cevap veremeden odadan çıktı. Bir ay kadar İstanbul’da kaldı. Bu müddet zarfında hiçbir netice alamayan elçi üzülüyordu Nihayet Kanuni Sultan Süleyman elçiyi huzura çağırıp teselli mahiyetinde şunları söyledi:
- Yanoş Zapolya’ya git söyle, ona dostluğumuzu isbat edeceğiz. Bilirsin ki, Hristiyan kralları, atalarımın ve Müslümanların üzerine tehdit bulutları yığmışlardı. Ancak bu bulutlardan yıldırımlar çakmıyordu. Onlar sebep olmasalardı, insan kanı dökülmeyecekti. Fakat her vesile ile üzerimize yürüdüler. Onları yok etmek gerekliydi. Senin efendin, hristiyan hükûmetlerinin önemli veya önemsiz bütün durumlarında bize bilgi ulaştırsın. Bütün kuvvetlerimle onun düşmanları üzerine yüryeceğim. Allah’ın sevgilisi Hazret-i Muhammed ve kılıcımın üzerine yemin ediyorum. Şimdi size 50 top ve 50 kantar barut verilecek. Bütün sancak beyleri Avusturya üzerine sefer için hazırlanacaklar. Şimdi yurdunuza gidiniz...
Daha sonra Osmanlı ordusu sefere çıktı ve Avusturya ordusunu perişan ettikten sonra, bir daha Macaristan meselesi ortaya çıkmaması için, orası bir Osmanlı eyaleti haline getirildi.



Alman İmparatoru Büyük Karl (Şarlken), 24 Şubat 1525 tarihinde Fransa’ya saldırdı ve yaptığı savaşta Fransa kralı François’i (Fransua) mağlup ederek, bütün Avrupa kıtasına hakim olduğunu ilan etti. Zira daha önceden de, İspanya krallığı ile Felemenk’i (yani, Belçika, Hollanda ve Lüxemburg) ele geçirmişti. Savaş sonunda Fransa kralı esir düştü. Bunun üzerine François’nın annesi, dünyanın en büyük hükümdarı olarak tanıdığı Kanuni’ye, Jean Franqipani ismindeki elçisiyle bir mektup gönderdi. “Padişahlar Padişahı” diye başlayan mektubunda şunları yazıyordu:

“Oğlum Fransa Kralı, Alman İmparatoru tarafından hapsedilmiştir. Oğlumun kurtuluşunu İmparator Karl’ın insafına bırakmıştım. Halbuki kendisi, umduğumuz bu insanlığı yerine getirmedikten başka, hakaretle muamele etmektedir. Şimdi, dünyaca tasdik edilen azamet ve şanınızla, oğlumu düşmanın pençesinden kurtararak büyüklüğünüzün gösterilmesini siz Şahlar Şahından istirham ediyorum"

Bu mektubu okuyan Kanuni, yardım dileyen bir kimse için Türk gelenek ve göreneklerini nazarı itibare alıp, şu şekilde bir mektup yazarak elçiye verdi: “Allahü Teâlâya ham-ü senâlar ve onun sevgili Resûlü Muhammed Mustafâ’ya (Sallallahü aleyhi ve sellem) dua ve selamlarımızdan sonra, ma’lûmunuz olsun: Ben ki; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve vilayet-i Zül-Kadriyye’nin ve Diyar-ı Bekr’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısr’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Küds’ün ve Yemen’in ve külliyyen diyar-ı Arab’ın ve dahî nice memleketlerin ki, âbâ-i kiram ve ecdâd-ı izâmım (şerefli atalarım) kuvve-i kâhireleriyle (kahredici kuvvetleriyle) fetheyledikleri ve cenab-ı celâdetmeâbım (saltanat sahibi zatım) dahi tîğ-i âteşbâr (ateş saçan kılıç) ve şemşîr-i zafer-nigârım (zafer sağlayan kılıcım) ile fetheylediğim nice diyarın Sultanı ve Padişahı; Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım... Sen ki, Fransa vilayetinin kralı Françesko’sun Dergâh-ı Selâtîn-penâhıma yarar âdemin Frankipani ile mektup gönderüp, bazı ağız haberleri dahi ısmarlayup, memleketinize düşman müstevlî olup, el’ân hapiste idüğünü i’lâm idüp, halâsın hususunda inayet ve meded-i isti’dâ eylemişsin. Her ne demiş isen, benim pâye-i serir-i âlem-masîrime arzolunup tamam ma’lûm oldu. Padişahlara, sığınmak ve habsolunmak aceb değildir. Gönlünü hoş tutup âzürde olmayasın. Öyle olsa bizim âbâ-i kiram ve ecdâd-ı izâmımız (Nevverallahü merâkidehüm) daima def’i düşman ve feth-i memalik için seferden hâlî olmayup, bizim dahî anların tarîkine sâlik olup, her zemanda memleketler ve kaleler fetheyleyüp, gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hayrlar müyesser eyleyüp meşiyyet ve irâdâtı neye müteallik olmuşsa vücûde gele... Bâkî ahvâl ve ahbâr ne ise mezkûr âdeminden istintâk olunup ma’lûmun ola”

Bu mektup gönderildikten sonra, Kanûni sefer hazırlıklarına başladı ve Viyana üzerine yürüdü. Bu mektuptan haberdar olan Alman İmparatoru, Viyana’nın savunmasını Avusturya kralı Ferdinand’a bırakıp kendisi, Almaya’nın kuzeyine çekildi.



Barbaros Hayreddin Paşa Preveze’de, Alman İmparatoru Büyük Karl’ın (Şarlken) amirali Andrea Doria kumandasındaki haçlı donanmasını imha ettikten sonra, daha önceden Osmanlı Devleti himayesine sığınarak yardım isteyen ve Kanuni’nin Viyana seferi ile Alman İmparatoru nun esarerinden kurtularak tahtına tekrar oturan Fransa kralı François (Fransua), Osmanlı devletiyle yaptığı ittifaktan ve Barbaros’un kazandığı zaferden cesaret alarak, Almanlarla müttefik olan komşusu Savoie (Kuzeybatı İtalya’da) dükalığının eline geçmiş olan Nice şehri nin onlardan alınarak Fransa’ya geri verilmesi için Kanuni’den yardım istedi. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Han Barbaros Hayreddin Paşa’yı çağırarak:-Akdeniz’e sefere çıkcaksın. Nice şehri ve civarındaki kaleleri fethedeksin! Emrini verdi.

Bunun üzerine Barbaros, Fransa elçisi Paulin de Lagard’ı yanına alarak İstanbul’dan hareket etti. Önce Sicilya adasındaki bazı kaleleri, Napoli’yi ve İtalya’nın batısındaki bazı şehir leri ele geçirdikdikten sonra 20 Temmuz 1543 günü 115 parça gemisiyle Marsilya limanına demirledi. Osmanlı donanmasının Marsilya’ya gelişi Fransa’da büyük heyecan uyandırdı. Başta saraya mensup olmak üzere bütün ahali, Akdeniz’i Türk gölü haline getiren muhteşem Osmanlı donanmasını görmek için limana akın etti. Tecrübeli ve kurt bir denizci olan Barbaros, donan masının başına bir felaket gelmemesi için 85 parça gemisini açıkta demirletip 30 gemisi ile limana girmişti. Fransa donanmasının kumandanı olan, henüz 24 yaşındaki Duc d’Enquienne de Bourbon Barbaros’un gemisine gelerek kral namına onu selamladı. Barbaros:-Savaş için bir planınız var mı? Diye sordu. De Bourbon:-Hayır. Herhangi bir planımız yok... karşılığını verdi.Bu cevap Barbaros’u hayretler içinde bıraktı. Ertesi gün Fransa kralı, Barbaros için bir ziyafet vererek, donanmalarının hazırlanması için birkaç gün beklemelerini rica etti. Barbaros bu duruma fena halde sinirlendi ise de bir şey söylemedi. Zira zaman kaybına gerek yoktu.Nihayet onbeş gün gecikme ile zayız bir Fransız filosu 5 Ağustos 1543 güün Brbaros’un donanmasına katılarak Nice şehrini zaptetmek üzere sefere çıktı. Yolda, Fransız amirali Barbaros’un yanına gelerek:-Barutumuz yok, bize barut verir misiniz?Barbaros beyninden vurulmuşa döndü. Savaşa giden bir filodaki hiçbir gemide barut yoktu. İnanılır gibi değildi. Fransız amiraline sordu:-Niçin limandan ayrılmadan önce barutunuzu almadınız?-Denzicilerimiz, barut fıçıları yerine şarap fıçılarını yüklemişler.-Şu Françe askerine söylenecek söz yok. Harp etmeye niyetiniz olsaydı barutunuzu alırdınız...diyen Barbaros, yine de Fransız gemilerine barut verilmesini emretti. Birkaç gün sonra Nice şehri önlerine gelen Barbaros, bombardımana başladı. Zayıf Fransız filosu, yaptığı yanlış manevralarla Osmanlı gemilerini müşkül durumlara düşürüyordu. Bu duruma çok sinirlenen Barbaros, Fransız elçisi Paulin de Lagard’a bağırarak:-İstanbul’da iken Fransız devletinin büyük hazırlıklarda bulunduğunu bana söylediğin zaman benimle alay mı ettin?Bu kuşatma sırasında Fransızların, Nice şehri ileri gelenleriyle gizlice haberleşip, ganimetlerin Osmanlı askerinin eline geçmemesi için müşterek tedbirler aldıklarını, şehrin Osmanlılara değil Fransızlara teslim olmasını planladıklarını haber alan Barbaros çok üzülüyor du. Çünkü Hristiyanların birbirlerini tutmaları neticesinde çok Müslüman kanı dökülecekti. Nihayet Nice şehrinin dış kaleleri 20 Ağustos 1543 günü ele geçirildi. Müslüman kanının fazla dökülmesine vicdanı razı olmayan Barbaros da, iç kaleyi zaptetmeye lüzum görmeyip donanmasını geri çekti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter