Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


93 Harbi diye meşhur olan 1877-78 Osmanlı-Rus harbinde, doğu cephesi savaşlarının kazanılmasında hizmeti geçenlerden biri de Erzincan’lı Hacı Fehmi Efendidir. O tarih lerde yaşı altmışı geçtiği halde, tüfeği omzunda, kaması belinde, düşmana karşı en genç gazilerin gösterdiğinden daha çok yararlıklar gösteriyordu. Ordunun öncü ve karakol hizmetlerini görecek kimse yoktu. İşte bu mühim vazifeyi, talebelerinden seksen kişi ile üzerine aldı. Hareketini durmadan değiştiren düşmanın niyetini sezip her saat başı kendi eliyle yazdığı raporları kumandan paşaya gönderiyordu. Bu muharebede, Rus mevzileri ile Osmanlı mevzileri 20 kilometre uzunluğunda bir hat üzerinde sıralanmıştı. İki tarafın topları üçyüzü geçiyordu ve birbirlerine sürekli ateş ediyorlardı. Bir ara bizden atılan mermilerden biri bir Rus topunu çeken hayvanları telef etti ve bu sırada Rus askerinin şaşkınlığından istifade eden Fehmi Efendi, talebeleri ile birlikte Rus mevzisindeki bu topun üzerine atlarını sürerek topu zaptedip bizim mevzilerimize getirdiler. Bu hareket, askerimize büyük bir moral kaynağı oldu ve cesaretlerini son derece yükseltti.Akşama bir saat kala Rus mevzilerinden ateş kesildi. Gece karanlığında Ruslar, mevzilerini terkederek geri çekilmeye başladılar. Gedikler muharebesinde Osmanlı kuv vetleri Rus ordusunu hezimete uğratmıştı. Bu muharebenin kazanılması ile Sultan II. Abdülhamid Han, ordu kumandanı Ahmet Muhtar Paşaya “Gazi” ünvanını verdi.



Veziriazam Silahdar Ali Paşa, Osmanlı ordusunun başında olduğu halde Selanik’e doğru ilerliyordu. Uzun zamandır şirretlik eden Venediklilere haddini bildirecekti. Lakin meydan muharebesine cesaret edemeyen Venedikliler ortalarda görünmüyordu. Hepsi son derece müstahkem kalelere çekilmişlerdi. Ali Paşa, Kara Murat Paşayı stratejik bir kale olan Tinos ve Moron’un zaptı için gönderdi ve sonra Selanik’e ulaştı. Burada Osmanlı donanması ile buluştu. Sonra da Korint’e yürüdü. Burası son derece yalçın, yekpare bir kaya üzerinde heybetli bir kaleydi. Buna rağmen 12 saatte Osmanlıların eline geçti. Burada bir miktar asker bırakan Ali Paşa Annapolis’e yürüdü. 12 Temmuz 1715 günü muhasara başladı. Ordu kale önlerine geldiğinde gece olmuştu. Kalenin silüetiyle beraber daha geri de onu muhafaza eden tabyalar kabarık, siyah, müphem yığınlar halinde görünüyordu. Ali Paşa ordusunu yaymış, bir anda kuşatacak şekilde kale ve tabyalara yaklaştırmıştı. Öyle ki, “konma” işi yapıldığı zaman, muhasara da kendiliğinden gerçekleşecekti. Doğru su çok yorucu bir yolculuktan sonra bu usûl pek yerinde olmuştu.

Bütün bu işler son derece disiplin içi içinde yapılmıştı. Annapolis müdafileri, telaşlı görünmemek için ışık yakmadan hareket ediyorlar, fakat gölgeleri belli oluyordu. Acaba umulmadık bir zamanda huruç hareketi mi yapacaklardı? Ali Paşa, buna göre tertibatı olduğu için endişe etmiyodu. Bir yamacın sahanlığında kumandanlarıyla birlikte meşveret ettiği sırada karanlık içinden nal sesleri duydu. Ortaya çıkan bir süvari, atından yere atlayıp ve hürmetkar, fakat yüksek bir sesle:-Destur verirsen haberim var Paşa Baba, dedi.-Hayırdır inşaallah!-Hayırdır Paşa Baba. Donanmamız dahi deniz cihetinden Annapolis önüne gelip karaya asker dökmeye başlamıştır. Kumandan Paşanın emrini beklerler.Ali Paşa:-Çok şükür Yâ Rabbi! Dedikten sonra haberciye:-Tez yarış! Sağ cenah kanatlarını bizim sol cenahımıza vererek emniyetli tertiplen sinler. Sabah namazından sonra hücum hazırlıklarına başlandı. İlk çatışma deniz tarafın dan başladı. Zira bütün ağırlıklar gemilerle sahile çıkarılmıştı. Buradan yapılan top atışları ile kale, ateş ve duman içinde kaldı. Ardından da kaleden Osmanlı askeri üzerine top atışları başladı. Fakat bu ateş bir nevi gösterişten başka bir işe yaramamıştı. Çünkü Osmanlı birlikleri Venediklilerin atış menzili dışındaydı. Ali Paşa çok zeki idi. Düşmanın müdafaa sistemini iyice incelemiş ve muhasara dan iki gün evvel, bir arazi üzerinde birkaç defa kaleye hücum provaları yaptırmıştı. Bu, gerçekten de dahiyane bir buluştu. Osmanlı ordusunda ilk defa uygulanacak olan bu plan şöyle uygulanmaya başladı:Ali Paşa, menzil dışından düşman tabyalarını dövemeyeceğini bildiği halde, toplarını on dakika kadar, mermileri kısa düşecek şekilde ateş ettirdi. Gülleler, tıpkı Venedik toplarının gülleleri gibi düşman mevzilerine yetişemedi. Bunu müteakip, her düşman tabyası karşısında mevzilenen Osmanlı kuvvetleri, sözde toplarının işe yaramadığını görmüşler de sanki başka çare kalmamış gibi birer kanatlardan, gösterişli bir şekilde hücuma kalkar gibi yaptılar. Bazen süvariler, bazen de yayalar şevkle ileri atılıyor, fakat düşmanın top menziline girer gibi yapa rak, sanki zayiat vermişcesine geri çekiliyor, tekrar hücum tazeliyordu. Bir çoğu kendilerini yere atıyor, ötekiler de onları, sanki yaralanmış gibi kaldırıp geriye taşıyordu. Toz, duman ve top ateşleri arasında bu oyunu oynamak zor olmuyordu. Düşmana gelince, Osmanlı hücum larını topçularının baraj ateşi ile durdurduklarını sanıyorlar ve sevinç naraları atıyorlardı. Görünüşte müthiş bir muharebe oluyor, müthiş Osmanlı hücumları sözde kırılıyordu.Nihayet bir müddet sonra Ali Paşa, yılmış gibi borular çaldırırarak bütün hücumları durdurdu. Harekat âdea bıçak gibi kesildi. Böyle kat’î ve perişan bir çekilişten sonra hemen, ele üç beş dakika içinde Osmanlıların hareket edeceği asla düşünülemezdi. Düşman böyle düşünürken, Ali Paşa tam yerinde işaretini verdi. Koşu işaretini bekleyen koşucular gibi tetikte, gözleri paşalarından işaret bekleyen Osmanlı topçuları yıldırım gibi ileri fırladılar. Toplarıyla beraber kısa bir mesafeyi aşmalarıyla menzile girip şimşek hızı ile mevzilenmeleri bir oldu. Topları zaten doluydu. Yarıma dakika henüz geçmemişti ki, bütün namlulardan alev fışkırdı. Bu sırada ikinci dalga topçular da mevziye girip ateş yağdırmaya başladılar. Palamotya tabyalarının yedisi de yangın yerine dönmüştü. Artık vakit geçirmeye gelmezdi. Osmanlı askeri, sağ ve sol kanatlarında süvariler olmak üzere son hızla hücuma kalktılar. Bir anda şaşkın tabyalara girdiler. Bu kadar sessiz ve bu kadar çabuk bir zafer, hele zaptı aylar sürecek tabyalara karşı böylesine bir galibiyet görülmüş şey değildi. Osmanlılar öyle âni, öyle şiddetli saldırmışlardı ki, tabyalardaki düşmandan kurtu labilenler derhal kaleye doğru kaçmaya başlamışlardı. Bu kaçış başlayınca bizim topçular da tıpkı provalarda yaptıkları gibi toplarını bırakıp tabyalara doğru koşmuşlar ve oradaki topları hızla çevirip kaleye ateş etmeye başlamışlardı. Bu kadar yakından yapılan bombardıman, kale içindekileri de karmakarışık etme ye yetmişti. Kaleye kaçan düşman bir şeye dikkat etmemişti; kendi kılıklarına bürünmüş Türklerin, aralarına karışıp onlarla birlikte kaleye girebilecekleri hatırlarına bile gelme mişti. İşte bunlar sayesinde diğer takipçi Osmanlı askeri kaleye girmeye muvaffak oldu. İlk girenler az olmasına rağmen kapı burcuna bayrak dikmeyi başardılar. Fakat kendine gelen düşman da kapıları kapattı. İşler sarpa saracağa benziyordu ki, burçlarda Osmanlı sancağını gören gaziler:-Medet! Kapı alındı! Diye hücuma geçtiler. Fakat bu ücum bölgesinde kapı çok sağ lamdı. Derinliğine çamur dolu iki hendek ve iki yaman tabya vardı. Bunu düşünen subaylar her ne kadar:-Durun!..Etmeyin!.. Sabredin!.. diye yırtındılarsa da yiğitler dinlemedi. Müthiş bir kahramanlık ve fedakarlıkla saldırdılar. Ölenler öldü. Ama kaleye de girdiler. Daha önce Aktabya’ya bayrak dikenlerle buluştular. Tekbir ve gülbank sadalarıyla birlikte dışarıda kalanlar da hücuma kalktılar. Az sonra da burçlardan fetih ezanları okunmaya başlandı; 19 Temmuz 1715.Bu cenk sonunda sayısız top, cephane ve malzeme ele geçirildi. Bütün dünya bu yıldırım gibi zapta şaşırıp kaldı. Venedikliler, Avrupa’nın kendilerine dudak bükmesinden kurtulup vaziyeti idare etmek için donanmalarıyla Prevze’ye hücum ettiler. 80 parça gemiden müteşekkil donanmaları 18 Temmuz 1715’de karaya asker döktü. Yanya Sancakbeyi Ali Paşanın kuvvetleri sayıca çok azdı. Yine de yardım beklemeden Venediklilere yüklendi. Düşman pek çok esir ve yaralı bırakarak gemilerine binip kaçtı. Bu sırada Osmanlı askerinin, denize girip yüzerek bir Venedik gemisine çıkmaları ve zaptetmeleri, o güne kadar görülmüş şey değildi. Bu, Avrupa’da büyük yankılar yaptı ve Venediklilerin maneviyatını tamamen kırdı. Osmanlı askeri bundan sonra Modon, Koron ve Navarin kalelerini de zaptetti. Sonunda Venedikliler pes ettiler ve barış istediler. Bu savaşlar sonunda Pasarofça anlaş ması yapılarak, Karlofça anlaşması ile kaybettiğimiz bazı toprakları geri aldık.



Bağdad sarayının geniş salonunda tek kişiden, Zülfikar Han’dan başka kimse yoktu. Geniş sedirde, ipek yastıklara yaslanmış, yıldızlı gökyüzünün derinliklerine dalmıştı. Bulunduğu yerde fenerler ve lambalar yakılmıştı. Zira, Arabistan gecelerine mahsus öyle bir mehtap vardı ki, Zülfikar Han isteseydi rahatça kitap bile okuyabilirdi. Böyle bir gecede insanın içinde neş’eden başka hiçbir şey olmamalıydı. Ama Zülfikar Han hem kederli, hem de öfkeli görünüyordu. Kendi kendine söylendi:-Olamaz, bu namertliktir. Evet, İran Şahı Tahmasb beni Bağdad valisi olarak tayin etti. Ben de hizmet diye buna “kabulümdür” dedim...Dedim ama şart koştum. Şaha o gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlıyorum: “Şahım... Müslümanlara hizmet olsun diye Bağdad valiliğini kabul ederim. Lakin siz de hak verirsiniz ki, Osmanlı’ya zarar verecek bir harekete asla iştirak etmem. Bağdad vilayetinde Osmanlı aleyhinde herhangi bir davranışa asla göz yumamam. Çünkü ben bir Türkmen aşiretine mensubum.” Evet, Şah benim bu şartlarımdan belki hoşlamamıştı, ama Bağdadlılar beni Türk olduğum için sev diklerini, oraya vali olduğum takdirde şehirde bir huzursuzluk çıkmayacağını iyi biliyordu. Fakat Şah sözünde durmadı. Bağdadlılaraı Osmanlı üzerine saldırıya hazırlıyor ve saraya casuslar koyarak beni bertaraf etmeye çalışıyordu.

Zülfikar Han yerinden kalktı ve taraçaya çıkarak kendi kendine:-Ey Şah, sen aramızdaki anlaşmayı bozdun. O halde benden günah gitti. Osmanlı ya yan baktırmam. Şimdi ne yapacağımı gayet iyi biliyorum.Nitekim ertesi gün pek cür’etkârâne bir emir verdi. Osmanlı Sultanı Süleyman Han adına bütün camilerde hutbe okunmaya başladı ve Osmanlı devleti adına para bastır dı. Kapılarda ve surlarda tertibat alırken, Bağdad şehrinin anahtarlarını da İstanbul’a gönderdi. Hünkara itaatini arzederek asker istedi. Zira hemen hiç askeri yok gibiydi. Şehirdeki 300 kadar Türk ve 600 kadar Arap askeri Bağdad’ı korumaktaydı. Bu hareket gerçekten delice bir şeydi. Fakat ne yazık ki Zülfikar Han pek zamansız hareket etmişti. Zira Osmanlı Sultanı Süleyman Han bu esnada Budin seferine çıkmıştı. Bu yüzden uzunca bir müddet Bağdad’ a asker göndermeyi düşünemezdi. Bu durumu öğrenen İran Şahı Tahmasb, 1529 yılı baharında Bağdad üzerine sefere çıktı. Haziran başlarında Bağdad önlerine geldi.Zülfikar Han, sabah namazı için kalktığında şimal tarafında büyük bir aydınlık gördü. Güneşin şu taraftan doğduğunu hesabederek, bu aydınlığı merak etti. Tam bu sırada kapı vuruldu ve içeri, Bağdad’daki küçük Türk kuvvetlerinin kumandanı İzzet Ağa girdi:-Hânım, dedi, İran ordusu gelip çattı. Şimal tarafında meşalelerini yakmışlar, şehri muhasaraya hazırlanırlar. Bizimkilerden yüzelli kişilik bir kuvvet ayırdım. Düşmana saldırmak üzere münasip bir yerde bekliyorlar. Diğer Türkmen yiğitlerini de gönüllü Bağdad milislerinin başında hazır ettim. Emrinizi bekliyoruz Hânım!İzzet Ağa, daha çok Avrupa’da nam salmış bir serhad akıncısıydı. Öyle müthiş cenk ederdi ki, görenler onun iki değil beş eli olduğunu sanırlardı. Onun için de ona Beşel İzzet Ağa derlerdi. Adını duyan düşman titrerdi. Zülfikar Han:-Her Bağdadlı milis birliğine onar kişi bizimkilerden kattın değil mi?-Elbette Hânım!-İyi... Cenk sırasında bizimkiler onları sürükler. Sultan Süleyman Han’dan yardım gelene kadar dayanabilirsek Bağdad’ı kurtarırız. Bağdad ahalisi arasında yoklama yaptın mı, fikirleri nedir?-Bu kadar askerle üçyüz bin kişilik İran ordusuna karşı koyamayız, teslim olalım diyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyız. Şimdilik ihamet etmezler, fakat fırsat bulurlar sa bizi arkadan vurabilirler.-Bak şu densizlere!Tam bu sırada Zülfikar Han’ın üvey kardeşi içeri girdi. O da kalabalık İran ordusuna karşı koymanın mümkün olamayacağını söylüyordu. Kan dökülmeden teslim olmanın en çıkar yol olduğunu, zaten Şahın valisi olduğu için affedileceğinden bahsediyordu. Zülfikar Han birden sertleşti ve:-Bre ne biçim adamsın! Koskoca Osmanlı hükümdarı dururken ne diye İran Şahına tabi olalım dersin? Diye bağırdı. Sonra da, harp günlerinde kırgınlığın fayda getirmeyeceğini düşünerek yumuşak bir sesle:-Her neyse, şimdi savaştan başka çaremiz yoktur. Gün gayret ve sebat günüdür.Bu esnada gün ışımaya başlamıştı. İran ordusu kuşatmayı daraltmış, ağır ağır yaklaşarak top menzili dışında mevzilenmiş, daha ön saflarda da ihtiyatlı bir şekilde top mevzileri hazırlıyordu ki, kaleden açılan top ateşi buna izin vermedi. Fakat İranlıların acelesi yoktu. Çünkü Osmanlı padişahının Budin seferinde olduğunu ve bu taraflara en az birkaç sene gelemeyeceğini öğrenmişlerdi. Ayrıca, içeride de çok adamları vardı ve bunlar vasıtasıyla kaleyi daha çabuk teslim almayı planlamışlardı. Şah Tahmasb çok önce den Zülfikar Hanın adamlarından bazılarını ve hatta, mukavemetin boşuna olduğuna inandırılan üvey kardeşini bile elde etmeyi başarmıştı. Bunun neticesinde Zülfikar Han, bir gece yatağında uyurken üvey kardeşi tarafından şehid edildi. Kapılar da ansızın, Şahın elde ettiği adamlar tarafından açılınca, İran askeri şehre akmaya başladı. Fakat Beşel İzzet Ağa kumandasındaki 250 Türk askeri, henüz açılmadık bir kapı dan müthiş bir çıkış yaparak bir kama gibi İran saflarına girdiler ve onları paramparça ederek kanlı bir yol açmayı başardılar. Bu sırada birkaç bin İran askerini doğramak zorun da kaldılar. Açtıkları bu yoldan yıldırım gibi geçip çöle doğru izlerini kaybettirdiler.Kanuni Sultan Süleyman Han, Avusturya ile 1533 yılında bir anlaşma imzalayıp gözlerini doğuya çevirdi. Kendisi Avrupa’da Hristiyanlarla meşgul iken Osmanlıları arkadan vurarak Bağdad’ı ele geçiren Şah Tahmasb’a çok kızgındı:-Bre ben bunu onun yanıan komam! Diyerek Bağdad üzerine sefer hazırlılarına başlanması emrini verdi.1534 yılı Mart ayında, kış olmasına rağmen ordu, Veziriazam İbrahm Paşa kumandasında sefere çıktı. Önce Halep’te, sonra da İran’a tabi olan, sınır boyundaki Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van kalelerinde asayiş sağlanıp yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra Tebriz’e gelindi. Osmanlı ordusunun, başkenti Tebriz’e gelmekte oldu ğu haberini alan Şah Tahmasb, şehri terkederek kaçtı. Böylece Tebriz kolayca ele geçiril di. Fakat İbrahim Paşa burada uzunca bir müddet kalınca padişah kendisi bu işi bitirmek için “Irakeyn Seferi” adı verilen sefere çıktı. 28 Eylül günü Tebriz’e geldi. İbrahim Paşa ise, padişahın gelmekte olduğu haberini alınca ondan önce davranarak Bağdad üzerine yürümüştü. İran’ın Bağdad valisi, muazzam Osmanlı ordusu ile baş edemeyeceğini anla yınca şehri terkederek kaçtı. Böylece boş kalan kale kolayca ele geçirildi. Bu sırada Tebriz’den hareket eden Kanuni de Bağdad önlerine gelmişti. Şehre girer girmez, Şiilerin tahrip ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin türbesini ziyaret etti ve kabrinin yeni den yapılmasını emretti. Daha sonra buradaki diğer bütün evliyaların da kabirlerini ziya ret etti. Eskiden beri Evliyalar Burcu diye anılan Bağdad’ın fethedilmesini, bu seferde hazır bulunan meşhur şair Fuzûlî, Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasidesinin son satırında şöyle anlatır:Geldi burc-u evliyaya Padişah-ı nâmdâr



Yavuz Sultan Selim Han’ın türbedarlarından biri, bir oğlan çocuğunun dünyaya gelmesini çok istiyordu. Bu yüzden hâmile bulunan hanımının bir isteğini iki etmiyordu. Ancak hanımı o sabah, kendisinden kiraz istemişti. O da, hâmilelerde bu gibi isteklerin olacağını zâten biliyordu. Lâkin kirazın henüz çıkmaya başladığı bu günlerde, çok pahalı olduğu da muhakkaktı. İmkânsızlıklarına rağmen, ümit vererek evden ayrılmıştı. Şimdi türbeyi süpürüyor, hem de bunu düşünüyordu. Akşam eve varınca hanım, “kiraz aldın mı?”diye sorarsa, ne diyecekti. İçinden her türlü fikir geçiyor, fakat bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Çünkü pahalı kirazı alacak parası yoktu. Tam bu esnâda, elindeki süpürgenin sapıyla, yıllardır hizmetini gördüğü Yavuz Sultan Selim Hân’ın sandukasına vurdu ve şöyle söylendi:

“Hey Koca Sultan!Sana senelerdir hizmet ediyorum, bir defacık olsun himmet etmedin. Ne olacak şimdi benim hâlim? Kiraz alacak param yok. Hanımın hâli de meydanda!..”Akşam olur süklüm-püklüm eve gelir. Başka hâdiseler sabahki isteğin üzerini örttüğü için kiraz unutulur. Ertesi sabah yine âdeti olduğu üzere türbeye gelir, kapıyı açıp beklemeye başlar. Bir anda karşısında Sultan Abdülhamid Hân’ın adamı belirir:—Efendi,Sultan seni huzura çağırır, hemen faytona buyur!der.Şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hâle gelir. Sultan, kendisini niçin çağıracak? Kendisi bir türbedârdır. Sultan’ın huzuruna çıkacak kimselerden değildir. Olsa olsa bir şikâyet, bir suç haberi vardır; o yüzden çağırır.Emri tebliğ eden adam fazla sabırlı değildir.—Efendi ne durursun, Sultanın emrini tebliğ ederim sana!Bakar ki ağırdan almanın zararı olacak... Çaresiz faytona atlar, doğruca sarayın avlusuna inerler. Nöbetçiler girer çıkar, hemen huzura alırlar.Abdülhamid Hân, kendisini şöyle tepeden aşağı bir süzer. Sonra, kelimelere basa basa fakat yumuşak bir edâ ile sorar:—Ceddim Yavuz Selim Hân’ın türbedârı sen misin?Güçlükle cevap verir:—Evet Sultanım!—Söyle bakalım dün türbede neler oldu?Derdin nedir? Bir meselen olmalı?Bir anda zihninden bir sürü şey geçer. Acabâ Sultan neyi sormak istiyor, neyi kastediyor? Hangi derdimi soruyor? Şaşkın ve ürkek bir edâ ile:—Sultanım birşeyler olmadı, bir derdim de yoktur. Sağlığınıza duâcıyım.Abdülhamid Hân sesini hem yükseltir, hem de sertleştirir:—Türbedâr efendi! Sana söylerim. Dün türbede neler oldu, meselen nedir, açık söyle!Bir şeyler hisseder bu defa. Ama söylemeye cesâret gerek. İster istemez hâdiseyi anlatır:—Sultanım, zevcem hâmile. Benden kiraz istedi. Çok pahalı olduğu için alamadım. Bunun için de velînimetim Sultan Selim Hân’ın sandukasına dokundum; bunca yıldır hizmetini görürüm, bir himmetini görmedim, dedim.Ortalığı bir sessizlik kaplar. İki tarafta da derin tefekkür... Neden sonra daldığı âlemden çıkan Abdülhamid Hân, söylenmeye başlar:—Sen orada dedemin sandukasına vurdun, o da burada sabaha kadar benim başıma vurdu. Al şu bir kese altını, bir daha böyle şeyler için SelimHân ceddimi rahatsız etme, doğruca bana gel!Bundan sonra emir subayına dönen Abdülhamid Hân:—Selim Hân’ın türbedârının maaşı iki misline çıkarılsın, sıkıntıdan kurtulsun. Bir derdi olunca da hemen bana gelmesine izin verilsin.



Sultan II. Osman zamanı. İstanbul’da Hacı Mehmed Efendi isminde bir tüccar vardı. Günün birinde, dinine bağlı bir hanım ile evlenmek istedi. Fakat alacağı hanımın şu üç şartı kabul etmesini istiyordu:1-Sırtına giydiği siyah örtü, öldükten sonra tabutunun üstüne örtülecek2-Beş vakit namazını zamanında eda edecek, velev ki ben yemeksiz kalayım3-Cenâb-ı Hak evlat verir de ölürse, üzerindeki gelinlik ile benim önüme gelecek ve müjdeleyecekBu şartlarla talip olduğu birinci hanım, ilk ikisini kabul etti ve üçüncüsünü kabul etmedi. İkinci olarak istediği hanım da ilk iki şartı kabul etmedi. Nihayet üçüncü olarak is temeye gittiği hanım, bu şartların üçünü de kabul etti ve Mehmed efendi onunla evlendi.

Bu evliliğinden üç çocuğu oldu. Fakat üçü de daha yaşlarını doldurmadan vefat et tiler. Hanımı söz verdiği gibi, herbirinin vefatında da gelinliğini giyerek efendisini karşıla dı. Hacı Mehmed efendi de Cenâb-ı Hakk’a şükür secdesine kapandı. Üçüncü çocuğunun vefatında hanımının sol gözünden bir damla yaş aktı. Çocuğun defninden sonra Mehmed efendi hanımına:-Ey hatun! Giy bakalım şu başörtünü, dedi. Hanımı da:-Aman Hacı efendi! Ben ettim, sen etme, diye yalvardı. Mehmed efendi:-Hayır hatun, kalbini bozma. Cenab-ı Hakk’ın izniyle şöyle ufak bir gezi yapacağızOtakçılardan çıkarak Topçular tarafına geldiler. Burada hanım susadı ve Mehmed efendiden su istedi. Mehmed efendi de:-Ey Hatun! Ben acizim. Cenab-ı Hak’tan iste, dedi.Hanım da mübarek ellerini açtı ve gökten billur bir bardak içinde su geldi. İkinci defa tekrar istedi. Mehmed efendi, yine, ben acizim dedi ve hanım ellerini açınca gökten bir bardak su geldi. Üçüncü defa yine su isteyince, gökten bir nida geldi:-Ey valide! Önümde muazzam bir nehir verdır ki, geçmeme imkan yoktur.Mehmed efendi de bu sesi işitti. Hemen hanımına seslendi:-Hanım! Ayağının sağ topuğunu yere vur!Hanım, ayağını vurur vurmaz yerden su fışkırdı. Bu suya Valide Suyu denilir ve hâlâ akmaktadır. İçenler doyamaz. Fakat eve götürülürse birkaç gün sonra acılığından içilmez hale gelir.



Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlayan Osmanlı-İran savaşları, Sultan I. Ahmed devrinde de devam ediyordu. İranlılar Tebriz’i almışlar ve Kars’ı kuşatmışlardı. 15 Haziran 1604 yılında Cağaloğlu Sinan Paşa kumandasında bir ordu Kars’ı kurtarmak için İstanbul’dan yola çıktı. Beylerbeyi Osman Bey, az bir kuvvetle Kars’ı müdafaa ediyor, yar dım gelinceye kadar kaleyi düşmana teslim etmemeye çalışıyordu. Bir gece, genç subay larından biri olan Kenan Beyi yanına çağırdı ve:-Bak yiğidim! Cenab-ı Hakk’ı ve Resûl-ü Ekrem’i memnun etmenin, şecaat göster menin zamanıdır. Bir gece gizlice kaleden dışarı çıkıp düşmanın içine dalacaksın ve kaç kişiler, erzakları, topları ne kadardır, öğrenip bize haber edeceksin. Haydi göreyim seni.. diyerek uğurladı.

Kenan Bey, bu vazifeyi sevinerek kabul etti ve ertesi gece kaleden gizlice çıktı. Sürünerek düşman safları arasına girdi. Birinci gün kendisini tanıyan olmadı. Fakat ertesi gün, daha evvel çatıştıkları bir İran askeri onu tanıdı. Hemen üstüne çullandılar ve yaka layarak Şah Abbas’ın huzuruna getirdiler. Şah, elleri ayakları bağlı Kenan beye sordu:-Kalede kaç asker ve ne kadar silah var?Kenan beyin ağzından bir kelime bile çıkmıyordu. Para, altın, gümüş, zümrüd tek lif ettiler, yine sustu. Şah kuduruyordu. Bunun üzerine Kenan bey bir çift laf etti:-Şahım üzülme. Karşındaki adamın ağzı mühürlüdür.Bunun üzerine İranlılar, yiğit Osmanlı askerine işkenceye başladılar. Fakat Kenan bey yine sustu. Azgın düşman, onu konuşturamayınca kol ve bacak kemilerini kırdıktan sonra beline kadar yağlı paçavralara sarararak bir top namlusuna tıktılar. Sonra da topu ateşleyerek cesedini Kars’a doğru fırlattılar. Kars bir müddet İranlıların eline geçtiyse de, yetişen Osmanlı ordusu kaybettiğimiz yerleri geri aldı. Fakat Kenan bey unutulmadı.



Sultan II. Murad ile Macaristan arasında imzalanan Segedin anlaşması (12 Temmuz 1444), kral Ladislas tarafından bozuldu. Maksat, Osmanlıları Balkanlardan atmaktı. Bu sebeple bir çok Avrupa devletinin katılmasıyla Osmanlılara karşı bir haçlı ordusu teşkiledildi ve harekete geçtiler. 100.000 kişilik bu ordu, Tuna’yı geçerek Bulgar istan’a girdi ve Varna’yı muhasara etti. Bu tehlikeli durum karşısında ordusunun başına geçen Sultan II. Murad, 10 Kasım 1444’de Varna limanı karşısında haçlı ordusuyla karşı karşıya geldi. Muharebe başlamadan önce Sultan Murad iki rekat namaz kıldı ve:“Yâ Rabbi! Mü’min kullarını benim günahımın çokluğundan dolayı düşman karşı sında aciz bırakma! Habibin hürmetine bizleri muhafaza et ve bizleri muvaffak eyle!” diye dua etti.

Savaşın başında haçlılar, Osmanlı ordusunun sağ ve sol kollarına saldırarak bozgu na uğrattılar. Bunun üzerine heyecana kapılan Ladislas, Osmanlı ordusunun merkezine hücum etti. Maksadı, Padişahın otağına kadar ilerleyip onu öldürmek, bu suretle Osmanlı ordusunu kısa zamanda dağıtmaktı. Fakat bir ara kendi askerinden daha öne çıkan kral, bir anda yalnız kaldı ve Osmanlı askeri tarafından sarıldı. Timurtaş adındaki bir asker, kralın ayağına baltasıyla vurarak atından düşürdü. Kralın düştüğünü gören Koca Hızır is mindeki bir Yeniçeri de onun başını keserek bir mızrağa taktı ve düşman askerine göster di. Krallarının öldüğünü gören haçlılar, geri dönüp kaçmaya başladılar. Fakat çoğu Varna bataklıklarına sıkıştırıldı ve orada boğuldular. Geri kalanlar da esir edildiler.Varna’da kazanılan zafer, Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetinin iyice yerleşmesini sağladı. İslam dünyasında da büyük sevinçle karşılandı. Bu haber Kahire’ye ulaştığı gün Memlük Sultanı Çakmak, “Allah yardımcın olsun Osmanoğlu” diyerek zafer şenlikleri yap tırdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Muharrem 1439
Miladi:
18 Ekim 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter