Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Mahpeyker Vâlide Sultan, Sultan I. Ahmed Hân’ın hanımı, Sultan IV. Murâd ile Sultan İbrâhim Hân’ın anneleridir. Kösem Sultan da denen Mahpeyker Sultan, Ahmed Hân’ın genç yaşta vefâtı ile 27 yaşında dul kaldı. Sultan IV. Murâd Hân’ın 11 yaşında tahta geçmesi ile Vâlide Sultan oldu.Zekâsı, kâbiliyeti, devlet işlerindeki ince anlayışı ile, iki oğluna da yardım etti. 30 sene devletin idâresinde başarılı hizmetleri görüldü. Aklı ve zekâsı, güzelliği, hayrat ve hasenâtı ile meşhûr, sâlihâ, afîfe (temiz) bir hanım idi. Bâzı târih kitaplarında katı yüreklilikle ithâm olun makta ise de, bıraktığı eserler onun dindar, cömert ve iyiliksever olduğunu göstermektedir.

Çok şefkatli olan Mahpeyker Sultan, fakirlere bir daha kimseye muhtaç kalmayacakları şekilde yardım ederdi. Her sene Receb ayında, kıyâfet değiştirip, araba ile hapishânelere gider, borç yüzünden hapse düşenleri, borçlarını ödemek suretiyle hapisten kurtarırdı. Kâtiller hâriç, bütün mahkumlara yardım elini uzatırdı. Hizmetindeki câriyeleri, eğitip terbiye ettikten sonra, serbest bırakıp, her birine kâbiliyetine göre çeyiz verir ve uygun gördüğü kimselerle evlendirirdi. Yetim ve kimsesiz kızları araştırır ve çeyizlerini düzerek evlendirirdi.Üsküdar’daki Çinili Câmii’ni ve yanındaki mektep, çeşme, dârülhadîs, çifte hamam ve sebili inşâ ettirmiştir. Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Fâtih’te Vâlide Medresesi Mescidi ile, Çakmakçılar Yokuşu’nda büyük Vâlide Hân’ı ve içindeki mescidi yaptırdı.Rumelide milyonlar değerinde vakıfları ve hayrâtı vardır. Yeni Câmi’nin temeli onun tarafından atılmıştır. Ayrıca her sene Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’deki fakirlere, Sürre Alayı ile gönderilmek üzere, vakıflar da bulunmuştur. Mahpeyker Vâlide Sultan, 1651’de çıkan bir isyân sırasında Topkapı Sarayı’ndaki âsiler tarafından şehîd edildi. Sultan Ahmed Hân’ın, Sultanahmed Câmii yanındaki türbesine defnedildi.



Ahmed Cevdet Paşa, Sultan Abdülazîz Hân devrinde, Bosna’dan, İstanbul’a dönerken, Tuna Nehri’nde bir vapura biner. Vapurda Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Mösyö Moustier’e rastlar. Onunla, dünya siyasî ahvâlini, dînî, felsefî konuları samimi havada konuşurlar. Fransız Büyükelçi bir aralık, Napoleon’un yukardaki sözünü, hatırlatarak der ki:-İslâmiyeti iyice inceleten Napoleon Bonaparte: “Eğer bir dinin dindarı olsaydım Müslüman olurdum. Zirâ Müslümanlıkta ruhbâniyet yoktur.” demiş. Halbuki, bir müddet İstanbul’da kalınca Ulemâ Sınıfını gördüm. Demek ki, Napoleon, buraya gelmediği için, gerçek durumu bilememiş.

-Napoleon, bu meseleyi pekâlâ incelemiş ve pek güzel söylemiş. Hakikaten İslâmda ruhbân yoktur. “Lâ ruhbâniyete fi’l islâm” diye hadis-i şerif dahi vardır. Gördüğünüz sarıklılar ruhbân değildir. Çünkü onlarda ruhânî bir resmi sıfat yoktur. Papazların Hıristiyanlar için yaptıkları ruhânî devlet uygulamalarına, müslümanlar hiç bir zaman katlanamaz.Bir Hıristiyan çocuğu doğunca, vaftiz olmak için papaza muhtaçtır. Sonra Allaha ibâdet edebilmek ve günahlarını affettirmek için de papaza muhtaçtır.Yine neslini devam ettirmesi de papazın nikâh etmesine bağlıdır. Ölülerinin ruhlarına bir hediye göndermek için de papazın duâsı gereklidir. Kendisi öldüğünde, toprağa gömülmesi de, papaz olmadan imkânsızdır. Velhasıl, her dînî muamelede Hıristiyanlar, papaza ihtiyâç duyduklarından, papazların o bîçârelere etmedikleri fenalık kalmaz. Avrupa’nın birçok yerinde Hıristiyanların dinsizlik yolunu seçmelerinde, bu muâmeleler başlıca sebeptir.İslâmda bu türlü karışık işler yoktur. Bir çocuk doğar. Babası, kulağına Ezân okur ve adını koyar. İmam Efendiye muhtaç olmaz. Çocuk büyür, okur, ilmihâlini öğrenir. Kendi kendine Cenab-ı Hakka ibâdet eder. Öğrenmek için hocaya muhtaç olur ama, ibâdet için başkasına gerek duymaz. Cemaat ile namaz kılacak olduklarında içlerinden birisi imam olur.Ayrıca İslâm indinde, günahları ancak Allah teala Hz. bağışlar. Bunun için lâzım olan ancak Allah’a gönül hulûsiyle yalvarmaktır. Rabb ile kulu arasına başkası giremez.Ehl-i İslamdan biri, ölülerinin ruhlarına “hediye” göndermek ister ise Kur’ân okur yahut fukaraya sadaka verir. Bu sevabı onlara ulaştırmak için hocaya ihtiyaç duymaz.Elhâsıl imam ve müezzin gibi sarıklılar hep hizmet sahibi kimselerdir. Onların başka kişilerden fazla rûhani sıfatları yoktur.”Fransız Büyükelçisi M. Moutsier, Cevdet Paşa’yı dinler ve:“-Hayli vakit İstanbul’da oturdum, bunları lâyıkiyle öğrenememişim” der.



Venedikliler’le 14 Aralık 1502’de bir anlaşma imzalanır. Sultan Bâyezid Hân, haber alır ki, Venedikliler anlaşmayı bozarlar. İki kadırgamızı zaptedip Girit’e gönderirler. Eşkiyâlar bize âit Mora’da ortalığı kasıp kavururlar. İki levendimizi esir alırlar. Birisini satıp, diğerini işkence yaparak zindana atarlar. Venedik Dükü, sarayının bir duvarına Türkler aleyhinde bir resim yaptırır. Sultan, şu nâme-i hümâyûnu gönderir:“Haber aldım ki, 2 askerimi esir alıp birisini işkenceye yatırmışsın. Bu Nâme-i Hümâyûnum’u sana getiren Turhan oğlu Ömer Bey’in yanındaki kulum Ali’ye, vakit geçir meden sattığın levendimi nerede ise bulup teslim edesin! İşkence edilene ise 150 bin gü müş akçe tazminat ödiyesin! Ve de, sarayından bizim aleyhimizdeki ol tasviri söküp yaka sın ve küllerini kendisine teslim edesin! Yoksa, bilesin ki sonu senin için nice ve nasıl azaplarla dolu olacağını tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki sefil-ü rezîl olursun!”



Yavuz Sultan Selim Hân’ın sırdaşı ve yoldaşı olan, birçok dil de bilen ve âlim bir zat olan Hasan Can’a, birgün Sultan der ki:-Bu gece rüyâmda Muhammed Bahşî hazretlerini gördüm. Beyaz bir elbise giymiş, yolcu luğa hazırlanıyordu.Hasan Can, gayriihtiyâri olarak cevap verir:-Âhıret yolculuğu olsa gerektir.Sultan’ın bu cevâba canı sıkılır. -Sen bilmez misin? Rüyâlar tâbire bağlıdır. Eğer şeyh hazretlerine birşey olursa, sakın gözüme gözükme! Çok geçmez, Muhammed Bahşî hazretlerinin vefât haberi gelir. Hasan Can hâl ehli dir, telâşlanmaz. Sultan’a der ki; -Araştıralım. Eğer benim tâbirimden sonra vefât ettiyse cezâya râzıyım. Ama önce vefât etti ise, Sultanım bu fakire bir hediye verse gerek.Araştırmalar sonunda Hasan Can haklı çıkar. Sultan, kaftanını çıkarır, bir kese altın la birlikte hediye eder. Hasan Can kaftanı alır, parayı da fakirlere dağıtıp sevâbını Muham med Bahşî hazretlerinin rûhuna hediye eder.



Şeyh Edebâli hazretlerinin, Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve dâmadı olan Osman Bey’e vasıyeti şöyledir:“Ey oğul! Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Ama; bunları nerede, nasıl kul lanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup, aklını yener. Dâima sabırlı, sebatlı ve irâdene sâhip olasın! Dünya, senin gözlerinin gördüğü gi bi değildir. Bütün bilinmeyenler, feth edilmeyenler, görünmeyenler, senin fazîletinle ve ahlâkınla gün ışığına çıkacaktır.Ey oğul! Ananı, atanı say! Bereket büyüklerle berâberdir. İnancını kaybedersen, ye şilken çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü görme! Bildiğini bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Ey oğul! Üç kişiye acı: Câhil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken îtibârını kaybedene. Ey oğul! Unutma ki; yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücâdeleden korkma!.. ”



Yıldırım Bayezid Hân, 1396 Niğbolu Zaferi’nden sonra Rabbine karşı bir şükran ifâdesi olarak Bursa’ya büyük bir câmi yaptırmaya karar verdi. Câminin inşasında çalı şanların ekmek ihtîyacını yakında küçük bir fırını bulunan Somuncu Baba karşıladı. Ulu Câmi’nin bir Cuma günü açılmasına karar verildi. Bursalılar bu muhteşem câmiyi hınca hınç doldurmuşlardı. Başta pâdişah Yıldırım Bayezid Hân, Şeyhülislam Molla Fenâri, gönüller sultanı Emir Sultan, diğer ulemâ ve devlet erkanı açılış için hazırdı. Yıldırım Bayezid Hân, câminin açılış hutbesini okuması için Emir Sultan’ı görevlen dirdi. Emir Sultan, “Sultanım, zamanımızın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun düşmez.” diyerek affını istedi.

Yıldırım Bayezid, Emir Sultan’ın bahsettiği âlim in kim olduğunu sordu. Emir Sultan da Somuncu Baba’yı gösterdi. Somuncu Baba, pâdişahın ricâsını kıramadı. Minbere doğru yürüdü. Emir Sultan’ın yanından geçerken, “Emirim, niçin beni ele verdiniz?” diye sordu. Emir Sultan’ın cevabı anlamlıydı: “Senden ileride kim seyi göremedim.” Bu işe Bursalılar çok şaşırdı. Her gün “Mü’minler Somunu” diye leziz ekmekler sa tan nur yüzlü insan meğer ne büyük bir âlim ve gönül sultanıymış!..Herkes merakla Somuncu Baba’nın hutbesini bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, bir girişten sonra şunları söyledi:“Bâzı âlimler Fâtiha sûresinin tefsirinde zorlanıyor. Onun için hutbede bu sûrenin tefsirini yapacağım.“Somuncu Baba, Fâtiha sûresinin 7 ayrı tefsirini yaptı. Tefsirden fıkıha, kimyadan astronomiye, hayattan kâinata girmediği konu, vermediği örnek kalmadı. Hikmetli sözler sarfetti. Herkes ağzı açık dinliyordu. Herkes, “Meğer Somuncu Baba ne büyük bir âlimmiş de bilememişiz.” diye hayıflandı...O günden sonra Somuncu Baba’yı Bursa’da gören olmadı. Kendinin teşhir edildiği ni anlayınca başka diyarlara gitti.



Şâirlerden biri, yeni yazdığı bir şiiri, Pâdişaha takdim etmek üzere huzûra kabul edi lir. Pâdişah o kadar zekidir ki, okunan bir şeyi ezberlemekte, birinci vezir 2 defâ okunanı, ikinci vezir de 3 defâ okunanı ezberleyebilmektedir. Şâir şiirini okuyunca, Pâdişahın çok hoşuna gider ve bir latîfe yapmak ister. Der ki:-Burada herkes bu şiiri zâten bilirdi. Şâir şaşırıp arzeder:-Pâdişahım, affedersiniz. Bu şiiri yeni yazdım ve ilk defâ burada, yâni huzûrunuzda okudum.
-Sen benim sözüme inanmadın gâlibâ. Bak şimdi ben okuyorum dikkatle dinle!
Pâdişah şiiri okur ve şâirin çok fazla şaşırdığını görünce, iki defâ dinlediği için ezberleyen birinci vezire dönüp der ki:-Şâirimiz iyice tatmin olsun, bir de şiiri sen oku bakalım!Şâirin şaşkınlığı iyice artar. Birşeyler söylemek için kekeler. Pâdişah iyice şaşırtmak için ikinci vezîre dönüp der ki:-Bir de sen oku da, şâir dostumuz iyice kanaat getirsin artık. O da yanlışsız okur. Şâir ne diyeceğini şaşırmış vaziyette iken, Pâdişah imdâdına yeti şir. Durumu anlatır ve çeşitli hediyeler verir. Şâir de anlar ki; devletimizin başında hakîkat en seçilmiş insanlar var.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter