Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Lütfi Paşa, Yanya beyi idi. Lütfi Paşanın hayır ve hasenât yapmakla tanınan zevcesi Şâh Sultan, Ya'kûb Efendinin büyük bir zât olduğunu bilir; hürmet, muhabbet ve edeb gösterirdi. Bu günlerde Lütfi Paşanın İstanbul’a gelmesi lâzım olunca, yola çıkacakları sırada Şâh Sultan, Ya'kûb Efendiye o zamanlarda İstanbul'da bulunan büyük zâtları sordu. O da, İstanbul’da Merkez Efendiye tâbi ve talebe olmalarını söyledi. Lütfi Paşa İstanbul’a gelip, vezîr-i âzam oldu. Şâh Sultan, Merkez Efendi ve talebelerine çok alâka gösterdi. Ya'kûb Efendi ile Merkez Efendinin birbirlerine olan muhabbetlerini İstanbul’a gelince daha iyi anladı. Dâvûdpaşa Mahallesinde, güzel bir câmi ve bir de hânekâh (dergâh) yaptırıp, sonra fermân ile Ya'kûb Efendinin İstanbul’a gelmesini temin ederek, bu yaptırdığı dergâhta yerleşmesini sağladı. Ya'kûb Efendi bu hânekâhda on sekiz sene kalıp, İslâma hizmet eyledi. Merkez Efendi, Kocamustafapaşa’da, Ya'kûb Efendi Dâvûdpaşa'da, aralarında muhabbet ve yakınlık ile, insanlara çok hizmet edip, yüzlerce talebe yetiştirdiler. Talebeler bâzan dergâhın birine, bâzan diğerine giderek, bu büyük zâtların vesîlesiyle, ilim ve velîlikte çok yüksek derecelere ve üstün makamlara kavuştular.



Akdeniz’de Barbarosların hakimiyet kurmaya namzet olduğu seneler. Türk korsanlar, Hristiyan gemilerine göz açtırmıyorlar. Bir Rodos Galisi (Büyük savaş gemisi), Malta açıkların da bir Türk kalyonu ile karşılaştı. Amiral, üzerlerine doğru hızla gelen bu kalyondakilerin kim olduğunu aklına bile getirmeden gevrek gevrek gülmeye başladı:-Bunlar da pek acemi çaylaklara benziyorlar. Üzerimize geldiklerine göre kim olduğumuzu bilmiyorlar galiba!Aynı anda Türk kalyonunda Sinan Reis, İlyas Reis ve arkadaşlarını şehid eden Amirali yıllar sonra karşılarında gördükleri için Allah’a şükürler ediyorlardı. Rodoslular, Türk gemisine iyice yaklaştıklarında, ön ve kıç kamaralarda dolaşan, mizane ve trenketedeki başları sarıklı ve mendilli insanları gördükten sonra:-Bunlar Türk denizcileri!.. Zorlu bir mücadele olacağa benzer... demekten kendilerini alamadılar.

Amiral, Türk gemisiyle aralarındaki mesafenin birden kısalmış olduğunu gördü. Buna rağmen Türkler hareketsiz ve sessizdi. Hiçbir kavga hazırlığı da görünmüyordu. Oysa Sinan Reis, avının üzerine doğru süzülüp, müsait anın gelmesini bekliyordu. Kısık bir sesle emirler veriyordu. Derken bir emir daha verdi ve kıvrak Türk kalyonu, nerede ise Rodos gemisinin kendisini ortadan biçeceği kadar önüne düşmüş iken ani bir manevra ile yan taraftan koca galiye rampa etti. Leventler, Allah Allah nidalarıyla sessizliği yırtarak, önde Sinan Reis olmak üzere bütün leventler Rodos gemisine tırmanmanıverdiler ve neye uğradığını anlamaya fırsat vermeden Rodos şövalyelerini biçmeye başladılar. İçlerindeki cihad aşkı ve İlyas Reis’in intikam ateşi, kollarına bükülmez bir kuvvet veriyordu. Sayılarının çokluğuna ve zırhlara bürünmelerine rağmen, Rodos şövalyeleri yarım saat sonra sağa sola kaçmaya başlamışlardı. Direnmeye çalışan bir kaç Rodoslunun daha işi bitirilirken, iki levent Amirali sürükleyerek Sinan Reise doğru getiriyorlardı. Amiral, palasından kan damlayan, üstü başı yırtık avdan dönmüş bir kartalı andı ran Sinan Reisi görünce titreyerek ayaklarına kapandı, af dilemeye başladı:-Affedin beni efendim, size ağırlığımca altın ödeyeyim!-Dünyanın altınını versen yine de senin Müslümanlara yaptıkların affedilmez amiral! Zayıfları merhametsizce avlayan sırtlan, şimdi cesur aslan karşısında tir tir titriyordu:-Türkler yüce gönüllüdür, af dileyeni affeder, canımı bağışlayınız!-Böyle İslam düşmanlarına acınmaz. Aydın Reis, asın şunu mizane direğine!Aydın Reis bu emri yerine getirmek için ileri fırladı. Amiral son bir ümitle inledi. Sinan Reis:-Bre soysuz, sen yüzlerce gemi, binlerce askerle Osmanlı köylerine saldırıp Müslü manlara zulmederken onlara acıdın mı? İlyas Reis’e acıdın mı?-Siz Türkler bizim gibi değilsiniz. Affedicisiniz. Bağışlayıcısınız. Sizleri bilemedik.Sinan Reis bu kadar yalvarma ve inlemelere dayanamadı:-Bu solucanı denize atın. Yüzerek kendini kurtarabilirse kurtarsın!Aydın Reis bu amansız Müslüman düşmanına acımayı yersiz buluyordu. Sinan Reis emrini tekrarladı:-Aydın kulaklarını aç! At şu adamı denize!Aydın Reis ilerledi. Bu adamı denize attılklarında yüzerek karaya çıkacağından emindi. Amirali iki eliyle kaptığı gibi havaya kaldırdı ve denize fırlattı. Adam denize düşer ken boğuk bir feryat kopardı ve sulara gömüldü, bir daha da çıkmadı. Düştüğü yerdeki sular köpürmüş, karışmıştı.Murat Reis, Aydın Reis’e yaklaştı ve:-Niçin öldürdün? Diye fısıldadı-Reis bana, onu denize at dedi, attım-Ama atarken karnına bıçak sok demedi-Sokma da demedi. Ama sen yine de görmemiş ol.İki deniz kurdu karşılıklı gülüştüler. Müslümanları sinsi ve kalleş bir düşmandan kurtarmışlardı.



Osmanlı Devletinin kuruluş yılları. Orhan Gazi'nin silah arkadaşları, İzmit ve civarını ele geçirmişti.

Buralara Anadolu içlerinden göç eden Türkmen boyları yerleştiriliyordu. Böylece Anadolu’nun Türkleşmesi daha geniş alanlara yayılıyordu. İzmit havalisinde ele geçirilemeyen tek kale, Karadeniz sahilindeydi. Çok sarp bir yerde kurulu olduğu için zaptedilmesi çok zordu. Fakat buranın tekfuru zaman zaman Türk köylerine saldırıp gençleri esir alıyor, kadınlara saldırıyordu.



Muhammed Emin Erbilî hazretleri, İslâm memleketlerinin kâfirlerin eline düşmemesi için çok duâ ederdi. Mısır'da bulunduğu sırada sevdiklerinden birini ziyârete gitti. Fakat bu sırada üzüntülüydü. Ziyâretine gittiği kimse üzüntüsünün sebebini sordu.



93 harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşının en şiddetli günlerinde, Akçaabat sokaklarında bağıran tellalın söyledikleri sözler halkın yüreğine hançer gibi saplanıyordu:
-Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Moskof gavuru onsekiz parça harp gemisi ile gelip Sargana deresi ağzına asker döktü. Dinini memleketini seven kara Moskofa karşı silaha sarılsın. Herkes eline ne geçerse alıp gelsin!



Çanakkale muharebeleri sırasında 7 yaşında olan ve savaşa katılan Recep Duray, daha sonra hatıralarında o günleri şöyle anlatır:
Çanakkale Savaşı başlamıştı. Köyümüz, muharebelerine cereyan ettiği bölgenin tam ortasında kalıyordu. Askerler, köyümüzün hemen üst taraflarında siperler kazıyorlardı. Kimbilir belki yarın buralar kan gölüne dönecekti. Düşman gemileri boğaza girmişlerdi. Köydeki herkes gibi, anam ve kardeşlerim, cephanelikten siperlere arabalarla cephane taşımaya gidiyorlardı. Ben o zaman henüz 7 yaşında olduğum için evde yalnız bırakıyorlardı. Hiç unutmuyorum; günlerden 17 Mart 1915. Evde kimse yok. Canım sıkıldı ve yandaki komşu Saliha Nine'nin evine gittim. Kapı açıktı, içeri girdim. Saliha Nine, torunları Ahmet ve Üzeyir ile oturuyordu. Baktım, Saliha Nine ağlıyordu. Beni görünce:
-Demin siperdekileri düşündüm. Ne mutlu onlara. Vatan borcunu ödüyorlar. Belki de şehid olacaklar. Ama biz burada otu...



Şeyh Alâüddîn, tasavvuf yoluna girişini şöyle anlatır:
"Sultan İkinci Bâyezîd Hân'ın ordusunda bir nefer idim. Ordu, bir zaman küffâr üzerine sefer etti. Dönüşte yolda şiddetli bir soğuk ve yağmur başladı. Bu esnâda ben civar bir köyde misâfir olmak istedim. Köylüler beni kabûl etmediler. Gece karanlığında yola koyuldum. Yağmur, gökten bardaktan dökülürcesine yağıyordu. Her taraftan seller akıyordu. Vâdi, deniz gibi oldu. Ben, Allahü teâlâya tevekkül ederek ilerledim. Yol üzerinde bir nehirle karşılaştım. Akan sellerle nehir daha da kabarmış, köprüyü de örtmüştü. Sulara girip, önümdeki tehlikeden gâfil olarak, gece karanlığında ilerledim. Sular, atımın ayaklarını örtmeye başlamıştı. O esnâda beni boğulma korkusu kapladı. Geri dönmek istedim. Yolu bulamadım. Ölümle burun buruna geldim. Ölümü düşünerek, tövbe ve istigfâra başladım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Muharrem 1439
Miladi:
20 Ekim 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter