Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ya'kûb Germiyânî hazretleri, Rumeli beldelerinden Yanya’da bulunduğu sırada, Yanya yakınındaki Preveze kalesini, frenk kâfirleri karadan ve denizden istilâ edip, muhâsara altına almışlardı. Bu sırada Ya'kûb Germiyâni, müslümanlara yardım için o kaleye gitti. O zâtın kalede bulunması ile, kaledeki müslümanlar, kâfirlerin şerlerinden emîn oldular. Ya'kûb Germiyânî, bir kerâmeti olarak, kâfirlere karşı öyle heybetli göründü ki, kâfirlerden hiçbiri kalenin giriş yoluna yaklaşmaya ve saldırmaya cesâret edemedi.Vuruşma esnâsında, kale burcunda bulunan topu, bizzat kendi eliyle ateşlerdi. Allahü teâlânın izni ile atışlar tam isâbetli olurdu. Evvelâ, kâfirlerin alâmet olarak yanlarında taşıdıkları büyük bir haçı, sonra da, askerlerin çoğunu top atışları ile perîşân etti. Allahü teâlânın nusret ve yardımiyle kâfirleri dağıttı. Atışlar o kadar tesirli oldu ki, düşman tarafında sağ kalanlar kurtuluşu kaçmakta buldular.



Sultan Üçüncü Mehmed Hân, Eğri Seferine çıktı. Orduyu vâz ve nasîhat ile takviye etmesi için Yayabaşızâde Efendiyi de berâber götürmek istedi. O da Allahü teâlânın dînini yaymak niyetiyle sefere katılmayı kabûl etti.Sefere çıkmadan evvel, kendisinin olan Beydâvî Tefsîri'ni talebelerinin büyüklerin den Bosnalı Hüseyin Efendiye gönderip; “Mütâlaa ettikçe bize duâ etmeyi unutmasın." dedi. Bundan sonra pâdişâh ile birlikte sefere çıktı. Yol boyunca askeri çok güzel bir şekil de muhârebeye hazırladı. Muhârebe esnâsında bir ara askerin durumu bozulup, firâr kaçınılmaz bir hâl almışken, Hızır Efendi pâdişâhın huzûruna çıkıp; “Sultânım! Ricâlullah bizimle birliktedir. Bir mikdâr daha harbe tahammül ediniz. Neticede zafere ulaşacaksınız. Beni de duânızdan unutmayınız. Bu uğurda şehîd olacağımı ümid ediyorum.” Buyur du ve toplanan askerle düşman üzerine at sürdü. Büyük kahramanlıklar gösterdi, nihâyet şehîd oldu. Şehîd olduğunda mübârek vücûdunda birçok kılıç ve mızrak yarası vardı.



Yavuz Sultan Selim Hân Topkapı Sarayı hazînesi görevlilerinden yüz elli kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı îdâmını emretmişti. Zenbilli Ali Efendi, bu kararı duyunca derhal Dîvân-ı hümâyûn’a koştu. Vezîrler ayağa kalkıp saygı ile karşıladılar ve baş köşeye oturttular. Şeyhülislâmın dîvâna gelmesi âdet olmadığından, niçin geldiğini sordular. Pâdişâhla görüşmek istediğini söyledi. Durum pâdişâha arzedildi. Yavuz Sultan Selîm Han, huzûruna girmesine izin verdi. Arz odasına girip selâm verdi. Pâdişâhın hürmet göstermesin den sonra, gösterilen yere oturdu. Sonra pâdişâha; “Fetvâ vazîfesinde (şeyhulislâmlıkda) bulunanların bir işi de, pâdişâhın âhiretini korumak, onları dînen hatâ olan şeylerden sakındırmaktır. Yüz elli kişinin îdâm edilmesine pâdişâh fermanı çıktığını duyduk, öldürülmeleri için, dînen bir sebep tesbit edilmiş değildir. Bunların af buyrulması ricâ olunur.” sözü üzerine kızan pâdişâh; “Bu iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa devlet idâresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazifeniz değildir.” dedi.

Zenbilli Ali Efendi, Pâdişâhın bu sözleri karşısında; “Bu karar âhiretiniz ile ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazifemizdir. Eğer affederseniz ne iyi ne güzeldir. Yoksa âhirette cezâya müstehak olursunuz.” Bu sözler, Pâdişâhın kızgınlığını yatıştırdı. “Affettik” diyerek lütuf gösterip, neşe ile sohbete başladı. Konuşma bittikten sonra, gitmek üzere ayağa kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selîm Hâna; “Âhiretiniz ile ilgili hizmeti yerine getirdim. Mürüvvet ile ilgili bir sözüm daha var.” dedi. Pâdişâh; “Onu da söyle.” deyince; “O sözüm de şudur ki, Pâdişâhın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaş maları, Pâdişâhlığın şânına lâyık mıdır?” dedi. Bunun üzerine Padişâh bunu da kabûl etti. Sultan Selim Hân; “Fakat bunlar vazifelerinde kusur ettikleri için, bunları tâzir edeceğim.” dedi. Zenbilli Ali buna karşı da; “Tâzir (azarlama) pâdişâhın reyine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabûl etmeniz bize yeter.” dedi. Sonra teşekkür ederek pâdişâhın huzûrundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Hân da onu medhederek uğurladı.



Babası Sultan İbrahim’in tahtan indirilmesi üzerine IV. Mehmed Han, 8 Ağustos 1648 Cumartesi günü padişah oldu. Fakat henüz 7 yaşındaydı. Bu yüzden annesi Mahpeyker Valide Kösem Sultan ona yardımcı oluyordu. Padişahın çocuk yaşta olmasını fırsat bilen bazı saray adamları, istedikleri gibi hareket etmeye, bu arada işi zorbalığa kadar götürmeğe başlamışlardı. Bunlardan biri de Boyacı Hasan adıyla meşhur olan bir saray ağasıydı. Yaptığı kanunsuz işlerden dolayı Macaristan’daki Göle kasabasına sürüldü. Fakat burada da rahat durmadı ve halka baskı ve işkence yapmağa başladı. Alınması gereken verginin iki katını topluyor, vermeyenlere de akıl almaz cezalar uyguluyordu.

Bu sıralarda, dirlik sahibi bir subay savaşta şehid olmuş, 10 yaşındaki oğlu Osman da İstanbul’a gelerek, babasının dirliğinin kendisine verilmesi için, Cuma selamlığından saraya dönmekte olan Padişahı yolda bekleyerek ona bir dilekçe vermişti. Kendi yaşında ki bir çocuğun bu hali IV. Mehmed’in hoşuna gitti. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra beraberinde saraya götürüp Hasoda’da bir müddet misafir etti. Böylelikle aralarında bir arkadaşlık kuruldu. Padişah, çocuk yaşta tahta çıktığı için hiç arkadaşı olmamış ve dertleşebilecek, hatta oynayabilecek böyle bir arkadaş bulunca, sanki dünyalar onun olmuştu. Fakat, saray kanunları gereğince bir şehzadenin, âkıl ve bâliğ olucaya kadar, saraydan olmayan birisi ile bu kadar yakın münasebette bulunması yasaktı. Bu yüzden çocuk padişah, hayatında sahip olduğu tek çocukluk arkadaşını memleketine göndermek zorunda kaldı. Gözyaşları içinde arkadaşını uğurlarken, babasından kalan dirliği de vermeyi unutmadı. Memleketi olan Macaristan’daki Göle kasabasına gelen Osman’a, burasını haraca kesen Boyacı Hasan dirliğini vermedi. Bunun üzerine bu çocuk, yollara düşüp tekrar İstanbul'a geldi. O hafta Padişahın Üsküdar Valide Sultan Camiine selamlığa çıkacağını öğrendi ve caminin karşısına geçip yol kenarında beklemeye başladı. Camiden dönen IV. Mehmed, arkadaşı Osman’ı görünce hemen tanıdı ve sevinçle arabayı durdurdu, hemen Osman’ı yanına çağırdı. O da, kendisine ihsan edilen dirliğin Boyacı Hasan tarafından verilmediğini ve gasp edildiğini, ayrıca bu adamın halka byük zulümler yaptığı teferruatıyla anlattı. Bunun üzerine padişah, Sadrazam Derviş Mehmed Paşayı yanına çağırdı ve:-Derhal o adamı buraya getiresin! Diye emir verdi.Sadrazam, Boyacı Hasan’ı İstanbul’a çağırttı. Bir süre sonra Hasan, kalabalık adamlarıyla beraber geldi. Maksadı, kendisine bir zarar vermek isteyen olursa onları da ortadan kaldırmaktı. Tam Sadrazamın konağına girecekleri sırada Padişah fermanı geldi ve saraya çağırıldı. Saray muhafızları Hasan’ı içeri alırlarken, adamlarının etrafını sarmışlar, böylece huzura yalnız girmişti. Tam kapıdan girerken üzerine atılan kementle boğularak öldürüldü. Zulümle topladığı serveti de hazineye alındı. Böylece halk onun şerrinden kurtulmuş oldu. Başıboş kalan adamları da, birer birer cezalandırıldı.Padişahın çocukluk arkadaşına tekrar kavuşması kısa sürdü. Dirliğini alan Osman müsaade siteyerek memleketine döndü.



Sultan II. Abdülhamid Hân’ın, son gününde, hayatında hiç bir sabah terk etmediği banyo ve duşa girmesi hastalığını ağırlaştırmıştı. Son gününü Müşfika Dördüncü Kadı-Efendi şöyle anlatıyor: “O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim Fakat baktım ki sırtı durmadan terliyor. " Aman Efendiciğim, çok terliyorsunuz," dedim. "Kadın-Efendi, bu, ecel teridir," cevabını verdi.Elbisesini giydi. Kahvesini verdik. Hamamdan sonra kahve içmek itiyâdında idi. Yarım bardak sütlü maden suyu da içti.Oturduğu yerde iki rek’at namaz kıldı. Bundan sonra ağırlaşmaya başladı.”Abdülhamid Hân hazretleri, 1 Kasım 1912’den vefât günü olan 10 Şubat’a kadar 5 yıl, 3 ay, 9 gün Beylerbeyi sarayında kalmıştır. Burada en küçük oğlu Şehzâde Mehmed Âbid Efendi ve en sevgili zevcesi Müşfika 4. Kadın-efendi ile yaşamıştır. Tahttan indirildikten 8 yıl, 9 ay, 13 gün sonra 75 yaşını 4 ay, 19 gün geçe burada dâr-ı bekâya irtihâl etmişlerdir.S. Abdülhamid Hân’ın vefât yılı, aynı zamanda, Birinci Dünya Savaşı fâciasının da son yılıdır.



Düyûn-u Umûmiye Başkâtibi Hasan Şevki Efendi o akşam, dairesindeki işlerini geç saatte ancak bitirebilmiş, neyse ki Yakacık’taki yazlığına gitmek için en son trene yetişebilmişti. Kartal istasyonuna geldiğin de etrafta kimsecikler kalmamıştı. Yatsı ezanları okunuyordu. Yakacık’a gitmek için bu saatte nereden fayton bulacaktı? Yaya gitmek en az iki saat sürerdi. Biraz ilerde zaptiye karakolu vardı. Oraya gidip vaziyeti anlattı. Hemen etraftaki kahvehane leri araştırdılar ve biraz sonra, bir ayağı topal, genç bir arabacı geldi. Hasan Şevki Efendi hemen faytona atladı ve Yakacık’a doğru yola çıktılar. Adam, gecenin bu vaktinde önüne çıkan zoraki işten pek memnun olmamışa benziyordu. Hırsını atlardan alırcasına insafsızca kamçılıyordu. Derken bir yokuşun başında atlar durdu. Daha yarım saatlik yol vardı. Şevki Efendi arabacıya yaklaştı ve:-Bırak dinlensinler, sonra hiç yürümezler... diye bağırdı.

Arabacı, bu zoraki müşterinin kendisine böyle bağırmasına gayet sert karşılık verdi. Arkasına dönüp yüksek bir sesle:-Beyefendi, ömrümde şu yaptığım gece seferi gibi hiçbir şey bana bu kadar zahmetli ve ağır gelmedi. Beş sene askerlik ettim beyefendi... Hem de ne askerlik!.. Balkan harbinde Lüleburgaz bozgunu... Çatalca müdafaaları...Sonra Kafkasya seferi... Nihayet Çanakkale... Lüleburgaz bozgunu kıyamet gibi bir şeydi. Sanıyorduk ki, artık bu dünyanın sonudur. Günlerce aç, susuz, gah tepelere tırmanarak, gah bayırlardan yuvarlanarak, yol kaybolmuş, akıl baştan gitmiş, gözler dönmüş, nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin...böyle bir halde...İstanbul’a nasıl geldik, hatırlarsınız. O zaman, sizin gibi bey efendiler bize hakaret ve nefretle bakıyorlardı. Fakat çok geçmeden, karnımız yarı doyup yarı doymadan, aklımız tamamiyle başımıza gelmeden İstanbul üzerine yağan güllere doğru koştuk. Aydınlık olsa da size kollarımı ve göğsümü göstersem, ne delik deşik, şaşar kalırsınız.Bu vaziyette cephedeyken, son seferberlik çıktı. Bizi Çanakkale’ye sevkettiler. Ah Çanakkale...Gözüm Çanakkale’de. Siz orasını, aylarca siper içinde kurşun, gülle, bomba sesi dinlemiş kimselere sorun. Ne yazık ki düşman kaçarken ben bulunamadım. Çünkü birgün siperimize düşen bir top mermisi bacağımı parçaladı. Beni önce hastane çadırına, sonra da cephe gerisine aldılar. Aylarca hastanede yattıktan sonra terhis ettiler. Şimdi harp devam ediyor. Ayağım sağlam olsa hemen cepheye giderim.” Dedi.Bu bacağı sakat arabacının sesinde haşmet ve mehabet vardı. O söyledikçe Şevki Efendi küçülüyor ve bir toz zerresi gibi titriyordu. Anlattıkça yükseliyor, genişliyor, bütün geceyi istila ediyordu. Hayatı İstanbul’da, Düyûn-u Umûmiye Kâtibi olarak geçmiş olan Hasan Şevki Efendi, bu geceden sonra düşündü ki;“Memleketin her tarafı böyle kahramanlarla doludur. Yarın büsbütün dolacaktır. Birsine iş verirken korkacağız ki, o kahramanlardan biri olmasın. Birisini azarlarken düşüneceğiz ki, belki Çanakkale harbinde döğüştü. Bir sandalcının başına yumruğumuzu indirirken birden hatırımıza gelecek ki, belki Yemen’de yaralandı. Bu vatan müdafaası için canını hiçe sayan milyonlarca kahraman, harpten sonra sade birer vatandaş olarak aramızda dolaşacak. İşte bunun için, her karşılaştığımız vatandaşa hürmet gösterelim”



Sultan Abdülmecîd Hân, Selânik'e giderken fırtına sebebi ile gemi Limni'ye sığınmak zorunda kaldığı zaman, uzaktan gördüğü türbenin kime âid olduğunu sordu. Yanındakilerden birisi türbenin Niyâzî-i Mısrî'ye âid olduğunu söyledi ve onun başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Sultan Abdülmecîd, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek için türbeye gitti. Türbede, Niyâzî-i Mısrî'nin rûhâniyetine hitâben; "Ey Niyâzî-iMısrî, kıymetini takdir edemeyen kimselere bedduâ eylemişsin. Sonra gelen bizlerin bunda bir kabahati yok. Bizlere, feyzli nazarının geldiği âşikâr olmadıkça, türbenden dışarı çıkmam" diye yalvardı ve Kur'ân-ı kerîm okuyarak rûhuna hediye eyledi.SultanAbdülmecîd Hân, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin feyz dolu nazarlarına kavuşunca dışarı çıktı ve türbenin tâmir edilmesi için emir verdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şaban 1439
Miladi:
26 Nisan 2018

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter