Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yıl bin dört yüz elli üç, mevsim bahar, ay Nisan
Geldi Bizans önüne genç Padişah Mehmed Han
İstanbul önlerinde kurdu karargahını
Ümit ve iştiyakla sürüyordu atını

Gürledi askerine: “Haydi göreyim sizi
Ya Bizans’ı alırız. Ya Bizans alır bizi”

Âlim ve evliyadan, kim varsa o gün şayet,
İstisnasız hepsini yanına etti davet
Yer aldılar herbiri Padişahın yanında
İstişare ederdi onlar ile anında
Nihayet harp başladı, hücuma geçti erler
Yalnız tek arzuyla çarpıyordu yürekler
O da Resulullah’ın dokuz yüz sene önce
Verdiği şu müjdeye kavuşmaktı hemence:
“Elbet Kostantiniyye fetholacak bir zaman,
O ne iyi erlerdir, o ne iyi kumandan”

Şöyle çarpıyordu ki, herkesin kalbi o gün
“Bizans Türk’ün olacak, müjdesi var Resulün”
Gemiler karalardan indirildi peş peşe
O gün Akşemseddin’e sordu ki şunu Fatih
“Acaba hangi günde nasip olur bu fetih?”
Buyurdu ki “gelince Mayıs Yirmidokuza
Geçin seher vaktinde, şu yerden taarruza
Fetholur Bizans o gün Allah’ın nusretiyle
O gün Kostantiniyye dolar ezan sesiyle”

O günün gecesinde bilcümle mücahidler
Abdestlerini alıp, bol bol dua ettiler.
Padişah, çadırında kendi de bizzat yine
Gözyaşları dökerek çok yalvardı Rabbine
Kıldılar cemaatle sabah namazlarını
Teftiş etti Padişah, hemen ordularını
Sonra hitap etti ki: “Ey benim gazilerim
Ben dahi sizin ile en önde harp ederim
Allah’ın yardımıyla bu Bizans bugün düşer
Haydi göreyim sizi, ya şehadet ya zafer”

Hücuma geçti erler, önde Padişah ile
Gökleri inlettiler, tekbir sadalarıyle
Büyük bir iştiyakla atıldılar ileri
“Ya İstanbul, ya Cennet” diyorlardı herbiri
Balyemez toplarının her bir gürlemesiyle
Yer yerinden oynardı Allah Allah sesiyle
Yerinde duramazdı, padişah heyecandan
İsterdi “Bitsin artık bu fetih geç kalmadan”
Ve lâkin köhne Bizans bir türlü düşmüyordu
Bu yüzden genç padişah sabırsızlanıyordu
Gönderdi bazısını hemen Akşemseddin’e
Sordurdu: “Gecikmenin hikmeti nedir?” diye
Ve lakin o gidenler geri dönüp geldiler
“Çadırı kapalıydı, giremedik” dediler
Bu sefer genç padişah kendisi gitti bizzat
Çadır sıkı sıkıya kapalıydı hakikat
Baktı bir aralıktan, kimse yoktu içerde
Endişe eyledi ki, “Hocam acep nerede?”
Merak ve heyecanla yine baktı bir ara
Gördü ki Akşemseddin çekilmiş bir kenara
Kuru toprak üstünde diz çökmüş oturuyor
Ellerini kaldırmış dua edip duruyor
Gözyaşları sel gibi akarken gözlerinden
O zamanın kutbunu istiyordu Rabbinden
“Yâ Rabbi! Bu zamanın kutbu hangi veliyse
Onu bu çetin günde, imdada gönder bize”

Padişah bu duaya “âmin” dedi içinden
Onun da yağmur gibi yaş aktı gözlerinden
Çadırdan ayrılarak gelirken ordugaha
Ordusunun önünde gördü bir ordu daha
Elbiseleri beyaz, yeşildi sarıkları
Görür görmez padişah tahmin etti onları
Önde beyaz atıyla nur yüzlü bir ihtiyar
O devrin kutbu olan Ubeydullah-i Ahrar
Hücum ediyorlardı, aşk ile hepsi birden
Bu hadise üstüne fazla vakit geçmeden
Ulubatlı Hasan da burçlara tırmanarak
Çıktı yüksek bir yere, pek çok yara alarak
Osmanlı sancağını dikti burcun üstüne
Sancak dalgalanırken o uçtu Cennetine
Açılan gediklerden mücahidler, gaziler
Girdiler içeriye, fetih oldu müyesser
Girmiş Ayasofya’ya, Bizans halkı korkudan
Ve kilitlemişlerdi kapıyı arkasından
Yirmibir yaşındaki genç padişah atıyla
Girdi surdan içeri, şerefiyle şanıyla
O gün Bizans Patriği kapandı ayağına
Zavallı kapılmıştı, öldürülür zannına
Lakin bilmiyordu ki, Osmanlı Türk’ü bunlar
Asla teslim olana yapmazlardı bir zarar
Onu yerden kaldırıp teselli etti hemen
“Korkma, Osmanlı Türk’ü zulüm yapmaz katiyen”



1458’de Trabzon Rum İmparatorluğu tahtına oturan David Komnen, Osmanlılara verdiği vergiyi kestiği gibi evvelce verilenleri de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey vasıtasıyla geri istemişti. Trabzon Rum Devletine kendi haraçgüzarı gözüyle bakan Hasan Bey, bu devletin Osmanlı nüfuzu altına girmesini istemiyordu. Bunun için 1460 senesinde yeğeni Murad bey başkanlığında bir heyeti İstanbul’a göndererek bu vergi meselesini görüşmek istedi. Fakat Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, gelenlere şu cevabı vererek geri gönderdi:

“Haydi siz gidiniz, ben kendim gelir borcumu öderim”Bundan sonra sefer hazırlıklarına başladı ve Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli savaşında mağlub etti ve daha sonra da Trabzon üzerine yürüyüp bu devleti Osmanlı topraklarına kattı.


2 Haziran 1916’da Kolağası (Yüzbaşı) Mehmet Tevfik, Çanakkale harbinde bir İngiliz mermisi ile yaralanmış ve şehid olmadan önce şu mektubu yazmıştır:

Sebeb-i hayatım, feyz-i refikim
Sevgili babacığım, valideciğim;

Arıburnunda ilk girdiğim müthiş muharebe de sağ yanımdan ve pantolonumdan hâin bir İngiliz kurşunu geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat, bundan sonra gireceğim muharebeler den kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hatıra olmak üzere şu satırları yazıyorum.

Hamd-ü senalar olsun Cenâb-ı Hakka ki, beni bu rütbeye kadar ulaştırdı. Yine mukadderat-ı ilahiyye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla, beni vatan ve millete hizmet etmek için nasıl yetiştirmek lazımsa öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyz-i refikim ve hayatım oldunuz. Cenâb-ı Hakka ve sizlere çok teşekkürler ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün haketmek zamanıdır. Vatanıma olan mukaddes vazifemi yerine getirmeye çalışıyorum. Şehidlik rütbesine kavuşursam, Cenâb-ı Hakkın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için. Bu her zaman benim için pek yakındır.

Sevgili babacığım ve valideciğim! Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih’ciğimi önce Cenâb-ı Hakkın sonra sizin himayenize bırakıyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapmaya çalışınız! Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem. Refikama hitaben yazdığım kapalı mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok üzülecektir. O üzüntüyü giderecek şekilde veriniz. Tabii ağlayıp üzülecek, teselli ediniz. Allahü teâlânın takdiri böyle imiş. İsteklerim ve borçlarım hakkında refikamın mektubu na koyduğum deftere ehemmiyyet veriniz. Münevver’in hafızasında veyahut kendi defterinde kayıtlı borçlar da doğrudur. Münevver’e yazdığım mektup daha geniştir, kendisinden sorunuz.

Sevgili baba ve valideciğim! Belki bilmeyerek size karşı bir çok kusurlarda bulunmuşum dur. Beni affediniz. Haklarınızı helal ediniz. Ruhumu şad ediniz.

Sevgili hemşirem Lütfiyeciğim! Bilirsiniz ki sizi çok severdim. Sizin için gücümün yettiği nisbette ne yapmak lazımsa isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir. Beni affet, mukadderat-ı ilahiyye böyle imiş. Hakkını helal et, ruhumu şad et. Yengeniz Münevver hanım ile oğlum Nezih’e sen de yardım et.

Hepiniz hergün beş vakit namaz kılınız. Bir namazı kaçırmamaya çok dikkat ediniz. Ruhuma fatiha okuyarak beni sevindiriniz. Sizi de Cenâb-ı Hakkın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba ve ehibba, cümlenize elveda! Cümleniz hakkınızı helal ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun. Elveda, elveda! Cümlenizi Cenâb-ı Hakka tevdi ve emanet ediyorum. Allahaısmarladık sevgili babacığım ve valideciğim.

Oğlunuz
Mehmed Tevfik

19 Mayıs 1331 (1916)



YAVUZ Sultan Selim Han, bir yandan Mısır üzerine yürüyor, bir yandan da Memluk sultanı Kansu Gavri’ye elçiler gönderiyordu. Fakat gönderdiği elçilerin hiçbiri de geri gelmemişti. Daha sonra bu elçilerin hapsedildiğini öğrendi. Bu sıralarda Kansu Gavri’nin elçisi Moğolbey, silahıyla Yavuz’un huzuruna çıkmış ve sultanının isteklerini bildirdi.

Bunun üzerine Moğolbey’in saçı sakalı kesilerek, yağlı bir elbise giydirildi ve bir eşeğe ters bindirilerek ordugahta gezdirildi. Yavuz tekrar huzura alına Moğolbey’e:“Seni öldürmüyorum, çünki elçiye zeval olmaz. Ancak efendine söyle, elçileri salsın, kendisini de Mercidabık’da bekliyorum”


Birinci Kosova savaşı ile büyük bir hezimete uğrayan haçlılar, bunun acısını çıkarmak için yedi yıl boyunca uğraşarak büyük bir ordu daha kurdular ve 1396 yılı yaz aylarında Macaristan’dan yola çıkan kalabalık haçlı ordusu 9 Eylül günü Tuna boyunda ki Niğbolu kalesi önlerine geldi. Sayıları öyle çoktu ki, ordugâhlarında, “Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız” sözleri işitiliyordu. Fransız, İngiliz, İskoç, Alman, Avusturya, Venedik, Ulah gibi Avrupa’nın en kuvvetli devletlerinin asilzadeleri kumandasındaki bu son derece kalabalık ordu, bu sefer Osmanlıları mağlup edip, kesin olarak Balkanlardan atacaklarından gayet emin görünüyorlardı. Niğbolu kalesi kumandanı Doğan Bey, yanındaki üç bin askerle, ikiyüz bin kişilik orduya karşı nasıl başedeceğini düşünüyor ve çareler arıyordu. Bu sırada Fransız birliklerinin kumandanı Mareşal Busiko kaleye bir elçi göndererek teslim olmalarını istedi ve,

-Eğer canınız tatlı ise bugün kalenin anahtarını veriniz. Artık hükümdarınızın da bu kaleye pek ihtiyacı kalmayacaktır. Çünkü bir daha Rumeli’ye gelemeyecektir. Belki bir ay sonra Bursa’da zafer alayları tertip edeceğiz, dediler.

Doğan Bey sözlere şu şekilde karşılık verdi:

-Kosova’yı unutmuşa benzersiniz. Biz aynı sözleri orada da işittik. Benim verecek bir karış toprağım yoktur. Bu beden ayakta kaldıkça, bu kale bizimdir.

Fakat Doğan Beyin gözüne uyku girmiyordu. Eğer Niğbolu düşerse, Haçlılar kolayca Edirne’ye kadar gelirler ve Yıldırım Bayezid daha Rumeli’ye geçemeden onlar Anadolu’ya çıkarlardı. Bu yüzden mümkün olduğu kadar zaman kazanması lazımdı. Hemen silah arkadaşlarını topladı ve onlarla istişare etti. Hepsi de topluca düşmana saldırıp, dövüşe dövüşe şehid olmayı teklif ediyorlardı. Fakat Doğan bey:

-Şehid olmak murad-ı ilahidir. Bundan kaçan kim? Fakat bizim vazifemiz, Bayezid bey gelinceye kadar dayanmaktır. Biz burada bir sed vazifesi yapıyoruz. Eğer sed yıkılırsa, çılgın bir nehir halindeki küffar ordusu soluğu Edirne’de alır. Bundan sonrası da felaket olabilir. Hemen birisi, kaleden gece yarısı çıkacak ve Padişahımıza, bizim durumumuzun gayet iyi olduğunu ve düşmanı en az bir oyalayabileceğimizi, bu tarafdan bir endişesini olmamasını bildirecek.

Hemen o gece bir bahadır kaleden aşağı indirildi. Gizlice düşman saflarının arasından geçerek yakındaki bir köye ulaştı. Oradan bir at temin etti ve kısa zamanda Yıldırım Bayezid’e haberi ulaştırdı. Bu sırada Osmanlı ordusu da Edirne yolunda idi. Bu haber üzerine Yıldırım Bayezid, orduyu daha hızlı yürüyüşe geçirdi. Fakat içi rahat değildi. Niğbolu’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Kale ne kadar dayanırsa dayansın, geç kalınırsa düşebilirdi. Ordu Edirne’yi geçtikten sonra bir gece ânî bir karar vererek atına atladı ve yanındakilere:

-Niğbolu’ya gidiyorum. Kalenin hali nicedir, bilmek isterim. Ona göre harp planında değişiklikler yapmam icabedebilir, dedi.

Veziri azam Çandarlı Ali Paşa buna mani olmak istiyor, padişahın böyle tek başına düşman hatlarına girmesinin tehlikelerini söylüyordu. Fakat Yıldırım Bayezid atını mahmuzlamış ve adına yakışır bir şekilde yıldırım gibi koşturuyordu.

Kuşatma onsekizinci gününe gelmiş, kalede yiyecek ve su tükenmişti. Buna rağmen Doğan bey hergün kaleden huruç hareketi yapıyor ve düşmana zayiatlar verdiriyordu. Fakat bu kalabalık orduya karşı daha fazla dayanabilmek mümkün değildi. Askerin üçte biri kırılmış, ikibin kişi kalmışlardı. Bunların da harbedecek mecali kalmamıştı. Herkes Yıldırım Bayezid’in kısa zamanda buraya yetişemeyeceğini ve toplu halde helak olacaklarına inanmaya başlamıştı. Doğan bey, askeri topladı. Kararını vermişti. Teslim olmayacaklardı. Yarın bütün kuvvetlerle son hücumu yapacaklar ve dövüşe dövüşe şehid olacaklardı.

-Gazilerim, ordumuzun buraya doğru hareket ettiğine dair bir haber alamadık. Fakat her halde yoldadır. Keşke birkaç gün daha dayanabilsek. Düşman yarın kaleye tekrar saldıracak. Bu belki bizim için son, fakat şerefli bir mücadele olacak. Ettiğiniz yemini size tekrar hatırlatıyorum. Ölünceye kadar beraber miyiz?

Bütün asker hep bir ağızdan:

-Ölünceye kadar beraberiz.

-O halde gazilerim, birbirimizle helallaşalım. Hem, Allah’dan ümit kesilmez. Sultan Bayezid belki bizi unutmamıştır.

Doğan bey askerlerine yarınki muharebe için istirahat etmeleri emrini verdikten sonra kale burçları üzerine çıktı. Gözleri uzaklarda idi. Ah, Yıldırım Bayezid bir gelebilse idi. Tam bu sırada, duvarlardan duvarlara çarparak akisler yapan gür bir ses işitildi:

-Bre Doğan!.. Bre Doğan!..

Doğan bey bu sesi tanır gibi oldu, fakat ihtimal veremiyordu. Kısa bir tereddüt geçirdi. Evet o. Bu ses Yıldırım Bayezid’in sesi idi. Kulaklarına inanamıyordu. Heyecandan titriyordu. Gözlerinde sevinç yaşları tanelendi. Surlardan aşağı baktı. Karanlıkta bembeyaz bir at üzerinde, heybetli bir süvarinin gölgesini gördü. Hemen seslendi:

-Kimsiz?

Gür bir ses cevap verdi:

-Biz Sultan Bayezid’iz.

Padişah kaleye gerekli talimatları verdikten sonra geldiği gibi yine yıldırım hızıyla geriye döndü. Düşman nöbetçileri bir süvarinin muhasara hattının bir yerinden geçtiğini görmüşler, fakat kendisine yetişememişlerdi. Yıldırım Bayezid, büyük bir süratle Niğbolu’ya doğru gelmekte olan orduya, sabaha karşı yetişti. Ertesi gün, Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden biri bu kale önünde kazanılıyordu. Kendisinden birkaç misli kalabalık haçlı ordularını birkaç saat içinde imha eden Osmanlı ordusu, Avrupa’ya öyle bir ders verdi ki, 50 yıl boyunca bir daha Osmanlı topraklarına saldırmaya cesaret edemediler.



Fatih ve II. Bayezid Han devirlerinde kazaskerlik de yapan Ali Fenari Efendi, insaflılığı ve yumuşak huyluluğu ile de tanınmıştı. Bir gün medresede ders verdiği sırada, talebelerden biri hocasının sözlerine karşı laubali bir tarzda itiraza kalkışır. Müderris ona cevap vermez, şöyle gazaplı bir şekilde kaşlarını çatmakla yetinir ve yine dersine devam eder. Dersin sonunda talebeyi çağırıp bu tutumundan dolayı takdir etmekle birlikte dersin adabını hatırlatır ve sorduğu suali de cevaplandırır. Talebe büyük bir mahcubiyetle ocasından özür diler ve bu arada:

“Bu hareketimin cezası olarak ya izin veriniz başka bir müderrisin hizmetine gireyim, yahıt da bundan sonra böyle siz ders verdiğiniz sırada artık hiç ağzımı dilimi açmayayım” der. Mevlana Fenari:

“Benim sana karşı muamelem bir hiddet neticesi değil, gayret arzusu idi. Maamafih şimdiden sonra hatırına gelen sual ve itirazı hiç tereddüd ve tekellüf etmeden söyle, asla gücenmedim” cevabını verir.



1540 senesi Haziran ayının bir akşamıydı. Korsika adasının Gareletta limanına ufacık bir Türk filosu demir atmıştı. Beş parça gemiden oluşan filonun kumandanı Turgut Reis’di.

O zamanlar Turgut Reis’in şöhreti bütün Akdeniz yalılarını tutmuş, İspanya sahillerinin güzel kızları, Kapitan Dragot dedikleri, yaşı elliyi geçmiş bu Türk kahramanı için şarkılar söylemişlerdi. Bir kez mağrip sularına yelken açtı mı, Akdeniz sahillerini korku ve dehşet alır, İtalyan limanlarında “Kapitano Dragot geliyor!” cümlesi duyuldu mu, o ünlü denizciler kaçacak yer ararlardı. Kanuni’ye rağmen kendini Avrupa nın en büyük hükümdarı olduğunu iddia eden Şarlken, bu korkuya bir son vermek için:

-Akdeniz’in huzuru için bu müthiş Türk’ü denizlerden uzaklaştırmalı, diyordu.

Hakkı da vardı. Üç parça hafif gemiyle, ağır kalyonlarla dolu bir limanı basar, hepsini ateşe verir, sonra geldiği gibi giderdi. İmparator Şarlken, Preveze’de Barbaros Hayrettin’e yenilen Andrea Doria’yı, Akdeniz hakimiyetini tekrar ellerine geçirmesi için donanmanın başına tekrar geçirmiş, fakat o, büyük Preveze mağlubiyetini unutmamış ve bu yüzden de donanmayı yeğeni Janetino’ya bırakmıştı. Bu da ilk iş olarak Turgut Reis’i ortadan kaldırmayı kafasına koymuştu.

İşte Turgut Reis, Türklerin “Oğlan Kaptan” dedikleri Janetino Doria’nın dev bir donanma ile Akdeniz’de gezdiği sırada küçük Korsika limanına pervasızca girmişti. Turgut, şafak sökerken geminin güvertesinde sabah namazını kılmış, leventleriyle yarenlik ediyordu. Birden heyecanlı bir ses duyuldu:

-Ufukta bir karaltı var!

Geminin baş tarafındaki gözcünün verdiği haber doğruydu. Evet, ufukta bir karaltı vardı. Dakikalar geçtikçe karaltılar büyüyordu. Daha sonra herşey anlaşıldı. Muazzam bir Venedik donanması kendilerine doğru geliyordu. Janetino, Turgut Reis’in yerini haber almıştı. Kuvvetler arasında denge yoktu. Turgut’un üç parça hafif gemi ve yüzelli kadar levendine karşılık Venedikliler yüzlerce gemi ve onbinlerce askerle gelmişlerdi. Fakat ne önemi vardı. Menteşeli Turgut, arkadaşlarının,

-Ne yapacağız Reis Baba?

Sorusuna hiç düşünmeden karşılık verdi:

-Ben küffara sağlam tekne vermem. Barbaroslarla denizlerde levent gezdim. Onların itibarını düşüremem. Cenk edeceğiz!

Acaba düşman hatlarını yarabilirler miydi? Demirleri zincirleriyle beraber suya bıraktılar. Çünkü çekmek için zaman kalmamıştı. Venedik amiralleri bir an şaşırdılar. Türklerin böyle ufacık bir filo ile savaşı kabul edeceklerine inanamıyorlardı. Biraz sonra Türkler için talihsiz bir mücadele başlamıştı. Turgut hangi kadırgaya rampa etti ise yangın yerine çevirdi. Fakat sonunda kendi gemisi de tutuştuktan sonra esir edildi.

Öğleye doğru düşman baştardesinde, yani amiral gemisinde bütün Venedikli kumandanlar, asilzadeler, kaptanlar ve şövalyeler dizilmişlerdi. Biraz sonra esaret zincirleri arasında güverteye getirilecek olan Akdeniz’in meşhur Kapitano Dragot’unu bekliyorlardı. Hepsinde gurur, fakat aynı zamanda heyecan vardı.

Turgut Reis metindi. Madem ki kader böyle yazılmıştı, rıza göstermekten başka çare yoktu. Sonra, kendisini esir eden de Akdeniz’in en büyük amirallerinden idi. Bununla biraz teselli buluyordu. Çünki Venedik donanmasının başında Andea Doria’nın olduğunu zannediyordu. Fakat biraz sonra güverteye çıkarılınca karşısında ihtiyar kaptanın yerine, süslü elbiseler içinde genç kız gibi bir denizciyi görünce:

-Aman Ya Rabbi! Beni yeni hayz görmüş bir kızın eline mi düşürdün? Diye bağırdı.

Bu cümle bir anda İtalyanca’ya tercüme edildi. Güverte karıştı. Doria’nın tecrübesiz yeğeni de kızmıştı. Yerinden fırladı. Turgut’u tokatlamak, hıncını bu suretle almak istiyordu.

-Şimdi görürsün!

Diye tehditler savurarak zincire vurulmuş esirine doğru yürüdü. Turgut, yüzlerce düşman amirali karşısında dimdik duruyor, alev alev yanan gözleriyle üzerine doğru gelen genç denizciye bakıyordu. Sanki bütün gövdesi göz kesilmişti. Akdeniz’i titreten bu gözlerde şimşekler çakıyordu. Janetino iyice yaklaştı, fakat havaya kaldırdığı elini kahramanın yüzüne indirmeğe cesaret edemedi. Geri geri çekildi, korkmuştu. Koca güvertede çıt çıkmıyordu. Herkes bu heybetli manzara karşısında susmuş, bazı ihtiyar denizciler de başlarını öne eğmişlerdi.

Yıllar geçti. Turgut, ak düşmüş sakalına rağmen düşman gemilerinde forsa olarak çalıştırıldı. Açlık ve yorgunluk, onun çelik gibi vücudunu yıpratamamıştı. Bazı hristiyan amiralleri onun haysiyeti ile oynamak ister gibi, geminin kürek çekilen kısmına iniyor ve:

-Hey, Kaptan Dragot! Ne haber bakalım?

Diyorlardı. Turgut o zaman muhatabını müstehzi nazarlarla süzüyor ve:

-Oh Sinyor! Hesap soracak günler geliyor, vaktinize hazır olun, bir şey kalmadı.

Diyordu.

-Fakat Dragot, kürek mahkumları buradan sağ çıkamazlar ki...

-Ben çıkarım.

-Nasıl?

-Orasını ben bilirim.

Nasıl çıkacaktı? Bu imkansız bir şeydi. Geminin oturağında, yani kürek çekilen yerinde bir ayağı zincire vurulmuş, bin bir ızdırap içinde bırakılmıştı. Başlarında da eli kamçılı hain birkaç gardiyan bulunuyordu. Buradan kaçamazdı.

Turgut’un arkadaşları Cenova’ya arabulucu göndermişler ve istedikleri kadar fidye-i necat, yani kurtuluş parası vereceklerini vadetmişlerdi. Fakat Cenova’lılar buna yanaşmamışlardı. Ondan en ağır bir şekilde intikam alıyorlardı. Son zamanlarda Turgut Andrea Doria’nın gemisine verilmişti. Preveze’nin bu mağlup amirali, gemisini ziyarete gelenlere mümtaz esirini göstermekten gurur duyuyordu. Bir gün Malta kadırgalarının amirali Jean de la Valetta, Andrea Doria’yı görmeye gelmişti. Vaktiyle Türklerin eline esir düşmüş ve forsa yapılmış olduğundan, böyle bir karşılaşmadan haz duyacaktı. İlk işi forsaları ziyaret etmek olmuştu. Büyük bir küreği çekmekte olan Turgut’u görünce:

-Sinyor Dragot, bu savaşın değişmez bir kaidesidir.

Diye söze başlamış, fakat umduğu etkiyi yapamamıştı. Çünkü Türk kadırgaların da onun da forsaya konduğunu bilen Turgut, metanetini bozmayarak gevrek bir kahkaha attı.

-Ne yapalım, talihin bir tebeddülü.

Turgut’un metaneti kırılmıyordu. Biliyor ve inanıyordu ki, bütün Akdeniz’e hükmeden Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa bir gün gelip kendisini kurtaracaktı. Ümitleri boşa çıkmadı. Fransa kralı 1. Fransua ile alman imparatoru Şarlken arasındaki mücadele bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fransa, hâmisi Kanuni Sultan Süleyman’a yine yalvar yakar olmuş, Bu sefer de denizlerden yardım edilmesini istemişti. Sultan Süleyman Fransa’yı yine himayesi altına almış ve Barbaros Hayrettin Paşayı da yüz adet kadırga ile, Fransız sahillerini kurtarmak üzere batı Akdeniz’e göndermişti.

1543 senesi, Ağustos ayı sonlarında bir sabah Cenova halkı hayret ve dehşet içinde uyandı. Limanın biraz uzağında Sulatan Süleyman’ın yüz kadırgalık muhteşem armadası duruyordu. Baştardede Preveze’nin şanlı kahramanı Barbaros Hayrettin Paşanın sancağı dalgalanıyordu. Donama-yı Hümayun’un şehri her an top ateşine tutacağı ve taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağı zannediliyordu. Mağrur Cenova, çoktan beri böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Biraz sonra belki de yer yerin den oynayacaktı. Cenova senatosu kaptan paşaya elçi yollayarak ne arzu ederlerse yerine getireceklerini arzetti. Halbuki Barbaros, ne memleket, ne para, hiçbir şey istemiyordu. İstediği tek şey, bu kadar yıllık dostu Turgut ile Kazdağlı Salih idi. İkisi de âzad edilmezlerse, bütün limanı ve şehri yakacağını söyledi. O günlerde Cenova limanına yanaşmış bulunan Andrea Doria’nın gemisine, derhal adam gönderdiler ve ikisini de alıp, Barbaros’un gemisine getirdiler. güvertesine çıktıkları zaman Hayrettin Paşa kendini tutamadı ve sevinç gözyaşları dökerek Turgut’a doğru koştu:

-Turgut’umu dünyalara değişmem

Diyerek boynuna sarıldı. Beraberce ağlaştılar. Artık Akdeniz, tarihinin en büyük korsanına tekrar kavuşuyordu.

Barbaros ile birlikte bir müddet sonra İstanbul’a gelen Turgut Reis, devletin hizmetine girdi ve ölünceye kadar forsunu şan ve şerefle taşıdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter