Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han, Portekiz donanmasının taarruzlarına karşı imdat isteyen Hind müslümanlarına bir donanma göndererek yardımda bulundu. Bu donanma Portekizlileri bu denizlerden kovaladıktan sonra Mısır’a dönerken, bu donanmada bir filoya kumanda eden Hayreddin Mehmed Reis, bu donanmanın kumandanı Süleyman Paşa tarafından iki gemiyle doğu denizlerini keşfe gönderildi. Osmanlı denizcileri ilk olarak Siyam (Tayland)’a geldiler ve kral tarafından çok iyi karşılandılar. Kral onların Siyam’da istekdileri kadar kalabileklerini ve misafirleri olduğunu söyledi. Tam 15 yıl burada kaldılar ve onlara yılda 12.000 altın ücret verildi. Bu zaman zarfında başkent Ayuthia’da (bugünkü başkent Bangkok’a yakın) 7 cami açtı lar. Yalnız başkentte 30.000 aile, onların örnek ahlakı sebebiyle müslüman olmakla şereflendi. Bugün Tayland’daki 2,5 milyon müslümanın menşei bunlardır.

Hindistan’dan kovulan Portekiz donanması bu sefer İndonezya’ya saldırdı. Bu tarihlerde bu adalarda birçok müslüman devlet hüküm sürüyordu. Bunlardan biri olan, Sumatra adasının kuzey ucunda bulunan Açe devletinin sultanı Alâeddin Riâyet Şah, İstanbul’a elçi gönderip, Portekiz saldırılarına karşı Osmanlı Padişahından yardım istedi. Mektubunda şunları yazmıştı:“Hükmettiğim adalarda, siz padişahımın adına hutbe okunmaktadır. Seylan hükümdarı kafirdir. Ama Seylan adasında da tebeâ-i şahanenizden olan Müslüman cemaati ve 14 camileri vardır. Hutbe orada da ism-i şerifinize okunmaktadır. Hindistanın cenubundaki Malabar racası da keza kafirdir. Orada da 25 camide müslümanlar sizin adınıza hutbe okuturlar. Yine Hindistan’daki Gücerat racasının veziri Karamanoğlu Abdurrahman Bey’dir ve orada dahi cami lerde zatıâlinizin adı hutbelerde okunur. Bunların hepsi de sizden denizci ve topçu isterler. Son gönderdiğiniz 8 topçuyu başımın üzerinde taşıyorum. Şimdi kadırga yapmasını bilen gemi mühendisleri ile kale yapmasın bilen inşaat mühendisleri göndermeniz için şahane eşiğinize yakarıyoruz.”Alâeddin Şah, İstanbul’dan gönderilen 300 Osmanlı denizcisiyle birçok fetihler yaptı ve İndonezya adalarının çoğunu fethetti. Ayrıca Malezya’ya da çıkarak, burada İslamiyetin hızla yayılmasını sağladı. Kanuni’den sonra padişah olan II. Selim Han da Osman Bey isminde bir Tümamiral kumandasında bir filoyu daha İndonezya’ya gönderdi. Açe Sultanı, II. Selim Han’a yazdığı mektupta: “Taht şehrim Açe bir Osmanlı köyü ve bütün tebeam da padişahımın kullarıdır” diyordu. Buralara gelen Osmanlı denzicileri ise, bir daha geri dönmediler ve İndonezyalı kızlarla ve prenseslerle evlenerek orada işeref ve itibarla yaşadılar. 1898 yılında Sultan II. Abdülhamid Han’ın İndonezya’ya gönderdiği ajanlardan Abdülaziz Efendi, burada Türk mezarlığını ziyaret etti ve Türk olduklarını söyleyen, fakat Türkçe konuşamayan İndonezyalılarla görüştü. Kanuni’nin Alâeddin Şah’a gönderdiği Osmanlı sancağı, mukaddes sayılarak asırlarca İndonezya’da hürmet gördü.



Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1456'da Eflak prensliğine tâyin edilen ve Kazıklı Voyvoda olarak bilinen Vlad, Pâdişâha bağlı kalacağına dâir söz vermesine rağmen, sözünde durmayarak Osmanlılar aleyhine Macarlarla anlaştı. Fâtih Sultan Mehmed Han'ın Trabzon seferini fırsat bilerek, Tuna'yı geçti ve Bulgaristan topraklarını yağmaladı. Daha sonraki bir zamanda da Tuna kenarında bulunan Osmanlı kuvvetleri üzerine baskın düzenleyerek, kumandanlarından Yûnus Bey'i şehîd, Hamza Bey'i de esir aldı. Daha sonra da Hamza Bey'i şehîd ederek başını Macar kralına gönderdi. Aldığı esirlerin hepsini kazıklattıktan sonra, Osmanlılara âid bir takım şehir ve kasabaları tahrîb etti. 25.000 esir alarak memleketine döndü. Hamza Bey'in ve bir çok Türk' ün pek vahşice şehîd edildiğini haber alan Fâtih Sultan Mehmed Han, Vlad'ın üzerine yürümeye karar verdi. 1462 baharında Widin'e kadar nehir yolu ile geldi. Fakat Kazıklı Voyvoda'ya tesadüf edemedi. Bunun üzerine Evrenosoğlu Ali Bey'in oğlu Ali Bey'i Eflak içlerine akına me'mur etti.

Kazıklı Voyvoda Osmanlı akıncılarını vurmak üzere kuvvetler gönderdi. Mahmûd Paşa tarafından muharebe düzenine sokulan ve sağ kanatta Malkoçoğlu Bâli Bey'e bağlı birliklerin de yer aldığı akıncı kuvvetleri, ağaçlıklar altından birdenbire ortaya çıkarak Eflaklıları bozguna uğrattı. Yapılan muharebede, yedi bin kişi olduğu tahmin edilen bu kuvvetlerin pek azı kurtulabildi. Daha sonra yapılan muharebelerde Eflak tamamen Osmanlı hâkimiyetine girdi.Fâtih Sultan Mehmed Han 1475'de Malkoçoğlu Bâli Bey'i Macaristan üzerine akına gönderdi. Semendire ve civarının muhafızı Malkoçoğlu'nun emrine kapu halkından iki bölük garip yiğit ile Rumeli beylerinden Hasan Beyoğlu îsâ Bey de gönderildi. Malkoçoğlu Semendire civarından Tuna'yı geçerek, Szerem ovasına yâni Tuna ile Sava arasındaki zengin bölgeye girerek akınlar düzenledi. Geri dönecekleri sırada yolları üzerinde Macar kuvvetlerinin toplandığını duydu. On bin kişi kadar olan Macar kuvvetleri, Türk akıncı kuvvetlerinin yorulmasını bekliyorlardı. Kendi yolları üzerinde Macar kuvvetlerinin toplandığını anlayan Malkoçoğlu harbe girmekte tereddüd etmedi. Akıncıların bir kısmı Malkoçoğlu Bâli Bey'in idaresi altında pusuya girerken diğer kısmı Hasan Beyoğlu îsâ Bey'in idaresinde harbe atıldılar. Fakat savaş Türklerin aleyhine bir hâl aldı. Hattâ savaşa kumanda eden Hasan Beyoğlu îsâ Bey atından düşürüldü. İsa Bey tam bu anda; "Hay Bâli! Hay Bâli!" diye haykırdı. Bu sesi duyan Malkoçoğlu Bâli Bey kuvvetleri pusudan fırlayarak Macarları beklemedikleri anda bozguna uğrattılar. Fâtih Sultan Mehmed Han'ın 1478'deki İşkodra seferine katılan ve Venedik dolaylarına akınlarda bulunan Malkoçoğlu Bâli Bey, 1479'daki Macaristan seferinde kahramanlıklar gösterdi ve önemli hizmetlerde bulundu.



Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Cezayir’i fethedince, batısında bulunan Fas ile komşu oldular. O tarihlerde Fas sultanı olan II. Muhammed, Osmanlıların kendi devletini de ele geçireceğinden korkarak, 80.000 kişilik bir ordu ile Cezayir üzerine yürüdü. Cezayir valisi olan Kazdağlı Salih Paşa bunu haber alınca derhal harekete geçti ve Sebû denilen yerde 5 Ocak 1554 günü yapılan harpte Fas kuvvetlerini bozguna uğrattı. Ertesi gün de Fas sultanlığının başşehri olan Fes şehrine girdi. Burada 4 ay kadar hüküm sürdü. Fas sultanı güneydeki Merakeş şehrine kaçmıştı. 4 ay sonra Salih Paşa buradan çekilerek Cezayir’ e dönünce sultan, tekrar Fes şehrini ele geçirerek tahtına oturdu.

Osmanlıların tekrar kendi ülkesine saldırmasından korktuğu için, kuzey komşusu İspanya ile bir işbirliği anlaşması yaptı. Ayrıca, Osmanlı Padişahlarını Halife-i Müslimin olarak tanımadığını da bildirerek, hutbe lerde onların adının okunmasını yasakladı. Fakat bir yerde hata yapmıştı; hükümdar olduğu sıralarda, Faslılara güvenemediği için, kendi muhafız birliğini, dürüst ve cesur olarak tanıdığı Türkmenlerden kurmuştu. Sultanın Osmanlılarla savaşması ve onlara karşı hristiyan İspanyol larla işbirliği yapması, bu Türkmen muhafızların tepkisine sebep oldu. Bir Cuma namazından sonra, hutbede Osmanlı sultanının adının okunmadığını gören muhafız alayı kumandanı Salih Kahya, hemen saraya gitti ve bir şey arzedecekmiş gibi hükümdarın yanına yaklaştı, sonra da aniden elindeki baltayı kaldırarak sultanın kafasını uçurdu. Onun yerine de Osmanlı dostu olan I. Abdullah’ı sultan ilan etti ve sabık sultanın kesik başını İstanbul’a gönderdi. Bu hadiseler sırasında Cezayir valisi Salih Paşa öldü ve yerine Barbaroszade Hasan Paşa Cezayir valiliğine tayin edildi. Kanuni’nin emriyle Hasan Paşa derhal ordusuyla Fas’a girdi ve yeni sultanın Osmanlı hükümdarına itaatini kabul etti. Bundan sonra Osmanlılar Fas’ın kuzey sahillerinde, muhtemel İspanyol saldırılarına karşı muhkem kaleler inşa ettiler ve buralar çok sayıda asker yerleştirdiler. Bu hadiseler Avrupa’da büyük korkuya sebep oldu. Osmanlıların Fas üzerinde İspanya’ya geçeceği söylentileri yayıldı. Nihayet 1578 senesinde İspanyol, Portekiz ve diğer Avrupa devlet lerinden kurulu kalabalık bir haçlı ordusu, Osmanlıları kuzey Afrika’dan atmak için büyük bir donanma ile Fas sahillerine çıktı. Cezayir valisi Ramazan Paşa, bunu haber alır almaz hemen harekete geçti ve 4 Ağustos 1578 günü Vâdi-üs-Seyl denilen yerde haçlı ordusu ile karşı karşıya geldi. Burada tarihin akışını değiştecek olan müthiş bir savaş başadı. Ramazan Paşa kumandasındaki 30.000 kişilik Osmanlı ordusu, 80.000 kişilik haçlı kuvvetlerini iki saat içinde perişan etti. 40.000’i öldürüldü, 20.000’i esir alındı. Kalan 20.000 haçlı da sahilde bekleyen gemilerine kaçmayı başardı. Fakat, pusuda bekleyen Osmanlı donanması derhal haçlılar üzerine saldırdı ve düşman gemi lerinin büyük bir kısmı imha edildi. Bu savaşta Portekiz kralının baş kumandanı Sebastian ile bütün Portekiz ve İspanyol generalleri öldürüldü. Eğer bu savaşı osmanlılar kaybetseydi, belki de bugün Kuzey Afrika, bir zamanlar Müslüman memleketi olan İspanya gibi, Hristiyanların eline geçecek ve bir hristiyan ülkesi olacaktı. O tarihe kadar dünyanın en kuvvetli devletleri arasında sayılan ve bilhassa muazzam donanmasıyla Müslüman devletlere çok zararlar veren Portekiz, büyük devletler arasından silinerek, bir çok denizaşırı toprağını kaybetti. Bilhassa uzakdoğudaki Müslüman devletler rahat bir nefes aldılar.



İstanbul’da uzun seneler kalmış olan ve hatıralarını kaleme alan İtalyan asıllı Avusturyalı general Kont Marsigli, 1737’de yazdığı eserin de Osmanlı tüccarlarını şöyle anlatıyor:“Osmanlı devletinde yaşayan tüccarlar, gayet mahir ve bilgili dir. Devlet, ticaretle uğraşanlara her türlü kolaylığı gösterir. Osmanlı nın prensibi, mümkün olduğu kadar ticaret malı girip çıkmasıdır. Zira mal ne kadar gelip giderse, devletin geliri de o derecede artmakta, halk da o kadar zenginleşmektedir. Osmanlı hükûmetleri ağır ticari vergilerden kaçınmışlardı. Ağır verginin, hem malın dolaşmasını engel lediği, hem de kaçakçılığı doğurduğu, devletin ve halkın kazancını azalttığı fikrindedir.Hükûmet kaçak mala hazine adına el koyar. Hiçbir tüccar, beyan etmediği, vergisini ödemediği malı kaçırmaya cesaret edemez. Zira ticaret müsaadesi elinden alınır.

Osmanlı halkının hangi sebeple Avrupa milletlerinden daha müreffeh olduğunu düşünürdüm. Bunun sebebi, ticaret ve ticari aktivitedir. Topraklarının verimliliği ikinci planda kalır. Türk halkı, Avrupalılara göre çok varlıklı oldukları halde gayet tasarrufludur. Evlerinin masrafları, bizimkilere göre çok azdır. Yaşayışları sade ve gösterişten uzaktır. Günlük masraflarından artan bütün kazançlarını hayır işlerine sarf ederler. Sokakta dilenen yoktur. Yoksul vardır, fakat hepsi yardım görür. Osmanlı sanayii de oldukça ilerlemiştir. Fakat ticaret önce gelir. Dış ülkelere o kadar çok mal satarlar ki, sade yaşantıları sebebiyle dışarıdan fazla bir mal ithal etmelerine ihtiyaç kalmadan, sadece hoşlarına giden birkaç çeşit mal alırlar. Dünyada hiçbir devlet yoktur ki, savaş veya başka bir sebeple Osmanlı devletiyle ticaretini kestiği takdirde sıkıntıya düşmesin. Birçok Avrupa devleti bazı maddeleri kesin olarak Osmanlı’dan almağa mecburdur. Osmanlı kerestesi gelmezse, Avrupa’daki tersaneler durur. Osmanlı tarım ürünleri bütün Avrupa’yı besler. Osmanlı ipek kumaşları, bakırı, derisi, dünya piyasa larına hakimdir. Osmanlı silahları ve cephaneleri, Avrupa’daki dükkanlarda çok pahalıdır. Bu sebeple Avrupalının Osmanlı’ya sattığı mal, ondan satın aldığı için yetmez. Üstelik, Amerika’daki maden ocakların dan çıkardığı altın ve gümüşü de Osmanlı’ya kaptırır. Asya’dan Osmanlı ülkesine gelen mallar, burada mamul hale getirilerek Avrupa ya büyük kârlarla satılır.Bazı mamullerde Osmanlı sanayii ile rekabet dahi mümkün değil dir. Silah, halı, ileri teknoloji ile yapılmış boya ve çeşitli kimyevi maddeler bunlardan birkaçıdır. Osmanlı hükûmetleri, Avrupa’dan büyük paralar çektiğinin idraki içindedir. Buna karşılık Avrupalı tüccarlara da her türlü kolaylığı sağlar. Formaliteleri asgariye indirmiştir. Gümrük vergilerini düşük tutar. Bir Avrupalı tüccarın mallarını getiren gemi, malını bir Osmanlı limanına boşaltır. Bundan sonrasını devlet yapar. Koca Osmanlı ülkesi nin en ücra köşesine kadar, Avrupalı tüccrına istediği her noktaya o mallar mahirane bir organizasyonla sevkedilir ve bundan da devlet büyük kazanç sağlar. Aynı şekilde, Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesinin herhangi bir yerinden mal almak isterse, üretici ile muhatap olmaz. Osmanlı tüccarı o malı onun adına oradan alır ve limana getirerek Avrupalı tüccara satar.”



Uzun seneler İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi olan Lord Paul Ricault, Sadrazamın daveti ile Eylül 1663’de Uyvar seferine gözlemci olarak katılmıştı. Sefer sırasında gördüklerini şöyle anlatır:“Gerek Veziriazamın, gerekse diğer büyük kumandanların otağ larına çadırdan ziyade saray demek doğru olur. Muhteşem ve harikul âde süslemeleri, çeşitli oda ve daireleri ile saraylardan fazla masraf edilmişti. Bu seyyar saraylar ve ağır kazıkları, parçalar halinde menzil den menzile taşınıyordu. Osmanlı ordusu günde 5-6 saat yürüyordu. Daha fazla yürüyüşe cebrî yürüyüş denir ki, fevkalade hallerde olur. Ordu ağırlıklarını at, katır ve develer taşır. Otağ kurucular ordudan daima bir menzil önde giderler. Otağ sahipleri bir menzile gelince otağlarını kurulmuş bulur lar. Her otağ çifttir. Biri kullanılırken diğeri bir menzil sonrasında kurulmaktadır. Sanıyorum bu muhteşem otağları Osmanlılar, ne kadar zengin ve kudretli olduklarını gösterip, düşmanın gözünü korkutmak için kullanıyorlar.

Orduda düzen, tek kelime ile harikuladedir. İçki içen tek kişi yoktur. Gürültü, münakaşa, yüksek sesle konuşma duymak mümkün değildir. Bizim ordularımızdaki şamatadan eser yoktur. Her ülkenin halkı, Osmanlı ordusu geçerken endişe duymaz. Ordu, geçtiği yerlerde her şeyi para ile satın alır. Bizde olduğu gibi ordugâh, kızlarına sataşıldığı, malları yağma edildiği için şikayete gelen ana ve babalarla dolmaz. Bu düzen, Osmanlıları hep muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazaman büytmüştür.Osmanlı ordugahları çok temizdir. En küçük çöp bile görülmez. Her çadırın yanına ihtiyaç için çukurlar kazılır ve ordu hareket eder ken çukurlar toprakla örtülür. Osmanlı ordugahları kadar temiz hiçbir şehir görmedim.Yazın sıcak günlerinde yürüyüş, gece saat 7’de nakliye katarları nın haretketiyle başlar. Veziriazam ve maiyeti, gece yarısını hemen takibeden dakikalarda atlara binerek orduyu harekete geçirirler. Bu suretle gündüz sıcağından kaçınırlar. Serin gecelerde yürüyüş tercih edilir. Bir aksaklık da olmaz. Zira her birliğin önünde öyle bol meşale yakılır ki, gökyüzü gündüz gibi aydınlanır. Meşaleciler ayrı bir sınıf teşkil ederler. Subaylarına da “Meşalecibaşı” denir. Belgrad’dan geçiyorduk. Genç Sırp kızları ordugaha, çeşitli mallar satmak için geldiler. Bayramlık elbiselerini giymişlerdi. Alımlı kızlardı. Getirdikleri malların hepsini sattılar. Osmanlı askeri, istedik leri ücreti münakaşa etmeden ödediler. Bu esnada kızların yüzlerine bile bakmadılar. Halbuki bunların asıl maksatları, kendilerini Osmanlı askerine beğendirmekti, mallarını değil. Hangi ülkeden geçtiysek, köylülerin, orduyu sevinçle karşıladığını gördüm. Zira Osmanlı ordusu geçtiği yerlere altınlar saçıyor, halk büyük paralar kazanıyordu. Ordu-yu Hümayun bu düzen içinde Edirne’den Uyvar’a (bugün Slovakya sınırları içinde) kadar geldi, Avusturya ordusunu yendi, yeni ülkeler fethetti ve geri döndü.”



Yavuz Sultan Selim, 22 Ocak 1517 günü yaptığı Ridaniye savaşı ile Mısır’ı fethetti. Memlûk hükümdarı Tomanbay, ordunun kumandanlarından Kurtbay, Alanbay ve Şadi bey ile birlikte Kahire’ye kaçtılar. Yavuz, bir aylık kuşatmadan sonra Kahire’yi de fethetti. İlk işi kaçan hükümdar ve ileri gelen kişileri aramak oldu. Tomanbay, Hasan Merî isminde bir seyyahın evinde saklanıyordu. Yavuz’un onu aramakta olduğunu haber alan Hasan Merî, Osmanlı’ya artık mukavemet etmenin beyhûde olduğunu anladığı için Tomanbay’ı yeniçeri ağası Ayas Paşa’ya ihbar etti. Ayas Paşa da onu evine giderek Tomanbay’ı yakaladı ve Yavuz’un huzuru na getirdi. Yavuz onu görünce:
- Elhamdülillah, işte Mısır fethedilmiş oldu, dedikten sonra Tomanbay’a dönerek:
- Niçin elçilerimi öldürttün? dedi.
- Bunu beylerim yaptı, benim bir kabahatim yoktur. Ey Sultan Selim, bu haksız taarruzundan dolayı Cenâb-ı Hakkın huzurunda kendini nasıl temize çıkaracaksın?

- Biz ulemadan fetva almadan bir şey yapmayız, Mısır’a da fetva alarak geldik, dedi. Sonra da Ayas Paşa’ya:
- Tomanbay’ı misafir edin ve kendisine gerekli hürmeti gösterin, emirini verdi.
Böylece tahtını kaybetmiş olsa da bir müslüman hükümdara olan saygısını belli etti. Birkaç gün sonra da yiğitliği ile meşhur olan Şadi bey yakalanıp Yavuz’un huzuruna çıkarıldı. Yavuz ona:
- Dünyayı nasıl buldun? dedi.
- Hiçbir şey ifade etmeyen bir varlık gibi.
- Öyleyse değeri bu kadar az olan bir şey için neden döğüştün?
- Ben dünya için döğüşmedim. Kur’ân ve Sünnete uymak için böyle hareket ettim. Fakat sen ne hakla bizim şerefimize saldırdın?
- Ben sizin üzerinize, ulemadan aldığım fetva ile yürüdüm. Siz hükümdarlarınıza karşı zalim kesildiniz. Sultanlarınızı kendi isteklerinize göre tahttan indirip, ya hapseder, veya öldürürdünüz.
Şadi bey gayet vakur ve cesurane bir tavırla şu cevabı verdi: - Bu iftiradır. Biz Eşref Kaytbay’a 30 sene itaat ettik. Kanunları çiğnediği için onun oğlunu öldürdük. Çünkü murad-ı ilahi budur. Her hayatın sonu ölümdür. Bu dünya bize bâkî olmadığı gibi sana da bâkî değildir, dedi.
Bu sözler Yavuz’un hoşuna gitti ve onu serbest bıraktı. Ne var ki, birkaç gün sonra Yavuz şeri gezeken yol üzerinde bir adamın:
- Allah Tomanbay’ımızı muzaffer kılsın, başımızdan eksik etmesin, diye bağırdığını duydu Mısır ahalisinin hükümdarlarına ne kadar sadık olduğunu ve onu tekrar hükümdar yapmak için gayret edeceklerini anladı. Hemen emri vererek Tomanbay ile Şadi beyi Kahire kalesi surlarına asarak idam ettirdi.



Yavuz, sert mizaçlı olduğu kadar şair ruhluydu. Birçok şiirleri vardır. Bu yüzden şiir ile ifade edilen duygulara ehemiyet verirdi. Mısır’ın fethinden sonra uzunca bir müddet Kahire’de kalınması, devlet erkanının ve askerin canını sıkmaya başladı. Fakat bu durumu padişaha bildirmeye kimse cesaret edemiyordu. Birgün çok sevdiği Kemalpaşazade Ahmed Efendi ile konuşurken:
- Mısır’da ve asker arasında neler oluyor?
- İyilik, Sultanım. Yalnız dün Nil nehri kenarında iki askerin şöyle bir türkü söylediklerini duydum:

Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda
Cihan halkı kamu ayş-ü tarabda
Nice biz dururuz Şam-ü Haleb’de
Gel ahî gidelim Türk illerine

Yavuz bir hayli düşündü, fakat hiçbir şey söylemedi. Birkaç gün sonra İbn-i Kemal’e:
- Geçen gün bana söylediğin türküyü sen mi uydurdun?
- Evet Sultanım...
Yavuz bu cevaba kızmadı ve Kemalpaşazade’ye 500 altın vererek, hemen şu emri verdi:
- Ordu hazırlansın, İstanbul’a dönüyoruz...

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Muharrem 1439
Miladi:
27 Eylül 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter