Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Hükümdarları zaman zaman memleketin dâhilî vaziyetini bizzat teftiş ve kontrol için tebdil-i kıyâfetle halk arasına karışırlardı. Sultan IV. Murad ile III. Mustafa Hânlar’ın sıkça tebdil gezdiklerini tarihler kaydederler. Sultan Mustafa Hân bir bahar günü derviş kıyâfetiyle çarşıyı pazarı dolaşmış ve yorgunluk gidermek üzere kırlara doğru yürümeye başlamış. Samatya taraflarında bir tepecik üzerinde oturmuş dinlenirken, musâhibi Nakşî’nin taşıdığı dürbünü isteyip bir müddet çevreyi temâşâ etmiş. Meğer uzaklarda bir kadınla bir erkeğin sarılıp öpüştüklerini görmesin mi!?.. Nakşî’ye seslenmiş:
-Derhal git! Şu karşıdakiler kimlerdir, öğren gel!..
Nakşî emri yerine getirip nefes nefese dönmüş ve:
-Efendimiz, demiş, bunlar hayli zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş imişler. Oracıkta rastlayınca dayanamayıp sarmaş dolaş olmuşlar. Zât-ı şâhâneye de arz-ı ihlâs eylediler.
Pâdişah gülmüş:
-Nakşî! Yalan söyledin amma, zararı yok; bir yalanla iki kelleyi birden kurtardın, demiş.



18 Mart 1915 sabahı İngiliz ve Fransız gemilerinden müteşekkil düşman donanması Çanakkale Boğazı'na girdi. Burasını kolayca geçip İstanbul’a gideceklerini düşünüyorlardı. Bu suretle Osmanlı İmparatorluğu teslim olacaktı. Öndeki zırhlılar, boğazın Anadolu ve Rumeli yakalarındaki Osmanlı tabyalarını seri ateşli ve uzun menzilli ağır toplarıyla döğmeye başladıkları sırada, düşman filosunun diğer gemileri de hücuma geçtiler. Saat 14.00’de bombardıman müthiş bir hal aldı. Sahil kasabaları ateş içinde kalmıştı. Osmanlı tabyaları kısa menzilli toplara sahip ve cephaneleri sıınırlı olduğundan düşmanın gemilerinin iyice yaklaşmalarını bekledikten sonra mukabil ateşe başladı. Fakat bu pek tesirli olmadığı gibi, düşman bombardımanının sabit hedefler üzerine yoğunlaşmasına da sebep oldu. Nereden bir ateş açılsa gemiler hemen namlularını oraya çeviriyor ve ölüm kusuyorlardı.

İngilizlerin meşhur Queen Elizabeth zırhlısı kendisine hedef olarak Rumeli yakasındaki Mecidiye tabyasını seçmişti. Bu yüzden düşmanın kudurmuş toplarına mukabele etmek şöyle dursun, tabyada top başında kalmak bile mümkün değildi. Takım kumandanı Fahri Bey, “sığınağa gir” emrini vermişti ki, batarya cephaneliğine bir mermi isabet etti. Topçu erlerinden Edremitli Mehmed oğlu Seyit, kendisine gelip de gözlerini açtığın da, arkadaşı Niğdeli Ali’yi başında bekler buldu. Ne olup bittiğini sorunca, cephaneliğin infilak ettiğini, 14 şehid ve 24 yaralı verdiklerini, yaralıların sargı yerine taşındıklarını ve tabyada yalnız iksinin kaldığını öğrendi. Bundan sonrasını Edremitli Seyit’ten dinleyelim:
“Deli gibi olmştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehid arkadaşlarımın üzerinden ayıramıyordum. Bazılarının bedeninden kopmuş el ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup, hırsımdan zangır zangırt titremeğe başladım. Denize doğru bir baktım, hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ilerliyorlardı. Toplara baktım, bizim top meydanda. Öteki iki top toprağa gömülmüş. Bizim topun mataforası (mermiyi kaldıran vinç) kopmuş. Sonra o topun yanındaki gülleleri gördüm. Onlara bakarken o iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeğe başladı. Ali’ye seslendim; “Ali, çabuk yetiş, bana yardım et” dedim ve yürüdüm güllelere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. “Ne yardımı Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilir misin? Tam 215 okka (275 kilo) İki kişinin harcı mı onları namluya koymak?” dedi. Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, “Yüklen Seyit, gücün kuvvetin bende” diyordu. Ali’ye; “Ali, bu acılara dayanılır mı? Bana çok dokundu bu ya... Hani benim teğmenim, hani benim Mehmed çavuşum, hani benim Konyalı Ömer’im, hani 36 arkadaşım, neredeler onlar?” dedim ve Besmele çekip “Yâ Allah” deyip bir karakcak ettim güllenin birisini, amma havaya kaldır mışım. Ali bunu görünce “Yaşa Koca Seyit” dedi ve koşa koşa yanıma geldi. Namlunun içi ne mermiyi sürerken yardım etti gayrı. İyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım. “Ali, dedim, sen öndeki gemiye iyi bak” sonra da “Yâ Allah” deyip de bir ocakladım ona. Ali hemen “Vurdun Koca Seyit” diye bağıra düştü. Ben, “Sahi mi Ali, deme” deyip inanmıya inanmıya gözlerini o tarafa kaydırdım. Geminin olduğu yer de bir duman yayılıverdi. Biraz sonra duman dağılınca bir de gördük ki, gemi yanlamış, içinde bir telaş, bir tarafını su gömmeğe başlamış bile”

Edremitli Koca Seyit, tek başına ateşlediği top ile tek atışta tam isabet kaydederek, İngilizlerin Ocean zırhlısını sulara gömdü. O günün akşamı düşman donanması ağır zayiat vererek Boğaz’ı terkettikten sonra Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevad Paşa, gazileri tebrik için tabyalara geldi. Koca Seyit’in akıllara durgunluk veren başarısını duymuştu. Mecidiye tabyasına gelince ilk önce bu kahramanı görmek istedi. Yine Koca Seyit’in ağzından dinleyelim:
“Akşam geç vakit Cevad Paşa geldi yanımıza. Hem şehidler için gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve “söyle oğlum, mükafat olarak başka ne istersin?” dedi. Ben “Sağol Paşa baba, mükafatımı verdiniz, başka bir şey istemem” dedim. Cevad Paşa “Olmaz oğlum, se nin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler” diye ısrar edince bu defa ben “Çift tayın verirseniz memnun olurum” dedim. Paşa “Ne demek oğlum, sana çift değil, beş tayın bile azdır. Hemen bu günden itibaren verilsin” dedi. Birkaç gün çift tatın yedim, fakat herkese tek tayın verilirken çift tayın boğazımdan geçmedi, sonra kumandanlarıma söyledim tek tayın verin diye, tekrar tek tayın yemeye başladım.”

Seyit Onbaşı, Çanakkale Savaşından sonra Millî Mücadeleye de katıldı. Büyük Taarruzun üçüncü günü 28 Ağustos 1922’de yaralandı ve terhis oldu. 10 sene askerlikten sonra doğduğu yer olan Edremit’in Çamlık köyüne döndü ve kahramanlara yakışır bir tevazu içinde sade bir hayat sürdü. Kimseden bir lütuf, bir iltifat ve bir yardım beklemeden, meşe kömürü satarak geçimini temine uğraştı. 1939 yılında, yaşadığı zor hayat şartlarının neticesinde zatürreye yakalandı ve bu hastalıktan kurtulamayarak 50 yaşında hayata veda etti.



Sultan II. Murad Han, 12 Rebîulevvel 996 (10 Şubat 1588) günü bir tezkire çıkartarak: “Bu gece Server-i Kâinat, Mefhar-i Mevcûdât hazretlerinin dünyaya teşrif ettikleri gecedir. Ta’zîm ü ihtiram etmek gerektir” diyerek minarelerde kandiler yakılmasını emretti. Bu vesile ile camilerde ve mescidlerde mevlidler okundu, şenlikler yapıldı. Bu tarihten sonra her mevlid kandilinde aynı şenlikler, bütün Osmanlı Padişahları tarafından yapılmaya devam edildi. Önceleri Ayasofya’da yapılan merasimler, daha sonraları Sultan Ahmed Camii'nde yapılmaya başlandı. Halkın büyük rağbetine mazhar olan mevlid kutlamaları zamanla bayram şekliğine büründü. Bazı camilerde bu gecelerde minareler arasında mahyalar kurulurdu.

Padişahın da katıldığı Mevlid merasimlerinde, vezirlere, kadıaskerlere, ulemaya, büyük camilerin imamlarına vesair devlet erkanına davet yazıları gönderilirdi. Camilere resmi kıyafetleriyle gelen misafirler, kendilerine ayrılan yerlere otururlardı. Daha sonra teşrifatçıbaşı getirdikleri buhurdanlıkları yakarak önlerine koyarlardı. Bu sırada müezzinler Kur’ân-ı Kerim okurlardı. Daha sonra Padişah Hazretleri teşrif eder, bu da hünkar mahfilinin penceresinin açılmasıyla cemaate bildirilince herkes hürmeten ayağa kalkardı. Müezzinlerin “tarif” okumasından sonra Ayasofya ve Sultanahmed Camilerinin hatibleri vaaz verirler, bu arada misafirlere buhur ve şerbetler dağıtılırdı. Vaazdan sonra vaizlere darüssade ağası tarafından hil’atler giydirilirdi. Ardından birinci mevlidhan mevlid-i şerifin birinci kısmını okur, sonra hil’at giydirilirdi. İkinci mevlidhan mevlide başaldıktan biraz sonra Müjdecibaşı Mekke Şerifinden gelen mektubu sadrazama teslim eder, o da okuması için Reisülküttaba verirdi. Mektub, Padiaşha okunduktan sonra müjdecibaşı ile Reisülküttaba hil’atler giydirilirdi. Daha sonra Padişah, Peşkir Ağası vasıtasıyla Sadrazama Medine’den gelen huramayı ikram eder, o da bunları dağıtırdı. Üçüncü mevlidhan kürsüye çıkınca sadrazamın, vezirlerin, ulema ve diğer ileri gelenlerin önlerine şeker tabakları konulurdu. Mevlidhan kürsüden indikten sonra Padişah saraya döner, halk da dağılırdı. Ekseriya Sultanahmed camiinde yapılan bu merasimler, daha sonraki devirlerde Bayezid, Beylerbeyi ve Eyyübsultan camilerinde de yapılmaya başlandı. Sultan Abdülaziz zamanında Mevlid merasimlerine gidip gelirken Padişah için askeri merasim yapılmış, gece bütün resmi binalar aydınlatılmış, namaz vakitlerinde Tophaneden ve harp gemilerinden toplar atılmıştı. Sultan II. Abdülamid Han ise, Mevlid kandillerinde İstanbul’daki I. Ordu resmi geçit töreni yapardı. Şehzadeler ve veliahd Padişahın yanında yer alırdı. Gece ise Yıldız camiinde Mevlid-i Şerif okunurdu. Davetlilere gülsuları dökülür, Hacı Bekir Efendi'den alınan şekerler dağıtılırdı.



İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Elliot, büyükelçilik binasındaki odasının, çıkış kapısına hakim penceresinden dışarıya bakıyordu. Eski sadrazam, yeni Şûray-ı Devlet Reisi Mithat Paşa ile haberleşmelerinde aracı olan kişinin, hızlı adımlarla binadan çıkışını gözleriyle izlerken, dudaklarındaki gülümsemeye engel olamadı. Mesleğinin 35’inci yılını süren 60’lık kurt diplomata, son günlerde elde ettiği başarıların verdiği zevk, donuk mavi gözlerini adetâ canlandırmış, sinsi pırıltılarla doldurmuştu. İstanbul’da geçirdiği 9 yıl boyunca yürüttüğü çalışmalar, sonunda meyvesini vermişti. Bir takım devlet ricaliyle dost olmuş, İngiliz emellerine uygun yönetime bir türlü yanaşmayan padişahın tahtından indirilmesi yönünde, İngiltere hükûmetinin maddî, manevî her türlü desteğini bunlara sunmuştu. Yürüttüğü çalışmaları finanse etmek üzere 1875 yılı İngiltere bütçesinden tahsis ettirdiği 7 milyon İngiliz altınının işe yaradığı bir gerçekti.

Büyükelçi Sir Henry Elliot, önce en büyük rakibi olan Rus Büyükelçisi General Ignatiev’e yakınlık gösteren Mahmut Nedim Paşayı, çevirdiği entrikalarla 11 Mayıs 1876 günü sadrazamlıktan düşürmüştü. Gerçi beklediği gibi ondan boşalan yere Mithat Paşa getirilmemişti ama zararı yoktu. Onun yerine, 65 yaşındaki eyyamcı ve ürkek tabiatlı Mütercim Rüştü Paşa sadrazam yapılmıştı. Ama, padişahın düşürülmesinden sonra makam ve para va’dettiği iki paşadan biri serasker (savunma bakanı ve genel kurmay başkanı) ve diğeri devlet nazırı (bakanı) sıfatlarıyla kabineye girmişti. Bu ikili bir adım daha atmış, padişahın hocası Şeyhül islâm Hasan Fehmi Efendiyi de azlettirip yerine padişaha diş bileyen bir başkasını, Hasan Hayrullah Efendi'yi meşihat makamına getirtmişlerdi. Böylece padişahı tahtından indirecek dörtlü çete tamamlanmış, kabinede üye olarak yerlerini almışlardı. İngiltere’nin İstanbul Sefir-i kebiri Sir Henry Elliot son günlerde yaptığı bazı görüşmeler üzerine, beklediği sondan artık çok emindi. O yüzden, onun açısından padişahın tahttan indirilmesinin gerçekleşmesini beklemeye lüzum yoktu. Pencerenin önünden çekildi ve masasına oturdu. İngiliz hükûmetine göndereceği, Osmanlı Devleti hükümdarının birkaç gün içinde düşürüleceğini bildiren raporunu yazmaya başladı. Takvimler 26 Mayıs’ı gösteriyordu. Çetenin birinci adamı Hüseyin Avni Paşa, müşir (mareşal) rütbesinde, 55 yaşında bir askerdi. 1 yıl kadar önce seraskerlik de uhdesinde olmak üzere 14 ay müddetle sadrazamlık yapmıştı. Kendinden önceki sadrazam Şirvanizade Mehmet Rüştü Paşa'ya, Mithat Paşa ile birlikte daha o zamanlar padişahın tahttan indirilmesi hususunu açmıştı. Şirvanizade sadrazam olduktan sonra bu meseleden artık bahsetmez olunca, kendisini padişaha gammazlamış ve azlettirmişti. Sadrazam olur olmaz yaptığı ilk işlerden biri, Şirvanizade’yi Taif’te zehirleterek öldürtmek oldu. Fakat az sonra azledilmekten kurtulamadı. Çünkü hakkındaki rüşvet iddiaları ayyuka çıkmıştı. Daha sonra çeşitli desiselerle seraskerlik makamını ele geçirmiş, ancak saraydaki hizmetçi kalfa ve kızlarla ilişkisi ortaya çıkmıştı. Bu defa sadece azledilmekle kalmamış, rütbesi ve nişanları alınarak askerlikten tardedilmişti. Ama daha sonraları, o zamanlar yine sadrazam olan Mütercim Rüştü Paşa tarafından affedilmesi sağlanmıştı. Son olarak seraskerlikle birlikte sadrazamlığı da yakalamışken, yine rezil olarak azledilmesi, padişaha beslediği kinini daha da azdırmıştı. Hastalığını bahane ederek güya tedavi maksadıyla Avrupa’daki kaplıcalara gitmişti. Sir Henry Elliot, yazmakta olduğu rapordan başını kaldırdı. Şimdi tekrar serasker yaptırıp ordunun başına geçirttiği paşanın, Londra’da bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesi konusunda İngiliz bakanlarla fikir alışverişi yaptığı haberinin kendisine iletildiği günleri düşündü. Kendi kendine gülümsedi. Evet, evet...



Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, Sultan Mustafa ve Sultan III. Ahmed’in saltanat yıllarında defterdar olarak görev yapan Sarı Mehmet Paşa’nın yazdığı “Nesayıhü’l-Vüzera ve’l-Ümera” (Devlet Adamlarına Öğütler) kitabında, günümüz devlet adamlarına da ışık tutacak değerli öğütler bulunuyor:

-Devlet adamları, af veya cezalandırma söz konusu olduğunda iyice araştırıp, öyle uygulasınlar ve hiçbir zaman acele etmesinler.
-Kendilerine gösterilen saygıdan gurura kapılıp, büyüklük taslamasınlar.
-Hükümdarın özel mallarına ve köy halkı ile kamu mallarına karşı aç gözlülük etmesinler. Kanaatkâr olup, mahşer gününü düşünsünler ve Allah’ın kahredici gazabından çekinsinler.
-Serhad ağalıkları, dizdarlıkları ve alay beylikleri hak edenlere verilsin. Ölüm yahut azil gerektiren bir durum olmadıkça, bu kimseler keyfi olarak vazifeden uzaklaştırılmasın. Ayrıca, devletin ihtiyacı olmadıkça yeni memurlar alınarak hazineye yük olunmasın.
-Sadrazamlar, beş vakit namazı cemaatle evlerinde kılıp, kapılarını halka açsınlar. Mal toplama sevdasıyla halka karşı kötülük, zorlama ve eziyet yapılmasın.
-Kanuna göre yapılması lazım gelen işleri rüşvetle geri bırakıp, kanuna aykırı kötü bir işi işlemek kadar büyük bir günah yoktur. Devlet adamları, rüşvet gibi tedavisi zor hastalıklardan kendilerini koruyup, son derece titiz davransınlar.



Bu söz, Fransızlar’ın ünlü başkomutanı ve tarihin en önemli şahsiyetlerinden bir kabul edilen Napoléon’a ait. 1798 yılında Mısır’ın işgaliyle başlayan Fransız istila programı başarıya ulaşsaydı, kim bilir nerede nihayet bulacaktı. Başarıya ulaşsaydı diyoruz, çünkü Napolyon’un Doğu hakimiyeti hayali küçük bir Osmanlı kasabası önünde yok olup gitti. Bugün İsrail sınırları içinde bulunan Akka kasabası önünde. Kasabayı savunan komutan yetmişlik bir ihtiyar: Cezzar Ahmed Paşa ve Batılı tarihçilerin söz etmekten pek hoşlanmadığı bir hezimet. Sahi, Napolyon’u bilmeyen yok. Ama Cezzar Ahmed Paşa ismini kaç kişi biliyor? “Ey Mısır halkı! Ben buraya sizin haklarınızı korumak ve o hakları ihlâl edenleri cezalandırmak için geldim. Allah’a, onun Peygamberine ve Kur’an’a olan saygım Memlûkler’inkinden fazladır. Biz tüm müslümanların dostuyuz. Müslümanlara karşı savaş açılmasını isteyen Papa’yı mahvetmedik mi? Yüzyıllar boyunca (Allah razı olsun) Padişah Hazretleri’yle dost, onun düşmanlarıyla düşman olmadık mı? Herkes padişahım çok yaşa diye bağırsın! Onun müttefiki olan Fransız ordusu da çok yaşasın! Memlûkler’e lânet olsun! Halka mutluluk gelsin!”

Bu sözler Napolyon imzasıyla Arapça yazılı olarak, Fransızların 21 Temmuz 1798’de Kahire’ye girmesinden sonra her köy ve kasaba duvarına asılan bildirilerde yer alıyordu. Sinsilik ve ikiyüzlüğün yeni bir örneği olan bildiride, güya Fransız ordusu Memlûk Beyleri’nin nüfuzunu sona erdirmek maksadıyla gelmişti. Fransızlar güya halis müslüman ve İslâm padişahının halis dostu idiler. Güya Allah’ın evladı ve ortağı bulunmadığına inanıyarlardı. Hristiyanlığın teslis akidesine ters düşen bu son ifade, müslümanların dini hislerini istismar yolunda, ne derece yalana baş vurulduğunu göstermekteydi. Kimdi bu Fransızların iki yüzlü ve sinsi politikasının son mimarı Napolyon? Fransa’nın genç yaşta general olan bu ihtilalci subayı, aslen İtalyan’dı. 24 yaşında yüzbaşılıktan generalliğe yükselmişti. 27 yaşında orgeneral rütbesiyle Alman ordularını yenince şöhreti dünyaya yayıldı. Avrupa’nın Sezar’dan sonra yetiştirdiği en büyük komutanı olarak kabul edilen Napolyon, “dünya imparatorluğunu merkezi” dediği İstanbul’a gelerek Osmanlı ordusunda görev almak istemiş, fakat bu arzusuna kavuşamamıştı. Bu amaç için pasaportu bile hazırlanan Napolyon, kardeşi Josef’e, “istersem hükümet beni Osmanlı’ya iyi bir maaş ve parlak bir sefir rütbesiyle göndermeye hazır. Orada büyük Osmanlı’nın topçularını düzenlemek benim görevim olabilir” diye yazmıştı. Bu ilginin altında yatan, tabii ki öncelikle Fransız çıkarlarıydı. Akdeniz ve Ortadoğu’da İngiltere ve Rusya’nın güçlenmesini önlemek, bilhassa Mısır üzerinden Hindistan sularında stratejik üstünlüğünü artırmak isteyen İngilizler’e engel olmak. Böylece Fransa’nın ekonomik, siyasi ve askeri çıkarları korunacaktı.



Kanuni’nin esaretten kurtardığı Fransız kralı François ölmüş, yerine geçen II. Henri de, Alman tehdidine karşı Osmanlı himayesinin devamı için İstanbul’daki büyükelçisi Gabriel d’Aramon’u vazifelendirdi. D’Aramon, 1 Şubat 1553 günü Fransa kralı adına Osmanlı devleti ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, tarihte benzeri görülmemiş bir sözleşme niteliğindeydi. Fransızlar, Osmanlı yardımına karşılık senede 300.000 altın ödemeyi taahüd ediyorlardı. Ancak bu para ödeninceye kadar Fransız donanması Osmanlıların elinde rehin kalacaktı. II. Henri, Kanuni Sultan Süleyman Han’ı Avrupa’nın tek imparatoru olarak tanıyor ve kendisinin de onun himayesinde olduğunu kabul ediyordu. Ayrıca gönderdiği mektupta da şöyle diyordu:

“Şu anda Fransa’nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden ümidi de yoktur. Ancak, bundan önce de birçok defa padişah hazretlerinin yrdımlarını görmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yaparlarsa, Fransa buna ebediyyen minnetkar kalacaklar ve Osmanlı cömertliği bir defa daha cihana nam salacaktır. Bu yardım, padişah hazretleri için bir hiç mesabesindedir”
Anlaşmanın imzalanmasından 4,5 ay sonra, 15 Haziran 1533 günü Turgut Reis, 45 parça gemiyle Akdeniz’e açıldı. Baron de la Garde kumandasında bir Fransız filosu da onun emrinde idi. Turgut Reis, Temmuz başında Modon’a gelerek Kaptanıderya Sinan Paşa’nın gemileriyle birleşti. Osmanlı gemileri Sicilya açıklarına geldiğinde Fransız gemilerinin de gelmesiyle 150 parçayı bulmuştu. Sonunda 17 Ağustos günü Korsika adası fethedildi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
18 Ağustos 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter