Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


I. Balkan Harbi sırasında Osmanlı Ordusu, İttihatçıların orduya siyaseti sokmaları ve subayları fırkalara ayırmaları neticesinde yenilerek devamlı geri çekiliyordu. Nihayet Edirne düşman eline geçince Osmanlı birlikleri Çatalca önlerinde savunmaya geçtiler. Yunanlılar deniz yoluna, Bulgarlar demir yoluna hakim olmuşlar, Osmanlı birliklerinin anavatanla ilişkisi kesilmişti. Oldukça zor durumda kalınmıştı.

İşte bu kötü haberler Sultan Reşad’a geldikçe üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor, İstanbul’un tehlikeye girmemesi için çareler arıyordu. Nihayet etrafındakilere fikrini açıkladı:
-Ben Sancak-ı Şerifi elime alıp bizzat cepheye gidiyorum. Asker, padişahlarını başlarında görünce büyük bir şevkle düşmana saldırır ve ilerlemelerini durdurur.
Harbiye Nazırı Nazım Paşa bunu haber alınca hemen padişaha gelerek:
-Bu kış mevsiminde cepheye gidip de ne yapacaksınız padişahım? Çamur deryasından çıkılmaz. Hayvanların ayağı, arabaların tekerlekleri hep çamura gömülür, deyince Sultan Reşad:
-Paşam! Düşman buraya kadar hep asfalt yollardan mı geldi? cevabını verdi.
Fakat neticede padişahın çok yaşlı olmasından dolayı devlet ileri gelenleri onun cepheye gitmesini doğru bulmadı ve İstanbul’da kaldı. Daha sonra toparlanan Osmanlı ordusu, tekrar hücuma geçerek Edirne’yi geri aldı.



Osmanlı’nın şanını, sadece harp meydanlarında değil, diğer sahalarda da yüceltenlerden biri de cihan pehlivanı Filiz Nurullah idi. Avrupalıların “fevkalbeşer” insanüstü dedikleri bu koca adam, daima geçim sıkıntısı çekiyordu. Çünkü çıktığı minderlerde hiçbir güreşçi onu mağlup edemiyor, bu yüzden kimse de onunla güreşmek istemiyordu. Güreş yapamayınca da parasız kalıyordu. 1894’de Koca Yusuf ile birlikte gittikleri Paris’te önüne gelen bütün güreşçileri en çok on dakika içinde yenerek büyük bir nam kazandı. Bu yüzden güreş organizatörleri onu başka güreşlere sokmadılar. İvan adında bir Rus güreş organizatörü, onu Rusya’ya götürdüğü takdirde ilgi toplayıp büyük paralar kazanacağını düşündü ve İstanbul’a geldi. Filiz Nurulah’ı buldu ve ona Rusya’da güreşler yapmasını teklif etti. Ayrıca, hiçbir Türk güreşçisinin Rusya’ya gitmeyeceğini zannederek, onu teşvik için dedi ki:
Türk pehlivanları her nedense Rusya’ya gelmeye korkuyorlar. Herhalde orada çok iri ve kuvvetli güreşçilerin bulunduğunu bildikleri ve onlara yenileceklerinden korktukları için gelemiyorlar.
Filiz Nurullah, onun bu sözlerine sinirlendi ve:
-Tehey be! Yusuf Ağa geçen sene Moskofun en iri pehlivanlarını Frengistanda bir elde yendi be. Onları çoban çamaşırı gibi hepten büküverdi be!
İvan sinsi sinsi sırıttı:
-Bizim iri pehlivanlarımız başka memleketlere gidemezler. Asıl pehlivanlar Rusya'dadır.
-A be neden başka memeketlere gidemezlermiş be?
-Çar hazretleri bırakmazlar...
-Bre o da kimmiş be?
-Çar bizim padişahımızdır. O ne derse olur!
-Tehey be! Moskof’dan padişah olur muymuş be?
Bu sözler Filiz Nurullah’ın nasıl bir millî ruha, inanç ve imana sahip olduğunu göster mektedir. Padişahın mukaddes bir varlık olduğuna ve dünyada ondan daha büyük kimse bulunamayacağına iman etmişti. Rus’un ısrarları sonunda Moskova’ya da gitti ve orada en meşhur Rus güreşçilerini birer birer tuş ederek İstanbul’a döndü.



1853 senesinde Rus ordusu, Tuna kıyısındaki Silistre kalesini kuşatmıştı. Buraya yardım için memleketin her tarafından akın akın gönüllü geliyordu. Bunlar arasında Aydın’ın tanınmış efelerinden 100 kişi ile Isparta eşrafından birçokları vardı. Gelenlerden en çok dikkat çeken biri de 7 yaşında, mükemmel silahlanmış bir çocuktu. Kale kumandanı bu çocuğa hayretle bakarak:
-Bu kimdir? diye sordu.
Babası selam vererek öne çıktı ve:
-Oğlumdur efendim. Moskofa karşı harp açıldığını duyunca bir türlü yanımdan ayrılmadı. Din ve devlet uğrunda ölmeye geldi.
Bu sahne bütün askerlerin gözlerini yaşarttı. Kumandan çocuğu okşadı. Harp başladıktan sonra bu Anadolu çocuğu babasının yanından ayrılmadı ve onunla beraber savaştı. Hatta bir hücumda babası esir düşerken onu kurtarmağa muvafak oldu.



Sultan Abdülhamid Han’ın son senesinde İttihad ve Terakki Partisi iktidarı ele geçirince, halkı padişah aleyhine çevirmek ve kendi partilerine üye yapmak için çalışmalara başladılar. Bunlardan Dr. Nazım, Aydın’a giderek, tütün tüccarı sıfatıyla beldenin ileri gelenleriyle görüşüyordu. Bu arada meşhur efelerden Çakıcı Mehmed Efe’nin yanına da gitti. Sohbet esnasında Efe’ye:
“Sultan Abdülhamid devlete hainlik ediyor. Bilhassa ortalığı hafiyelerle doldurdu. Bunların hemen dağıtılması lazım” demesi üzerine Efe, Nazım Bey’e dönerek:
“Padişah memlekete hainlik etmez. Hafiye işine gelince, ben bir eşkiyayım. Dağda geze bilmem için jandarmaların hareketlerinden haberdar olmam lazım. Bu köylerde benim yirmiden fazla hafiyem var. Eğer onlar olmasa ve bana zamanında haber iletmeseler, bir gün bile bu dağlarda dolaşamam. Benim gibi bir eşkiyanın hafiyeye ihtiyacı oluyor da bu devletin padişahının niçin olmasın? Onun da hafiyeleri olmasa, bir gün bile bu devlet ayakta kalamaz. Bana böyle münasebetsiz laflar etmeyin ve derhal burayı terkedin” diyerek Nazım Bey’i kovdu.



1854 senesi kış aylarında Silistre kalesini muhasara eden Ruslar, bir avuç Osmanlı askeri karşısında zor durumlara düşmüşlerdi. Ağır kış şartlarında erzakları tükenmiş, çoğu açlık ve soğuktan kırılıyordu. Zabitlerine:
-Açız!... ekmek, ekmek... diye bağırdıklarında,
Zabitler:
-İşte kale... zaptedin, orada karnınızı doyurun... diye cevap veriyorlardı.
Nihayet aç kalan Rus askerleri Osmanlı siperlerine yanaşarak:
-Ekmek... diye cılız ve sararmış ellerini uzatıyorlardı. Osmanlı askeri de asil ruhlarını isbat etmek için süngülerinin ucuna ekmek takıp Rus siperlerine uzatıyorlar ve kanlarına susamış olan Rusların aç karınlarını doyuruyorlardı. Bu iyiliklerine Rusların verdiği cevap ise şu oldu:
Şehri zaptedemiyeceklerini anlayınca yağlı paçavraları ateşe verip, şehre fırlatarak yangınlar çıkardılar. Bu yangınlar bir felaket halini aldı. Tam bu sırada gelen bir derviş:
-Ey Müslümanlar korkmayın!... Moskof Kadir gecesi kaçacak, Müslümanlar muzaffer olacaktır, diyerek askerin maneviyatını arttırdı. Hakikaten ertesi gün Kadir gecesiydi ve Ruslar bütün ağırlıklarını alarak, Silistre muhasarasını bir müddet için bırakıp, mağlup bir vaziyette gittiler. Silistre müdafileri de kale burçlarından ezanlar okuyarak zafer şenlikleri yaptılar.



18. Yüzyılda, Osmanlının teknolojide Batı’dan geri kaldığını görerek, dinin emrini yerine getirmek için Batı’daki gelişmeleri memleketlerine getirmek istediler. Buna ilk öncülük yapan, Sultan Üçüncü Ahmed Han idi. Padişahın, Lâle Devrindeki idârî, sosyal ıslâhat ve mîmârî yenilik lere orduyu da ilâve etmesi, ilimden irfandan uzaklaşmış, her türlü rezaletin hakim olduğu Yeniçerileri telaşlandırdı. Yeni tarzda teşkil edilecek nizâmi ordu için Fransa’dan mütehassıslar getirtilerek Üsküdar’da bir kışla kurdurulması, bozulmaya yüz tutmuş Yeniçeri leri ve yenilik leri yanlış anlayanları ve Osmanlı Hânedânı düşmanlarını harekete geçirdi.

Yönlendirmeye, kışkırtıcılığa müsait olan Patrona Halil ve avânesi, teşvikler üzerine 1730 yılı başından îtibâren isyân hazırlıklarına başladı. Sonbaharda, devlet adamlarının merkezde bulunmadıkları, Bâbıâlî’nin tâtil olduğu bir günü beklediler. Sultan Üçüncü Ahmed Hanın İran Seferine Hareket etmek üzere Üsküdar’da, devlet adamlarının da tâtil dolayısıyla yerlerinde bulunmaması isyancıların işini kolaylaştırdı. İsyana, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, 300 kadar kuvvetle karşı koymak istediyse de, kardeş kanı dökülmemesi için geri çekildi. Yeniçeri Ağasının geri çekilişi âsîlere güç verdi. İstanbul Kaymakamı Mustafa Paşa, isyânı haber alır almaz, hadiselerden pâdişâhı haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamları İstanbul’a geldiler. Lâle Devrinin barış, sükûn ve huzûruna alışan devlet adamlarının uzun görüşmeleri ve kardeş kanı dökülmesini istememeleri, isyâncıları daha da cesaretlendirdi. Âsîler 30 Eylül’de liste yapıp, 41 kişinin kendilerine teslimini istediler. Listede; Sadrâzam Dâmâd İbrâhim Paşa, Kaptan-ı deryâ ve İstanbul Kaymakamı Mustafa Paşa, Sadâret Kethüdâ sı Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm Abdullah Efendiyle otuz yedi kişinin daha isimleri vardı. Sultan Ahmed Han, âsîlerin istediği şahısları vazifeden alıp, İstanbul’dan uzaklaştırarak, hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirliğe Silâhtar Mehmed Paşa tâyin edildi. Dâmâd İbrâhim Paşa, âsîlerin eline geçince, Kaymakam Mustafa ve Mehmed paşalarla berâber hunharca öldürüldüler. Sonra da padişaha yöneldiler. Sultan Ahmed Han tahtını; katliamların önüne geçmek için yeğeni Şehzade Mahmûd’a bıraktı. Birinci Mahmûd Han, 15 Kasım 1730 târihinde Patrona Halil ve avânesini imhâ ettirip, İstanbul’da âsâyişi yeniden sağladı. Devlet kademelerine tâyinlerde bulunup, isyâncılardan eser bırakmayarak, devletin otoritesini tesis etti. Fakat, devlet bu isyandan büyük zarar gördü. Moraller bozuldu, idareciler ciddi bir şekilde yeniliklere yönelmek ten korktular.



On sekizinci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti içte ve dışta çeşitli düşmanlarla mücâdele ediyordu. 1789 Fransız ihtilâlinden sonra Avrupa’da meydana gelen olaylar Osmanlı ülkesini etkilemedi. Hattâ Sultan Üçüncü Selim Han “Nizâm-ı Cedîd” adı ile askerî, mülkî, idârî, ticârî, içtimâî ve siyâsî bir dizi ıslâhât teşebbüslerine girişerek devlete yeni bir hayâtiyet ve canlılık getirdi. Bu durum Rusya, Fransa ve İngiltere’nin hoşuna gitmedi. Çünkü bunlar, Osmanlı Devletinin toparlanmasını istemiyorlardı. Bunun için Selim Hanın kurduğu modern Nizâm-ı Cedîd ordusunu istemeyen Yeniçeriler ile menfaatperestleri ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyen hâinleri harekete geçirdiler.

Akka mağlubiyetini bir türlü unutamayan Fransızların İstanbul Sefîri Sebastiani’nin teşvik ve Selânikli dönme Sadâret Kaymakamı Köse Mûsâ’nın tahrikleriyle âsîler ayaklanmaya hazır hâle geldiler, Haseki Halil Ağa’nın parçalanarak öldürülmesiyle isyân başlatıldı. Kabakçı Mustafa’yı lider seçtiler. Kabakçı Mustafa yıllarca Balkanlarda dolaşmış, Rusya’da ihtilal eğitimi almış profesyonel bir ihtilalciydi. Böylece Türk tarihinde profesyonel ihtilaller devri başlıyordu. Sultan Üçüncü Selim Han, Müslüman kanı dökülmesini istemedi. “Bu işlere sebep, benim hilmimdir (yumuşak huylu olmamdır)!” demesi üzerine, Köse Mûsâ âsileri teskin edeceğini ifâde ederek Nizâm-ı Cedîd askerlerinin kaldırıldığı hakkındaki fermanı çıkarttı. Kararın hemen ardından Köse Mûsâ harekete geçti. Çardak ve Unkapanı İskelesine gelen âsîler, Yeniçeriler ile birleşip, Nizâm-ı Cedîd taraftârı devlet adamlarını katlettiler. Daha sonra Pâdişâhı da istemiyoruz diye bağıran âsîler, 29 Mayıs 1807’de Sultan Üçüncü Selim Han’ı tahttan indirip, yerine Sultan Dördüncü Mustafa Han’ı geçirdiler. Bütün ilerlemeler, yenilikler durduruldu. Kabakçı Mustafa Turnacıbaşılık pâyesiyle Boğaz’a tâyin edildi. Hükûmet işlerinde nüfûz sâhibi oldu. Ancak bu çok kısa bir zaman sürdü. Temmuz 1808’de Boğaz’daki evinde öldürüldü. Fakat bu isyanın bedeli ağır oldu devlete. Devlet, koskoca elli sene kaybetti. Teknolojik yarışta, Batıya yetişmek artık hayal oldu.
Buna rağmen yeniliklere devam edildi. Fakat, Batılılar Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek; onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışmaya devam ettiler. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler, tüccarlar, bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ederek, bölücülük yaparak ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak Osmanlıları tarih sahnesinden silmek istediler. Okumak, ilim irfan sahibi olmaları için Avrupa’ya gönderilen Türk gençlerinin beyinlerini yıkayarak, bedeni Türk; fakat düşünüşü, anlayışı ve yaşayışı itibariyle tam bir Avrupalı haline getirdiler. Osmanlı Padişahları ve Osmanlı elitleri, örf ve âdeti muhafaza ederek, Batı’nın sadece teknolojisini almak istiyorlardı. Fakat beyni yıkanmış Batı hayranları teknolojiyi değil, Batı’nın rezaletlik lerini getirdiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter