Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan I. Mahmud devrinde Ruslarla yapılan bir savaşta, Celveti dervişlerinden Molla Mehmed esir düşer. Diğer Osmanlı esirleriyle birlikte cephe gerisine götürülür. Bir müddet sonra esirler bir meydan da ictima edilir. Rus kumandanı General Plotanof, esirleri tek tek süzerken, Derviş Mehmed’in önünde durur. “Sen kimsin, hünerin nedir, ne iş yaparsın” gibi sorular sormaya başlar. Tercüman tarafın dan Derviş Mehmed’e izah edilen sorular üzerine: “Ben Hazret-i Üftade dergahının dervişiyim ve o varlığa bağlıyım. Celvetiye müntesibi olanlar suda boğulmazlar ve ateşte yanmazlar.” Şeklinde cevap verir.

Bu söze alaylı bir kahkaha atan kumandan, “Ateşte yanmadığına ve suda boğulmadığına göre kazanda da pişmemen gerekir” der. Derviş Mehmed buna karşılık: “Pişmemişler Celveti olamazlar. Biz elhamdülillah pişmişiz. Tekrar pişmeyiz. Fakat sizin ulularınızdan bu mertebede bir kimse var mıdır?” diye sorar. Bunun üzerine Rus kumandanı, yanında bulunan Başpiskoposa dönerek: “ Bizde de bunun gibi manevi olgunluğa erişmiş kimseler var mıdır?” der. Başpiskopos: “Bizde de böyle altı tane papaz vardır” der. Kumandan, hemen o papazları çağırtır ve meydana yedi tane büyük kazan kurulur. İçine su doldurulan kazanların altlarına odun yığılarak ateşlenir. Sonra da Derviş Mehmed ile papazlara kazanlara girmeleri söylenir. Aradan saatler geçer. Kazanların kapakları kaldırıldığında papazların tamamen haşlanmış, hatta erimiş olmasına rağmen Derviş Mehmed, Rus kumandanı ve askerlerinin şaşkın bakışları arasında sapasağlam kazandan çıkar. Ne söyleyeceğini bilemeyen Rus kumandanı Derviş Mehmed’i serbest bırakır.



Hayatı denizlerde su üstünde geçen Barbaros Hayreddin Paşa; dinine bağlı, kâmil bir müslümandı. Geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur’an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder, kalan kısmında da istirahate çekilirdi.Rumca, İtalyanca, Arapça, Rusça, İspanyolca gibi dilleri çok iyi konuşurdu. Oniki sene şeref ve zaferlerle Osmanlı’ya hizmet eden Kaptân-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile, İstanbul’un muhtelif semtlerinde hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırarak, gelirlerini hayır kurumlarına ve kurduğu medresede kalan öğrenci ve muallimlerin masraflarına tahsis etti.

Vasiyetine göre 30 büyük harp gemisini ve en seçkin 800 esirini Kanuni Sultan Süleyman’a, servetinin bir kısmını Beşiktaş’taki cami, türbe ve başka hayrâtının bakım ve vakıflarına ayırmış, bir kısmını akrabalarına paylaştırmış, ayrıca yaşı 15’i geçen bütün erkek ve kadın esirlerini, hepsinin hayat boyu geçimlerini temin ederek azad etmiş ve ölümünde fakir ve muhtaçlara büyük ölçüde sadaka verilmesini istemiştir. Nihayet 4 Temmuz 1546’da, 80 yaşına yaklaştığı halde İstanbul’da Beşiktaş’taki sarayında ebedî ahiret yurduna göç etmiştir.Cihadla geçen uzun bir ömür... O, yaşadıkları ve geride bıraktıklarıyla müslüman ümmeti için gerçek bir numunedir. Yabancı ülkelerin kralları kendisine tahtlar, taçlar, servetler teklif ettiği halde o bunlara hiç iltifat etmemiş, hayatı boyunca Allah ve Resul’ünün rızâsı ve hoşnutluğunu kazanmak için gayret sarfetmiştir. Hazret-i Allah’ın sevgililerinden bir tanesine mânen “Barbaros’a benziyorsun” buyurulduğunu öğrendiğimiz zaman, ona olan muhabbetimiz ve hayranlığımız bir kat daha artıyor.



Sultan I. Mahmud Han, bütün saltanatı boyunca devam eden İran, Rus, Avusturya muharebelerini değerli kumandanları ile idare etti. Bilhassa hayatı muvaffakiyetlerle dolu Hekimoğlu Ali Paşa gibi yetişkin ve tecrübeli vezirleri, sadarette ve ordu seraskerliklerinde kullanarak muvaffak oldu. Sultan Mahmud Han hizmet edenleri takdir edip, kıymetli vezirlerini ufak tefek kusur ve hataları ve hatta mağlubiyetleri yüzünden derhal azil ve sair suretle cezalandırmaz ve hatalarını tashih için kendilerine imkan tanırdı. Bağdat Valisi Ahmet Paşa, İran seferleri dolayısıyla salahiyeti haricinde, izin almadan devlet tevcihatını istediği gibi yapması sebebiyle buradan alınarak Rakka valiliğine tayin olunmuştu. Bunun üzerine korkarak katledileceği vehmine kapılan Ahmet Paşa, Veziriazam Hekimoğlu Ali Paşa’ya mektup yazarak korkusunu bildirdi ve yardımını istedi. Ali Paşa bu mektubu Padişaha arzedince, Sultan Mahmud kendisine şunları yazdı:“Sadrazam tarafına gönderdiğin mektubun manzar-ı hümayunum olup, bazı fikir lere sahip olduğun anlaşılmıştır. Sen bu kadar zamandan beri seraskerlik ve tevcihat ile istediğini yapmış olmana rağmen, bundan sonra senden üstün başarılar ümid edilerek, bu hataların affolunmuştur.”Bu ferman ile Sultan Mahmud Han, Ahmet Paşanın hizmetlerini takdir ettiğini ve ufak tefek bir kusur ile en ağır cezanın verilmeyeceğini bildirerek kendisini rahatlattı.



Tesbit edilen günden iki gün önce sarayda İncili Köşk’ün önün de bulunan alana sadrazam için bir otak, şeyhülislam için bir oba, nakibü’l-eşraf ve sadreyn efendiler (Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri) için de obalar. Yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’l- küttab efendi ve çavuşbaşı ağa için çerkeler, müteferrikalar ve diğer görevliler için de on beş kadar çadır kurulup döşenmek üzere mehterhaneden gönderilir. Matbah emini ağa tarafına da yemek hazırlaması için iki–üç gün önceden tenbih edilir. Tayin edilen günden bir gün önce adı geçen zevat belirtilen vakitte sarayda kurulu çadırlarında davetiyeleri ile hazır bulunmaları için çavuşbaşı ağa tarafından davet olunurlar. İstanbul’da bulunan vezirlerin de bu törene davet edilmeleri mu‘tad dır. Davetlilerin hepsi mevsim gereği erkan samur kürk, âdi destar (sarık) ve divan bisatlı (tören eğerli) atlarıyla, ulemâ büyük merasim elbiseleri ile, selimî erbabı selimîleri ile, mücevveze erbabı da alay için mücevvezelerini beraberlerinde getirmek üzere yazılır. Gedikli müteferrikalar ve çavuşların mücevveze ve erkanlarıyle mevcut olmaları tenbih olunur. Dua için ancak Ayasofya şeyhi davet edilir.

Sultan Selim bed’i Besmele buyurdukların da yirmi kadar kapıcıbaşı ağalar da alay için davet edilmiş. Sadrazam, mevsimlik erkan kürkü, adi destarı, divan eğerli atı ve kapı takımıyla sadaret makamından binip Bab-ı Hümayun’dan girip hastalar kapısından İncili Köşk’ün yakınında bulunan otağa teşriflerinde bütün zuama (zeamet sahibleri) ve yeniçeri ağası, defterdar efendi otağ önünde rütbelerine göre selama hazır bekledikleri halde otağa iner. Şeyhulislam, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıasker leri, yeniçeri ağası ve defterdar efendi -İncili Köşk’e- davet olunur. Darussaade ağası da oraya daha önce geldiğinden bu misafirlere Eski Saray teberdarları tatlı ve kahve ikram ederler. Bu ikramlar devam ederken sofra da hazırlanırdı. Sadrazam, şeyhulislam ve darussaade ağası bir sofrada, yemek yerken, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri ile Ayasofya şeyhi kendi obalarında, yeniçeri ağası, defterdar, reisül küttab, çavuşbaşı ve tezkireci kendi çerkelerinde yemeklerini yerlerdi. Aynı şekilde zuema ile müteferrikalara kendi çadırlarında pilav ve zerde ikram olunurdu. Yemekten sonra padişahın İncili Köşk’e geleceği haber verilince sadrazam kallavî kavuk ve erkan kürkünü giymiş olarak, şeyhulislam başında örfü (ulemaya has büyük kavuk) ve makam kürkü (ferve-i beyza) ile ulema da aynı şekilde örfleri ve erkan kürkleriyle, yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa selimî kavuk ve erkan kürkleri ile diğerleri mücevvezeleriyle sadrazamın otağı önünde padişahı selamlamak üzere dizilirler. Padişah görülünce maiyyetinde bulunan ağalar hızlıca hareket ederler. Buna mukabil yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa yürüyerek padişahı karşılamağa giderler. Sadrazam ise on beş yirmi adım kala padişahı karşılayıp huzurda eğilince çavuşlarda alkış ederler. Şeyhulislam ise hünkarı binek taşında selamlar. Binek taşın da sadrazam padişahın atını tutarak inmesine yardım eder. Çavuşlar bu sırada tekrar alkış ederler. Silahtar ağa hünkarın solundan yürüyerek padişah kasra girip oturur. Ondan sonra hünkarın izni ile bütün süvariler ve hazırlanmış olan alay hareketle hastalar kapısından orta kapıya varılınca atlardan inilip yaya olarak babüssaadeye ulaşılır. Burada sadrazam ve şeyhülislam efendi ve sairleri rütbelerine göre kapıcıbaşıların oturdukları uzun sofada oturarak şehzadeyi beklemeğe başlarlar. Çeyrek saat sonra şehzade hazretleri destarında (sarık) sorguç ve beyaz–siyah kaplı kapaniçe (elmaslı samur kürk) ve mücevher rahtlı (eğerli) atıyla göründü. Yanı başında darussaade ağası selimî, hazinedar ağa ise kallavi kavuğu ile ona refakat ediyordu. Sağında, solunda, ve önündeki musahib ağaların da başında selimî kavuk vardı. Önde giden lalaların başı üstünde al telli, çekme örtülü rahle ile Mushaf-ı Şerif taşınıyor du. Bu şekilde babüssaadeden çıkan şehzade için nakıbüleşraf önce dua eder. Duayı müteakip sadrazam, ulema ve saire şehzadenin elini öper. Hepsi birden rütbe sırasına göre yürüyerek orta kapıya gelinir. Atlı müretteb alay, maiyyetindeki peykan (atın yanında koşarak giden asker) ve üzengi solakları ile aynı şekilde hastalar kapısından geçerek İncili Köşk’ün binek taşına gelir. Buraya varılınca alayda yer alan görevliler çabuk davranıp selam vaziyeti alırlar. Babüssaade’den binek taşına kadar olan mesafede arkadan gelen musahib ağalar etrafa çil para saçarlar. Binek taşında sadrazam, şehzade Selim’i kucağına alıp padişahın huzuruna götürerek el öptürür ve hünkara yakın bir yere oturtur. Bu sırada hakanın emriyle nakibüleşraf tekrar bir dua daha eder. Padişah oturulmasını işaret edittiği zaman sadrazam, şeyhülislam, nakibüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri, Ayasofya şeyhi ile padişahın birinci ve ikinci imamları oturur. Yeniçeri ağası, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı, birinci ve ikinci tezkireciler ile mektubçu ve teşrifatçı ise ayakta dururlar. Padişahın minderine yakın bir yere iki ihram serilip üzerine de rahle konur. Ondan sonra sadrazam şehzade Selim Efendi’yi kucağına alıp serilen ihram üzerine getirirken padişah hariç herkes ayağa kalkar. Şeyhülislam tarafından- şehzadeye ilk pratik ders gösterildikten sonra şeyhülislam ve Ayasofya şeyhi tarafından ayrı ayrı dualar edilir. Hünkar müezzinleri ise yüksek sesle âmin! derler. Merasim sonunda alimlerden başkası dışarı çıkarlar. Padişahın huzurunda giydirilmesi gereken aşağıda yazılı kürkler giydirilir. Eskiden beri gelenekleşmiş olduğu üzere Ayasofya şeyhine, teşrifatçı efendi ye, halifeye ve kesedara atıyyeler verildikten sonra hünkar dışarı çıkar. Sadrazam otağında ise yeniçeri ağasına, defterdar efendiye ve saireye ruznamçe defterinde yazılı olduğu şekilde hil’atler giydirilir. Arz ve takdim olunması âdet olan hediyeler darussaade ağası aracılığı ile arz ve takdim olunur. Giydirilmesi gereken bir kısım hil’atler ise darussaade ağasının huzurunda giydirilir. Yine sadrazam tarafından verilmesi âdet olan atıyyeler teşrifatçı aracılığıyla hak sahiblerine verilir. Şehzade, padişahın izniyle tekrar ata bindirilip alay ile getirildiği şekilde orta kapıya kadar götürülür. Orta kapıda, kubbeye yakın harem kapısında attan indirilen şehzade Selim Efendi selamlanır. Herkes de işine- gücüne döner.



13 Haziran 1913 Çarşamba günü saat 11.oo sıralarında Sadrazam ve Hariciye Nazırı Mahmud Şevket Paşa, bugün İstanbul Üniversitesi Merkez Binası olarak kullanılan, o zamanki Harbiye Nezareti binasından makam otomobiline binip Babıâlî’ye gelirken, Bâyezid meydanını geçip Divanyolu’na vardığı bir sırada “Sakalar Çeşmesi” denilen yerde kalabalık bir cenaze alayı yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Tam bu sırada, tamir bahanesiyle yolun kenarına park etmiş başka bir otomobilin içinde ve dışında bulunan yedi kişi hemen tabancalarıyla ateş etmeye başladılar. Bunlar, Topal Tevfik Çerkes Ziya, Nazmi, eski Bahriye Yüzbaşısı Şevki, Teğmen Mehmed Ali, Gelenbevî Mektebi Başmubassırı Abdullah Safa ve Abdurrahman adlı kişilerdi.

Bu hareket, 23 Ocak 1913 Perşembe günü yapılan, İttihad ve Terakki Partisini bir dikta halinde iktidara ve Mahmud Şevket Paşayı da Sadrazamlığa ve Harbiye Nazırlığına getirip, tarihe “Babıâlî Baskını” diye geçmiş olan hadiseye kanlı bir cevaptı. Diğer bir görüşe göre de, artık Mahmud Şevket Paşa’dan kurtulmak isteyen İttihad ve Terakki’nin gizli bir tertibiydi. Mahmud Şevket Paşa ilk anda yanağından yaralandı. Yaveri İbrahim bey ise hemen öldü. Başyaver Eşref Bey ile Paşanın uşağı Kazım Ağa dışarı fırlayıp tabancalarıyla karşılık vermeye başladılar. Bu kargaşa arasında Topal Tevfik Mahmud Şevket Paşanın yanına kadar sokulamyı başarıp kafasına dört kurşun daha sıktı. Suikastçiler bu karışıklıklardan faydalanıp otomobillerine binerek kaçtılar. Ertesi yakalanan suikastçiler ve onlara yardım ettiği iddia edilen muhaliflerden üç kişi, Divanı harpte yargılanarak idama mahkum edildiler ve hemen Sultanahmed meydanında halkın gözü önünde asıldılar.Bu suikastin akabinde Said Halim Paşa yeni hükûmeti kurdu. Bu hükûmette İttihadcılar ağırlıktaydı. Bilhassa Talat Bey, dahiliye vekilliğine getirilerek, kendilerine muhalif gördüğü kimseleri tutukladılar. Bu suikast bahanesiyle ilk anda 350 kişi tutuklanarak Sinop kalesine hapsedildi. Bundan sonra memlekette İttihad ve Terakki diktası başladı.



Hicrî 915 senesinin Rebiülahir ayının 25. Salı gecesi (l4 Agustos l509) Memaliki-Rûm denilen Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve havalisinde başlayıp 45 gün şiddetle devam eden depremde halk, iki ay kadar dışarda çadır ve örtüler altında kalıp hayatını devam ettirmek zorunda kalmıştı. Bu deprem, aynı şiddette İstanbul ve Edirne'de de oldu. Gerçekten, l4 Eylül l509'da İstanbul, Osmanlı tarihinin kayd ettigi en şiddetli ve hızlı depremine maruz kalmıştı. Küçük kıyamet denilen bu depremde İstanbul'da yüz dokuz cami ve mescid ile bin yetmiş ev harab olmustu. Halktan da beş bin kadar insan ölmüstü. İstanbul'un, Eğrikapı'dan Yedikule'ye kadar olan üç kat suru yıkıldığı gibi, Yedikule'den de başlayıp deniz kenarındaki İshak Pasa Semti kapısına kadar harab oldu. Bunlardan başka Fâtih Camii'nin kubbesi ve direklerinin başları çatladığı gibi imâret, hastahane ve Sahn Medreseleri'nden bazıları ile diğer medreseler den bir kısmının kubbeleri yıkıldı.

Fâtih civarındaki Karaman Mahallesi, bastan basa harab oldu. Sultan Bâyezid Camii'nin kubbesi dağıldı. Hadim Ali Pasa Camii'nin (Divanyolundaki Atik Ali Pasa Camii) kubbesi düştüğü gibi Atmeydanı'ndaki sütunlardan altı tanesi devrildi. Yeni Saray (Topkapı Sarayı )'ın deniz tarafı yer yer harab oldu. Bu büyük depremde binlerce insan yıkıntılar altında gömülü kalmıştı. Sadece Vezir Mustafa Paşa'nın konağında atları ile birlikte üçyüz süvari hayatlarını kayb etmişti. Köpürmüş ve azgın bir hal almış olan deniz dalgaları, İstanbul ve Galata surlarını asarak sokaklarda tufan meydana getiriyordu. Bu arada eski su bentleri de yıkılmıştı. Sultan II. Bâyezid, sarayının duvarlarına güvenemediğinden bahçesinde gayet hafif ve tehlikesiz bir çadır kurdurarak orada on gün kadar ikamet eder. Kırkbeş gün kadar aralıklarla devam eden bu deprem, İstanbul, Rumeli ve Anadolu eyaletlerinin sâkinlerini sürekli bir heyecan içinde yaşattı. Çorum halkının üçte ikisi, şehirlerin deki toprak kaymaları yüzünden yarılıp açılan topraklar içinde yok oldular. Yine bu esnada Gelibolu istihkâmlari da yıkıldı. Sultan II. Bâyezid'in doğduğu şehir olan Dimetoka bir toprak yığını halini almıştı. Sultan Bâyezid, bu deprem (zelzele) münasebetiyle devletin ikinci payitahtı olan Edirne'ye gittiyse de ayni sene Receb ayinin dokuzunda, yani İstanbul zelzelesinden l5 gün sonra İstanbul'dakinin benzeri olan ve ayni şiddette bir deprem meydana geldi. Mimar Hayreddin, onbeş gün içinde Pâdişah için Edirne'de ahşab bir ev yaptı. Pâdişah, bu ahşab evde ikamete başladı. Ayni sene Şaban'in üçünde Edirne'de yine benzer şiddette bir deprem daha oldu. Tunca Nehri taşarak ve yatağını da asarak depremin yıkıntılarını kapladı. Üç gün geçit vermeyen Tunca'nın taşmasıyla da bir çok insan öldü.İstanbul'un tamiri için neler yapılmaşı gerektiği hususunda ilgililerle istişarede bulunur. İstişare sonunda Istanbul'da yıkılan yerleri yeniden yapmak veya tamir etmek için yirmi evden bir kişi ve ev başına yirmi ikişer (yirmi beşer olduğu görüsü de bulunmaktadır) akça takdiriyle "Cerahor", yani ücretli amele tedarik edildi. Bu şekilde Anadolu'dan 37 bin, Rumeli den de 29 bin cerahor çıkarılıp üç bin kadar mimar ve marangoz getirildi. Bunlardan başka "Yaya”lardan sekiz bin, "Müsellem"lerden de üç bin kişi kireç yakmakla görevlendirildi. Böylece devlet ve millete ait olan yerlerin insaatı, 9l5 senesinin l8 Zilhiccesi'nde ( 29 Mart l5l0) başlamış ve altmış beş günde sona ermişti. Bu inşaat ve tamiratta, İstanbul surlarından başka Galata'daki mahzenler, Galata kulesi, Kız kulesi, Rumeli ve Anadolu hisarları fenerlik leri, Çekmece köprüleri ile Silivri kalesi gibi önemli yerler de vardı. Sultan II. Bâyezid'in bu çabaları üzerine İstanbul kısa bir sürede adeta yeniden inşa edilmiş oldu. Bu inşaat, bütünüyle Mimar Hayreddin'in nezâreti altında yapılmıştı. İnşaatın tamamlanmasından sonra hükümdarın emri üzerine üç gün ve gece, fakirlere yemek dağıtıldı.



Şemseddîn Sivâsî bir gün talebelerinden Receb Efendi’yi odalarına çağırıp; "Din düşmanlarının (hıristiyanların), sınırlardaki müslümanlara baskı ve zulümleri haddinden fazla olmuş, tahammül edilemez hâle gelmiştir. İçimde onlara karşı sefere gitme arzusu belirdi." buyurdu. Bu sözü üzerine, ihtiyâr olduklarını zayıf bünyelerinin sefere çıkmaya engel olacağını ve bu husûsa dâir pâdişâhtan da herhangi bir haber gelmediğini söyledim. Bunun üzerine; "Bize işâret ve tenbih olundu ki: "Sefer hazırlıklarını tamamla! Fetih ve zafer senin için mukarrerdir." buyurdu. Ben de; "Şüphesiz ben sâdece hak dîne boyun eğip, yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim." meâlindeki En'âm sûresi 79. âyetini okudum. Bunun üzerine; "Bize müjde verildi ki yakında güçlü bir pâdişâh gazâ edip, birçok fetihlerde bulunacak ve müminlerin kalpleri de sevinçle dolacaktır." buyurdu.

Çok geçmeden Üçüncü Mehmed Han, Osmanlı pâdişâhı oldu. Şemseddîn Sivasî hazretleri, altı deve, altı katır ve kendi için de bir at satın alıp, sefer hazırlığını tamamladı. Sivas'ta medfûn bulunan Gâzî Abdülvehhâb'ın sancağını yanlarına alıp, Ayasofya yakınındaki Kapı Ağası dergâhında bulunan Koca Şeyh'e verdi. Bütün sefer hazırlıkları tamam olunca, mübârek bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün şehir ahâlisi Şeyh Şemseddîn Sivâsî'yi uğurlamak üzere toplandı. Beklerken bir kapıcıbaşı acele ile gelip, pâdişâh tan Eğri Seferine katılmak üzere dâvet geldiğini belirten fermânı okudu. Bunun üzerine Şeyh Şemseddîn hazretleri: "İşittik ve itâat ettik. Zâten biz iki senedir hazırlıklıydık. Bismillah, hemen gidelim." diye el kaldırıp duâ buyurdu. Oradaki topluluk duâya âmin deyip, göz yaşları arasında uğurladılar.Uzun yolculuktan sonra Üsküdar'a geldiler. Henüz genç olan, Azîz Mahmûd Hüdâyî onu karşılayıp, ellerini öptü. Şeyh Şemseddîn Sivâsî, Mahmûd Hüdâyî'ye; "Oğlum siz yegânesiniz (bir tânesiniz). Bugünden sonra fazlalaşırsınız." diye duâ edip, ileride çok büyük bir velî olacağını müjdeledi. O gece sabaha kadar birlikte sohbet ettiler. Sohbet esnâsında Azîz Mahmûd Hüdâyî; "Yaşınız seksene ulaşmış, vücûdunuz da zayıftır. Kendinize eziyet etmese niz, çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasınız." diyerek, seferden alıkoymak istedi. Bu sözüne cevâben: "Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bütün emirlerine uymak lâzım dır. Büyük cihâdı yaptık. Ancak küçük cihâd kalmıştı. Bu emirlerine de ihtiyâr olarak uymak isteriz." buyurdu.Üsküdar'da üç gün kaldıktan sonra, dördüncü gün, pâdişâh tarafından gönderilen bir kadırga ile İstanbul'a geçip, Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. Daha sonra Sinan Paşa köşküne, pâdişâh Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından dâvet edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislâm Sâdeddîn Efendi de hazır bulundu. Sohbet esnâsında pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî'ye; "Tarafımızdan sizi sefere dâvet etmek üzere gönderilen kapıcı başımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre, bu işin sonununda ne olacağını bilirsiniz. O hâlde bizi müjde işâretinizle sevindirip, netîceden haber vermenizi isteriz." dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Sivasî; "Hadîs-i şerîfte; "Amellerin en fazîletlisi, müminleri sevindirmektir." buyruldu. Mâlûmunuz ola ki Eğri Zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişân olacaktır. Hatırınızı hoş tutun." müjdesini verdi.Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin bu cevâbına sevinen pâdişâh, kendi üzerindeki samur kürkü ona giydirdi. Ayrıca kapıcılar kethüdâsı Mehmed Ağa vâsıtasıyla, iki yüz altın sikke, dervişlerine de yüz altın sikke ihsân edip; "Bunlar helâl malımızdır. Kabûl buyursunlar." dedi. Şeyh Şemseddîn hazretleri; "Allahü teâlânın emri üzere kimseye sû-i zan etmemeli, hüsn-i zanda bulunmalıdır. Kimseyi araştırmak ve teftiş etmekle vazifeli değiliz. Tasavvufta da her geleni Allahü teâlâdan gelmiş bilip, hediyeleri ve ihsânları kabûl etmek gerekir." buyurdu.Birkaç gün İstanbul'da kaldıktan sonra pâdişâh ve orduyla birlikte yola çıkıp, Eğri Kalesi önlerine ulaştılar. Kale kolay bir şekilde fethedilip, harab olan yerler tâmir edildi.Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir başka yerde olduğu öğrenilince, ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi. Küffâr askerinin sayısı çoktu. Rivâyet edilir ki yedi yüz bin kişilik bir orduydu. İslâm ordusuyla küffâr ordusu karşılaştı. İslâm ordusunda bozgun ve firâr başgösterdi. Pâdişâh Üçüncü Mehmed Han, yerinden hareket etmeyip; "Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet ve sebât ver, bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl." meâlindeki Bekara sûresi iki yüz ellinci âyet-i kerîmesini okudu. Pâdişâhın yanında şeyhülislâm, kazaskerler, şeyhler ve bâzı vazifeliler hâricinde kimse kalmadı. Hazîne ve cephânelik düşman tarafından zabtedildi. Bu firâr ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî hazretlerini çağırıp; "Söylediklerinizin tersi vâki oldu." deyince, Şemseddîn Sivâsî; "Pâdişâhım söylediklerimiz doğrudur. Kafirin hezîmete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sâhibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç ânıdır. Hâtırınızı hoş tutunuz." diye cevap verdi.Gerçekten de çok geçmeden, Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin târif ettiği şekilde bir zât ortaya çıktı. Bunu gören şeyh, hemen pâdişâhın huzûruna çıkarak; "Fetih vaktidir." diye müjdeledi. Ortaya çıkan zât, dağılan ordunun önüne düşüp; "Ey müminler! Nerede İslâm gayreti? Nerede Peygamber efendimizin gayreti? Nerede cömertlerin cömerdi sultan gayreti?" diye nida edip; "Şehid olmak, dînini yüceltmek isteyen kimse yanıma gelsin!" buyurdu. Bu sırada yanına birkaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücûm ettiler. Bu durumu gören düşman neye uğradığını şaşırdı. Durumu haber alan firârî askerler dönüp, düşmana saldırdılar. Nihâyet düşman bozguna uğratılıp, kesin zafer elde edildi. Daha sonra o zâtın kim olduğu Şemseddîn Sivâsî'ye sorulunca, Hızır aleyhisselâm olduğunu haber verdi.Şeyh Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri, zaferi müjdelemek üzere pâdişâhın huzûruna çıktı ve aralarında şu konuşma geçti:Pâdişâh; "Buyurun ey gönlümün sultânı." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Vâdini yerine getiren, kuluna yardım eden ve kâfirleri hezîmete uğratan Allah'a hamd olsun. Ey benim pâdişâhım!Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasîhat etmek isterim." deyince, pâdişâh; "Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstâdım! Buyurun. Hak olan sözü dinlerim." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Ey benim pâdişâhım! Yeryüzünde Allahü teâlânın halîfesi olanların niyetleri; Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olup, dayandıkları ve güvendikleri, Allahü teâlâ olması gerekir. Savaşta askerlerin çokluğuna güvenmeyip, kuvvet ve kudret sâhibi Allahü teâlâya tevekkül etmek gerekir. Âyet-i kerîmelerde meâlen; "Siz de, düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (Enfâl sûresi: 60) ve "Ey îmân edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cihâda hazır olun da, birlikler hâlinde savaşa çıkın, yâhut toptan seferber olun." (Nisâ sûresi: 71) emredil diği üzere, savaş için gerekli hazırlıklar yapılmalı. Ancak, buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve îtimâd etmelidir. Eğer Allahü teâlâya güvenmeyip askere ve cephâneye güvenilir ise, hezîmet, yenilgi zuhûr eder. Kalbden cenâb-ı Hakk'a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü giderenAllah'a hamd olsun."Ey pâdişâhım! Bilesin ki, deden Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethine niyetlenince, Akşemseddîn'in refâkatı ve duâsı bereketiyle fetih müyesser oldu. Akşemseddîn hazretleri; "Ey pâdişâhım! Büyük fethin şükrân ifâdesi olarak nice câmi, mescid, medrese ve hamamlar inşâ etmek gerekir." buyurmuştu. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hânın da, nice hayır ve hasenât yapmış olduğu mâlumunuzdur. Aynı şekilde, sizin de isminiz Sultan Mehmed, duâcınız hakîrin dahî ismi Şemseddîn'dir. Bu güzel fethin şükrânesi olarak zâtınız dahî, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden sıkıntıyı kaldırıp, İslâm askerine ihsânlarda bulunup, her makâma dindar, adâletli ve doğru kimseler tâyin etmeniz gerekir." buyurdu. Bu nasîhatları can kulağıyla dinleyen pâdişâh Üçüncü Mehmed Han şu cevâbı verdi: "Bin can ile kabûl ettim ve nasîhatinize fazlasıyla riâyet edeceğim."Pâdişâh, ordusuyla birlikte İstanbul'a döndüğünde, Şemseddîn-i Sivâsî'nin İstanbul'da kalmasını ısrarla ricâ ettiyse de kabûl ettiremedi. Şemseddîn-i Sivasî ihtiyârlığının yanında, seferin şiddetinden ve kışın aşırı soğuğundan hayli yorgun ve zayıf düşmüştü. Hayâtının son anlarını yaşadığını anladığından, rûhunu âilesinin ve sevenlerinin yanında teslim etmek istediğini belirterek izin istedi. Sivas'a döndü. Gelişinden kısa bir müddet sonra, amcazâdesi ve dâmâdı olan Receb Efendiyi vazifesine tâyin etti. Şemseddîn Sivâsî vefâtlarına yakın, talebelerini odasına çağırdı. Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olduktan sonra, duâ edip, rûhunu teslim etti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-Hicce 1439
Miladi:
16 Ağustos 2018

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter