Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yıl 1683, Eylül başları... Ordu-yi Hümâyun Viyana önlerinde... Hücum emri verilse, şehir belki 24 saatte düşecek. Ancak Serdâr-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gereksiz yere zâyiat vermemek için, şehrin kendiliğinden teslim olmasını beklemeyi tercih ediyor. Bu arada Avrupa’nın her tarafından Viyana’yı kurtarmak için Alman ordusuna katılmak üzere çeşitli büyüklükte ordular yola çıkarılmıştır. Polonya Kralı III. Jan Sobiesky de 40 bini süvari olmak üzere yüz otuz beş bin askerle yoldadır ve Alman ordusuyla birleşmek üzeredir. Ne var ki, ordusunun gücünden son derece emin olan ve müttefikleri âdeta küçümseyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Tuna üzerindeki İskender köprüsünü korumakla vazifelendirdiği Kırım Hân’ı Murad Giray’ın, kendisine karşı derin bir kin beslediğinden habersizdir.

Murad Giray, kendince Merzifonlu’ya ders vermek için müttefik ordusunun köprüden geçmesine seyirci kalır ve ihânetini iki ordu Kahlenberg’de korkunç bir meydan savaşına tutuştuktan sonra da devam ettirir. Aslında kıymetli bir vezir olan ve sağ kanada kumanda eden Uzun İbrahim Paşa ise, henüz bozgun başlamadığı halde sebepsiz yere geri çekilince, müttefik ordusu merkeze yüklenerek Ordu-yi Hümâyun’u ric‘ate mecbur eder. (12 Eylül 1683) Viyana paçayı kurtarmıştır.Ordu-yi Hümâyun’un ric‘at ederken harp meydanında bırakmak zorunda kaldığı ağırlıklar, müttefikler arasında paylaşılır. Polonya Kralı Sobiesky, Fransız asıllı eşine yazdığı mektupta, Mustafa Paşa’nın otağındaki göz kamaştırıcı zevk ve inceliği büyük bir hayranlıkla anlatmıştır.Ganîmetten Sobiesky’nin payına düşenler Polonya’ya götürülür: Muhteşem çadırlar, halı ve kumaşlar, değerli taşlarla süslenmiş kılıç, kalkan, miğfer, zırh gibi savaş âletleri, kaftanlar, koşum takımları, altın ve gümüş eşya ve muhtelif yazma eserlerden meydana gelen benzersiz bir hazîne... Velhâsıl, Ordu-yi Hümâyun’un Viyana seferi ric‘atle neticelenmiş ve bu muhteşem zenginlikleri de Viyana önlerinde bırakmak zorunda kalmıştır.



30.5.1876 tarihinde hal’ edilen ve yıllarca ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı yağma edilen Sultân Abdülaziz, görevden alındıktan sonra Hüseyin Avni Paşa’nın adamları tarafından Topkapı Sarayı’na nakledilmiştir. Burada ölüm korkusuyla büyük sıkıntılar çeken ve kendisine bakım yapılmayan Sultân Abdülaziz, yeni Padişah’a hitâben kendisinin Çırağan Sarayı’na nakli için insanı hüzne boğacak manalarda tezkireler kaleme almıştır. Bunun üzerine Çırağan Sarayı’nın üst tarafında V. Murad için yapılan dairelere getirilmiştir. Burada da ölüme terkedilmiş gibi bakımı yapılmayan Sultân Abdülaziz’in hayatından bıktığı ve hatta ölümü arzuladığı doğru olabilir. Ancak intihar ettiğine inanmak mümkün değildir.

4 Haziran 1876 sabahı haremdeki kadınların çığlıklarıyla Abdülaziz’in vefât ettiği öğrenilmiştir. Duruma müdahale eden Serasker Hüseyin Avni Paşa, hemen Fahri Bey isimli Abdülaziz’in yakın hizmetkârlarından birine, “Sultân Abdülaziz’in sabahleyin vâlidesini ve câriyeleri yanından kovarak oda kapısını kapattığını, sakalını düzeltmek için bir makas istediğini ve bu makas ile kollarının kan damarlarını kestiğini ve içeriye girildiğinde hayatını kurtarmanın mümkün olmadığını” söyletmişler; getirdikleri kendi tabiblerine doğru dürüst muayene bile ettirmeden subaylar eli ile cesedini açık bir şekilde Karakol’a iletmişlerdir. Maalesef, resmî olarak tutulan ölüm raporunda, son zamanlarda aklî dengesini bozduğu ve neticede intihar ettiği yazılarak mesele kamuoyuna böylece duyurulmuştur.Konu daha sonra çok tartışılmıştır. Çünkü tarih çarpıtılmış ve gizlenmiştir. Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının işlettikleri bir cinayettir. Zira; Evvela, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur. İkinci olarak, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’an ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel-acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa, muâyene taleplerini şiddetle reddetmiştir. Üçüncü olarak, asıl kendilerine sorulması gereken ailesine yani vâlide sultân ve câriyelere konu sorulmamış, tam tersine, gelen subaylardan Nazif isminde birisi, Vâlide Sultân’ın kulağındaki altın küpeyi çekip alacak kadar alçalmış ve hadiseyi bilen yakınları, olaydan sonra zulme ve baskıya maruz bırakılmıştır. Dördüncü olarak, Ahmed Cevdet Paşa’nın nakline göre, sonradan V. Murad’ın yakınlarından biri olayı kendisine anlatınca, Padişah olayın dehşetinden aklını kaçırmış ve delirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın bir aralık olayı kendisine anlatmak istediğini ve ancak anlatamadan öldüğünü bizzat nakletmektedir. Hatta Ahmed Cevdet Paşa 1298/1881 tarihine kadar olayın müphem ve şüpheli kaldığını, o tarihe kadar herkesin intihar ettiğine inandığını ve bu tarihden itibaren meselenin anlaşıldığını kaydetmektedir. Beşinci olarak, o dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber tarihçilerin (Ahmed Cevdet Paşa ve Mahmûd Celâleddin Paşa giibi), son dönem tarihçilerin (Abdurrahman Şeref ve Mahmut Kemal gibi) ve de olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının da kanaati olayın bir cinâyet olduğu yönündedir.Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve benzeri hırslı kişiler, kendi gayr-i meşru emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehid etmişlerdir.



Sultan Abdülhanid Han’ı hal’ için saraya gelen Hâl heyeti karşısında sultanın vakur ve soğukkanlı tutumunu hadisenin canlı şahidi kızı Ayşe Sultandan dinleyelim: 'Cevat Bey içeri girerek Millî Meclis'ten heyet geldiğini haber verdi. Babam 'Buyursunlar' dedi. Başkâtip önde olarak gelen heyet içeri girdi. Dört kişi idiler. Babamın karşısına sıra ile durup kısa birer selâm verdiler. Babam mukabele etti. Gelenler Arnavut Esat Toptanî, Laz Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi ve Yahudi Karaso Efendi idi. Başta duran Esat Toptanî yekten, -Millet seni azletti, dedi. Babam metin ve gür bir sesle, -Zannedersem hâl'etti demek istiyorsunuz. Pek âlâ!. Buna gösterilen sebep nedir, diye cevap verdi.

O zaman ikinci askerî şahıs ki bunun da Arif Hikmet Paşa olduğunu sonradan öğrendik, fetva suretini okumaya başladı. Fetva şöyle başlıyordu: -'İmam-Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer'iyyeyi Kütüb-i şeriyyeden tayy ü ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men ü hark ü ihrak...'Bu 'Kütüb-i şerr'iyeyi hark ü ihrak' yani şerî kitapları yırtıp yakma sözleri geçince babam yüksek sesle,-Ben hangi kütüb-i şeri'yyeyi yakmışım Hasbinallah derim, dedi ve fetvayı sonuna kadar dinledi. Fetvanın okunması bitince: -Bu kararı hangi makam verdi, diye Arif Hikmet Paşa'ya sordu. Arif Hikmet: -Meclis-i Millî, diye cevap verdi.Bunun üzerine babam:-Ya... öyle mi, dedikten sonra şu sözleri söyledi:-Otuzüç sene millet ve devletim için, memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek te Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk'ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak oldular.



Sultan I. Mahmud devrinde Ruslarla yapılan bir savaşta, Celveti dervişlerinden Molla Mehmed esir düşer. Diğer Osmanlı esirleriyle birlikte cephe gerisine götürülür. Bir müddet sonra esirler bir meydan da ictima edilir. Rus kumandanı General Plotanof, esirleri tek tek süzerken, Derviş Mehmed’in önünde durur. “Sen kimsin, hünerin nedir, ne iş yaparsın” gibi sorular sormaya başlar. Tercüman tarafın dan Derviş Mehmed’e izah edilen sorular üzerine: “Ben Hazret-i Üftade dergahının dervişiyim ve o varlığa bağlıyım. Celvetiye müntesibi olanlar suda boğulmazlar ve ateşte yanmazlar.” Şeklinde cevap verir.

Bu söze alaylı bir kahkaha atan kumandan, “Ateşte yanmadığına ve suda boğulmadığına göre kazanda da pişmemen gerekir” der. Derviş Mehmed buna karşılık: “Pişmemişler Celveti olamazlar. Biz elhamdülillah pişmişiz. Tekrar pişmeyiz. Fakat sizin ulularınızdan bu mertebede bir kimse var mıdır?” diye sorar. Bunun üzerine Rus kumandanı, yanında bulunan Başpiskoposa dönerek: “ Bizde de bunun gibi manevi olgunluğa erişmiş kimseler var mıdır?” der. Başpiskopos: “Bizde de böyle altı tane papaz vardır” der. Kumandan, hemen o papazları çağırtır ve meydana yedi tane büyük kazan kurulur. İçine su doldurulan kazanların altlarına odun yığılarak ateşlenir. Sonra da Derviş Mehmed ile papazlara kazanlara girmeleri söylenir. Aradan saatler geçer. Kazanların kapakları kaldırıldığında papazların tamamen haşlanmış, hatta erimiş olmasına rağmen Derviş Mehmed, Rus kumandanı ve askerlerinin şaşkın bakışları arasında sapasağlam kazandan çıkar. Ne söyleyeceğini bilemeyen Rus kumandanı Derviş Mehmed’i serbest bırakır.



Hayatı denizlerde su üstünde geçen Barbaros Hayreddin Paşa; dinine bağlı, kâmil bir müslümandı. Geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur’an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder, kalan kısmında da istirahate çekilirdi.Rumca, İtalyanca, Arapça, Rusça, İspanyolca gibi dilleri çok iyi konuşurdu. Oniki sene şeref ve zaferlerle Osmanlı’ya hizmet eden Kaptân-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile, İstanbul’un muhtelif semtlerinde hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırarak, gelirlerini hayır kurumlarına ve kurduğu medresede kalan öğrenci ve muallimlerin masraflarına tahsis etti.

Vasiyetine göre 30 büyük harp gemisini ve en seçkin 800 esirini Kanuni Sultan Süleyman’a, servetinin bir kısmını Beşiktaş’taki cami, türbe ve başka hayrâtının bakım ve vakıflarına ayırmış, bir kısmını akrabalarına paylaştırmış, ayrıca yaşı 15’i geçen bütün erkek ve kadın esirlerini, hepsinin hayat boyu geçimlerini temin ederek azad etmiş ve ölümünde fakir ve muhtaçlara büyük ölçüde sadaka verilmesini istemiştir. Nihayet 4 Temmuz 1546’da, 80 yaşına yaklaştığı halde İstanbul’da Beşiktaş’taki sarayında ebedî ahiret yurduna göç etmiştir.Cihadla geçen uzun bir ömür... O, yaşadıkları ve geride bıraktıklarıyla müslüman ümmeti için gerçek bir numunedir. Yabancı ülkelerin kralları kendisine tahtlar, taçlar, servetler teklif ettiği halde o bunlara hiç iltifat etmemiş, hayatı boyunca Allah ve Resul’ünün rızâsı ve hoşnutluğunu kazanmak için gayret sarfetmiştir. Hazret-i Allah’ın sevgililerinden bir tanesine mânen “Barbaros’a benziyorsun” buyurulduğunu öğrendiğimiz zaman, ona olan muhabbetimiz ve hayranlığımız bir kat daha artıyor.



Sultan I. Mahmud Han, bütün saltanatı boyunca devam eden İran, Rus, Avusturya muharebelerini değerli kumandanları ile idare etti. Bilhassa hayatı muvaffakiyetlerle dolu Hekimoğlu Ali Paşa gibi yetişkin ve tecrübeli vezirleri, sadarette ve ordu seraskerliklerinde kullanarak muvaffak oldu. Sultan Mahmud Han hizmet edenleri takdir edip, kıymetli vezirlerini ufak tefek kusur ve hataları ve hatta mağlubiyetleri yüzünden derhal azil ve sair suretle cezalandırmaz ve hatalarını tashih için kendilerine imkan tanırdı. Bağdat Valisi Ahmet Paşa, İran seferleri dolayısıyla salahiyeti haricinde, izin almadan devlet tevcihatını istediği gibi yapması sebebiyle buradan alınarak Rakka valiliğine tayin olunmuştu. Bunun üzerine korkarak katledileceği vehmine kapılan Ahmet Paşa, Veziriazam Hekimoğlu Ali Paşa’ya mektup yazarak korkusunu bildirdi ve yardımını istedi. Ali Paşa bu mektubu Padişaha arzedince, Sultan Mahmud kendisine şunları yazdı:“Sadrazam tarafına gönderdiğin mektubun manzar-ı hümayunum olup, bazı fikir lere sahip olduğun anlaşılmıştır. Sen bu kadar zamandan beri seraskerlik ve tevcihat ile istediğini yapmış olmana rağmen, bundan sonra senden üstün başarılar ümid edilerek, bu hataların affolunmuştur.”Bu ferman ile Sultan Mahmud Han, Ahmet Paşanın hizmetlerini takdir ettiğini ve ufak tefek bir kusur ile en ağır cezanın verilmeyeceğini bildirerek kendisini rahatlattı.



Tesbit edilen günden iki gün önce sarayda İncili Köşk’ün önün de bulunan alana sadrazam için bir otak, şeyhülislam için bir oba, nakibü’l-eşraf ve sadreyn efendiler (Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri) için de obalar. Yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’l- küttab efendi ve çavuşbaşı ağa için çerkeler, müteferrikalar ve diğer görevliler için de on beş kadar çadır kurulup döşenmek üzere mehterhaneden gönderilir. Matbah emini ağa tarafına da yemek hazırlaması için iki–üç gün önceden tenbih edilir. Tayin edilen günden bir gün önce adı geçen zevat belirtilen vakitte sarayda kurulu çadırlarında davetiyeleri ile hazır bulunmaları için çavuşbaşı ağa tarafından davet olunurlar. İstanbul’da bulunan vezirlerin de bu törene davet edilmeleri mu‘tad dır. Davetlilerin hepsi mevsim gereği erkan samur kürk, âdi destar (sarık) ve divan bisatlı (tören eğerli) atlarıyla, ulemâ büyük merasim elbiseleri ile, selimî erbabı selimîleri ile, mücevveze erbabı da alay için mücevvezelerini beraberlerinde getirmek üzere yazılır. Gedikli müteferrikalar ve çavuşların mücevveze ve erkanlarıyle mevcut olmaları tenbih olunur. Dua için ancak Ayasofya şeyhi davet edilir.

Sultan Selim bed’i Besmele buyurdukların da yirmi kadar kapıcıbaşı ağalar da alay için davet edilmiş. Sadrazam, mevsimlik erkan kürkü, adi destarı, divan eğerli atı ve kapı takımıyla sadaret makamından binip Bab-ı Hümayun’dan girip hastalar kapısından İncili Köşk’ün yakınında bulunan otağa teşriflerinde bütün zuama (zeamet sahibleri) ve yeniçeri ağası, defterdar efendi otağ önünde rütbelerine göre selama hazır bekledikleri halde otağa iner. Şeyhulislam, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıasker leri, yeniçeri ağası ve defterdar efendi -İncili Köşk’e- davet olunur. Darussaade ağası da oraya daha önce geldiğinden bu misafirlere Eski Saray teberdarları tatlı ve kahve ikram ederler. Bu ikramlar devam ederken sofra da hazırlanırdı. Sadrazam, şeyhulislam ve darussaade ağası bir sofrada, yemek yerken, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri ile Ayasofya şeyhi kendi obalarında, yeniçeri ağası, defterdar, reisül küttab, çavuşbaşı ve tezkireci kendi çerkelerinde yemeklerini yerlerdi. Aynı şekilde zuema ile müteferrikalara kendi çadırlarında pilav ve zerde ikram olunurdu. Yemekten sonra padişahın İncili Köşk’e geleceği haber verilince sadrazam kallavî kavuk ve erkan kürkünü giymiş olarak, şeyhulislam başında örfü (ulemaya has büyük kavuk) ve makam kürkü (ferve-i beyza) ile ulema da aynı şekilde örfleri ve erkan kürkleriyle, yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa selimî kavuk ve erkan kürkleri ile diğerleri mücevvezeleriyle sadrazamın otağı önünde padişahı selamlamak üzere dizilirler. Padişah görülünce maiyyetinde bulunan ağalar hızlıca hareket ederler. Buna mukabil yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa yürüyerek padişahı karşılamağa giderler. Sadrazam ise on beş yirmi adım kala padişahı karşılayıp huzurda eğilince çavuşlarda alkış ederler. Şeyhulislam ise hünkarı binek taşında selamlar. Binek taşın da sadrazam padişahın atını tutarak inmesine yardım eder. Çavuşlar bu sırada tekrar alkış ederler. Silahtar ağa hünkarın solundan yürüyerek padişah kasra girip oturur. Ondan sonra hünkarın izni ile bütün süvariler ve hazırlanmış olan alay hareketle hastalar kapısından orta kapıya varılınca atlardan inilip yaya olarak babüssaadeye ulaşılır. Burada sadrazam ve şeyhülislam efendi ve sairleri rütbelerine göre kapıcıbaşıların oturdukları uzun sofada oturarak şehzadeyi beklemeğe başlarlar. Çeyrek saat sonra şehzade hazretleri destarında (sarık) sorguç ve beyaz–siyah kaplı kapaniçe (elmaslı samur kürk) ve mücevher rahtlı (eğerli) atıyla göründü. Yanı başında darussaade ağası selimî, hazinedar ağa ise kallavi kavuğu ile ona refakat ediyordu. Sağında, solunda, ve önündeki musahib ağaların da başında selimî kavuk vardı. Önde giden lalaların başı üstünde al telli, çekme örtülü rahle ile Mushaf-ı Şerif taşınıyor du. Bu şekilde babüssaadeden çıkan şehzade için nakıbüleşraf önce dua eder. Duayı müteakip sadrazam, ulema ve saire şehzadenin elini öper. Hepsi birden rütbe sırasına göre yürüyerek orta kapıya gelinir. Atlı müretteb alay, maiyyetindeki peykan (atın yanında koşarak giden asker) ve üzengi solakları ile aynı şekilde hastalar kapısından geçerek İncili Köşk’ün binek taşına gelir. Buraya varılınca alayda yer alan görevliler çabuk davranıp selam vaziyeti alırlar. Babüssaade’den binek taşına kadar olan mesafede arkadan gelen musahib ağalar etrafa çil para saçarlar. Binek taşında sadrazam, şehzade Selim’i kucağına alıp padişahın huzuruna götürerek el öptürür ve hünkara yakın bir yere oturtur. Bu sırada hakanın emriyle nakibüleşraf tekrar bir dua daha eder. Padişah oturulmasını işaret edittiği zaman sadrazam, şeyhülislam, nakibüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri, Ayasofya şeyhi ile padişahın birinci ve ikinci imamları oturur. Yeniçeri ağası, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı, birinci ve ikinci tezkireciler ile mektubçu ve teşrifatçı ise ayakta dururlar. Padişahın minderine yakın bir yere iki ihram serilip üzerine de rahle konur. Ondan sonra sadrazam şehzade Selim Efendi’yi kucağına alıp serilen ihram üzerine getirirken padişah hariç herkes ayağa kalkar. Şeyhülislam tarafından- şehzadeye ilk pratik ders gösterildikten sonra şeyhülislam ve Ayasofya şeyhi tarafından ayrı ayrı dualar edilir. Hünkar müezzinleri ise yüksek sesle âmin! derler. Merasim sonunda alimlerden başkası dışarı çıkarlar. Padişahın huzurunda giydirilmesi gereken aşağıda yazılı kürkler giydirilir. Eskiden beri gelenekleşmiş olduğu üzere Ayasofya şeyhine, teşrifatçı efendi ye, halifeye ve kesedara atıyyeler verildikten sonra hünkar dışarı çıkar. Sadrazam otağında ise yeniçeri ağasına, defterdar efendiye ve saireye ruznamçe defterinde yazılı olduğu şekilde hil’atler giydirilir. Arz ve takdim olunması âdet olan hediyeler darussaade ağası aracılığı ile arz ve takdim olunur. Giydirilmesi gereken bir kısım hil’atler ise darussaade ağasının huzurunda giydirilir. Yine sadrazam tarafından verilmesi âdet olan atıyyeler teşrifatçı aracılığıyla hak sahiblerine verilir. Şehzade, padişahın izniyle tekrar ata bindirilip alay ile getirildiği şekilde orta kapıya kadar götürülür. Orta kapıda, kubbeye yakın harem kapısında attan indirilen şehzade Selim Efendi selamlanır. Herkes de işine- gücüne döner.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter