Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Adı Soyadı: Mehmet Baba Adı: TevfikAnne Adı: RukiyeDoğum Yeri: Van-GöllüDoğum Tarihi: 1901Göllü köyündenim. Van'daki ordunun Erzurum tarafına çekilmesi üzerine Ermeniler harekete geçtiler. Analarımız, babalarımız hep Ermeniler tarafından kesildi. Benim babam da orada şehit oldu. Jandarma çavuşu idi. Mollakasım, Amik, Şeyhayne, Göllü, Hıdır, Kurtsatan, Köprüköy köylülerinin hepsi katledildiler. Bizim köyün bir kısmı Zeve'ye sığındı, orada şehit oldular. Biz zor kaçabildik. Ermeniler, hamile kadınların karınlarını süngülerle yarıp çocuklarını süngülerin ucunda çıkardılar. Bütün Müslüman köylerini basıp ateşe verdiler. Kadın-erkek, genç-yaşlı demeden birçok insanı katlettiler. Adını saydığım köylerden kaçıp kurtulan Müslüman halk, Zeve'den Van gölüne dökülen Ablengez suyu üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerek kurtulmaya çalışıyorlardı. Annem, ben ve iki kızkardeşim geçtikten sonra baktık ki, Ermeniler köprüyü yıktılar. Esirleri öldürüp Ablengez suyuna attılar. Cesetleri, baharda kar sularının taşırdığı Ablengez suyu göle götürdü. Ben, annem ve iki kızkardeşim, gündüzleri ekinlerin arasında derelerde sürüne sürüne ilerliyor, geceleri dağlarda kalıyorduk. Ermenilerin eline geçersek öldürüleceğimizi biliyorduk. Diyarbakır'a kadar kaçtık. O kaçış sırasında annem öldü. Sonra iki kızkardeşimi de kaybettim. Yapayalnız kaldım.



Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve bunların müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sâyesinde cemiyetimizin yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirmek için, insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıflar vardı. Bunlardan bazıları şunlardır: Kışın aç kalan kuşların ve yabani hayvanların beslenmesi, Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda çocukların sevindirilmesi, Koyun cinsinin ıslah edilmesi,t Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesi için tedbirlerin alınması, Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi,  Câmi ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi,  Ramazan ayında, câmilerde hurma, zeytin gibi iftâriyeliklerin dağıtılması,  Köy ihtiyarlarına elbise temini,  Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi, Çalışan kadınlara süt anne bulunması, Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması, Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması,  Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icabeden yerlere su küplerinin konulması...



Kızı Hundi Fatıma Sultan’ın Emirsultan ile nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan'ın ve Hundî Hâtun'un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa'ya gelince, Vâlide Sultandan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultan'ın sarayına saldırdı. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona; "Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin." dedi. Sonra Vâlide Sultan'a "Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın." dedi. Vâlide Sultan; "Ben ok atamam." deyince, Emîr Sultan; "Siz oku takın, o kendiliğinden gider." dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler derhâl kaçtılar. Vâlide Sultan; "Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık." dedi



Ağabeyi Süleymân Şahın Rumeli fetihleri sırasında vefât etmesi üzerine Şehzade Murad Osmanlı tahtına veliahd tâyin edildi (1359). Kısa bir müddet sonra da babasının vefâtı üzerine Bursa’ya davet edilip Osmanlı tahtına geçti. (1360).Sultan Murâd Han, ilk iş olarak devletin başşehri Bursa’da lüzumlu tâyin ve icrâatlarda bulundu. Şehzâdeler meselesini halletti. Önce, Karadeniz Ereğlisi ve Ankara fethedildi. Lala Şâhin Paşayı ilk serdar ve sadrazam yaptı. Bursa kâdısı Çandarlı Halil Paşayı da kazasker tâyin etti. Devletin içişlerini hallettikten sonra, Anadolu’dan Rumeli’ye yöneldi. 1361’de Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz ve 1362’de Edirne fethedildi. Bizans Devletinin İstanbul’dan sonra ikinci önemli şehri olan Edirne’nin fethi, Türkler’in Avrupa’ya kesin olarak yerleşmelerini temin etti. Trakya’da stratejik bir mevkide bulunan Edirne, Osmanlı Devletinin Rumeli’ndeki fetihlerinde bir askerî harekât noktası oldu. Her geçen gün şehrin îmar faâliyetleri artarak; genişledi. Ardından sıra ile; Gümülcine, Zağra, Yenice ve Filibe fethedildi. Rumeli’nde fethedilen Avrupa topraklarına, Osmanlı iskân siyâsetince, Türk-İslâm ahâlisi yerleştirildi. Bu arada Osmanlının âdil idâresinden memnun kalan Hıristiyan ahâli de seve seve Türklerin hâkimiyeti altına girdiler.

Ancak Haçlılar papalığın teşviki ile Osmanlılar aleyhine ittifâk kurdular. Haçlı ittifakını haber alan Sultan Murâd Han da yerinde ve zamânında tedbirler alarak, hazırlıklarını tamam ladı. Fetihlerin genişlemesiyle asker ihtiyâcı arttığından, yaya ve müsellem teşkilâtlarına ilâveten, devrin âlimlerinden Karamanlı Molla Rüstem’in teklifi ve Kazasker Çandarlı Kara Halil’in fetvâsı ile, harpte esir alınan gayri müslim çocuklarından beşte birinden istifâde edilmek sûretiyle “Yeniçeri” adıyla bir asker ocağı kuruldu.Alınan esirler Anadolu’da Türk çiftçi âilelerinin yanında Türk-İslâm terbiyesiyle yetiştirilerek, Yeniçeri Ocağına kaynak temin edildi. Ayrıca mâlî teşkilâtta düzenlemelere gidilip, gelirler arttırıldı.Bu durum Bizans İmparatorunu Osmanlılarla antlaşma yapmaya mecbur bıraktı. Yapılan antlaşmaya göre İmparator Yuannis, Rumeli’ndeki Osmanlı fütuhâtını kabul ve tasdik etti. Bunları almak için hiçbir zaman Türk düşmanlarıyla birleşmeyeceğini ve Anadolu Beyliklerinden gelebilecek taarruzlara karşı Birinci Murâd Han yardımcı kuvvet isterse asker vereceğini bildirdi. Bu antlaşmanın, Bizans’ın Osmanlı Devletine tâbiliğini arz etmesi mâhiyetinde olduğu kabûl edilir.Öte yandan Filibe’nin fethi üzerine Osmanlıların Balkanlarda ilerlemesini durdurmak için Papa Urban’ın çabaları ile meydana getirilen, Sırp, Macar, Bulgar, Ulah ve Bosnalılardan meydana gelen Haçlı ordusu, Edirne’ye doğru yürüdü (1364). Ancak Hacı İlbeyi komutasın daki Osmanlı öncü kuvvetleri, Haçlıları büyük bir bozguna uğrattılar. Düşmanın büyük kısmı Meriç sularında boğuldu.Sultan Murâd Han, Rumeli’ne geçmeden önce Katalanların elindeki Biga’yı fethetti. Sırpsındığı Muhârebesinden sonra, Osmanlı başşehrini Bursa’dan Edirne’ye naklettirdi. Şehri kısa zamanda mescitler, câmiler, medreseler, saray dâhil bütün kültür ve sosyal müesseselerle îmâr etti. Türk-İslâm ilim ve sanat eserleriyle süslenen Edirne, İstanbul’un fethi sonrasına kadar Osmanlıya başşehirlik yaptı. Balkanlarda Osmanlı idâresi ve müesseseleri tesis edilerek, ticâret canlandırıldı. Adriyatik kıyısında küçük bir devlet olan Raguza Cumhûriyetiyle ticâret antlaşması yapılarak Osmanlı himâyesi altına alındı.1366 târihinde Gelibolu, Bizans İmparatorunun dayısı Savua Kontu İtalyan Amedeo tarafından işgâl edilmişse de, bir yıl sonra tekrar Osmanlıların eline geçti. 1366’da Sultan Birinci Murâd Han, başlattığı Balkan fütuhâtıyla; Kırkkilise (Kırklareli) Vize, Aydos, Burgaz ve Tirebolu mevkılerini zaptedip, Karadeniz’e dayanmak istiyordu. Bu gâyesini gerçekleştir mek için, çok muntazam bir plân tatbik etti. Batı cephesi kumandanlığına Evrenos Paşayı tâyin ederek, Makedonya’nın fütuhâtıyla vazîfelendirdi. Kuzey cephesi kumandanlığını Kara Timurtaş Paşaya vererek, Tunca boyunun fethiyle vazîfelendirdi. Kuzeybatı cephesi kuman danlığını da Rumeli Beylerbeyi Lala Şâhin Paşaya verdi. Kara Timurtaş Paşa 1366’da Bizans lılardan Kızılağaç Yenicesi’ni, Bulgarlardan Yanbolu ve İslimyeli’yi aldı. Lala Şâhin Paşa Samaku ve İhtiman’a akın tertip etti. Sultan Murâd Han 1367’de başlattığı harekâtla Bulgar lardan Aydos, Karinâbad ve Tirebolu’yu, 1368’de de Bizanslılardan Hayrabolu, Pınarhisar ve Vize’yi alıp, elden çıkmış olan Kırkkilise’yi tekrar fethetti. Bulgaristan Kralı Yuvan Şişman, Osmanlılara karşı duramayacağını anladığından sulh yaparak kızkardeşi Prenses Marya’yı Sultan Murâd’a verdi. Buna rağmen daha sonra Bizans İmparatoru Beşinci Yuannis Paleoloğ’un teşvikiyle Sırp Kralı ile Osmanlılara karşı birleşti. 26 Eylül 1371 Cumâ günü Çirmen’de yapılan muhârebede müttefikler büyük bir bozguna uğradı. Bu savaşla Balkanlardaki mukâvemet kırılarak, Osmanlılara Makedonya kapıları açıldı.Çirmen Zaferi sonunda ilk Makedonya fütuhâtı başlatılarak, Vezîriâzam Çandarlı Kara Hayreddîn Halil Paşa, Rumeli Beylerbeyi Lala Şâhin Paşa, Gâzi Evrenos ve Deli Balaban Beyler komutasındaki Osmanlı ordusu, İskeçe, Drama, Kavala, Zihne, Serez, Avrethisar-Var dar Yenicesi ve Karaferye mevkilerini fethetti. Osmanlıların Makedonya’yı zaptederek Köstendil’e gelmeleri üzerine, Yukarı Sırbistan Hükümdârı Lazar Grebliyanoviç, Sultan Murâd Han ile anlaşmak istedi. Vergi vermek ve gerektiğinde Osmanlı Devletine asker göndermek şartı ile antlaşma sağlandı.Rumeli ve Anadolu’da fetihler devâm ederken bâzı mâlî, idârî ve askerî ihtiyaçları karşılamak için teşkilât yapılmıştı. Kara Timurtaş Paşanın tavsiyesiyle, tımarlı teşkilât, tâdil ve ihtiyâca göre ıslâh edildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilâveten Kara Timurtaş Paşanın tavsiyesiyle kapıkulu askerlerinden olarak maaşlı Süvâri ocağı kurulduğu gibi, seferlerde levâzımın muhâfazası ve süvârilerin hayvanlarına bakmak üzere Voynuk sınıfı teşkil olundu. Sultan Murâd Han 1378’de oğlu Şehzâde Bâyezîd’i Germiyan Beyi Süleymân Şahın kızı Devletşah Hâtun ile muhteşem bir düğün yaparak evlendirdi. Süleymân Şah, Kütahya, Tavşanlı Emed ve Simav’ı, kızının çeyizi olarak verdi. Hamidoğlu Hüseyin Beyden seksen bin altın karşılığı; Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir ve Karaağaç alındı.Birinci Murâd Han 1380’de Makedonya’da harekâta geçilmesini emretti. Rumeli Beylerbeyliğine tâyin edilen Kara Timurtaş Paşa, Vardar Nehri sâhilindeki İştip’i fethetti. 1382’de Vardar’ı geçerek Manastır ve Pirlepe’yi aldı. Manastır, Arnavutluk ve Kuzey Epir mıntıkalarına yapılacak harekât için üss oldu. 1384 bahârında Osmanlı akıncıları Bosna-Hersek akınını gerçekleştirerek, pekçok esir ve ganimet aldılar.1385’te Vezîriâzam Çandarlı Hayreddin Paşanın Ohri’yi fethi ile Osmanlılar, Arnavutluk hududuna yerleştiler. Kuzey Arnavutluk Prensi Balşa ile Drac ve Orta Arnavutluk Dükası Şarl Topia arasında meydana gelen muhârebede Drac Dükası, Hayreddin Paşadan yardım istedi. Çağrı üzerine Hayreddin Paşa Drac Prensine yardım ederek, Savra’da onun gâlibiyetini temin ettiği gibi bu muhâre bede Prens Balşa da öldürüldü.Osmanlı ordusunun Rumeli’nde bulunmasından istifâde eden Karamanlı Alaeddîn Bey, 1386’da Osmanlı hududuna taarruz ederek, Beyşehir ve havalisini zaptetti. Hudud tecâvüzünü haber alan Sultan Murâd Han, Rumeli’de Vezîriâzam Çandarlı Hayreddin Paşayı bırakarak, Karaman hududunu aştı. Karaman Ovasına gelen Osmanlı ordusu, Alaeddin Beyin kuvvetlerini mağlup ederek, sulh istemeye mecbur bıraktı. Sultan Murâd Hanın dâmâdı olan Alaeddin Bey, zaptettiği toprakları geri vermesi ve Osmanlı sultanının elini öperek özür dilemesiyle affedildi. Karamanoğullarının da Osmanlı hâkimiyetini tanıması, batıda olduğu gibi doğuda da, Sultan Murâd Hanın nüfûz ve itibârını arttırdı.Sultan Murâd Hanın ve Osmanlı ordusunun Anadolu’da bulunmasından istifâde eden Balkan kral ve prensleri Türklere karşı ittifak kurup, taarruz planlıyorlardı. Bosna hududunda Lala Şâhin Paşa kumandasındaki akıncıların harekâtı, Bosna Kralı ve Sırp Despotu Lazar’ın otuz bin kişilik müttefik kuvvetlerle yaptığı karşı taarruzla karşılandı. 1378’de Ploşnik mevkiinde meydana gelen muhârebede, Lala Şâhin Paşanın yirmi bin kişilik kuvveti bozularak, çoğu şehit oldu. Ploşnik bozgunu, gizlice hazırlanmakta olan Hırvat, Leh, Macar ve bütün Balkan kral ve prenslerini Osmanlılar aleyhine harekete sevk etti. Denizci bir kavim ve devlet olan Venedikliler, Osmanlıları iyi tanıyıp, menfaatlendiklerinden, Haçlı ittifakına katılacaklarını beyan ettilerse de, tarafsız kaldılar. Lazar, Tvartko ve Arnavut Prensi Kastriyota’nın öncülüğünde, Hırvat, Leh, Macar, Bulgar, Sırp ve Arnavutların ittifakını haber alan Sultan Murad Han, vakârını muhafaza ederek, muvâzeneli ve plânlı bir şekilde hazırlıklarını tamamlamaya başladı. Balkan ittifâkına karşı Anadolu beylerinden yardım istendi. İttifâka dâhil olan Bulgarları büyük harpten önce saf dışı etmek gâyesiyle, Vezîriâzam Çandarlı Ali Paşayı vazifelendirdi. Osmanlı ordusu, Balkan dağlarını aşarak Pravadi, Şumnu ve Bulgar Krallığının merkezi Tırnova’yı aldı. Ali Paşa, Tuna boyu istikâmetinde harekâtı devam ettirerek, Ulah hâkimiyetindeki Silistre ve Niğbolu’yu zaptetti. Bulgar Kralı Şişman, Osmanlılar ile antlaşmaya mecbur oldu. Böylece Haçlı ittifakına katılmasına mâni olundu. Osmanlı beylerinin Balkanlardaki ileri harekâtı muhtemel büyük harp öncesi durdurularak, bütün kuvvetler Sultan Murâd Hânın kumandasında toplandı.Bulgaristan harekâtını muvaffakiyetle tamamlayan Vezîriâzam Ali Paşa, Yanbolu’ya gelen Sultan Murâd Han ile görüşerek, durumu arz etti. Durum değerlendirmesi yapılıp ordu süratle Priştine’ye doğru harekete geçti. Yollarda yerli ahâlinin mal, mülk, can ve ırzına karşı hiç bir tecâvüz yapılmadan Kosova’ya gelindi. Yağma ve tahribâtın yapılmaması, Balkan milletlerini Osmanlının güzel ahlâkına ve adâletine hayran bıraktı. Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova’da müttefik Haçlı ordusuyla karşılaşılıp muhârebe nizâmı alındı. 8 Ağustos 1389 muhârebe öncesi Kosova’da şiddetli fırtına vardı ve o gün Berât Gecesiydi. Akşam çadırına çekilen Sultan Murâd Han, Berât Gecesini ihyâ edip namaz kıldı. Kur’ân-ı kerîm kıraât ettikten sonra, seccâdesinin üzerinden kalkmadan târihe geçen şu duâyı okudu: “Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günahları yüzünden çıktıysa, mâsum askerlerimi cezâlandırma. Onları bağışla... Allahım... Onlar ki, buraya kadar, sâdece senin adını yüceltmek, İslâm dînini kâfirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına âfetini, onların üzerinden def eyle... Senin şânına lâyık bir zafer kazanmalarını nasip eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede... Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun sana kurbân olsun... Önce beni gâzi kıldın, sonra şehit et...”Fırtına dinip, 9 Ağustos 1389 günü yapılan Kosova Meydan Muhârebesinde Birinci Murâd Han büyük bir zafer kazandı. Sırp Devletinin yıkılıp, Balkanların Türk hâkimiyetine geçişini sağlayan Kosova Zaferinden sonra, Sultan Murâd Han, devrin anânesince muhârebe meydanını dolaşmaya başladı. Bu sırada Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp âsilzadesi tarafından hançerlenerek şehit edildi. Kaçan düşmanı tâkip etmekte olan oğlu Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, devlet adamlarının da ittifakıyla hükümdâr seçildi. Sultan Murâd Hanın cenâzesi Bursa Çekirge’de yaptırdığı türbesine gönderilip, defnedildi. Şehit edildiği yere de türbe yapılıp, “Meşhed-i Hüdâvendigâr” denildi.Osmanlı Sultanı Murâd-ı Hüdâvendigâr Han, zaferden zafere koşmuş, Anadolu’da ve bilhassa Avrupa’da devletin hudutlarını çok genişletmiş ve babasından bir beylik olarak aldığı ülkeyi büyük bir devlet hâlinde oğluna bırakmıştır. İslâmın cihâd emrini yerine getirmek ve Osmanlının şânını yükseltmek için, târihî kaynaklarda otuz yedi gâza yaptığı yazılıdır. Sultan Murâd Han; dindâr, âdil, merhametli, fazîletliydi. Azim ve irâde kudreti, vakar ve ciddiyeti, ahâlisine karşı şefkâtli oluşu, açık ve samîmi siyâsetiyle içte ve dışta istikrârıyla ve mühim askerî, adlî, mâlî ve idârî teşkilâtıyla Osmanlı Devletini sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Güneydoğu Avrupa’ya Anadolu’dan Türk-İslâm nüfûsunun naklinde tatbik ettiği şuurlu sistem, Sultan Murâd Hanın dâhiyâne bir siyâsetidir. Fütuhâtla alınan Rumeli topraklarına iskân edilen Türk ve İslâm nüfûsu, Avrupa’da kalıcı bir hâkimiyetin ve emniyetin başlangıcı olmuştur. Anadolu’da, Rumeli’nde pekçok hayır müesseseleri, dînî, askerî ve idârî teşkilâtları kuran Sultan Murâd Han, târihte kazandığı zaferlerle olduğu gibi, yaptırdığı eserlerle de milletin kalbinde taht kurmuştur. Sultan Murâd Han, ihtiyaç ve lüzumunda eserler yaptırdığı gibi zaferlerin ardından da şükran ifâdesi olarak, mescit, câmi, medrese, mektep, imâret, han ve sosyal müesseseler inşâ ettirmiştir. 1364 Sırpsındığı Zaferi sonunda şükrân olarak; Bursa ve Bilecik’te birer câmi, Yenişehir’de bir imâret, Çekirge’de bir imâret, medrese ile kaplıca ve han yaptırmıştır.



Pâdişâhın, Emîr Sultan'ın ve kızı Hundî Sultân'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyan Molla
Fenârî
, Yıldırım Bâyezîd'e şu mektubu yazdı:"Mektubuma, dâimâ kullarına acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyâz ederim.

Sultânımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan önce, Îsâ aleyhisselâm, kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne dâvet için bir beldeye göndermişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp ödürdüler. Bu cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâma, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti. Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, oradakilerin hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felâkete düşmekten Allahü teâlâya sığınırız.Şimdi bizim de Sultânımızdan bir ricâmız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr Sultan, Resûl-i ekremin neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamânımıza kadar Anadolu'ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhârâ'dan Anadolu'ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız hâlde, mânevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünyâ ve âhiret saâdetiniz artacaktır.Şunu da bildireyim ki, bu dâmâdınız, Peygamber efendimizin; "Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir." buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, hazret-i Muhammed'den sonra kimse göstermemiştir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultânımızındır."Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayanlar arasında Emîr Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, ona şifreli olarak; "O el çabukluğu ne idi?" diye sordu. Emîr Sultan; "Allah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üzerindedir." (Feth sûresi: 10) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Yıldırım Bâyezîd; "Ya o mendilin yarısı ne oldu?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz dâmâdınız Muhammed Şemseddîn." dedi. Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar



1850’li yýllara kadar ne Harputlular Amerika ve Amerikalýlarý tanýrdý, ne de Amerikalýlar Harput’u bilir ve Harputlularý tanýrlardý. Görünüþte hümanist fakat bir bu kadar da emperyalist duygularla dünyayý bir örümcek aðý gibi saran misyoner teþkilâtlarýndan, bölgeyle ilgili araþtýrmalar yapan Amerikan Board Heyeti’nden misyonerler, Harput’u Amerikalýlar’a tanýtmaya baþlamýþtý.
1820’den beri Osmanlý topraklarýnda faaliyetlerine devam eden Amerikan Board misyonerleri, 1850 yýlýnda yaptýklarý yýllýk toplantýda, Harput ve çevresinin (Muþ, Bitlis, Van) Erzurum istasyonunca yakýndan izlenmesi kararý çýkýnca bölge incelenmeye baþlanmýþtý.

Harput’a ilk gelen Amerikalý, Amerikan Board misyonerleri George W.Dunmore ve eþidir. Dunmore ve eþinin ilk çalýþmalarý, genellikle diðer Hýristiyan mezhep üyeleri tarafýndan büyük bir tepkiyle karþýlandý. Fakat Dunmore “Harput Ovasý, Türkiye’de gördüðüm en zengin ve misyoner çalýþmalarý bakýmýndan da en elveriþli ve en çok umut vadeden ovadýr!” þeklinde merkezine yazdýðý raporlarla, yeni elemanlarýn gelmesi için zemin hazýrladý. Bu arada yerli Protestan Ermeniler’den de istifade ederek eðitim faaliyetlerini artýrdý. M. A. Melcom isimli on altý yaþýnda bir genç Ermeni’yi de eðitim faaliyetlerinde yardýmcý olmasý için yanlarýna aldýlar. Harput’a ilk gelen Dunmore çiftinden sonra O. P. Allen ve Crosby, H. Wheeler çifti göç edenler arasýnda yerini almýþtýr.
Daha önce Ýstanbul’a gelen Dr. Herman N. Barnum da 1858 yýlýnda Harput’a gelir. Harput’a ilk gelen Amerikalýlar olan Dunmore çifti, Wheeler çifti ve kýzlarý Emily ve Dr. Barnum’la beraber küçük bir koloni kurarak çalýþmalarýna baþlamýþlardýr. Barnum ve Wheeler ikisi de ömürlerinin sonuna kadar Harput’ta kalmýþ ve ölümlerinden sonra misyonerler, Selvi Pýnarý mevkiindeki yazlýklarýnýn bahçesine gömülmüþlerdir. Dr. Barnum, Wheeler ve onlara yardýmcý olan Allen, otuz yedi yýl boyunca Harput’ta beraber çalýþmýþlardýr. Misyonerlerlik tarihinde bunun bir örneði olmadýðý misyonerler tarafýndan belirtilmektedir.
Dr. Barnum, misyonerlerde sýkça rastladýðý üzere uzun yýllar beraber çalýþtýðý Crosby H. Wheeler’in kýzýyla evlenmiþtir. Birçok Amerikalý birbiri arkasý sýra Harput’a gelerek görev yapmýþtýr. Bunlarýn bir kýsmý daha önce Anadolu’ya gelerek yerleþip baþka misyonlarda görev yapan misyonerler olup, bir kýsmý da doðrudan Harput’a görevlendirilenlerdir. Bu gelenlerin bir kýsmý bir müddet görev yaptýktan sonra Harput’tan ayrýldýðý gibi, bir kýsmý da Anadolu’da bir misyonerin çocuðu olarak dünyaya gelmiþ, burada büyümüþ, tahsil için Amerika’ya gönderilmiþ ve daha sonra tekrar bir misyoner olarak Anadolu’ya gelmiþtir.
Harput’a gelen misyonerler arasýnda; 1885 yýlýnda Fýrat Koleji Baþkanlýðý’na atanan James Levi Barton, Dr. Caleb Frank Gates, Henry Riggs önemli birkaç tanesi olarak sayýlabilir. Misyonerler arasýnda en ilginç hayat hikâyesine sahip olan ise Henry Riggs’tir. Henry Riggs; misyonerler arasýnda bir ekol olan ve Türkiye’ye gelen ilk misyonerlerden olup, Ýncil’i; Ermenice, Bulgarca ve Türkçe’ye çeviren Elias Riggs’in torunudur. Riggs ailesi Anadolu’da oldukça geniþ bir kadroyla misyonerlik yapmýþlardýr. Henry Riggs’in babasý Merzifon Amerikan Koleji Baþkaný Edward Riggs’tir. Henry de bir misyoner çocuðu olarak Sivas’ta doðmuþtur. 1896 yýlýnda Carleton Koleji’nden mezun olan Henry; Ermenice ve Türkçe’yi mükemmel konuþurdu.
Henry Riggs, kendisi gibi misyoner olan H. Barnum’un kýzý Emma ile evlenmiþtir. Henry Riggs’in kardeþi Ernest W. Riggs de Harput’ta görev yapmýþtýr. Ernest W. Riggs de abisi gibi yine bir misyonerin kýzý olan Alice ile evlenmiþtir.
Bu kýsaca saydýðýmýz isimler haricinde, kýz okullarý için Amerikan Boord’ýn kadýn misyonerler kýsmý olan “Womes’s Board of Misions” adlý kuruluþ tarafýndan da birçok bayan misyoner gönderilmiþtir. Bunlar arasýnda en faal çalýþan ve misyonerlik yeteneklerine sahip olan ise Bayan Hariet Seymour’dur. Kolejin kýzlar kýsmýnýn sorumlusu ise Bayan Daniels’tir. Misyonun en faal üyelerinden bir tanesi de, Teknoloji Okulu’nun sorumlularýndan Edward Carey’dirHarput’ta görev yapan ilginç bir sima da Dr. Henry H. Atkinson’dur. Harvard’da týbbî eðitim görmüþ olan Dr. Hanry Atkinson, mezrada Amerikalýlar tarafýndan kurulan Annie Tracy Riggs Hastahanesi’nin kuruluþ ve geliþmesinde önemli bir rol oynamýþtýr. Doktorluðunun yaný sýra, fizik konusunda da uzman olan Atkinson’a, Türkçe bilmesi de büyük avantaj saðlamýþtýr. 1901 yýlýnda Harput’a gelen Atkinson, özellikleri sebebiyle birçok görevi beraber üstlenir. Konsolos yardýmcýlýðý görevini de yürüten Atkinson, Türkiye’de hizmet verdiði on dördüncü yýlýn sonunda 1915 yýlýnýn Noel günü Harput’ta ölmüþtür.
Atkinson’un Harput’taki faaliyetlerinde en büyük yardýmcýlarý ise eþi Harriet H. Atkinson ile Amerikalý baþ hemþire Bayan Maria P. Jacobsen olmuþtur. Diðer bir önemli yardýmcý ise gece hemþiresi Jamaikalý Bayan Margret Campbel’dir.
Amerikan misyonu, birçok alanda faaliyet yapmasý sebebiyle oldukça fazla elemana ihtiyaç duymuþtur. Zaman içinde büyüyen misyon; yetimhanesinden teoloji okuluna, ilkokulundan kolejine, el atölyelerinden yetiþkin kurslarýna, hastahanesinden konsolosluk faaliyetlerine kadar birçok konuda faaliyet yürütmüþtür.
Amerika’dan gelip giden birçok misyoner olmasýna raðmen kadrosunun çoðunluðunu, misyonerlerin yetiþtirmiþ olduðu yerli yardýmcýlar oluþturuyorlardý. Özellikle hem daha ucuz çalýþmalarý, hem de kendi toplumu üzerindeki etkisi sebebiyle yerli yardýmcýlara daha çok ehemmiyet verilmiþtir.
Yerli yardýmcý olarak yetiþtirilen birçok Protestan Ermeni de Amerika’ya tahsil için gönderilmiþtir. Önceleri öðrenci olarak yetiþtirildiði okullara öðretmen olarak dönen kiþiler uzun bir dönem öðretmenlik yaptýktan sonra genellikle Amerika’ya göç etmiþlerdir. Bunlara birkaç örnek verecek olursak; Maraþ Teoloji Okulu mezunu Haroutoun, K. Avakion Fýrat misyonunda yabancý dil ve matematik derslerine girmiþ ve daha sonra 1895 yýlýnda Amerika’ya göç etmiþtir. Hachabad Bennenion adlý diðer bir yerli öðretmen de, on iki yýl öðretmenlik yaptýktan sonra 1896 yýlýnda Amerika’ya göç etmiþtir. Amerika’da Boston kentinde (The Church Bell) “Kilise Çaný” adlý Ermeni gazetesinin müdürlüðünü yapmýþtýr.
Misyonun kuruluþundan beri yerli yardýmcýlar arasýnda ilk eleman olan M.A. Melcon 16 yaþýnda öðretmenliðe baþlamýþ, uzun yýllar yaptýðý öðretmenlik görevinin yaný sýra, Gothe, Þekspir gibi ünlü Batýlý yazarlarýn eserlerini Ermenice’ye çevirmiþtir. Bir dönem Fýrat Koleji’nin baþkanlýðýný yapan ünlü misyoner Gates’in, Robert Koleji Baþkanlýðý yaptýðý sýrada Melcon Robert Koleji’nde derslere girmiþ ve daha sonra Amerika’ya göç etmiþtir.
Amerikalýlarla küçük bir temas kuran veya onlarýn okullarýnda okuyan, müesseselerinde çalýþan birçok Ermeni’nin ideali, genellikle Amerika’ya göç olmuþtur. Burada Amerikan misyonerlerinin lüks yaþantýlarý, Amerika’nýn zenginlikleri, eðitim vb. konulardaki iyi durumu etkili olmuþtur.
Amerika’ya ilk gidiþler genellikle misyonerlerin eðitim için gönderdiði öðrenciler olmuþtur. Bunlar daha sonra kendi memleketlerine gelerek okullarda ders vermeye baþlamýþlar. Bu ilk gidenlerin dönüþlerinde anlattýklarý vb. olaylar zaman içinde misyonerlerin ayak iþlerine bakan hizmetçileri dahi hareketlendirmiþ, onlar da bir yolunu bulup Amerika’ya gitmeye çalýþmýþlardýr.
Bunlarla ilgili ilginç bir örnek verecek olursak; Harput’tan Agop Babigian adlý bir Ermeni misyonerlerin yanýnda uþak olarak çalýþtýktan sonra bir yolunu bularak 1876 yýlýnda Amerika’ya gitmiþ, orada umduðunu bulamayýnca geri dönmüþtür. Yeniden misyonerlerle çalýþmaya baþlamýþ, bir müddet sonra tekrar Amerika’ya göç etmiþ ve orada bir halý dükkâný açmýþtýr. Ayný þekilde Jakob Arekalyan adlý bir Ermeni genci, misyoner ailenin yanýnda uþak olarak çalýþmak üzere Amerika’ya gitmiþ, orada uþaklýðý býrakarak Boston’da bir ticarethane açarak baþarýlý olmuþtur.
Bu göç olayý, yýllar boyunca devam etmiþ, Ermeniler’in misyonerlerin de etkisiyle Osmanlý Devleti’ne karþý yürüttükleri ayrýlýcýlýk hareketi ve isyanlar sonucunda çýkan olaylarla beraber daha da artmýþtýr. Fakat isyanlardan sonra, -baskýlardan kaçmaya baþlamýþlardýr- þeklinde yapýlan propagandanýn da geçerliliði söz konusu deðildir. Çünkü daha karýþýklýk baþlamadan yýllar önce birçok kiþi para kazanmak için Amerika’ya gitmenin yolunu arýyorduAmerika’ya, özellikle misyonerlerin Harput’a gelmesinden sonra baþlayan göç akýmý, zaman içinde Osmanlý yetkililerini de rahatsýz etmiþtir. Hem nüfus kaybý, o dönem için iþ gücü kaybý, hem de prestij kaybýna sebep olduðu için Osmanlý Devleti’nden göç rahatsýzlýk vermiþtir. Bu yüzden çareler aramaya çalýþýlmýþtýr.
Ayrýca göç edenlerin Amerika’ya gittikten sonra orada Amerikan tâbiiyetine geçerek, Amerikan vatandaþý olduktan sonra tekrar Osmanlý topraklarýna dönerek (kapitülâsyonlarda) yabancý vatandaþlara tanýnan imtiyazlardan faydalanmak istemeleri ve dokunulmazlýk diyebileceðimiz bir zýrha bürünerek daha pervasýzca hareket etme imkânýna kavuþmalarý, Osmanlý Devleti’ni devamlý olarak huzursuz etmiþ ve bu husus Türk-Amerikan münasebetlerinde Osmanlý Devleti’nin baþýný oldukça aðrýtmýþtýr.
Türk düþmanlýðý ve zavallý Ermeniler propagandasý, Ermeniler için Amerika’da prim yapmasý sebebiyle göç eden Ermeniler, genellikle bu metotla Amerika’da kendilerine bir yer edinebilmek için Osmanlý aleyhine faaliyetlerine orada da devam etmiþtir. Amerika’ya gidip yerleþenler de Anadolu’yla irtibatýný kesmemiþ, oradan Osmanlý aleyhine, Anadolu’da faaliyette bulunan çetelere maddî-manevî destek vermiþlerdir. Özellikle Harput’tan Amerika’ya göçen Ermeniler bu konuda baþrol oynamýþlardýr. Bir örnek verecek olursak, Harput’tan gizlice Amerika’ya giden ve orada Protestan papazlýðý yapan Sisan adlý bir Ermeni’nin orada para toplayarak Anadolu’ya gönderdiði gösterilebilir.
Anadolu’yu bölerek bir Ermenistan kurmak isteyen ve Türkiye’de suç iþleyen Ermeniler’in de sýðýnak yeri yine Amerika olmuþtur. Amerika’da, oranýn vatandaþlýðýna geçtikten sonra silâh, Osmanlý aleyhine kitap, broþür ve benzeri malzemeyle tekrar geri geliyorlardý. Osmanlý Devleti bu isyancýlarýn geri gelmelerini engellemek için yakýn limanlarda kontrolleri arttýrdýðý için, uzak limanlarda karaya çýktýktan sonra bir fýrsatýný bularak Harput’a gelmeye çalýþýyorlardý. Harput’tan Amerika’ya gizlice giden Ermeniler’in bir kýsmý Anadolu’ya geçmek için Mýsýr’ýn limanlarýna giderek oradan Anadolu’ya gelmeye çalýþmalarý da buna bir örnek olarak verilebilir.
Bu göç edenlerin, Osmanlý Devleti aleyhine yapmýþ olduðu faaliyetler her yýl artarak devam etmiþtir. Öyle ki bu faaliyetlerin dozunu o derece artýrmýþlardýr ki, düþmanlarýmýzla beraber silâh kuþanarak bize karþý savaþmak için Amerika’dan tekrar geri dönenler dahi olmuþtur. Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda, Osmanlý Devleti ile savaþan Rusya’ya, Anadolu’da bulunan Ermeniler’in de destek vererek onlarla beraber bize karþý savaþtýðý gibi, yurtdýþýndaki gönüllü Ermeniler de onlara yardým etmek gayesiyle Van Vilâyeti civarýna ve Ýran sýnýrýna gelmiþlerdi. Bu gelenlerin büyük bir kýsmýnýn da; “Dahilden kaçan ve memalik-i ecnebiyeden gönüllü gelen, Mamüratül-Aziz Ermenileri’nin teþkil ettiði” düþünülürse; Batý dünyasýnýn söylediði gibi, masum ve iyi niyetli olduklarýný söylemek de pek mümkün deðil kanaatindeyim.
Türkiye’nin deðiþik yerlerinden Amerika’ya; ticaret, eðitim, vb. sebeplerle oldukça çok sayýda göç olmasýna raðmen Harput bunlar arasýnda rekor bir sayýdadýr. Harput Protestan kiliselerinin organizesiyle sadece bir yýlda Harput’tan Amerika’ya, özellikle de Boston þehrine yapýlmýþ olan 3000 kiþilik göç olayý, bütün Osmanlý topraklarýndan yapýlan göçün 25’ine tekabül ettiði gibi, bu sayý bir rekor olarak da kabul edilmiþtir.
Harput ve çevresinden Amerika’ya göç edenlerin her türlü ihtiyaçlarý, Fýrat Koleji’nin mezunlarý, Harput Protestan Kiliseleri Birliði ve Amerikalýlar’ýn Harput’taki kolonisinin desteðiyle karþýlanmýþtýr. Bu çalýþmalarda, Amerikalýlar’ýn Harput’ta açmýþ olduðu konsolosluðun da oldukça büyük bir rolü olduðu bilinmektedir.
Harput’tan bu kadar göçün gizli bir þekilde yürütülmesinde, bazý memurlarýn suiistimallerinin, misyoner vb. kuruluþlarýn yaný sýra, türeyen simsarlarýn da etkili olduðu bilinmektedir. Amerika’ya göç edenlerin gidiþleri sýrasýnda ve Amerika’ya kabullerinde yaþanan zorluklarý aþmak için Harput’ta kurulan iki dernek ile Ýstanbul ve ABD’deki ajanlarýn etkili çalýþmalarýnýn rolü büyük olmuþtur.
Liverpol’a kadar gitmeyi baþaran Ermeni göçmenlerle konuþan Osmanlý Elçisi, Harput’a baðlý köylerden olduklarýný ve bazý Ermeni tüccarlarýn bir miktar para karþýlýðý bu kaçýþý kolaylaþtýrdýklarý, bu tüccarlarýn Mersin ve diðer limanlarda adamlarý olduðu, bunlar vasýtasýyla, kayýkla götürülerek Marsilya ve Ýngiltere’ye giden vapurlara bindirildiklerini öðrenmiþtir



500 sene kadar Osmanlı Devleti'nin ordusunun temelini teşkil eden yeniçeriler, büyük savaşlar ve fetihler yaparak haklı bir üne kavuşmuştu. Fakat son yıllarda bu ocak bozulmuş ve Osmanlı Devleti'nin başına belâ olmaya başlamıştı. 15 Haziran 1826 Perşembe gününe, tarihler Vak'a-i Hayriyye derler ki, hayırlı olmuştur. Yeniçeriler tarih sahnesinden bir günde silinmişlerdir. O sırada İstanbul'da bulunan Fransız edebiyatının büyük ismi Theophile Gautier, bakınız bu hâdiseyi nasıl anlatır:

"Halk, yeniçerilerin ortadan kaldırılabileceğine inanmıyordu. Fakat bu serserilerden o kadar yılmışlardı ki, en ufak bir kıvılcımla infilâk edecekleri muhakkaktı. Dükkânlar, paşa konakları ve hatta fakir evleri, yağmalanmak ve baskına uğramak korkusunu, 24 saat teneffüs ediyorlardı. İstanbul sokaklarında o kudretli Osmanlı pâdişahı değil, yeniçeri subay ve erleri devleti ve daha doğrusu kendi çıkarlarını temsil ediyorlardı. Her dükkân, limana her giren gemi ve ithal edilen her mal üzerinden alacakları vardı. Devletin bütün gelir çeşmelerinin suyunu dolduran taslara dönüşmüşlerdi. O sabah sokaklarda, kaçışan hatta yabancı elçiliklerin kapılarına yığılan yeniçeriler, artık çâresiz idiler. Halk bendlerin arkasındaki sular gibi taşmıştı. İstanbullu bu âsi serserilerden bıkkınlık getirmişlerdi. Roller değişmişti. Bir zamanlar sokaklarda nârâlarından korkulan yeniçeriler, şimdi, arkalarından kovalayan sivil halk, asker, mollalar ve hatta ahşap evlerinden saksılar fırlatan kadınların önünden kaçıyorlar, yakalanınca yalvarıyorlar, ama duâ etmeye bile vakit bulamadan başlarını bir kılıç darbesi ile kaldırıma bırakıyorlardı..."

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Ramazan 1439
Miladi:
25 Mayıs 2018

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter