Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bayburt'lu şâir Zihnî (1797–1859), bir işi için, Bâbıâlî'deki bir daireye gitmiş. Sultan II. Mahmud'un kıyâfet inkılâbı îcâbı memûrîn artık Avrupâî kılık-kıyâfet giymekte, pek çoğunun sırtında İstanbulînler bulunmaktadır. Zihnî ise hâlâ eski taşra kıyâfetleri içindedir. Memurlar bizimkini Cer mollalarından biri sanıp biraz alay etmek istemişler:-Hoca Efendi! Sen akıllı ve bilgili bir zâta benziyorsun. Hele söyle bakalım ben kaç yaşındayım?Sorunun ne maksada mebnî olduğunu hemen kavrayan Zihnî, oradakilerin âmiri durumundaki adama şöyle cevap vermiş:-Zât-ı âlîleri, 30-35 civarında gösteriyorsunuz.Bu sefer diğer memurlar da, saf bir mollaya rastladıklarını vehmederek sormaya başlamışlar. Zihnî, her birini münâsip şekilde 15-20 yaş gençleştirerek gönüllerini hoş etmiş.Böylece dairede ne kadar insan varsa yaşı söylendikten sonra âmir olan yaşlı zât tekrar sözü almış:-Efendi, ne güzel tahminlerde bulundunuz. Hemen herkesi tam isâbetle bildiniz. Sizde bu kabiliyet doğuştan mıdır, yoksa nasıl iktisab ettiniz?Sözün burasında Zihnî, beklediği ânın geldiğini görüp cevabı yapıştırmış:-Hiç düşünmedim; ama rahmetli pederim baytar idi. Bakar bakmaz hangi hayvanın kaç yaşında olduğunu bilirdi. Gâliba ben de ondan tevârüs etmiş olmalıyım.



Ahmet Vefik Paşa, deli-dolu bir insandı ama, bir o kadar da yardım yapmayı severdi. Bir gün, kırk yıl çalıştıktan sonra, kadro darlığı yüzünden işinden çıkarılan bir memur, Paşa’nın karşısına çıkar:— Çok muhterem vâli Paşa’mız hazretleri, diyerek söze başlar. Dilekçe yazmak için gerekli kâğıdı ve pulu alacak param bile yok. Bendenizi münasip göreceğiniz bir vazifeye yeniden tâyin etmenizi arz ve istirham ederim. Adım, falan oğlu filan. dilekçemin tarihi de bugündür, diye sözlü dilekçesini vâli Paşa’ya sunar.Vâli adamı dinler. Hademeyi çağırır ve tebeşir ister. Adama da sırtını dönmesini söyler ve sırtına tebeşirle şunları yazar: “Dilekçe sahibine münasip bir vazifenin verilmesi için defterdar beye…” Sonra da adama, gidip defterdarı görmesini söyler. Adam sevinerek çıkar; ancak, çok geçmeden defterdar vâlinin makamında görülür. Adamın sırtındaki yazıyı okumuştur. Bunun şaka olup olmadığını bir de vâliye sorup, emri bir de vâliden duymak ister.Ahmet Vefik Paşa defterdara:— Bunun şakası-makası yok. Bîçâre adamın dilekçe yazacak ve buna pul yapıştıracak kadar bile parası yokmuş. Onun için dilekçesini sözlü okudu. Ben de bir seferlik pul parasını affettim. Kâğıdı olmadığına göre havâleyi de tebeşirle sırtına yazdım. Zavallı adamı hemen uygun bir işe yerleştiriniz, diye emir verir



1960 yılında Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er, Libya’daki Türk sefâretine ‘Devlet Müşaviri’ olarak tayin edilir. kendileri zaman zaman Libya’da seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde, mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir şeyhin bulunduğunu, onu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler. Ve giderler. Oldukça ıssız bir yerde, bir ağacın gövdesine yaslanmış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve â’ma olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler. Ahmet Er kendisini takdim eder. Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek için müsaade ister. Bunun üzerine Şeyh, Ahmet Bey’e hitâben:— Ben senin elini öpmeliyim, der.Ahmet Bey’in “Estağfirullah” demesine fırsat bırakmadan onun elini öper. Bilmukabele, muhatabı da onun elini öper. Bunu müteâkip Şeyh, Ahmet Er’e:— Hangimiz kazançlı çıktık? diye sorar. Er:— Ben kazançlı çıktım; çünkü, pîr-i fâni bir Müslüman ulusunun elini öptüm, der. Şeyh, hafifçe gülümser ve şu cevabı verir:— Hayır ben kazançlıyım; çünkü sen, çölde fakir ve nâçiz bir Müslüman’ın elini öptün. Ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm.



Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın babası Sultan II. Murad Hân devrinde, bir gün sadrâzam askere mûtad ulûfesini dağıttıktan sonra, padişahın huzuruna girmiş ve durumu şöyle rapor etmişti:“Devletlû Hünkârım, asâkir-i hümâyuna ulûfesini dağıttık. Ancak bir miktar akçe arttı. Ferman buyurursanız, ihtiyat akçesi olarak hazîne-i hâssaya koyup saklayalım...” Sadrâzam, paranın artması haberine padişahın sevineceğini umuyordu. Fakat yanıldığını anlamakta gecikmedi. Sultan Murad Hân bu durumdan memnun olmamıştı. Zira o güne kadar ulûfe dağıtıldıktan sonra geriye para kalmazdı. Şimdi kaldıysa bunun bir sebebi olmalıydı. Bu yüzden sadrâzama şu sözleri söyledi:“Lala, her zaman ulûfe dağıtırken geriye akçe kalmaz iken, bu sefer fazla gelmesinin sebebi ne ola ki? Herhal Defterdârım bize yaranmak, gözümüze girmek için halktan fazla akçe toplamış, hazînede her zamankinden fazla akçe cem‘ eylemiş. Padişah'a yaranmak için halka zulmeden, tebaanın malını zorla elinden alan bir Defterdâr bize gerekmez...”Bu sözlerden sonra, Sultan Murad Hân Defterdârı'nı derhal vazifeden aldı. Zira ‘Zulm ile âbâd olanın, kahr ile berbâd olacağı’ hakikatine gönülden inanıyor, halkına elinden geldiğince adâlet ile muâmele etmeye çalışıyordu



1913 senesinde yazılan ve Bulgarların Müslüman Türklere yaptıkları zulümleri anlatan "Türkiye Uyan" adlı kitabın 228. sahifesinde; bir çavuşun subayına mektubu şöyledir:Zâbit efendi! Kuvvetli düşman müfrezelerinin Gümülcine'ye indiğini, askerimizden bir kısmının çekildiğini ve bâzısının da esir edildiğini işittim! Geçen gün dört erle bana teslim ettiğiniz Kuruorman sırtındaki mühimmat deposunu hâlen muhâfaza ediyorum. Tabiî Gümülcine'yi işgâl eden düşman buraya da gelecek! Doğrusu devletimin ve milletimin nice fedâkârlıklarla burada yığdığı bu cephaneyi, sapasağlam düşmana teslim edecek değilim! Buna ne askerlik vazifem, ne de vatan sevgim müsaade eder.

Elbette burayı havaya uçuraca ğım! Fakat o binlerce liranın hebâ olup gitmesine üzülüyorum. Haydi havaya uçurdum. Sonra ne olacağım? Düşmana esir değil mi? Biz buraya esir olmak için mi geldik? Milletin paralarını, devletin namusunu esâretle ödemek için mi asker olduk? Hayır, hayır! Ben bu zilleti kabûl edemem. Dün bizim idâremiz altında rahat yaşayan bu vahşî çobanların eline esir düşmek! Aman yâ Rabbî! Bu ne müthiş zillet! Ben bu esirlik zilletine düşmektense bin defa ölmeyi tercih ederim. O hâlde ne yapmalıyım? Ben bu cephane deposunun içine saklanacağım. Burayı teslim almaya gelen Bulgarlar, iyice toplanıncaya kadar saklanacağım. Ben de içinde dâhil olmak üzere cephaneyi havaya uçuracağım. Memleketimde bulunan ana ve babama, hanımıma ve çocuklarıma selâmımı yazınız. Onlar seferberlik ilân edildiği zaman beni Subaşı'nda, değirmen kenarında uğurladılar. Bana; "Ya gâzi ol ya şehit ol!" demişlerdi. Cenâb-ı Hak bana şehit olmayı nasip ediyor! Artık şehit olduğumu bildirin....Piyade 4. bölüğünden çavuş Ali



1820’den beri Osmanlı Devletini yıkma planını uygulamaya koyan Batının sömürgeci, soykırımcı milletleri; topuyla, tüfeğiyle, en modern deniz araçlarıyla bu necip milletin kökünü kazımaya gelmişlerdi. İngiliz ve Fransızlar, sömürgelerinden gençleri toplayarak Türklerle savaşmaya getirmişlerdi. Trablusgarp ve Balkan harplerinden yorgun ve yaralı çıkan Türk milletinin elinde, vatan sevgisi güçlü bir sermayesi vardı. Kasım 1914’te Çanakkale ve Maydos yani Gelibolu kıyılarını şiddetli bombardımana tutan bu kan içiciler, binlerce sivili öldürdüler. Marmara’ya giren İngiliz denizaltıları, asker ve malzeme sevk eden birçok gemimizi sinsice vurdular. Binlerce masum askerimizi şehid ettiler. Zeytinburnu’ndaki, top döküm fabrikamızı bombaladılar. İrili ufaklı 407 parça gemi ile, Çanakkale Boğazına 18 Mart 1915 günü sabah 08:30’da girmeye başladılar.

Bir gün önceden mayın tarama filolarından aldıkları raporlara göre Boğaz suları mayınlardan temizlenmişti. Ama bir şeyi unuttular... O da Türkün vatan sevgisi imandandır inancı idi. Nusrat mayın gemisi, gece sabaha kadar, karanlık koya modası geçmiş ve elinde kalabilen son 26 mayını sessizce döküvermişti. Her zaman mayınlar, Çanakkale Boğazına, akıntıya dik istikamette döşendiği halde, bu sefer akıntıya paralel bir hat meydana getirilmişti.İşte bu sistem, ev yıkıcı, kan içici Batı kuvvetlerini hezimete uğratmaya yetmişti. Birbiri ardına en modern zırhlılarını kaybetmeye başladılar. Rahmetli Hatice Turhan Sultan’ın kendi parası ile yaptırdığı Sedd-ül Bahir ve Kilid-ül Bahir tabyalarındaki eski model toplarımız, bu mağrurları birer birer boğazın dibine göndermişti. Bir tabyada top başındaki Cideli Mahmud Çavuş, attığı tek gülle ile Fransız Bouvet zırhlısını vurmuştu. Akabinde aynı tabyaya düşen bir mermi, Mahmud Çavuş’un iki ayağını birden koparmıştı. Çok kan kaybediyordu. Hemen geriye, ilk yardım yerine çekerlerken, tabyadan bir nefer “Keferenin gemisi batıyor” diye bağırınca, Mahmud Çavuş kendisini taşıtan kumandanına döndü ve “Allah için beni yukarı çıkartın” diye yalvardı. Durumu çok ağırdı. Son arzusunu yaptılar. Sanki Mahmud Çavuş yaralı değil gibi tatlı tatlı tebessüm ederek Bouvet’nin batışını seyretti ve Kelime-i şehadet getirerek orada ruhunu teslim etti.



Birinci Dünya Harbi, Mondros mütarekesi ile sona erince, hemen birkaç gün sonra, önceden Çanakkale Boğazını erkekçe geçemeyen MÜSTEVLİLER, ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a geldiler. Tam ellibeş gemi Dolmabahçe önlerine demir attılar. Bunların içindeki dört Yunan gemisi, Boğazın Anadolu yakasını kontrolle görevli idi. Gemilerde çılgınca eğlenceler yapılıp, Yunan ve Bizansın büyük boy bayrakları dalgalandırılıyordu. 1854 senesinde Kırım Harbi için gelen İngiliz askerleri arasında 20 yaşlarında William Henry Lyne adında bir genç vardır. Kırım Harbi 1856’da bitince bu asker, sivil olur ve İstanbul’daki İngiliz İkmal birliklerinde iki sene görev yapar. İki sene de Sivil mühendis olarak Osmanlı devlet hizmetinde çalışır. Türkçeyi iyi bilmektedir.

Bu William, 1860 senesinde, Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığına, 25 Osmanlı altını aylık maaş ile BEKÇİ olarak tayin olunur. Bekçi Henry, 1914’e kadar tam ellidört sene, mezarlık bekçiliği yapar. Dört kızı ve dört oğlu vardır. Ailesi de yanındadır. Her gün üç defa Meteorolojik rasat, yani keşif, tesbit yapar. Haftada bir gün salı günleri, İstanbul’a inip, İngiliz elçiliği ile görüşür. Bu günlerde, rasatları kızları yapardı. Rasatlar yani ölçümler, bir deftere kaydedilirdi. Mezarlıkta, otuz metrelik bir ahşap direk dikti. Bunun tepesinde rüzgar ve yağış ölçer düzenler kurdu. Direğin dibinde de azami ve asgari sıcaklıları ölçen özel termometreler koydu. Ölçümleri, ELLİ SENE MUNTAZAMAN HER AY İngiltere’ye gönderdi. Bu gün bu defterler, İngiliz Hava Bakanlığının meteorological office’inde üç tane olarak özenle saklanmaktadır. William ölmeseydi belki de Birinci Dünya Harbi sırasında bu rasat casusluğuna devam edecekti. İngiliz bu bilgilerle, Çanakkale’yi zorladı. Bu bilgilerle İstanbul’u ve yurdun bir çok kritik yerlerini rahatça İŞGAL ETTİ. Bir hırsızlık daha: Birinci Dünya Harbi başladığında, İstanbul Silahtarağa’daki elektrik fabrikası ve askeri gemiler kömür sıkıntısı çekmeye başladı. Almanların yardımı ile Terkos-Kilyos hattındaki kömür ocaklarından kömür nakli için, Kağıthane-Ağaçlı (45km) ve Kemerburgaz-Çiftalan demiryolları yapıldı. İşe de çok yaradı. Müstevliler İstanbul’u işgal edince ilk el attıkları, bu demiryolu ile kendi gemilerine kömür taşımak oldu. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman Han zamanından bir hatıra olan, Belgrat ormanlarındaki bütün ağaçları kestiler. Çünkü çift alan hattı bu ormandan geçiyordu. Yüzlerce senelik tarihi ağaçları kesip; kağıthane yolu ile gemilerine taşıdılar. Sonrasında bu ağaçları utanmadan İNGİLTERE’YE TAŞIDILAR. Ne yapsın. Sömürgeci olarak çalmadan duramıyorlardı. Bu keresteleri ülkelerinde kurdukları demiryollarında, TRAVERS yapmada kullandılar. İyi cins olanları ise lordların çocuklarına PİYANO YAPIMINDA değerlendirdiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter