Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kafkasya’yı fethederken Şii Safevi ordularıyla yaptığı meydan muharebeleri ve savunma savaşları sonunda kazandığı muvaffakiyetleriyle dillere destan olan kahraman Özdemiroğlu Osman Paşa İstanbul’a geldiğinde büyük bir coşku ile karşılandı. III. Murad Han bu kahramanı bizzat görüşmek üzere Yalı köşküne davet etti. Paşa huzura girdiğinde Padişah, saray âdetlerini bozarak:“Hoş geldin Osman otur!” dedi. Osman Paşa oturmadı. Ayakta durdu. Padişah tekrar:“Otur Osman!” dedi. Osman Paşa oturdu. Fakat hayâ edip tekrar kalktı. Murad Han dördüncü defa oturmasını ve Kafkasya’daki muharebeleri anlatmasını emredince oturdu ve anlatmaya başladı ve 4 saat devam etti.

Urus Hanı nasıl mağlup ettiğini anlattığı sırada Sultan heyecanlanıp sözünü keserek:“Güzel hareket etmişsin Osman” dedikten sonra, üzerinde murassa bir iğne bulunan sorgucunu çıkarıp Osman Paşanın başına taktı.Osman Paşa anlatmaya devam etti. Hamza Mirza’ya karşı kazandığı zaferi anlattığı sırada Sulta yine sözünü kesip:“Bunların semeresini toplayacaksın” diyerek belindeki murassa hançeri çıkarıp Osman Paşanın beline taktı. İmamkulu Hanın Gence önündeki hezimetini anlatırken, Murad Han ilk önce verdiğinden daha kıymetli murassa bir iğne bulunan sorgucunu çıkarıp Paşanın aşına taktı.Nihayet Özdemiroğlu, Kırım Hanına karşı Kefe’de birkaç bin kişiyle nasıl mücadele ettiğini ve hanın yakalanarak cezalandırıldığını anlatıp sözlerine son verince Murad Han, gözyaşlarına hakim olamayarak ellerini açıp:“İki cihanda yüzü ak olsun. Her nereye gidersen muzafferiyet arkadaşın olsun. Cennet’te nâmdaşın Hazret-i Osman ile bir köşkte ve bir sofrada beraber bulun. Bu dünyada uzun müddet şeref ve iktidar ile yaşa!” diyerek dua etti.



Sultan III. Selim Hanın 1787 Rus savaşında Ordu-yu Hümayuna gönderdiği ferman şöyledir:“Sizin tereddüt göstermeden ve mukavemet etmeden düşmana terkettiğiniz toprakları, ecdadımız göğsünü düşmanın top ve tüfeğine siper ederek ve karşısında demir yumruk gibi durarak, aslan gibi kükreyerek zaptetmişti. Size ne oldu? Siz onların evlatları değil misiniz? Bu ne haldir ki yüz geri edip memleketi düşmana terk edersiniz. Moskof askeri, kraliçeleri olan bir avretin gayreti için, açlığa, susuzluğa, soğuğa, sıcağa, yaraya, bereye, kan ve ölüme katlanıp, eş yüz senedir cihanı titreten devletimize galebe eder. Fethedip ele geçirdiği Müslüman memleketlerde akla gelmedik facialar yapar. Düşmanın istila ettiği yerlerde, eteğinin ucu açılmamış ve niceleri Peygamber evladından olan Müslüman kız ve gelinleri esir edip, kocalarının, baba ve kardeşlerinin gözü önünde ırzlarına saldırırlar. Yazık, çok yazık! Sizde hiç vatan millet sevgisi, ırz namus kaygısı yok mudur? Gayret-i İslam’a ne oldu? Ben şehzade iken bunları işitip kan ağlardım. Şimdi kalbim parçalanıyor. Dünya çabuk geçer. Ne kadar yaşasak, sonunda ölümün pençesinden kurtuluş yoktur. İmdi düşman elinde esir düşmüş kadınlar ve kızlar, ana babalarından ayrılmış çocuklar, mahşer gününde yakamıza yapışacaklardır. Ben, kudretim dahilinde sizlerden hiçbir şey esirgemedim. Bakalım bundan sonra gazi, dilaver kullarım, hepinizden istirhamım, gayret kemerini belinize birkaç yerden bağlayıp, korkaklık ve alçaklık edenleri kabul etmeyip, İslam gayretinin tamamlanmasına ve Allahü teâlânın fazlı ile düşmandan intikam almaya ihtimam edesiniz. Benim duam sizinle beraberdir. Büyüğünüz ve küçüğünüz berhudar olasınız. Allahü teâlâ sizlere yardım ve muvaffakiyetler versin.”



İnebahtı felaketinde Osmanlı donanması, Haçlı donanması tarafından pusuya düşürülüp imha edildiği sırada, Uluç Ali Paşa, kendi kumandasındaki birkaç gemiyi kurtarmayı başarmış ve İstanbul’a gelerek bu faciayı haber vermişti. Bunun üzerine Sultan II. Selim Han onun bu kısmi başarısından dolayı onu Kaptan-ı Deryalığa tayin etti ve adını da Uluç Ali Reis’den Kılıç Ali Paşa’ya çevirdi.

Diğer taraftan Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa, yeniden donanma inşası için, bütün devlet erkanını harekete geçirerek, Osmanlı ülkelerinin bütün imkanlarını seferber etmişti. Çalışmaları büyük bir titizlikle takibediyor, heryere girip çıkıyor ve işlerin aksamasına meydan vermiyordu. Yanına Kaptanı Derya tayin edilen Kılıç Ali Paşa’yı da alarak çıkıyordu.

Kılıç Ali Paşa bu çalışmaları hayretle takibediyordu. Kendisi leventlikten yetişme olduğu için, bütün hayatı denizlerde geçtiğinden ve İstanbul’un ahvalini, devletin kudret ve imkanları hakkında faza bir bilgi sahibi olamadığından, bir gün Sokollu’ya:

-Tekne icad ve ihdası mümkündür. Velakin bir kış içinde ikiyüz gemiye beş altı yüz lenger ve buna göre âlât ki, palamar ve ip ve her gemiye yelken asla tekmil ve tedarik olunma sına ihtimal yoktur.

Bu sözleri işiten Sokollu Memed Paşa öfkelenerek:

-Paşa, Paşa... sen bu Devlet-i Aliyye’yi henüz tanımamışsın. Bu devlet öyle bir devlettir ki, murad edinirse, cümle donanmanın direklerini altından, lengerlerini gümüşten, iplerini ibrişimden ve yelkenlerini atlastan etmekte güçlük çekmez. Gemilerin mutad olan aletlerini ve yelkenlerini yetiştiremez isem, gel benden al...

Bu söz üzerine hatasını anlayan Kılıç Ali Paşa, Sokollu’nun elini öptükten sonra:

-Tahkîk bildim ki, bu donanmayı siz tekmil edersiniz...dedi.

Beş buçuk ay sonra...

Osmanlı devletinin muazzam imkanlarıyla, tam İKİYÜZELLİ gemi, bütün teçhizatı, müthiş silahları ve cephanesiyle harbe hazır olarak, Kılıç Ali Paşa’nın kumandasında, 12 Haziran 1572 Perşembe günü, Hristiyan dünyasının hayretleri altında Akdeniz’e açıldı ve bir asır daha bu suları bir Osmanlı gölü halinde tuttu.



Osmanlı ordusunun Kıbrıs’ı ele geçirmesi üzerine Haçlı donanması, Yunanistan’ın batısındaki İnebahtı körfezine bir baskın yaparak Osmanlı Donanmasını imha ettiler. Ancak Kılıç Ali Paşa, kendi kumandasındaki bazı gemileri kurtarabildi ve İstanbul’a getirdi Onun bu gayreti üzerine Kaptan-ı Deryalık vazifesi, Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa tarafından ona verildi. Kılıç Ali Paşa, hemen yeni bir donanma inşası için çalışmalara başladı. İşte bu sırada İstanbul’daki Venedik elçisi Barbaro, İstanbul hükûmetinin sulha taraftar olup olmadığı ve haçlılara taviz verip vermeyeceğini öğrenmek için Sokollu Mehmed Paşa ile görüştü. Bu fikirlerini ona açınca Sokollu şu tarihi cevabı verdi:“İnebahtı muharebesinden sonra cesaretimizin sönmediğini görüyorsun. Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık (Kıbrıs adasını) alarak kolu nuzu kestik. Siz de donanmamızı yakarak sakalımızı traş ettiniz. Kesilmiş kol yerine gelmez, ama traş edilen sakal daha gür çıkar.”



Osmanlı Devleti zamanında serhat diyarlarına “genç adamlar memleketi” denirdi. Çünkü serhat gazileri düşmanla durmadan mücadele eder, memleket sınırlarını her türlü tehlike ve saldırıdan uzak bulundurmak için daima can alıp can verirlerdi. Bu yüzden de ihtiyarlık denilen derde uğramadan genç yaşta şehitlik mertebesine ererlerdi. Onların bu fedakarlık ve yiğitlilik barajı sayesinde Osmanlı vatandaşları mesut ve rahat yaşarlardı.Serhatler daimi savaş bölgesiydi. Bu yüzden serhat kaleleri her zaman efsanevi menkıbelere şahit olurdu. Bunlar bazen düşman eline geçer ve bir süre öyle kalır, sonra yine Osmanlılar tarafından zapt olunurlardı. Düşman eline geçen kaleler için elçilerle görüşülürken “Kralınızda emanet olan Padişah kalesi” tabiri kullanılır ve bu suretle onun er geç geri alınacağı anlatılmak istenirdi.

Böylece el değiştirmiş namlı kalelerden biri de Estergon Kalesidir. Tuna ve Gran nehirlerinin kavşağında ve Budin’in 45 kilometre kuzeyinde bulunan bu kale, Kanuni Sultan Süleymen Han tarafından 12 gün süren bir kuşatma sonunda 10 Ağustos 1543’de fethedilmişti. Kale, 52 yıl Avrupa’ya karşı Osmanlı sınırlarının bekçiliğini yaptıktan sonra 2 Ağustos 1595 günü Avusturya Prensi Mansfeld tarafından 80.000 kişilik bir orduyla kuşatıldı. Kaledeki Osmanlı kuvvetleri ise sadece 5.000 kişiydi. Fakat büyük bir fedakarlıkla savunmaya devam ediyorlardı. Bu sırada kalede bulunan ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi şöyle anlatır:“Kaleye her gün 2.000 top mermisi düşüyordu. Bu kadar top darbından dağlar tahammül etmek uzak iken, Estergon gibi küçük bir kal’anın dayanması mucizât-ı Nebî’ den idi. Düşman iki defa lağım atıp, Tuna’ya bakan büyük kulenin dış duvarlarını havaya uçurup, üzerindeki gazilerin kimini içeri, kimini dışarı attı ve ol kuleyi zaptedip içine girdi ler. Birkaç yerde de çam tahtalarına öküz derisi kaplayıp duvara dayadı ve altından delip kazmaya başladı. Şöyle oldu ki, bir harbeyi (Kısa mızrak) bizden biri onların tarafına uzatıp yakın olan mel’unu yıkmak istese, ucuna bir kafir yapışıp o kendine, biz kendimize çekerdik. Gece gündüz böyle cenkten bir an geri kalmadılar.”Sonra su azlığı yüzünden çekilen ızdırabı şöyle anlatır:“Sarnıcın suyunda bir ay içildi. Bir kolda olan iki yüz adama bir at yükü su verildi. Ânı dahi Paşa kendisi yapardı. Sarnıç etrafında susuzluktan mermeri yalayan ve bir damla su diye can veren yaralıların feryat ve iniltilerinden gönüller mahzun olurdu. Yediğimiz sadece buğdaydı. Bir avuç buğdayı sacda kavururlar, sonra da el değirmeninde öğütürler ve bunu sekiz kişi yerlerdi.”Nihayet kaleyi savunan Lala Mehmed Paşa, Avusturya Prensi ile, vire karşılığında kaleyi teslim etmek üzere anlaştı ve kaledekiler malları ve silahlarıyla birlikte dışarı çıkarak burasını düşmana teslim ettiler.Bu hadise, serhat gazilerini derinden yaraladı. Bir çok şiirler ve türkülerle Estergon’a olan hasretlerini dile getirdiler. Nihayet 10 yıl sonra, 29 Ağustos 1605’de Lala Mehmed Paşa, bu sefer Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem rütbesiyle kaleyi kuşattı. Gaziler, 10 yıl önceki acının intikamını almak ve padişahlarını memnun etmek için gece gündüz gayret ederek 29 Eylül günü dış kaleyi fethettiler. İbraim Peçevî Efendi diyor ki:“Bundan sonra 10 gün dahi iç kale dövüldü ve onuncu günde “yürüyüştür” diye nida olundu. Sabah kadar metrisler ve ol dereler İslam gazileriyle doldu. Kafirler dahi gazilerin halini görüp, yürüyüş edeceklerini bildirdiler. Gece yarısından önce idi. Budin Yeniçeri Ağası Osman Ağa’nın tarafındaki düşman, “elaman” diye feryat etmişler ve vire meselesini konuşmak için adam istemişler. Bu haberi Sadrazama ulaştırdılar. O da Allah’a hamdetti ve gözyaşı döktü. Vire işini konuşmak üzere bu fakiri memur etti. Evvelce burasını düşmana teslim ederken bir kafir beyi bize;“Bu Osmanlı devleti bize ecdadımızdan v onlara dahi kendi ecdatlarından bir kapalı kutu olarak gelmiş yadigarlardır. Hepsi de; “Bunu sakın açmayın, içi yılan ve çıyan dolu olup, açtığınız gibi bunlar dünyayı istila ederler” demişler. Öylece bu kapalı kutu bizlere kadar geldi ve biz bunu açtık, gördük ki meğer boş imiş...gibi nice zehirli sözlerle eza ve cefa etmiş idi. Şimdi sıra bize gelince, onlara, bize söylediklerini birkaç mertebe ziyadesini söyledik ve nice cefalar eyledik. Cenâb-ı Rabb-ül’Âlemin, o mahalde dualarımı zı kabul etmiş imiş... Aynı ile nice istemişsem, öyle nasip etti.”Kale teslim alındıktan sonra Sadrazam Lala Mehmet Paşa, Hünkara bu müjdeyi götürecek olan heyete Peçevi İbrahim Efendiyi de dahil etti. Sadrazamın mektubunu Sultan I. Ahmed Han’a takdim ettiklerini şöyle anlatır:

“Çünki Âsitâne’ye (İstanbul) vardık, Saadetlû Padişah, Şehzadeler odasını teşrif buyurdular. Dârüsaade kapısından girip ol mahalde mülaki olduk ve mektubu verip lazım olan ahvali arz ettik. Orada bulunan hizmetkarlarımızla beraber on yedi kişiydik. Birer hil’at ihsan ettiler. Ba’dehû Sultanımıza dedim ki; Dünya emellerinden, Cenâb-ı Hak’tan bundan başka bir hâcetim yoktu. On yıl bu serhadleri bunun için bekledim. Bundan sonra ha sağ kaldım, ha öldüm, ha mansıb aldım, ha azloldum. Cümle yanımda birdir” dedim. Saadetlû Padişah; Yok, öyle demeyesin. Biz senden daha nice hizmetler bekleriz... Buyur dular.”

Estergon, bundan sonra 78 yıl daha Osmanlı hakimiyetinde kaldı. İkinci Viyana bozgunundan sonra 1 Ekim 1683 günü düşmana yine vire ile teslim edilerek Osmanlı devletinden ayrıldı.



Ramazan’ın 27. gecesi Kadir Alayı düzenlenirdi. Kadir Alayı, 19. ve 20. yüzyıllarda, Sultan II. Mahmud Hân’ın yaptırdığı Tophâne’deki Nusretiye Câmii ile Yıldız’daki Hamîdiyye Câmii meydanında yapılırdı. Gece, çevresi renkli fenerler ve fânuslarla donatılan câmi meydanı, bir ışık dünyası hâline gelirdi. Hava kararmadan önce, Harem’de bulunan kadınlar ve sultanlar iki atın çektiği arabalara binerler, meydanda kendilerine ayrılan yerlerde dururlardı. Arabalardan inmezlerdi. Arabaların perdeleri inik dururdu.

Her arabaya gümüş tepsilerle iftâriye, yemek, meyve, yaz ise dondurma, kahve... gibi şeyler dağıtılırdı. Harem ile alayın geçeceği meydana kadar olan yol, renkli kandiller ve fenerlerle donatılırdı. Harem arabalarının önlerinde ikişer kavas, gümüş kaplamalı deri fenerleri taşırlardı. Pâdişah câmie girdikten sonra meydanda bulunan askerlere büyük pideler ve şerbetler dağıtılırdı.Terâvih namazı bitinceye kadar, meydanda atılan fişekler, seyredilirdi. Namazdan sonra kadınefendiler ve sultanlar, şehirdeki şenlikleri seyretmek için kısa bir tur yaparlar, sonra saraya dönerlerdi...”Saray halkı, Ramazanda ayrıca Topkapı Sarayı’nda bulunan Hırka-i Saâdet’i de ziyâret ederdi.Ramazanın 15. günü yapılan bu ziyâret sırasında, kadınefendiler, vâlide sultan, sultanlar, usta ve kalfalar en güzel elbiselerini giyerler ve Emânât-i Mukaddese Dâiresi’nde sıraya girerek, bir masanın üzerine çıkarılan bohca içindeki Hırka-i Saâdet’e yüz sürer, salavât okur ve duâ ederlerdi.



İstanbul’un fethinden önceki umumî hücûm için bütün hazırlıklarını tamamlayan Türk ordusu, 28 Mayıs akşam yemeğini müteâkip istirahate geçti. Güneş battıktan bir müddet sonra karanlık, İstanbul’u örttüğünde şehir halkı bir alev kümesinin ortasında kaldığını dehşetle farketti. Dört bir yanı alev alev yanıyordu. Hoca Sâdeddin Efendi bu manzarayı şöyle nakleder: “O gece pâdişah, zaferleri rehber edinen askerlerine kargı ve mızraklar üzerine meşâleler, şem’alar dikip ol yere batasıca kavmin karşısında mumlar yakarlar deyü buyurdu. Böylece meş’aleler gece karanlığında ışık salınca, yalın kılıçların çakıp parlatılmasına girişildi.

Düşmana aman ve gediklerin örtülmesine zaman vermiyeler deyü, pâdişahın fermânı gereğince asker, kalenin önünü yaktıkları ateşlerle aydın ederek hisar duvarını da çerağlarla ışıklandırarak; sanki kırmızı, yeşil çiçekler, gül ve laleler ile çevreyi süsleyip gülşen eylediler. Her yerden tekbir sesleri ile geceyi şenlendirdiler. Şehâdet surları ile günahların görüntülerinden ellerini yudular. Ol gece cihânı aydınlatmak için tutuşturulan ateşlere, yıldızların gönderdikleri ışıklar da eklenince aydınlık o hâle geldi ki, gündüz gibi olan yörede, düşmanın kederlerle kararan gözleri hayretler içinde kalıp, dünya gözüne kara bahtı gibi simsiyah gözüktü.”

Bizans halkı bu ışık ve sesleri dehşet içerisinde izlerken tam gece yarısı olunca “Mum Donanması” bir anda söndü. Bütün ordugâh karanlığa gömüldü. Bu hâl müdâfiler ve Bizans halkı arasında daha büyük bir moral çöküntüsü meydana getirdi. Bundan sonra bir buçuk saat kadar yalnız topların sesi işitildi. Gece yarısından iki saat sonra boru, tabl ve nakkâreler harp havası çalmağa başladılar. Ardından Osmanlı hücum kolları Allah Allah sadâları ile surlara saldırdılar...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter