Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Cezayir’i fethedince, batısında bulunan Fas ile komşu oldular. O tarihlerde Fas sultanı olan II. Muhammed, Osmanlıların kendi devletini de ele geçireceğinden korkarak, 80.000 kişilik bir ordu ile Cezayir üzerine yürüdü. Cezayir valisi olan Kazdağlı Salih Paşa bunu haber alınca derhal harekete geçti ve Sebû denilen yerde 5 Ocak 1554 günü yapılan harpte Fas kuvvetlerini bozguna uğrattı. Ertesi gün de Fas sultanlığının başşehri olan Fes şehrine girdi. Burada 4 ay kadar hüküm sürdü. Fas sultanı güneydeki Merakeş şehrine kaçmıştı. 4 ay sonra Salih Paşa buradan çekilerek Cezayir’ e dönünce sultan, tekrar Fes şehrini ele geçirerek tahtına oturdu.

Osmanlıların tekrar kendi ülkesine saldırmasından korktuğu için, kuzey komşusu İspanya ile bir işbirliği anlaşması yaptı. Ayrıca, Osmanlı Padişahlarını Halife-i Müslimin olarak tanımadığını da bildirerek, hutbe lerde onların adının okunmasını yasakladı. Fakat bir yerde hata yapmıştı; hükümdar olduğu sıralarda, Faslılara güvenemediği için, kendi muhafız birliğini, dürüst ve cesur olarak tanıdığı Türkmenlerden kurmuştu. Sultanın Osmanlılarla savaşması ve onlara karşı hristiyan İspanyol larla işbirliği yapması, bu Türkmen muhafızların tepkisine sebep oldu. Bir Cuma namazından sonra, hutbede Osmanlı sultanının adının okunmadığını gören muhafız alayı kumandanı Salih Kahya, hemen saraya gitti ve bir şey arzedecekmiş gibi hükümdarın yanına yaklaştı, sonra da aniden elindeki baltayı kaldırarak sultanın kafasını uçurdu. Onun yerine de Osmanlı dostu olan I. Abdullah’ı sultan ilan etti ve sabık sultanın kesik başını İstanbul’a gönderdi. Bu hadiseler sırasında Cezayir valisi Salih Paşa öldü ve yerine Barbaroszade Hasan Paşa Cezayir valiliğine tayin edildi. Kanuni’nin emriyle Hasan Paşa derhal ordusuyla Fas’a girdi ve yeni sultanın Osmanlı hükümdarına itaatini kabul etti. Bundan sonra Osmanlılar Fas’ın kuzey sahillerinde, muhtemel İspanyol saldırılarına karşı muhkem kaleler inşa ettiler ve buralar çok sayıda asker yerleştirdiler. Bu hadiseler Avrupa’da büyük korkuya sebep oldu. Osmanlıların Fas üzerinde İspanya’ya geçeceği söylentileri yayıldı. Nihayet 1578 senesinde İspanyol, Portekiz ve diğer Avrupa devlet lerinden kurulu kalabalık bir haçlı ordusu, Osmanlıları kuzey Afrika’dan atmak için büyük bir donanma ile Fas sahillerine çıktı. Cezayir valisi Ramazan Paşa, bunu haber alır almaz hemen harekete geçti ve 4 Ağustos 1578 günü Vâdi-üs-Seyl denilen yerde haçlı ordusu ile karşı karşıya geldi. Burada tarihin akışını değiştecek olan müthiş bir savaş başadı. Ramazan Paşa kumandasındaki 30.000 kişilik Osmanlı ordusu, 80.000 kişilik haçlı kuvvetlerini iki saat içinde perişan etti. 40.000’i öldürüldü, 20.000’i esir alındı. Kalan 20.000 haçlı da sahilde bekleyen gemilerine kaçmayı başardı. Fakat, pusuda bekleyen Osmanlı donanması derhal haçlılar üzerine saldırdı ve düşman gemi lerinin büyük bir kısmı imha edildi. Bu savaşta Portekiz kralının baş kumandanı Sebastian ile bütün Portekiz ve İspanyol generalleri öldürüldü. Eğer bu savaşı osmanlılar kaybetseydi, belki de bugün Kuzey Afrika, bir zamanlar Müslüman memleketi olan İspanya gibi, Hristiyanların eline geçecek ve bir hristiyan ülkesi olacaktı. O tarihe kadar dünyanın en kuvvetli devletleri arasında sayılan ve bilhassa muazzam donanmasıyla Müslüman devletlere çok zararlar veren Portekiz, büyük devletler arasından silinerek, bir çok denizaşırı toprağını kaybetti. Bilhassa uzakdoğudaki Müslüman devletler rahat bir nefes aldılar.



İstanbul’da uzun seneler kalmış olan ve hatıralarını kaleme alan İtalyan asıllı Avusturyalı general Kont Marsigli, 1737’de yazdığı eserin de Osmanlı tüccarlarını şöyle anlatıyor:“Osmanlı devletinde yaşayan tüccarlar, gayet mahir ve bilgili dir. Devlet, ticaretle uğraşanlara her türlü kolaylığı gösterir. Osmanlı nın prensibi, mümkün olduğu kadar ticaret malı girip çıkmasıdır. Zira mal ne kadar gelip giderse, devletin geliri de o derecede artmakta, halk da o kadar zenginleşmektedir. Osmanlı hükûmetleri ağır ticari vergilerden kaçınmışlardı. Ağır verginin, hem malın dolaşmasını engel lediği, hem de kaçakçılığı doğurduğu, devletin ve halkın kazancını azalttığı fikrindedir.Hükûmet kaçak mala hazine adına el koyar. Hiçbir tüccar, beyan etmediği, vergisini ödemediği malı kaçırmaya cesaret edemez. Zira ticaret müsaadesi elinden alınır.

Osmanlı halkının hangi sebeple Avrupa milletlerinden daha müreffeh olduğunu düşünürdüm. Bunun sebebi, ticaret ve ticari aktivitedir. Topraklarının verimliliği ikinci planda kalır. Türk halkı, Avrupalılara göre çok varlıklı oldukları halde gayet tasarrufludur. Evlerinin masrafları, bizimkilere göre çok azdır. Yaşayışları sade ve gösterişten uzaktır. Günlük masraflarından artan bütün kazançlarını hayır işlerine sarf ederler. Sokakta dilenen yoktur. Yoksul vardır, fakat hepsi yardım görür. Osmanlı sanayii de oldukça ilerlemiştir. Fakat ticaret önce gelir. Dış ülkelere o kadar çok mal satarlar ki, sade yaşantıları sebebiyle dışarıdan fazla bir mal ithal etmelerine ihtiyaç kalmadan, sadece hoşlarına giden birkaç çeşit mal alırlar. Dünyada hiçbir devlet yoktur ki, savaş veya başka bir sebeple Osmanlı devletiyle ticaretini kestiği takdirde sıkıntıya düşmesin. Birçok Avrupa devleti bazı maddeleri kesin olarak Osmanlı’dan almağa mecburdur. Osmanlı kerestesi gelmezse, Avrupa’daki tersaneler durur. Osmanlı tarım ürünleri bütün Avrupa’yı besler. Osmanlı ipek kumaşları, bakırı, derisi, dünya piyasa larına hakimdir. Osmanlı silahları ve cephaneleri, Avrupa’daki dükkanlarda çok pahalıdır. Bu sebeple Avrupalının Osmanlı’ya sattığı mal, ondan satın aldığı için yetmez. Üstelik, Amerika’daki maden ocakların dan çıkardığı altın ve gümüşü de Osmanlı’ya kaptırır. Asya’dan Osmanlı ülkesine gelen mallar, burada mamul hale getirilerek Avrupa ya büyük kârlarla satılır.Bazı mamullerde Osmanlı sanayii ile rekabet dahi mümkün değil dir. Silah, halı, ileri teknoloji ile yapılmış boya ve çeşitli kimyevi maddeler bunlardan birkaçıdır. Osmanlı hükûmetleri, Avrupa’dan büyük paralar çektiğinin idraki içindedir. Buna karşılık Avrupalı tüccarlara da her türlü kolaylığı sağlar. Formaliteleri asgariye indirmiştir. Gümrük vergilerini düşük tutar. Bir Avrupalı tüccarın mallarını getiren gemi, malını bir Osmanlı limanına boşaltır. Bundan sonrasını devlet yapar. Koca Osmanlı ülkesi nin en ücra köşesine kadar, Avrupalı tüccrına istediği her noktaya o mallar mahirane bir organizasyonla sevkedilir ve bundan da devlet büyük kazanç sağlar. Aynı şekilde, Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesinin herhangi bir yerinden mal almak isterse, üretici ile muhatap olmaz. Osmanlı tüccarı o malı onun adına oradan alır ve limana getirerek Avrupalı tüccara satar.”



Uzun seneler İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi olan Lord Paul Ricault, Sadrazamın daveti ile Eylül 1663’de Uyvar seferine gözlemci olarak katılmıştı. Sefer sırasında gördüklerini şöyle anlatır:“Gerek Veziriazamın, gerekse diğer büyük kumandanların otağ larına çadırdan ziyade saray demek doğru olur. Muhteşem ve harikul âde süslemeleri, çeşitli oda ve daireleri ile saraylardan fazla masraf edilmişti. Bu seyyar saraylar ve ağır kazıkları, parçalar halinde menzil den menzile taşınıyordu. Osmanlı ordusu günde 5-6 saat yürüyordu. Daha fazla yürüyüşe cebrî yürüyüş denir ki, fevkalade hallerde olur. Ordu ağırlıklarını at, katır ve develer taşır. Otağ kurucular ordudan daima bir menzil önde giderler. Otağ sahipleri bir menzile gelince otağlarını kurulmuş bulur lar. Her otağ çifttir. Biri kullanılırken diğeri bir menzil sonrasında kurulmaktadır. Sanıyorum bu muhteşem otağları Osmanlılar, ne kadar zengin ve kudretli olduklarını gösterip, düşmanın gözünü korkutmak için kullanıyorlar.

Orduda düzen, tek kelime ile harikuladedir. İçki içen tek kişi yoktur. Gürültü, münakaşa, yüksek sesle konuşma duymak mümkün değildir. Bizim ordularımızdaki şamatadan eser yoktur. Her ülkenin halkı, Osmanlı ordusu geçerken endişe duymaz. Ordu, geçtiği yerlerde her şeyi para ile satın alır. Bizde olduğu gibi ordugâh, kızlarına sataşıldığı, malları yağma edildiği için şikayete gelen ana ve babalarla dolmaz. Bu düzen, Osmanlıları hep muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazaman büytmüştür.Osmanlı ordugahları çok temizdir. En küçük çöp bile görülmez. Her çadırın yanına ihtiyaç için çukurlar kazılır ve ordu hareket eder ken çukurlar toprakla örtülür. Osmanlı ordugahları kadar temiz hiçbir şehir görmedim.Yazın sıcak günlerinde yürüyüş, gece saat 7’de nakliye katarları nın haretketiyle başlar. Veziriazam ve maiyeti, gece yarısını hemen takibeden dakikalarda atlara binerek orduyu harekete geçirirler. Bu suretle gündüz sıcağından kaçınırlar. Serin gecelerde yürüyüş tercih edilir. Bir aksaklık da olmaz. Zira her birliğin önünde öyle bol meşale yakılır ki, gökyüzü gündüz gibi aydınlanır. Meşaleciler ayrı bir sınıf teşkil ederler. Subaylarına da “Meşalecibaşı” denir. Belgrad’dan geçiyorduk. Genç Sırp kızları ordugaha, çeşitli mallar satmak için geldiler. Bayramlık elbiselerini giymişlerdi. Alımlı kızlardı. Getirdikleri malların hepsini sattılar. Osmanlı askeri, istedik leri ücreti münakaşa etmeden ödediler. Bu esnada kızların yüzlerine bile bakmadılar. Halbuki bunların asıl maksatları, kendilerini Osmanlı askerine beğendirmekti, mallarını değil. Hangi ülkeden geçtiysek, köylülerin, orduyu sevinçle karşıladığını gördüm. Zira Osmanlı ordusu geçtiği yerlere altınlar saçıyor, halk büyük paralar kazanıyordu. Ordu-yu Hümayun bu düzen içinde Edirne’den Uyvar’a (bugün Slovakya sınırları içinde) kadar geldi, Avusturya ordusunu yendi, yeni ülkeler fethetti ve geri döndü.”



Yavuz Sultan Selim, 22 Ocak 1517 günü yaptığı Ridaniye savaşı ile Mısır’ı fethetti. Memlûk hükümdarı Tomanbay, ordunun kumandanlarından Kurtbay, Alanbay ve Şadi bey ile birlikte Kahire’ye kaçtılar. Yavuz, bir aylık kuşatmadan sonra Kahire’yi de fethetti. İlk işi kaçan hükümdar ve ileri gelen kişileri aramak oldu. Tomanbay, Hasan Merî isminde bir seyyahın evinde saklanıyordu. Yavuz’un onu aramakta olduğunu haber alan Hasan Merî, Osmanlı’ya artık mukavemet etmenin beyhûde olduğunu anladığı için Tomanbay’ı yeniçeri ağası Ayas Paşa’ya ihbar etti. Ayas Paşa da onu evine giderek Tomanbay’ı yakaladı ve Yavuz’un huzuru na getirdi. Yavuz onu görünce:
- Elhamdülillah, işte Mısır fethedilmiş oldu, dedikten sonra Tomanbay’a dönerek:
- Niçin elçilerimi öldürttün? dedi.
- Bunu beylerim yaptı, benim bir kabahatim yoktur. Ey Sultan Selim, bu haksız taarruzundan dolayı Cenâb-ı Hakkın huzurunda kendini nasıl temize çıkaracaksın?

- Biz ulemadan fetva almadan bir şey yapmayız, Mısır’a da fetva alarak geldik, dedi. Sonra da Ayas Paşa’ya:
- Tomanbay’ı misafir edin ve kendisine gerekli hürmeti gösterin, emirini verdi.
Böylece tahtını kaybetmiş olsa da bir müslüman hükümdara olan saygısını belli etti. Birkaç gün sonra da yiğitliği ile meşhur olan Şadi bey yakalanıp Yavuz’un huzuruna çıkarıldı. Yavuz ona:
- Dünyayı nasıl buldun? dedi.
- Hiçbir şey ifade etmeyen bir varlık gibi.
- Öyleyse değeri bu kadar az olan bir şey için neden döğüştün?
- Ben dünya için döğüşmedim. Kur’ân ve Sünnete uymak için böyle hareket ettim. Fakat sen ne hakla bizim şerefimize saldırdın?
- Ben sizin üzerinize, ulemadan aldığım fetva ile yürüdüm. Siz hükümdarlarınıza karşı zalim kesildiniz. Sultanlarınızı kendi isteklerinize göre tahttan indirip, ya hapseder, veya öldürürdünüz.
Şadi bey gayet vakur ve cesurane bir tavırla şu cevabı verdi: - Bu iftiradır. Biz Eşref Kaytbay’a 30 sene itaat ettik. Kanunları çiğnediği için onun oğlunu öldürdük. Çünkü murad-ı ilahi budur. Her hayatın sonu ölümdür. Bu dünya bize bâkî olmadığı gibi sana da bâkî değildir, dedi.
Bu sözler Yavuz’un hoşuna gitti ve onu serbest bıraktı. Ne var ki, birkaç gün sonra Yavuz şeri gezeken yol üzerinde bir adamın:
- Allah Tomanbay’ımızı muzaffer kılsın, başımızdan eksik etmesin, diye bağırdığını duydu Mısır ahalisinin hükümdarlarına ne kadar sadık olduğunu ve onu tekrar hükümdar yapmak için gayret edeceklerini anladı. Hemen emri vererek Tomanbay ile Şadi beyi Kahire kalesi surlarına asarak idam ettirdi.



Yavuz, sert mizaçlı olduğu kadar şair ruhluydu. Birçok şiirleri vardır. Bu yüzden şiir ile ifade edilen duygulara ehemiyet verirdi. Mısır’ın fethinden sonra uzunca bir müddet Kahire’de kalınması, devlet erkanının ve askerin canını sıkmaya başladı. Fakat bu durumu padişaha bildirmeye kimse cesaret edemiyordu. Birgün çok sevdiği Kemalpaşazade Ahmed Efendi ile konuşurken:
- Mısır’da ve asker arasında neler oluyor?
- İyilik, Sultanım. Yalnız dün Nil nehri kenarında iki askerin şöyle bir türkü söylediklerini duydum:

Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda
Cihan halkı kamu ayş-ü tarabda
Nice biz dururuz Şam-ü Haleb’de
Gel ahî gidelim Türk illerine

Yavuz bir hayli düşündü, fakat hiçbir şey söylemedi. Birkaç gün sonra İbn-i Kemal’e:
- Geçen gün bana söylediğin türküyü sen mi uydurdun?
- Evet Sultanım...
Yavuz bu cevaba kızmadı ve Kemalpaşazade’ye 500 altın vererek, hemen şu emri verdi:
- Ordu hazırlansın, İstanbul’a dönüyoruz...



Kânûnî Sultan Süleyman Han, Yahyâ Efendinin pek yüksek bir zât olduğunu, Hızır aleyhisselâmla görüştüğünü bilir, kendisini de görüştürmesini isterdi. Aralarında geçen bir menkıbe şöyle anlatılır:

Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince, kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendi'yi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindi, birlikte giderlerken, Yahyâ Efendi'nin ahbâbı, devamlı Kânûnî’nin parmağındaki çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki yüzüğü çıkarıp;
“Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz” diye uzattı. O zât yüzüğü aldı, evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan’a uzattı. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük görünüyordu. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes yine çok hayret ettiler. Kânûnî elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendi'ye dönerek;
“Ağabey, neler oluyor?” deyince; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâmdı” cevâbını verdi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince; Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız!” buyurdu.

Yahyâ Efendi'nin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim ve irfân âşığı kimselerdi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefâtlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahyâ Beşiktâşî hazretlerinin şâirliği de kuvvetliydi. Müderris mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Dîvân’ı vardır.



Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettikten sonra buranın idaresine veziriazam Yunus Paşa’yı tayin etti. Fakat onun, rüşvet, irtikab ve birçok haksız işler yaptığını duyunca hemen azletti ve yerine Hayrbay’ı tayin etti. Memlûk kumandanlarından olan Hayrbay, Mısır’ın fethin den sonra Yavuz’a itatini bildirip Osmanlı hizmetine girmişti. Mısır valiliği müddetince Osmanlı'ya bağlı kaldı ve büyük hizmetleri oldu. Yavuz Sultan Selim Han, 12 Eylül 1517 günü İstanbul’a dömek üzere Kahire’den ayrıldı. Ertesi gün, yolda giderken Yunus Paşa’ya dönerek:
- Eee Paşa, Mısır da arkada kaldı, dedi. Mısır valiliği görevinden alındığına üzüldüğünden, iradesine hakim olamayan Yunus Paşa, şu karşılığı verdi:
- Evet Hünkarım, pekçok zahmetler çektik. Çok asker telef ettik. Fakat mesaimizin mahsulünü bir vatan haininin elinde bırakıp gidiyoruz. Bilmem ne kazanmış olduk?
Bu yersiz cevaba hayli öfkelenen Yavuz, hemen şu emri verdi:
- Bunu burada idam edin!
Muhafızlar hemen Yunus Paşa’nın kafasını uçurdular. Bir süre Yunuz Paşa’nın cesedini yanlarında taşıdıktan sonra, Katye mevkiinde Memlûk hükümdarlarında Sultan Halil tarafından yaptırılmış olan kervansaraya geldiler ve buraya defnettiler. Daha sonra orasının adı Yunus Paşa olarak anılmaya başlandı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter