Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han, Mimar Koca Sinan’ı çok sever değer verirdi. Onu devletin baş mimarı (Ser-mîmârân-ı hâssa) tayin etmişti. Her çıktığı sefere onu da götürürdü. Gittiği yerlerde mimari eserleri inceleyerek, padişahın emriyle bir çok eserler inşa etti.Kanuni nihayet Mimar Sinan’a:-Bir çok hayrlı eserler inşa eyledin. Bir de benim ismimle yad edilecek bir cami inşa eyle-Emredersiniz Hünkârım, baş üstüne...Hemen çalışmalara başlayan Mimar Sinan, kısa bir zaman içinde, cami inşası için uygun yeri tesbit ettikten sonra, caminin planlarını hazırladı ve bir de maket yaparak padişaha arzetti:-İşte Sultanım. Yapılacak camiin şekli. İnşaalah 6 senede bitirilecektir, dedi. Kanuni:-Hemen başlayın! Emrini verdi.

İstanbul’daki 7 tepeden biri olan, bugünkü Süleymaniye camiinin bulunduğu tepede, önce temel atılarak cami inşaatına başlandı. Binanın çok sağlam olmasını arzu eden Mimar Sinan, temelleri kazdırdıkça kazdırdı, öyle ki, bir rivayete göre deniz seviyesine kadar inildi. Daah sonra temel inşa edilerek beklemeye bırakıldı. Ne kadar uzun zaman beklenirse, temel o kadar çok oturacak ve bina da o kadar sağlam olacaktı. Aradan 6 sene geçti. Mimar Sinan’ı çekemeyen bazı kimseler padişaha giderek, bunca zaman hiçbir iş yapılmadığını gammazlayınca Kanuni, Mimar Sinan’ı çağırıp hiddetle:-Niçün benim câmîm ile mukayyet olmayup, mihim olmayan nesnelerle ta’tîl-i evkât eylersün? Ceddim Sultan Mehemmed Han’ın ma’mûreleri sana nümûne yetmez mi? Bana, bu bina ne zamanda tamam olur, tîz haber ver. Yoksa gerisini sen bilürsün.Mimar Sinan padişahın bu hiddeti ve gazabı karşısında kendine güvenerek şu cevabı verdi:-Saadetlû Padişahım...Devletiniz ile inşaallah iki ayda temâm olur, cevabını verdi. Padişah, orada bulunanlara:-Sizler şahid olun, diyerek onlara tasdik ettirdi.Mimar Sinan, bu konuşmadan tam iki ay geçtikten sonra, 15 Ağustos 1566 günü ki, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın vefatından 22 gün önce, huzura gelerek:-Saadetlû Padişahım, cami temâm oldu, deyince Kanuni:-Yarın inşaallah oraya geleceğim, dedi. Ertesi gün, yani 16 Ağustos 1566 Cuma günü padişah caminin önüne geldi. Mimar Sinan, caminin anatarını Kanuni’ye verip ellerini kavuşturduktan sonra kenara çekildi. Padişah, yanın da duran Hasodabaşı ağaya:-Feth-i Bâb-ı Câmî’e aceb kim elyak ola? Deyince odabaşı:-Hünkârım, Mimar ağa Pîr-i azizdir. Bu bâbda cümlede elyak ol emekdar kulunuzdur, deyince Kanuni:-Biz dahi böyle düşünürdük, diyerek anahtarı Mimar Sinan’a uzattı ve:-Binâ eylediğin bu Beytulah’ı sıdk-u safâ ve dua ile yine sen aç...buyurdu.



Osmanlı padişahları içinde en küçük yaşta tahta çıkan, IV. Mehmed’dir. 7 yaşında padişah olmuştu. Fakat reşid oluncaya kadar devletin idaresine annesi Valide Turhan Sultan vekalet edecekti. Hayırseverliği ve cömertliği, şefkati, zerafeti ve akıllığı ile sarayda ve devlet erkanı arasında sevgi ve hürmet gören bir hanım olan Valide Turhan Sultan, sadarete tecrübe li, dirayetli ve namuslu bir devlet adamını getirip, devletin idaresini ona bırakmak istiyordu. Kendisine Köprülü Mehmed Paşa’yı tavsiye ettiler. O da, icraatına hiç müdahale edilmemesi ve kendisi çekilinceye kadar vazifeden azledilmemesi şartıyla sadrazamlık vazifesini kabul etti. İlk iş olarak, Anadolu’da isyanlar çıkaran zorbaları yakalatarak idam ettirdi. İstanbul’ da huzur ve sükûnu sağladı. 1657 senesinde, Erdel’de (Romanya) çıkan isyanı bastırmak için sefere çıktı. Yerine vekaleten bakmak üzere Ankebut Ahmed Paşa’yı bıraktı. İsyanı bastıran Köprülü, istanbul’a dönmeden önce Osmanlı Devleti için stratejik önemi olan Sebeş, Logoş ve Yanova kalelerini de zaptetti. Bu harekât bir sene kadar devam etti.

Bu sırada Anadolu‘da Abaza Hasan Paşa isyanı çıktı. Köprülü bu sefer onun üzerine yürümek için Rumeli’den İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Bu isyanı fırsat bilen Ankebut Ahmed Paşa, Valide Turhan Sultan’ın huzuruna çıkarak:-Sultanım, âsi paşalar Köprülü’yü istemiyorlar, bu yüzden isyanlar çıkıyor. Onu azledip yerine bendenizi tayin ederseniz, hepsi isyandan vazgeçeceklerdir...dedi. Akıllı bir hanım olan Valide Sultan:-Bu teklifiniz için bir tezkere (dilekçe) yazıp veriniz...dedi.Köprülü Mehmed Paşa İstanbul’a dönünce Valide Turhan Sultan’ın huzuruna çıkıp ona sefer hakkında malumat verdi. Konuşması bitince Valide Sultan:-Vekil olarak bıraktığınız Ahmed Paşa’nın bıraktığı şu tezkereyi okuyunuz. Şartlarınızdan biri olan, işlerinize müdahale edilmemesi olmasaydı, onu hemen cezalandırırdım. Tezkereyi okuyan Köprülü:-İsabet olmuş Sultanım. Ben zorabalarla, asilerle mücadele ediyorum, onları yakalayıp, aldığım fetvalar ile idam ettiriyorum. Ahmed Paşa ise namuslu bir vezirdir. Bu devlete hizmet edecek adamdır. Yaptığı işde ise mazurdur. Çünkü Sadrazamlık makamı, herkesin hırsını tahrik eden bir makamdır...Ankebut Ahmed Paşa bunu haber alınca çok mahcup oldu ve gidip Köprülünün elini öperek özür diledi.



17 yaşında tahta çıkan Sultan Abdülmecid, Hariciye Vekilliğine tayin ettiği ve sonradan da Sadrazam yaptığı Mustafa Reşid Paşa’nın, Osmanlı Devletini âdeta batılılara satmasına son derece üzülüyordu. Hiçbir şey yapamamanın verdiği elem ile verem hastalığına yakalanıp 25 Haziran 1861 günü 39 yaşında vefat etti. Hayatının son dakikaların da baş ucunda Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Paşa, Serasker Rıza Paşa, Evkaf Nazırı Hasib Paşa ve Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa bulunuyor du. Abdülmecid Han son nefesini verdiğinde Sadrazam, Hasib Paşa’ya:-Sen burada bekle...diyerek Serasker Rıza Paşa ve Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ile birlikte hemen Abdülmecid Han’ın küçük kardeşi olan Şehzade Abdülaziz’in yanına gittiler. Sadrazam:-Efendimiz, başınız sağ olsun. Biraderiniz vefat ettiler. Taht ve saltanat teşriflerinizi bekliyor...dedi.

Şehzade Abdülaziz buna şaşırdı. Çünki, devlet erkanı ve halk, Abdülmecid Han’ın büyük oğlu Murad’ın padişah olacağını biliyordu. Kaptanıderya ve Serasker:-Buyurun Padişahım, sizi Topkapı sarayına götüreceğiz... demeleri üzerine:-O halde gidelim, dedi.Hemen Topkapı sarayına gelinerek Cülûs ve Bîat merasimleri yapıldı. Buradan Dolmabahçe sarayına gelinerek Abdülaziz Han tahta oturtuldu. Abdülaziz Han ilk olarak:-Ağabeyimin oğulları Murad ve Abdülhamid’i getirin, dedi. Huzura geldiklerinde Abdülaziz Han onlara:-Sizler Şehzadelere layık şekilde yaşayın. Kendinizi iyi yetiştirin. İleride padişah olcaksınız. Bilginizi ve görgünüzü arttırın...diye nasihatlerde bulundu.Daha sonra oğlu Yusuf İzzeddin’i çağırdı. O sırada 5 yaşında bulunan Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’ye: -Bunların ellerini öp, dedikten sonra, Şehzade Murad ve Şehzade Abdülhamid’e:-Oğlum ve ailem benden sonra size emanet, onlara iyi bakasınız.



Budin kalesi 15 Temmuz 1684 günü Avusturyalılar tarafından kuşatıldı. Budin valisi Kara Mehmed Paşa askere seslenerek:-Hemen küffar ile cenge başlıyoruz. Ben şehid düşersem yerime İbrahim Paşa kaleyi müdafaa etsin! Emrini verdi. Nitekim birkaç gün sonra Mehmed Paşa bir top güllesi isabetiyle şehid oldu. İbrahim Paşa hemen kumandayı ele aldı. Cesareti, kahramanlığı, askere şefkati ve merd hareketleri düşman kumandanlarını bile şaşırtmıştı. Bu durumu anlayan Avusturya ordusu kumandanı Arşidük Maximillian bir mektup göndererek:“Sen ki kale muhafızı İbrahim Paşasın. Efendine hizmet ancak bu kadar olıur. İhtiyar, gün görmüş, bahadır, tedbir ve tedarike sahip ve namlı bir askersin. Padişahına senin kadar kimse hizmet etmemiş tir. 100 gün oluyor, bu kadar askeri kırdığın yetişir. Senin ve askerlerinin yüzü ak oldu. Arabalar ve gemiler tedarik ettik. Sizi emniyet ve selametle dilediğiniz yere gönderelim. Kaleyi teslim edin. Kılıç ile girersem, kadın, erkek, çocuk cümlenizi kılıçtan geçiririm.”

İbrahim Paşa, mektubu getirene şunları söyledi:-Sultan Süleyman Han bu kaleyi fetheylediğinde buranın müdafaasını paşalara değil askerlere emanet etmişti. Şimdi de asker konuşsun...dedikten sonra askerleri topladı ve mektubu getiren elçiyi onların yanına götürdü. İbrahim Paşa, mektubu askere de okuyup düşüncelerini elçiye söylemelrini istedi. Asker arasından birkaç kişi ileri çıkarak:-Padişahımız bizleri bu kaleyi düşmana teslim etmek için değil, düşmana karşı korumak için gönderdi. arak Yâver-i Sultânî yaptı. 1 Haziran 1863’de de Sadrazamlığa getir di. Bu suretle iki rütbeyi birden üzerinde bulunduran Fuad Paşa, devrin en üst rütbesine çıkmış oldu.Ne var ki, o devirdeki aydınların çoğu gibi Fuad Paşa da Avrupai düşünceye sahipti ve o zamanın modasına uyarak o da mason olmuş tu. Bunun neticesinde Osmanlı Devleti daha çok batıya yaklaştırıldı, fakat batının teknolojisi yerine örf ve âdetleri alındığı için bu durum çöküşü hızlandırmaktan başka bir netice vermedi.



27 sene süren kanlı savaşlarla alınan ve uğrunda 50.000’den fazla şehid verilen Girit Adasında, tam 200 sene sonra, Yunanlıların ve batılı devletlerin kışkırtmaları neticesinde isyanlar başladı. Hatta yerli Rumlar 2 Eylül 1866 günü adayı Yunanistan’a ilhak ettiklerini ilan ettiler. Bunun üzerine Osmanlı hükûmeti bu isyanı bastırmak için hemen adaya askeri birlikler gönderdi. Bu sırada Paris’te Milletlerarası fuar açılışı vardı ve bu münasebetle Fransa İmparatoru III. Napolyon, Sultan Abdülaziz’i de davet etmişti. Abdülaziz Han, bu daveti kabul etti ve Osmanlı tarihin de ilk defa yurt dışına resmi gezi yapmak üzere 21 haziran 1867 günü İstanbul’dan hareket ederek vapurla Fransa’nın Marsilya şehrine, oradan da trenle Paris’e gitti. Yanında Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa da bulunuyordu.

III. Napolyon, Abdülaziz Han’ı büyük bir merasimle karşıladı. Birkaç gün sonra padişahın şerefine bir ziyafet verdi. Bu ziyafet esnasında bir ara Fuad Paşa, III. Napolyon’a, Yunanlıların Girit’te alçakça hareketlerinden ve kanlı savaşlardan bahsedince III. Napolyon:
- Paşa Hazretleri, başınıza dert olan şu adaya müşteri bulup satsanız olmaz mı? diyerek nükte yapmaya kalkışınca, Fuad Paşa:
- İmparator Hazretleri, bu güzel bir fikir, deyince III. Napolyon:
- Öyleyse kaça satarsınız? dedi.
Fuad Paşa, bu suale karşılık, İmparatorun suratına şamar gibi inen şu cevabı verdi:
- Aldığımız fiyata Ekselansları...
III. Napolyon beklemediği bu cevap karşısında şaşkına dönerek susmayı tercih etti. Çünkü Girit’in 27 sene süren kanlı savaşlarla Osmanlı’nın kanı pahasına alındığını biliyordu.



Şanlı Plevne müdafaası tarihimizin en büyük destanlarından biridir. Osmanlı askeri, kendisinden defalarca kalabalık Rus ve Romen ordularına karşı, soğuğa ve açlığa rağmen uzun zaman kahramanca savaşarak bir destan yazdı.Uzun süren kuşatma, dışarıdan ikmal gelmesini engellediğin den, bir müddet sonra bütün yiyecek stokları tükendi. Soğuğa ve müthiş düşman ateşine aldırış etmeyen Türk askeri, açlıkla pençeleşi yordu. Askere günde 100 gram tayın verilebiliyordu. Bu da bitince, mısır koçanları suda haşlanıp ezildikten sonra yemek olarak verilmeye başlandı. Rus ve Romen askerleri, Osmanlı siperlerine 10-15 metre kadar yaklaşmışlardı. Askerlerimizin yiyceklerinin tükendiğinin farkındaydı lar. Bu yüzden askerimize laf atmaya başlamışlardı.

Plevne yakınlarında bulunan Griviçe köyünden yaşlı bir Türk kadını, birkaç çanak yoğurt alarak, ölümü göze alıp yoğun ateş altında siperler arasından geçerek en ileri hattaki askerlerin yanına kadar geldi ve çanakları Gazi Osman Paşa’ya verdi. O da ileri hatlardan birin de bulunan Ahmed Çavuş’a gönderdi. Bu taze yoğrutları gören askeri bir sevinç kapladı. Çünki günlerdir midelerine bir lokma girmemişti. Askerler çanakların etrafında toplanıp, tam kaşıklarını daldıracakları sırada biraz ilerideki Romen askerlerinin siperlerinden biri bağırdı:-Heeey...Türk oğlu...Türk oğlu...-Ne var be Ulah oğlu...ne istiyorsun?-Nasılsınız, eyi misiniz? Ekmeğiniz, yiyeceğiniz var mı?-Ekmeğimiz de var, yiyeceğimiz de...-İnanmam. İşte sana bizim peksimetlerden atıyorum. Sen de yediklerinden at da inanayım...Birden, ortalarına bir peksimet düştü. Bizim askerlerin ise yoğurttan başka yiyecekleri yoktu. Ahmed Çavuş ve askerler, kısa bir süre birbirlerinin yüzlerine bakındıktan sonra, daha tadına bile bakamadıkları yoğurt çanaklarını ellerine aldıktan sonra, Ahmed Çavuş bağırdı:-Heeey...Ulah oğlu...Ulah oğlu...Bizde yalnız ekmek değil, yoğurt larımız bile var...dedikten sonra yoğurt çanaklarını hep birden düşman siperlerine fırlattılar.Askerimizin bu fedakarlığı sebebiyle düşman, Osmanlı ordusu nun daha uzun müddet savaşacak kadar yiyecek ve cephanesi olduğuna inanmaya başladı ve moralleri bozuldu.



Sultan Abdülmecid Han devri. Ricâl-i Devlet-i Aliyyeden bir beyzadenin konağında iftar daveti var. Kibar ve ricalden davet edileceklere rütbelerine, mevki ve hassasiyetlerine göre davetiyeler yazıldı ve yollandı. Bunlar, pek ziyade arifane kaleme alınırlardı. Bunların yazılarına sarfolunan emek dolayısıyle iftar davetlerinin neza ket dereceleri anlaşılabilir. İftar sofrası selamlıkta kurulmuştu. Ama bütün levazımat haremden veriliyordu. Hatta iftariye tepsisi de. Harem kileri tepsiyi saat 11.30’da tanzime başlamıştı. Evvela on iki kişilik büyük değirmi, yaldızlı sini geldi. Önce, Bursa bezinden kalem işlemeli sofra örtüsü yere yayıldı. Sonra da altı bacak denilen sofra iskemlesi açılıp sini bunun üzerine oturtuldu. Bu sininin etrafına on iki tane de tekerlek denilen yer şilteleri dizildi. Her şilte karşısına Karamürsel bezinden küçük havlularla, küçük tabaklar içinde el, ağız silmeye mahsus sabunlu el bezleri kondu.

İftar tepsisinde biri siyah, diğeri yeşil olmak üzere iki çeşit zeytin vardı. Yeşlili, yağlı ve sirkeli, siyahı da vakit girince iftar etmek için sade idi. Bunlardan başka, yalı, susamlı olmak üzere kırılmış iki türlü simit, pastırma, sucuk, ünnap, ceviz, turunç ve erik reçelleri, humas şerbetleri ile hurma ve zemzem konulmuştu. Kaşıklar iki çeşitti: ucu mercanlı şimşir kaşık, bağa kaşık. Ezan okununca iftarlar açıldı, sonra da kalkılıp, hep beraber akşam namazı kılındı. Sonra da tekrar sofraya oturuldu. Yemekte Yaver ile Dilaver nöbetleşe hizmet ediyorlardı. Selam lık hizmetkarlarına ekseriya bu isimler verilirdi. Biri sahan veriyor, diğeri de su, ekmek gibi sofra levazımatını ikmal ediyordu. Yemeklere gelince: Önce çorba, sonra pastırmalı sucuklu yumurta, bunları mütekip hindi dolması, etli kereviz, pirinç pilavı, su böreği ve nihayet hünkar beğendi tatlısı ikram edildi. Yemekten kalkınca çubuklarla beraber âlâ Yemen kahveleri geldi. Teravihe kadar âfâkî sohbetler edildi. Büyük sofada kılınan teravihden sonra gülsuları serpildi, dondurmalar yenildi. Bu minval üzere sohbet, sahur vaktine kadar devam etti. Sonra da sofra yeniden kuruldu ve sahur yemekleri yenildi. Misafirler, hane sahibinden müsaade isteyerek kalktılar.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
25 Temmuz 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter