Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan II. Osman zamanı. İstanbul’da Hacı Mehmed Efendi isminde bir tüccar vardı. Günün birinde, dinine bağlı bir hanım ile evlenmek istedi. Fakat alacağı hanımın şu üç şartı kabul etmesini istiyordu:1-Sırtına giydiği siyah örtü, öldükten sonra tabutunun üstüne örtülecek2-Beş vakit namazını zamanında eda edecek, velev ki ben yemeksiz kalayım3-Cenâb-ı Hak evlat verir de ölürse, üzerindeki gelinlik ile benim önüme gelecek ve müjdeleyecekBu şartlarla talip olduğu birinci hanım, ilk ikisini kabul etti ve üçüncüsünü kabul etmedi. İkinci olarak istediği hanım da ilk iki şartı kabul etmedi. Nihayet üçüncü olarak is temeye gittiği hanım, bu şartların üçünü de kabul etti ve Mehmed efendi onunla evlendi.

Bu evliliğinden üç çocuğu oldu. Fakat üçü de daha yaşlarını doldurmadan vefat et tiler. Hanımı söz verdiği gibi, herbirinin vefatında da gelinliğini giyerek efendisini karşıla dı. Hacı Mehmed efendi de Cenâb-ı Hakk’a şükür secdesine kapandı. Üçüncü çocuğunun vefatında hanımının sol gözünden bir damla yaş aktı. Çocuğun defninden sonra Mehmed efendi hanımına:-Ey hatun! Giy bakalım şu başörtünü, dedi. Hanımı da:-Aman Hacı efendi! Ben ettim, sen etme, diye yalvardı. Mehmed efendi:-Hayır hatun, kalbini bozma. Cenab-ı Hakk’ın izniyle şöyle ufak bir gezi yapacağızOtakçılardan çıkarak Topçular tarafına geldiler. Burada hanım susadı ve Mehmed efendiden su istedi. Mehmed efendi de:-Ey Hatun! Ben acizim. Cenab-ı Hak’tan iste, dedi.Hanım da mübarek ellerini açtı ve gökten billur bir bardak içinde su geldi. İkinci defa tekrar istedi. Mehmed efendi, yine, ben acizim dedi ve hanım ellerini açınca gökten bir bardak su geldi. Üçüncü defa yine su isteyince, gökten bir nida geldi:-Ey valide! Önümde muazzam bir nehir verdır ki, geçmeme imkan yoktur.Mehmed efendi de bu sesi işitti. Hemen hanımına seslendi:-Hanım! Ayağının sağ topuğunu yere vur!Hanım, ayağını vurur vurmaz yerden su fışkırdı. Bu suya Valide Suyu denilir ve hâlâ akmaktadır. İçenler doyamaz. Fakat eve götürülürse birkaç gün sonra acılığından içilmez hale gelir.



Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlayan Osmanlı-İran savaşları, Sultan I. Ahmed devrinde de devam ediyordu. İranlılar Tebriz’i almışlar ve Kars’ı kuşatmışlardı. 15 Haziran 1604 yılında Cağaloğlu Sinan Paşa kumandasında bir ordu Kars’ı kurtarmak için İstanbul’dan yola çıktı. Beylerbeyi Osman Bey, az bir kuvvetle Kars’ı müdafaa ediyor, yar dım gelinceye kadar kaleyi düşmana teslim etmemeye çalışıyordu. Bir gece, genç subay larından biri olan Kenan Beyi yanına çağırdı ve:-Bak yiğidim! Cenab-ı Hakk’ı ve Resûl-ü Ekrem’i memnun etmenin, şecaat göster menin zamanıdır. Bir gece gizlice kaleden dışarı çıkıp düşmanın içine dalacaksın ve kaç kişiler, erzakları, topları ne kadardır, öğrenip bize haber edeceksin. Haydi göreyim seni.. diyerek uğurladı.

Kenan Bey, bu vazifeyi sevinerek kabul etti ve ertesi gece kaleden gizlice çıktı. Sürünerek düşman safları arasına girdi. Birinci gün kendisini tanıyan olmadı. Fakat ertesi gün, daha evvel çatıştıkları bir İran askeri onu tanıdı. Hemen üstüne çullandılar ve yaka layarak Şah Abbas’ın huzuruna getirdiler. Şah, elleri ayakları bağlı Kenan beye sordu:-Kalede kaç asker ve ne kadar silah var?Kenan beyin ağzından bir kelime bile çıkmıyordu. Para, altın, gümüş, zümrüd tek lif ettiler, yine sustu. Şah kuduruyordu. Bunun üzerine Kenan bey bir çift laf etti:-Şahım üzülme. Karşındaki adamın ağzı mühürlüdür.Bunun üzerine İranlılar, yiğit Osmanlı askerine işkenceye başladılar. Fakat Kenan bey yine sustu. Azgın düşman, onu konuşturamayınca kol ve bacak kemilerini kırdıktan sonra beline kadar yağlı paçavralara sarararak bir top namlusuna tıktılar. Sonra da topu ateşleyerek cesedini Kars’a doğru fırlattılar. Kars bir müddet İranlıların eline geçtiyse de, yetişen Osmanlı ordusu kaybettiğimiz yerleri geri aldı. Fakat Kenan bey unutulmadı.



Sultan II. Murad ile Macaristan arasında imzalanan Segedin anlaşması (12 Temmuz 1444), kral Ladislas tarafından bozuldu. Maksat, Osmanlıları Balkanlardan atmaktı. Bu sebeple bir çok Avrupa devletinin katılmasıyla Osmanlılara karşı bir haçlı ordusu teşkiledildi ve harekete geçtiler. 100.000 kişilik bu ordu, Tuna’yı geçerek Bulgar istan’a girdi ve Varna’yı muhasara etti. Bu tehlikeli durum karşısında ordusunun başına geçen Sultan II. Murad, 10 Kasım 1444’de Varna limanı karşısında haçlı ordusuyla karşı karşıya geldi. Muharebe başlamadan önce Sultan Murad iki rekat namaz kıldı ve:“Yâ Rabbi! Mü’min kullarını benim günahımın çokluğundan dolayı düşman karşı sında aciz bırakma! Habibin hürmetine bizleri muhafaza et ve bizleri muvaffak eyle!” diye dua etti.

Savaşın başında haçlılar, Osmanlı ordusunun sağ ve sol kollarına saldırarak bozgu na uğrattılar. Bunun üzerine heyecana kapılan Ladislas, Osmanlı ordusunun merkezine hücum etti. Maksadı, Padişahın otağına kadar ilerleyip onu öldürmek, bu suretle Osmanlı ordusunu kısa zamanda dağıtmaktı. Fakat bir ara kendi askerinden daha öne çıkan kral, bir anda yalnız kaldı ve Osmanlı askeri tarafından sarıldı. Timurtaş adındaki bir asker, kralın ayağına baltasıyla vurarak atından düşürdü. Kralın düştüğünü gören Koca Hızır is mindeki bir Yeniçeri de onun başını keserek bir mızrağa taktı ve düşman askerine göster di. Krallarının öldüğünü gören haçlılar, geri dönüp kaçmaya başladılar. Fakat çoğu Varna bataklıklarına sıkıştırıldı ve orada boğuldular. Geri kalanlar da esir edildiler.Varna’da kazanılan zafer, Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetinin iyice yerleşmesini sağladı. İslam dünyasında da büyük sevinçle karşılandı. Bu haber Kahire’ye ulaştığı gün Memlük Sultanı Çakmak, “Allah yardımcın olsun Osmanoğlu” diyerek zafer şenlikleri yap tırdı.



I. Dünya Savaşında 15. Kolordunun 20.Tümeni, bugün Polonya’da bulunan Galiçya’da Ruslara karşı çarpışıyordu. Bu Tümende çarpışan bir Osmanlı subayı, hatıralarında, şöyle nakleder:Daha önceden siperler, müttefikimiz olan Avusturyalıların müdafaasındaydı. Fakat şiddetli Rus taarruzları karşısında tutunamayacaklarını anlayınca, Zeotilipa çayının bir kıyısındaki siperleri bize teslim ederek geri çekildiler. Rus taarruzları çok şiddetliydi. 20. Tümenimiz orada Rusları çileden çıkaran bir müdaffa yaptı ve inatla dayandı. Fakat bizimkilerin dayanışı da ancak dokuz gün sürdü. Dokuzuncu gün öğ leden sonra, Alman obüs bataryasının gizleme ateşi altında, takriben bin metre geride önceden hazırlanmış yeni siperlere çekildik. Çekilirken bizi vurmak için eski siperlerimizi aşarak üstümüze doğru at süren süşman süvarileri, Alman bataryalarının hizasına geldikleri için hedefleri ni değiştirerek topçularımıza saldırdılar. Topçular, yakın mesafeden ve ansızın bastıran süvari birliklerine karşı ne yapabilirlerdi ki?

Nitekim, çekilişimizi isabetli atışlarıyla gizleyen Alman topçularının hemen hepsi, kısa bir zaman sonra Rus süvarilerinin kılıçları altında can vermişlerdi. Onların bize saldı racaklarını beklediğimiz bir anda, atlarını Almanlardan ele geçirdikleri toplara koşarak ka rargahlarına geri dönmeyi tercih etmişlerdi. Anlaşılan, on buçukluk Alman obüs bataryalarına sahip olmayı, bize saldırmaya tercih ediyorlardı. Gözlerimizin önünde arka larından topları çeke çeke şoseye çıkıyorlardı ki, bu felaketi buğulu gözlerle seyreden 62. Alayın 4. Taburunun borazancısı Süleyman galeyana gelerek, “Kumandanım!” diye teğmenine seslendi, “Bana bir manga asker verin de bizi korumuş olan Alman toplarını şu Moskof domuzlarının fiyaka yaparak götürmelerine mani olayım!"Daha çocuk yaştaki bu borazancının cesareti, Teğmeni duygulandırdı. Kendisine, istediği bir manga askeri verdi. Süleyman, iyi bir menzile yaklaşana kadar düşmana so kuldu. Hiç ummadıkları bir anda, keskin nişancılardan kurulu manga ateşe başladı. Her attıkları mermi bir Rus askerini deviriyor, hiç biri boşa gitmiyordu. Hele Süleyman’ın makinelisi düşmana ölüm saçıyor, taradığı düşman birlikleri bir an içinde yerle bir oluyor du. Rus topçuları, bu bir avuç Türk’ün, bilhassa Süleyman’ın makinalısından çıkan mermi lerin hedefini şaşmazlığından yıldıklarından, kurtuluşu kaçmakta buldular. Biraz önce fiyaka ile çektikleri topları, hatta onlara koştukları atları bile bıraktılar.Ertesi gün siperler Alman askerine teslim edilirken yapılan merasimde Süleyman’ ın göğsüne madalya takan Alman Generali, “Şimdi Türklerin ansıl bir millet olduklarını an lamış bulınıyorum. Onların doğuştan asker bir millet olduklarını alamak için göğsüne takılan bu madalya, kelimenin gerçek manasında layık olan şu çocuğu tanımak için kâfi dir. Küçük Süleyman’a bir hayranlık sembolü olarak takarken, onun şahsında dünyanın en cesur askerlerini yetiştiren Türk milletini ve kahraman Türk çocuklarını hürmetle selamlarım.”



Daha önceden fethedilen Sakız Adasını Venedikliler yeniden istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto Hüseyin Paşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız'ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız'da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar'daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; "Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu." buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıklarında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler.

Sakız Adası zaferinden sonraydı. Muhammed Nasûhî Efendi borçlarını ödemekle meşgûl olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşanın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; "Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak." dedi. Çünkü Mezomorto HüseyinPaşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; "Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?" dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, MezomortoHüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı.Tamâmen Nasûhî Efendinin mülkü olan dergâhta, Cumâ namazı kılınmaya başladı. 1704 (H.1116) senesinde Vezîriâzam Dâmâd Hasan Paşa bu dergâha imâm, hatîb, müezzin, kayyım tâyin ettirdi. Diğer ihtiyaçları için de günlük yüz elli akçe tahsisat ayırttı. AyrıcaHadice Sultan ve Vâlide Atik Sultan vakıflarından bu dergâhın ihtiyaçları için gelir tahsîs edildi. Dergâhta bulunan dervişlerin her türlü ihtiyaçları temin edildiği gibi, dergâha her gün gelen misâfirler ağırlandı.



Fransız seyyah A. de la Motraye 1727’de İstanbul’a yaptığı seyahati bir yazısında şöyle anlatır:“
Türklerin nâmuskârlığını yazmak için kendime vazîfe bilirim. Bir çok tanıdıklarımın başına geldiği gibi, dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiç bir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için Beyoğlu’ndaki ikâmetgâhıma kadar adam gönderip bir çok defâlar, beni aratmışlardır. Meselâ bir yelpazeci dükkânında Türklerin sıcaklarda kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Bir çoklarına baktım; düz deriden ve en harc-ı âlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra çıkıp gittim.Bir gün tesâdüfen o dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi elime teslim etti.Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilirim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar 30’dan fazla olduğu hâlde, bunların hiç birinde hiç bir zaman Türklerin nâmuskârlıktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh ü senâ edemiyeceğim için pek müteessirim...”



I. Dünya savaşının ilk yıllarında Doğu cephesinde Ruslara karşı çetin bir mücadele verildi. Bu çatışmalar sırasında bir çok Osmanlı asker ve subayı da esir düştü. Ruslar bu esirleri, sür’atle cephe gerisine, Kafkasya’ya naklettiler. İlk durak, Azerbaycan’daki Bakû şehrinin karşısındaki Najin adasıydı. Oradaki kamplarda toplananan esirler daha sonra Sibirya’ya naklediliyordu. Sibirya’da 4 uzun yıl geçti. Bu 4 yıl boyunca kamplarda konuşulan tek şey “Firar” idi. Hep onu düşündüler, konuştular, planladılar. Neticede küçük gruplar halinde kaçılma sı kararlaştırıldı. Binbaşı İbrahim Bey, Sivaslı Mülazım Ahmed Bey, Havran’lı Hamdi bey ve Sivas’lı Yedek Asteğmen Küçük Ahmet bey, beraber kaçacaklardı. Diğer arkadaşları da böyle gruplar yapmışlardı. Cuma gecesi son hazırlıklarını yaptılar. Peksimetlerini, kavurmalarını kontrol ettiler. Fakat İbrahim Bey son anda bu grubun ikiye bölünmesini teklif etti. Yakalanırlarsa, hiç olmazsa diğer arkadaşlarının kurtulması ihtimalini düşünüyorlardı. Öyle yaptılar.-Nikolinski kasabasına vardığınız zaman ekmekçi Klement size yardım edecek. Para ve rapiska (kimlik) verecek. Kendinizi belli etmeden onu bulun. Kimseyi şüphelendir meyin. Belki orada buluşuruz. Oradan da trenle ver elini Anadolum. İnşaallah vatanımıza kavuşuruz.Sonra da helallaştılar.

Binbaşı İbrahim Bey ve arkadaşları 2 gün önce hareket ettiler. Küçük Ahmet Bey ve Hamdi bey Nikolinski’ye nasıl geldiler, ne kadar zamanda geldiler pek hatırlamıyorlar dı. Fakat işte ekmekçi Klement’in fırınının karşısındaydılar. İki arkadaş sevinçten az daha bayılacaklardı. Fakat sevinçleri fazla sürmedi. Çünkü Klement yoldaş kendilerini tanımı yordu. Ruble ve Rapiska kelimelerini duyunca daha da telaşlandı. Fırın tezgahına iki hamur ekmek koydu ve “Alın bunları, istasyona yollanın” demekle yetindi. Belki de fırın da çalışan işçilerin kendisini ihbar etmelerinden korkuyordu. İstasyona vardıkları zaman saat gece yarısını geçiyordu. Komünist ihtilali sonrası bütün Rusya’da olduğu gibi Nikolinski istasyonu da karmakarışıktı. Mujikler, askerler, kı zıllar, köylüler, göçmenler, kaçaklar, hepsi de oradaydılar. Kimin nereli ve kim olduğu bel li değildi. Bizimkilerin de kıyafetleri tam manasıyla hırpâni idi. Saçları, sakalları iyice uza mıştı. Güneye doğru hareket edeceği söylenen bir tren, istim üzerinde soluyup duruyor du. Bilet almaları lazımdı. Fakat bunun için ruble ve rapiska gerekliydi. Üstelik gişe önün de çok uzun bir kuyruk vardı. Küçük Ahmet bilet kuyruğuna giriverdi. Arkadaşı da yanında yürüyordu. Sabaha kadar kendilerine sıra gelmeyecek gibiydi. Sibirya’nın ilikleri donduran soğuğuna rağmen boncuk boncuk terliyorlardı. Küçük Ahmet o kadar bunalmıştı ki, çaresizlik içinde başını Salladı ve:-Lâ ilâhe illallah... deyiverdi. Arkasından bir ses:-Muhammedün resûlullah... diyerek kelime-i tevhidi tamamladı. Hiç ummadığı bir anda ve bir mekanda böyle bir sözü işiten Küçük Ahmet dönüp arkasına baktı. Bir tatar kendisine gülümsüyordu:-Müslüman mısın? Diye sordu. Küçük Ahmet ve arkadaşı “evet” mânâsında hare ketler yaptılar. Meğer o Tatar, Sovyet ordusunda görevliymiş ve diğer Müsülmanlarla irti bat kurabilmek için, Kelime-i Tevhidi aralarında parola olarak kullanıyorlarmış. Hemen bizimkilere sahip çıktı ve sonra da, dünyanın neresinde olursa olsun, bir Müsülmanın din kardeşine yapacağı şeyler yapıldı. Küçük Ahmet bey ve arkadaşı salimen vatanlarına döndüler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter