Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Devleti zamanında Bursa'da yaşlı bir hanımın saati kaybolmuştu. Kadıncağız ertesi gün, doğru vilâyet konağına koştu. Vâli Ahmed Vefik Paşa'nın huzûruna çıktı.

'Vâli paşam, dedi. Benim baba yâdigârı bir saatim kayboldu. İşittim ki sizin sihirli bir gözlüğünüz varmış, onu gözünüze takınca bütün kayıp şeyleri görüp bulurmuşsunuz. Ne olur benim saatimi de bulun!' dedi.

Vefik Paşa, hükûmete ve hükûmet adamına karşı duyulan bu saf ve temiz inancı sarsmak istemedi. Kadıncağıza saati iyice târif ettirdi.
Sonra:
'Peki hanım teyze. Sen şimdi git, yarın gel. Ben inşaallah bu gece saatini bulurum' dedi.
Sonra çarşıya bir adam gönderip târif edilene en yakın bir saat satın aldırdı. Ertesi gün gelen yaşlı kadına bunu teslim ederken:
'Al saatini teyze. Yalnız saatine mukayyet ol. Bir daha kaybedersen bizim gözlük de artık işe yaramaz!' yollu tenbihte bulunmayı da ihmal etmedi.



Mehmet Paşa, Ulukışlalı bir Türkmendir. Asıl lâkabı “Oğuz” olmasına rağmen, İslâm harflerindeki Kef ve Kaf harflerinin karıştırılmasından dolayı, hasımları onu “Öküz” diye anarlar. Babası Kumkapı semtinde öküz nalbantlığı yaptığı için, kendisini aşağılamak maksadı ile de kullanırlar bu sıfatı. Politikanın cilvesi işte. Ama tarihler, Mehmet Paşa’dan “Edib-i vakûr, vezir-i sahip-şuur” olarak bahsederler.



Kanûnî Sultan Süleyman zamanında İstanbul'a gelen bir Alman râhibi, 1560 tarihinde yazdığı bir eserde şöyle demektedir:

İstanbul'daki temizliğe hayran oldum. Burada herkes günde beş defa yıkanır. Bütün dükkânlar tertemizdir. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bile bulunmaz. Ayrıca ismine (hamam) dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün bedenlerini yıkarlar. Hâlbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler.

Bugün ise, müslüman diyarları denilen yerlerde seyahat eden yabancılar, neşrettikleri kitaplarda, Bir doğu memleketine gittiğimiz zaman, evvelâ burnumuza bir kokmuş balık ve süprüntü kokusu geliyor. Her taraf pislik içindedir. Yerler tükürük ile doludur. Ötede beride toplanmış süprüntü ve ölmüş hayvan leşlerine rastlanılır. İnsan böyle bir doğu memleketinden geçerken iğreniyor ve müslümanların iddia ettikleri gibi temiz olmadıklarını anlıyor demektedirler.

Bugün, İslâm devleti ismini taşıyan memleketlerde, îmân bilgileri bozulduğu gibi, temizliğe de tam riâyet olunmamaktadır. Fakat bunda kabâhat, İslâm dininde değil, İslâm dininin esasının temizlik olduğunu unutan kimselerdedir. Fakirlik, pis olmak için bir mazeret teşkil etmez. Bir insanın yere tükürmesinin, ortalığa pislik saçmasının para ile hiçbir ilgisi yoktur. Böyle pislik yapanlar, Allahın temizlik emrini unutan bedbahtlardır. Her müslüman, dinini iyi öğrense ve buna riâyet etmiş olsa, bu pislik hemen ortadan kalkar. O zaman, başka milletler, müslüman memleketleri ziyâret ettiklerinde, tıpkı orta çağda olduğu gibi, müslümanların temizliğine hayran kalırlar.



Osmanlı Devleti zamanında, İstanbul Okmeydanı, birçok ünlü atıcılar görmüştür. Bunların en namlılarından biri de Tozkoparan İskender'dir. O sıra İran'dan Bahtiyar adını taşıyan bir pehlivan gelip, hükümdarın yanında sert yaylar çekmiş, birçok aynalar (metal levha) vurmuş ve büyük hünerler göstermiş.
Hükümdar;
"Bizde buna gâlip olan kimse yok mudur?" deyince,
"Pâdişahım bir nice gün izin verin tedârik olunur" demişler.

Atıcıların ileri gelenleri bir yere toplanıp görüşmüşler ve şu tedâriki görmüşler:
Birkaç kantar ağırlığındaki bir top taşına demirden bir halka yapıp Bab-ı Hümayun'dan içerideki meydana koymuşlar ve; "Her kim bu taşı kaldırırsa, çok büyük ihsan vardır!" diye etrafa haber yaymışlar. Bileğine güvenen herkes o demir halkaya yapışıp ancak yerden iki parmak kadar kaldırabilmiş. Ziyade kaldırabilen ancak bir karışı bulabilirmiş.

Tozkoparan İskender ise o devirde Acemi Oğlanlardan Bakraç Oğlanı imiş. Günün birinde oradan geçerken, birçok adamın toplanarak taşın yanında durduklarını ve kaldırmaya çalıştıklarını görmüş. Hemen bakraçlarını yere koyup, taşın halkasına yapışmış ve 3 defa göğsü üzerine kadar çıkarıp yere vurmuş. Bunun üzerine pâdişah Tozkoparan'a 1000 altın ihsan ederek; "Göreyim seni!" der. Tozkoparan, Okmeydanı Tekkesi' ne götürülür. Kendisini yetiştirmek için hocalar tâyin edilir. Böylece Tozkoparan İskender, 6 ay çalışır. Muhkem idman yapar. Geceleri sol kolu ve kalbi üzerine yatmasın diye sabaha kadar iki adam Tozkoparan'ın başında bekler. İşte böyle sıkı bir hazırlanmadan ve çalışmadan sonra Tozkoparan'ı pâdişahın huzuruna çıkarırlar. Yabancı pehlivanı da çağırırlar. Tozkoparan, İran'dan gelen pehlivanın çektiği yayların üstüne kuvvetli bir yay daha koyduktan sonra bunları kolayca çeker ve Bahtiyar'ın deldiği aynaların üzerine bir ayna daha koydurarak onu da kolayca deler. Böylece sultanı ziyadesiyle memnun eder.



Kanuni Sultan Süleyman tahta geçip adına bir cami yaptırmaya karar verdiğinde bu caminin şimdiye kadar yapılanların en muhteşemi olmasını istedi. Düşüncesini Mimarbaşı Sinan'a açtı. Sinan: 'Buyruğunuz başım üstünedir. Yalnız önce şehri gezmek isterim. Bana bir hafta izin verin padişahım dedi.' Padişah yarı kızgınlıkla 'Sen İstanbul'u bilmez misin Sinan?' dedi. 'İşe başlamak için neden beklersin?' 'İşe şu anda başlamış bulunuyorum Sultanım. Bir hafta boyunca şehri dolaşarak caminizin yerini tespit edeceğim...'Mimarbaşı bunu dedikten sonra padişahın yanından ayrıldı. Ertesi sabah şehri bir baştan bir başa dolaşmaya başladı. Cami, Ayasofya'nın bulunduğu tepe gibi bir tepeye yapılmalıydı. Süleymaniye ilk bakışta göze çarpmalıydı.

Bir sabah, dolaşırken yolu Beyazıt'a düştü. Hava ılıktı. Ağaçların altından Eski Saray dedikleri bu günkü üniversite binasının bulunduğu alana yürüdü. Alanın sonuna gelince şaşkınlıkla durdu. Aradığı tepenin ta kendisiydi burası. Marmara Denizi de, Haliç de tabak gibi görünüyordu buradan. İstanbul'a tam tepeden bakılabiliyordu. Mimarbaşı, sevinçle sakalını sıvazlayarak konağına döndü. Odasına kapandı. Planı hazırladı. Caminin yeri hazırdı. Plan tamamlanınca padişaha sunuldu. Padişah seçilen yeri de planı da çok beğendi. Mimarbaşına artık hiç vakit geçirmemesini söyledi. Sinan önce baş eğerek buyruğu yerine getireceğini belirtti. Sonra ak sakallı başını kaldırarak 'Sultanım,' dedi. 'Üzülerek şunu belirtmek isterim. Sizden yine bir süre izin istemek zorundayım.' 'Bu kaçıncı izin böyle mimarbaşı? Bu kez derdin ne ola?' 'Caminin taşları Sultanım. Taş ocaklarını gezip gerekli olan taşı ve öteki aletleri seçmeliyim.' 'Pekala, bildiğin gibi yap. Yalnız çok uzamasın.' Mimar Sinan, herşeyi önceden hesaplamıştı. Hesapladığı gibi de yaptı. Temelden başlayarak camiye koyacağı her taşı bir bir seçti. Temel için bir çok taş ocağından taşlar getirtti. Ortadaki büyük, geniş ve yüksek kubbeye destek olacak dört büyük sütun gerekiyordu. Mimar Sinan, bunlardan ikisini İstanbul'da arayıp buldu. biri Fatih'te Kıztaşı adı verilen Bizanslılardan kalma bir dikili taştı. Sütun oradan söktürüldü. İri mandalarla yapım yerine çektirildi. İkincisi, yine Bizanslılardan kalma, Topkapı Sarayı dolaylarında bulunan bir başka dev sütundu. O da oradan kaldırılıp yapım yerine çektirildi. Öteki iki sütundan birinin İskenderiye'den, ikincisinin Balbek kalıntılarından getirtilmesi için haber salındı. Böylece temele konulacak dört ana sütun tamamlanmış oluyordu. Geri kalan sütunlardan kimileri Sultan Ahmet'teki Bizanslılardan kalma koşu yerinden (hipodrom) söktürüldü. Kullanılacak olan ak mermerlerin tamamı Marmara Adası'na ısmarlandı. Yeşil mermerler de Arabistan'dan getirildi. Bu sırada ülkenin dört bir yanından ırgatların en güçlüleri, taş ustalarının en hünerlileri, duvarcıların en ünlüleri aranıp bulundu. Hızlı bir çalışma başladı. Haliç'e bakan bu çıplak tepe, bir anda arı kovanına dönmüştü. Önce temel kazılmaya başlandı. Kazmacılar durup dinlenmek bilmiyordu. Gece gündüz demeden çalışıyorlardı. Temel kazma işi bitecek gibi görünmüyordu. Ne kadar kazılsa yeterli bulmuyordu Sinan. 'Daha derine, daha derine!' diyordu. Temeller, iyice derine indikten sonra kazma işi durduruldu. Bu kez, duvarcılar işe girişti. Temeli, kesme taşlarla örmeye başladılar. Bu iş bitince Mimar Sinan işi durdurdu. Birçok ustayla işçiyi paralarını ödeyip memleketlerine gönderdi. Zaten kış gelmişti. İşin birdenbire durdurulması herkesi şaşırtmıştı. Daha yerin üstünde yükselmiş ne bir tek duvar, ne de dikili bir mermer sütun vardı. Gelen bütün taşla, karılan harçlar, hepsi temele harcanmıştı. Toprağın üstü bomboştu daha. Yapıma hiç başlanmamıştı sanki. Tepe bir yıl önceki gibi çıplaktı. Yapımın durması hem ülke içinde, hem de ülke dışında türlü dedikodulara yol açtı. Sinan'ı çekemeyen bazı kimseler, mimarbaşının tembellik ve beceriksizliğinden bahsediyorlar, işi gevşek tuttuğunu, artık çok yaşlanıp bunamış olduğunu söylüyorlardı. Akıllı bir padişah olan Kanuni, yapının temelin yerleşmesi için bir süre özellikle durdurulduğunu biliyordu. Mimarbaşına güveniyordu o. Nitekim, kışın bitiminde memleketlerine giden taş ustaları, duvarcılar, ırgatlar İstanbul'a dönmeye başladılar. Öte yandan Mısır içlerinden Nil yolu ile İskenderiye'ye getirilen sütun, Balbek'ten gönderilen dev sütunla beraber, İskenderiye'de saldan gemilere bindirildi. İstanbul'a yollandı. Unkapanı'ında kıyıya çıkarılan sütunlar, oradan Vefa yolu ile yokuş yukarı çekilerek caminin yapım yerine getirildi. Yapıma yeniden başlanmıştı. Yapımın bir süre durdurulması, İran Şahı Tahmasb Han'a caminin yapımından vazgeçildiği biçiminde yansıtıldı. Şah, oturduğu yerde, yapımın durmasını Kanuni'nin paralarının tükenmesine yordu. Hemen çok değerli mallarla değerli taşlardan oluşan bir sandık mücevher hazırlattı. Bunları bir elçinin eşliğinde İstanbul'a armağan olarak gönderdi. Padişaha bir de mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: 'Duyduk ki camiyi tamamlamaya gücünüz yetmeyip vazgeçmişsiniz. Size dostluğumuza dayanarak bunca mal, para ve mücevher gönderdik.Bunlarla caminin tamamlanmasına çalışın. Böylece, bizim de hayratınızda katkımız olsun. 'Kanuni, mektuba da, armağanlara da çok kızdı. Tahmasb'ın davranışını saygısızca bulmuştu. Gönderilen malları elçinin ayakları dibine döktürdü. Mimarbaşını çağırtarak değerli taşlarla dolu mücevher sandığını ona verdi. Elçiye dönerek şunları söyledi: 'Senin şahının ne böyle bir cami yaptıracak gücü, ne de böyle bir camiyi yapacak mimarı vardır. Ben her ikisine de sahibim. Şahına söyle, onun değerli taşları, benim camimin taşları yanında bir hiçtir.' Kanuni, elçiye bunları söyledikten sonra Mimarbaşı Sinan'a döndü: 'Sana verdiğim bu mücevherleri tez yapım alanına götür. Hepsini öteki taşların arasına katıp caminin yapımında kullan.' Elçi, duydukları karşısında şaşkına döndü. Aklı başından gidecek gibi oldu. El etek öpüp padişahın yanından ayrıldı. Mimar Sinan da mücevher dolu sandığı yapım alanına taşıttı. Ertesi gün, elçi yapım alanına geldi. İşçiler her yanda harıl harıl çalışıyordu. Mimarbaşı da ordaydı. Elçinin yapıyı gezmeye geldiğini görünce, mücevher sandığını ortaya getirtti. Kapağını açıp iki avuç mücevher aldı. Büyük bir taş havana koydu. Havanın başında ellerinde tokmakla bekleyen işçilere işaret etti. İşçiler ağır tokmaklarla taş havanın içindeki değerli taşları un ufak ettiler. Mimar Sinan, elçinin hayretten açılmış gözlerinin içine baka baka havandaki mücevher parçacıklarını bir avuç kum gibi, işçilerin kardığı harcın içine kattı. Bunu gören elçi orada daha fazla duramadı. Aynı gün memleketine dönmek için yola çıktı. Derler ki, Sinan, gelen mücevherlerden bazılarını minarelerden birinin taşları arasına süs olarak yerleştirdi. Bu yüzden o minare güneşte parıl parıl yanmaya başladı. Onun için de Mücevherli minare adını aldı. Yazık ki, Mücevherli Minare'nin parıltısı uzun sürmedi. Güneş, yağmur, kar bu süs taşlarının parıltısını köreltti. Mücevherli Minare parıldamaz oldu. Ama yüzlerce usta elin yonttuğu, bir o kadar işçinin sırtında taşıdığı, sonra da üst üste dizdiği ak taşlarla kara taşlardan oluşan aynı minare, kara, yağmura, fırtınaya, depremlere bana mısın demeden dimdik ayakta kaldı. Sağlamlığı ile güzelliğini günümüze kadar korudu. Mücevherin aldatıcı parıldıtı yerine, sağlamlık güzelliğin simgesi oldu.



Yavuz Sultan Selim Han mübârek, bir gün nasıl olduysa gönül ehli olan Şâir Hikmet'i yanlışlıkla üzüp, yanından uzaklaştırmış. Şâir Hikmet de, diyâr diyâr dolaşıp yerleşecek yer aradıktan sonra, nihâyet Van Müftüsü'nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış. Aradan zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han şâiri tekrar bulmak istemiş. Fakat ara ki bulasın... Şâir sanki yer yarılmış da içine girmiş. Düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Demiş ki, 'Ben bir mısrâ yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısrâmı beyte tamamlayan en güzel mısrâyı yazana mükâfât vereceğimi îlân edeyim. Şüphesiz ki Şâir Hikmet de dayanamayıp, katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.' Ardından şu mısrâyı yazmış:

'Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?'

Hemen münâdîler çıkartılmış ve Devlet-i Âl-i Osmân'ın her köşesinde Sultan'ın başlattığı yarışma îlân edilmiş. Tabiî katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan'ın mısrâsına bir mısrâ katıp, saraya göndermiş. Fakat pâdişah hiçbirisini kabul etmiyormuş. Her gelene 'Hayır' diyormuş, 'aradığım bu değil.'Van Müftüsü bu hâli işitince, 'Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur' deyip, koyulmuş bir mısrâ yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtibine göstermiş, 'Nasıl olmuş?' diye. Şâir Hikmet de, 'Şurası şöyle olsa nasıl olur?', 'Şurasını da şöyle değiştirseniz güzel olmaz mı?' derken ortaya aşağıdaki mısrâ çıkmış:

'Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.'

Pâdişah Van Müftüsü'nden gelen beyti okuyunca birden durmuş. 'Tamam' demiş, 'işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısrânın şâirine, saraya gelsin.' Müftü büyük bir heyecanla gelmiş saraya. Pâdişahla bizzat görüşmek üzere huzûra alınmış. Pâdişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : 'Bak a müftü efendi. Bu mısrâ ile mükâfâtı hakettin. Lâkin... lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısrâın şâiri sen değilsin.' Müftü efendi hiç uzun etmemiş. 'Doğrudur hünkârım' demiş. 'Kimdir o halde?' Söylemiş müftü, 'Kâtibimdir' demiş. 'İsmi nedir kâtibinin?' 'Hikmet...' 'Doğru, Hikmet'dir. Elhamdülillâh, çağırın öyleyse gelsin.' Çağırmışlar tabiî. Târihin kahramanlıkları ile yâd ettiği Yavuz'u şiirden, edebiyattan da böylesi anlarmış işte...Bize de aşağıdaki beyit, yâdigâr kalmış:

'Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?

Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.'



Osmanlı Devleti'nde, yabancı devletlere gönderilecek elçilere çok dikkat edilirdi. Devlet-i Aliyye'nin itibarını gözetecek Serdengeçtiler aranırdı. 1736'da İran Şahı Tahmasb'a da bir elçi göndermek icabetti. İmrahor Mustafa Paşa münasip görüldü. Şah tarafından kabul edilen Mustafa Paşa, görevini yerine getirdi. Sonra, âdeti olduğu için Şah biraz eğlenmek, biraz da denemek kastıyle dedi ki: -İmrahor Paşa!.. Benim bir derdim var. Acaba sen halledebilir misin?-Hayırdır İnşâallah.-Bir atım var. Fakat, çok haşarı. Üstüne bineni yere fırlatır. Şuna bin de fikrini söyle!Mustafa Paşa, sükût etti. Biraz sonra iki seyis, iki tarafından yakalamış atı getirdiler. Önüne geleni kapar, ardında kalanı teper bir hayvandı. Şah sinsi sinsi güler, at yerleri eşeler, seyisler korkuyla bekleşirlerdi. Bütün İran devlet büyükleri meraktaydı. Mustafa Paşa, gayret kemerini kuşanıp, seyislere işaret etti. Azgın hayvanı, apıl apıl getirdiler. Bir adım kala: “Bismillah..." deyip üstüne sıçradı. Sonra da seyislere: "Bırakın!" diye bağırdı. Beygir bütün marifetlerini gösterdi. Sıçradı, çifte attı, şâha kalktı. Fakat, İmrahor Paşa'yı sırtından atamadı. Sonunda kuzu gibi uslanıverdi. Osmanlı elçisi, İran Şâhı'nın önüne geldi. Attan aşağı sıçradı. Gemleri uzatırken dedi ki:"At binenin, kılıç kuşananın Şah'ım!"

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter