Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Birinci Dünya Harbi, Mondros mütarekesi ile sona erince, hemen birkaç gün sonra, önceden Çanakkale Boğazını erkekçe geçemeyen MÜSTEVLİLER, ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a geldiler. Tam ellibeş gemi Dolmabahçe önlerine demir attılar. Bunların içindeki dört Yunan gemisi, Boğazın Anadolu yakasını kontrolle görevli idi. Gemilerde çılgınca eğlenceler yapılıp, Yunan ve Bizansın büyük boy bayrakları dalgalandırılıyordu. 1854 senesinde Kırım Harbi için gelen İngiliz askerleri arasında 20 yaşlarında William Henry Lyne adında bir genç vardır. Kırım Harbi 1856’da bitince bu asker, sivil olur ve İstanbul’daki İngiliz İkmal birliklerinde iki sene görev yapar. İki sene de Sivil mühendis olarak Osmanlı devlet hizmetinde çalışır. Türkçeyi iyi bilmektedir.

Bu William, 1860 senesinde, Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığına, 25 Osmanlı altını aylık maaş ile BEKÇİ olarak tayin olunur. Bekçi Henry, 1914’e kadar tam ellidört sene, mezarlık bekçiliği yapar. Dört kızı ve dört oğlu vardır. Ailesi de yanındadır. Her gün üç defa Meteorolojik rasat, yani keşif, tesbit yapar. Haftada bir gün salı günleri, İstanbul’a inip, İngiliz elçiliği ile görüşür. Bu günlerde, rasatları kızları yapardı. Rasatlar yani ölçümler, bir deftere kaydedilirdi. Mezarlıkta, otuz metrelik bir ahşap direk dikti. Bunun tepesinde rüzgar ve yağış ölçer düzenler kurdu. Direğin dibinde de azami ve asgari sıcaklıları ölçen özel termometreler koydu. Ölçümleri, ELLİ SENE MUNTAZAMAN HER AY İngiltere’ye gönderdi. Bu gün bu defterler, İngiliz Hava Bakanlığının meteorological office’inde üç tane olarak özenle saklanmaktadır. William ölmeseydi belki de Birinci Dünya Harbi sırasında bu rasat casusluğuna devam edecekti. İngiliz bu bilgilerle, Çanakkale’yi zorladı. Bu bilgilerle İstanbul’u ve yurdun bir çok kritik yerlerini rahatça İŞGAL ETTİ. Bir hırsızlık daha: Birinci Dünya Harbi başladığında, İstanbul Silahtarağa’daki elektrik fabrikası ve askeri gemiler kömür sıkıntısı çekmeye başladı. Almanların yardımı ile Terkos-Kilyos hattındaki kömür ocaklarından kömür nakli için, Kağıthane-Ağaçlı (45km) ve Kemerburgaz-Çiftalan demiryolları yapıldı. İşe de çok yaradı. Müstevliler İstanbul’u işgal edince ilk el attıkları, bu demiryolu ile kendi gemilerine kömür taşımak oldu. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman Han zamanından bir hatıra olan, Belgrat ormanlarındaki bütün ağaçları kestiler. Çünkü çift alan hattı bu ormandan geçiyordu. Yüzlerce senelik tarihi ağaçları kesip; kağıthane yolu ile gemilerine taşıdılar. Sonrasında bu ağaçları utanmadan İNGİLTERE’YE TAŞIDILAR. Ne yapsın. Sömürgeci olarak çalmadan duramıyorlardı. Bu keresteleri ülkelerinde kurdukları demiryollarında, TRAVERS yapmada kullandılar. İyi cins olanları ise lordların çocuklarına PİYANO YAPIMINDA değerlendirdiler.



Mücâhid Bahâdır şöyle anlatır: "Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında bir sefere katılmıştım. Bir kale muhâsara edilmişti. İslâm askerleri düşman kalesine tırmanıyor lardı. Ben de bir yerden burçlara doğru tırmanmaya başladım. Kale burcuna yaklaştığım sırada, önüme bir kaya parçası çıktı. Bu kaya parçası yüzünden yerimden oynıyamıyor dum. O sırada aklıma Emîr Sultan geldi ve cânu gönülden; "Ey Emîr Sultan! Bana yardım eyle! Beni bu belâdan kurtar!" diye yalvardım. Birdenbire karşımda bir nûr şelâlesi gördüm. İçinden yeşil elbiseler giyinmiş bir zât belirdi. Bana engel olan taşın üstüne geldi. Üstündeki elbisesini sarkıtıp; "Ey Gâzî! Elbiseye tutun! Sakın korkma!" dedi. Ben de; "Yâ Allah!" deyip, tutundum ve engeli aşmış olarak kendimi kalenin içinde buldum. Emîr Sultan hazretlerinin elini öpüp, ayağının tozuna yüzümü sürmek istediğimde, gözümden kayboldu. Nereye gittiğini de anlayamadım."



Bilindiği gibi, şehzâdeler, hususî hocalar tarafından sarayda yetiştirilirdi. Bu hocalara padişahlar tarafından o kadar geniş salâhiyetler verilirdi ki, gerekirse hoca, şehzâdeyi dövebilirdi.Gecelerden birinde Molla Güranî merhum, istikbâlin Fâtih’i Şehzade Mehmed’e mûtad dersini verdikten sonra odasına çekilmişti. Gece namazına kalktığında, şehzâdenin lambasının yandığını görünce, acaba rahatsız mıdır diye şehzâdenin odasına kadar gider, kapısını çalar. Şehzâde kapıyı açınca hoca sorar:— Hayırdır inşâallah, neden uyumadın?Şehzâde Fâtih cevap verir:— Müzâkere ediyordum efendim!

Hoca Güranî:— Hangi dersi müzâkere ediyordun? deyince şehzâde cevap vermez. Masanın üzerindeki kâğıtları gören hoca, kâğıtlar üzerinde bir takım notlar ve haritayı hatırlatan askerî plan ve projeler görür.— Bunlar nedir? diye sorunca, şehzâde şu cevabı verir:— Efendim, uykusuz kalışımın sebebini arz edeyim: (Fakat sır olarak sizde kalması ricâsıyla...) Gönlümü ateşler içinde bırakan sır şudur: Taa sahâbe-i kirâm zamanından beri defalarca muhâsara edildiği halde, Kostantıniyye şehri niçin fethedilemiyor? İşte bu gece beni bu saatlere kadar uykusuz bırakan mes’ele bu idi.Bu alevden cümleyi dinleyen Molla Güranî hazretleri, şehzâdeye şu şekilde cevap verir: -Evlâdım, bu büyük zafere ermeni bütün gönlümle arzu ederim. Lâkin ben senin câhil bir kumandan olmanı değil, âlim bir hükümdar olmanı isterim. Zaten Kostantıniyye şehrinin fethini kaç asır evvel Peygamber Efendimiz, “Bir gün gelecek (Şarkî Roma İmparatorluğunun kalesi ve Bizans’ın payitahtı olan) Kostantıniyye şehri fethedilecek. O fetih ordusunun kumandanı, ne mübârek bir insan ve o ordunun askerleri de ne sâlih kimseler olacaklar” buyurmuşlardır. Bu itibarla Peygamber-i zîşan (s.a.v.) Efendimiz’in medhederek müjdelediği bu büyük fethin şanlı zaferi; mutlaka ki âlim, âlim olduğu kadar da âdil ve dirâyetli bir kumandana nasip olacaktır. Bu sebepten senin okuman gereken her şeyi okuyup tekmîl-i nüsah ettikten sonra bu büyük zafere seferber olman, rûhumun en büyük emelidir.Şehzâde, hocasının bu cihan-kıymet nasihat ve vasiyetini yıllar yılı rûhunda en mukaddes bir bayrak olarak dalgalandırırken, durmadan aklî ve rûhî melekelerini kemâle erdirerek, 21 yaşında iken o büyük zaferi kazanmış ve bu cennet vatanı bizlere emânet etmiştir.



15 Mayıs 1919’da, sinsice İzmir’e çıkan Yunanlılar, bir Haçlı ordusu gibi hareket ediyordu. Çıkarma birlikleri hazırlanırken, askeri yargı teşkilatı da yeni tayinlerle güçlendiril mişti. Yaşı çok genç olmasına rağmen, babası 1897 Türk-Yunan savaşındaölen ve Türklere kini olan Dimitri Ambleas, bu harekatta askeri yargının başına getirilmişti. Öyle ki ölüm cezaları verebilecek, bu cezayı veren mahkemelerin onay mercii olacaktı. Yani Kralın yetkisi ile gelmişti. Bundan maksat, kendi askerlerinin disiplini değildi. Türklerden en ufak bir direnme gösterenleri hemen hukuk yolu ile saf dışı etmekti. Mahkeme derhal göreve başlamıştı. Albay Dimitri, askerlere karşı gelen yaşlıları, ufak bir sorgudan sonra, CASUSLUK suçundan idama mahkum edip; anında infaz ediyordu.

Yakalananları bizzat sorguya çekerek; bu direnişin arkasında kimin olduğunu çözmeye çalışıyordu. Kısa zamanda ondört idam olmuş, bunlardan dokuzu ise, köy imamları idi. Şaşırmıştı. Neden imamlar. Yoksa bir örgüt var da onlar mı çözememişti. Yunanlı Albay hatırasına şöyle devam ediyor: “Suçluların içinde yaşı altmışı geçmiş bir Gedizli Yunus hoca vardı. Suçlu zinde ve sağlıklı idi. Sorduklarıma, sanki bu sorgunun sonunda hayatından olmayacakmış gibi rahat cevaplar veriyordu. Gülerek benimle sohbet eder gibiydi. Bana sorgunun sonunda dedi ki: “Evet biliyorum ki beni kurşuna dizeceksiniz. Bu sizin göreviniz. Ben de benim görevimi yaptım. Yani yurdumu, istiklalimi, namusumu ve dinimi korumak için çalıştım. Siz bunu suç bildiniz. Peki ben sizin ülkenize gelseydim, siz bana nasıl davranırdınız. Ben ölüme giderken gelin ölüme nasıl gittiğimi görün de böyle kararların Türkleri yıldıramayacağını anlayın. Bu ülkede tek Türk kalmayıncaya kadar bu direniş sürecektir. Siz bir milletin kökünü kazıyamayacağınıza göre, şimdiden söyleyeyim ki buradan çok pişmanlıklar duyarak ve hezimet şeklinde döneceksiniz.” dedi ve dediği gibi gülerek ölüme gitti. Bir de Sındırgılı Yusuf hoca vardı. Onun sözleri kulaklarımdan hiç gitmedi. Sorgusunda; “Siz geldiğiniz gibi gideceksiniz. Hem de çok zarar görmüş, yıkılmış ve haddini bilmiş olarak gideceksiniz. Bizler de, yani bu uğurda şehid olanların ruhları sizin kaçışınızı seyredece ğiz.Ve işte o zaman boşuna can vermediğimizi anlayıp müsterih olacağız.” dedi.
Şimdi düşünüyorum: Ben bu gerçeği geç de olsa Yunus ve Yusuf hocaların ölüme gidişleri ile anlamış ve uyanmıştım. Ama başımızdakilere bunu anlatmak mümkün değildi.
Onlar da 9 Eylül günü Ordumuzun büyük bir kısmı İzmir limanında denize döküldüğünde anladılar ama iş işten geçtikten sonra. Uşaktan İzmire sürüler halinde etrafı yakıp yıkarak kaçan askerlerimiz, İzmir’e geldiklerinde, Türk askerleri de İzmir’e girmişti. Sokak ve caddelerde her iki milletin askerleri koşuşturuyordu. Bir Türk askerinin, bir Yunan askerini süngülediğini görmedim. Bunlar nasıl insandı. Bizim Askerlerimiz, Türklere kalmasın diye bir savaş boyu bindikleri atlarının ayaklarını kırıp sokaklara bıraktılar. Bazı kadınlarımız ölen çocuklarının cesetlerini bir türlü Türklere teslim etmiyorlardı. Şöyle baktım. Bu Türkler dirimize bir kötülük yapmıyor ki ölüye zarar versin. Kurtulabilen askerlerimiz İngiliz gemilerine binerek en yakın Yunan adalarına kaçtılar. Biz de kaçtık. Vatana dönünce bir çok komutan, savaş suçlusu olarak kısa bir yargıdan sonra Kurşuna dizildiler. Ben suçsuz bulundum. Sonra Üniversiteye geçtim. Şu anda hukuk profesörü olarak öğrencilerime hukuk öğretiyorum. Sık sık da bu savaştan misaller veriyorum. Şimdi düşünüyorum da Fatih Sultan Mehmet, Yunanistan’ı aldığında, bizim Anadolu’da yaptığımızın onda birini yapsaydı, bu gün Yunan milleti diye bir millet olmazdı.” İşte bir Yunan Askeri hakimin hatıralarından, kısa bölümler...



Sultan Abdülaziz Hân devri şeyhülislâmlarından Turşucuzâde Ahmet Muhtar Efendi, makamındayken Vâlide Sultan’ın kahvecibaşısı gelmiş. Vâlide Sultan’ın, Aksaray’da yapılan câmiye ait vakıflardan doğan dâvânın çok uzadığından üzüldüğünü hatırlatmış.

Şeyhülislâm’ın cevabı şu olmuş:
- Hükme te’sirim olmaz. Şer’-i şerif ne hükmederse, öyle olur.
Kahvecibaşı çıkıp gidince etrafındakilere dönüp şöyle demiş:
- Ben Vâlide Sultan’ın değil, hukûkun şeyhulislâmıyım… Ne zaman ki hak ve hukûka müdâhale edilmek istenirse, aklıma, vaktiyle Ayasofya Medresesi’nde derse çıktığım zaman pabuçlarımı koltuğuma aldığım gelir. Hak-hukuk bekçiliği zor iştir. Belki makama vefâ getirmez amma, kalbe şifâ verir. Bu sebeple pabuç koltukta olacak, makamı bırakacak, amma hakka dil uzattırmayacaksın!..



Fetih öncesi Bizans’ın iç durumu hiç iyi değildi. Devlet halkını soyuyor ve çeşitli zulümlerle inletiyordu. Avrupa ve Papalığın yardımını sağlamak için halkını, din değiştirip Katolik olmaya zorluyordu. Vergiler ödenemez büyüklükte idi. Halkın ayaklanmasını önlemek için papazlara, hurafeli inançları körükleme emrini verdiler. Bir yıldız kayması, baykuş ötüşü veya sis basması, felaket habercisi olarak anlatılıyordu. Meryem ana tablosunu bir yerden bir yere taşıyan birisinin ayağı kayıp düşse, halk günlerce yas tutuyordu. Halkı putperest yapmışlardı. Devlet din adamlarını köle gibi kullanıyordu.



1423 senesinde, Sultan İkinci Murat Han, kendisine isyan ettirilen küçük kardeşi Mustafa’nın taraftarlarını sindirdikten sonra, çoktan beri Papalığın kışkırtmakta olduğu Kuzey Arnavutluk’taki, Mirdita beyi Ghion Kastriyoti’yi yatıştırmaya asker gönderdi. Türk ordusunun başındaki Evrenosoğlu İsa Bey kısa zamanda Mirdita’yı işgal edip, Beyi Kastriyoti’yi esir aldı ve bu kişiyi tekrar Beyliğine iade etti. Ancak ilerde yine isyan edebilme ihtimaline karşı, henüz onsekiz yaşındaki en küçük oğlu Georges Kastriyoti’yi, rehin olarak Osmanlı başkenti Edirne’ye gönderdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
13 Aralık 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter