Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yavuz Sultan Selim Hân Topkapı Sarayı hazînesi görevlilerinden yüz elli kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı îdâmını emretmişti. Zenbilli Ali Efendi, bu kararı duyunca derhal Dîvân-ı hümâyûn’a koştu. Vezîrler ayağa kalkıp saygı ile karşıladılar ve baş köşeye oturttular. Şeyhülislâmın dîvâna gelmesi âdet olmadığından, niçin geldiğini sordular. Pâdişâhla görüşmek istediğini söyledi. Durum pâdişâha arzedildi. Yavuz Sultan Selîm Han, huzûruna girmesine izin verdi. Arz odasına girip selâm verdi. Pâdişâhın hürmet göstermesin den sonra, gösterilen yere oturdu. Sonra pâdişâha; “Fetvâ vazîfesinde (şeyhulislâmlıkda) bulunanların bir işi de, pâdişâhın âhiretini korumak, onları dînen hatâ olan şeylerden sakındırmaktır. Yüz elli kişinin îdâm edilmesine pâdişâh fermanı çıktığını duyduk, öldürülmeleri için, dînen bir sebep tesbit edilmiş değildir. Bunların af buyrulması ricâ olunur.” sözü üzerine kızan pâdişâh; “Bu iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa devlet idâresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazifeniz değildir.” dedi.

Zenbilli Ali Efendi, Pâdişâhın bu sözleri karşısında; “Bu karar âhiretiniz ile ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazifemizdir. Eğer affederseniz ne iyi ne güzeldir. Yoksa âhirette cezâya müstehak olursunuz.” Bu sözler, Pâdişâhın kızgınlığını yatıştırdı. “Affettik” diyerek lütuf gösterip, neşe ile sohbete başladı. Konuşma bittikten sonra, gitmek üzere ayağa kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selîm Hâna; “Âhiretiniz ile ilgili hizmeti yerine getirdim. Mürüvvet ile ilgili bir sözüm daha var.” dedi. Pâdişâh; “Onu da söyle.” deyince; “O sözüm de şudur ki, Pâdişâhın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaş maları, Pâdişâhlığın şânına lâyık mıdır?” dedi. Bunun üzerine Padişâh bunu da kabûl etti. Sultan Selim Hân; “Fakat bunlar vazifelerinde kusur ettikleri için, bunları tâzir edeceğim.” dedi. Zenbilli Ali buna karşı da; “Tâzir (azarlama) pâdişâhın reyine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabûl etmeniz bize yeter.” dedi. Sonra teşekkür ederek pâdişâhın huzûrundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Hân da onu medhederek uğurladı.



Babası Sultan İbrahim’in tahtan indirilmesi üzerine IV. Mehmed Han, 8 Ağustos 1648 Cumartesi günü padişah oldu. Fakat henüz 7 yaşındaydı. Bu yüzden annesi Mahpeyker Valide Kösem Sultan ona yardımcı oluyordu. Padişahın çocuk yaşta olmasını fırsat bilen bazı saray adamları, istedikleri gibi hareket etmeye, bu arada işi zorbalığa kadar götürmeğe başlamışlardı. Bunlardan biri de Boyacı Hasan adıyla meşhur olan bir saray ağasıydı. Yaptığı kanunsuz işlerden dolayı Macaristan’daki Göle kasabasına sürüldü. Fakat burada da rahat durmadı ve halka baskı ve işkence yapmağa başladı. Alınması gereken verginin iki katını topluyor, vermeyenlere de akıl almaz cezalar uyguluyordu.

Bu sıralarda, dirlik sahibi bir subay savaşta şehid olmuş, 10 yaşındaki oğlu Osman da İstanbul’a gelerek, babasının dirliğinin kendisine verilmesi için, Cuma selamlığından saraya dönmekte olan Padişahı yolda bekleyerek ona bir dilekçe vermişti. Kendi yaşında ki bir çocuğun bu hali IV. Mehmed’in hoşuna gitti. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra beraberinde saraya götürüp Hasoda’da bir müddet misafir etti. Böylelikle aralarında bir arkadaşlık kuruldu. Padişah, çocuk yaşta tahta çıktığı için hiç arkadaşı olmamış ve dertleşebilecek, hatta oynayabilecek böyle bir arkadaş bulunca, sanki dünyalar onun olmuştu. Fakat, saray kanunları gereğince bir şehzadenin, âkıl ve bâliğ olucaya kadar, saraydan olmayan birisi ile bu kadar yakın münasebette bulunması yasaktı. Bu yüzden çocuk padişah, hayatında sahip olduğu tek çocukluk arkadaşını memleketine göndermek zorunda kaldı. Gözyaşları içinde arkadaşını uğurlarken, babasından kalan dirliği de vermeyi unutmadı. Memleketi olan Macaristan’daki Göle kasabasına gelen Osman’a, burasını haraca kesen Boyacı Hasan dirliğini vermedi. Bunun üzerine bu çocuk, yollara düşüp tekrar İstanbul'a geldi. O hafta Padişahın Üsküdar Valide Sultan Camiine selamlığa çıkacağını öğrendi ve caminin karşısına geçip yol kenarında beklemeye başladı. Camiden dönen IV. Mehmed, arkadaşı Osman’ı görünce hemen tanıdı ve sevinçle arabayı durdurdu, hemen Osman’ı yanına çağırdı. O da, kendisine ihsan edilen dirliğin Boyacı Hasan tarafından verilmediğini ve gasp edildiğini, ayrıca bu adamın halka byük zulümler yaptığı teferruatıyla anlattı. Bunun üzerine padişah, Sadrazam Derviş Mehmed Paşayı yanına çağırdı ve:-Derhal o adamı buraya getiresin! Diye emir verdi.Sadrazam, Boyacı Hasan’ı İstanbul’a çağırttı. Bir süre sonra Hasan, kalabalık adamlarıyla beraber geldi. Maksadı, kendisine bir zarar vermek isteyen olursa onları da ortadan kaldırmaktı. Tam Sadrazamın konağına girecekleri sırada Padişah fermanı geldi ve saraya çağırıldı. Saray muhafızları Hasan’ı içeri alırlarken, adamlarının etrafını sarmışlar, böylece huzura yalnız girmişti. Tam kapıdan girerken üzerine atılan kementle boğularak öldürüldü. Zulümle topladığı serveti de hazineye alındı. Böylece halk onun şerrinden kurtulmuş oldu. Başıboş kalan adamları da, birer birer cezalandırıldı.Padişahın çocukluk arkadaşına tekrar kavuşması kısa sürdü. Dirliğini alan Osman müsaade siteyerek memleketine döndü.



Sultan II. Abdülhamid Hân’ın, son gününde, hayatında hiç bir sabah terk etmediği banyo ve duşa girmesi hastalığını ağırlaştırmıştı. Son gününü Müşfika Dördüncü Kadı-Efendi şöyle anlatıyor: “O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim Fakat baktım ki sırtı durmadan terliyor. " Aman Efendiciğim, çok terliyorsunuz," dedim. "Kadın-Efendi, bu, ecel teridir," cevabını verdi.Elbisesini giydi. Kahvesini verdik. Hamamdan sonra kahve içmek itiyâdında idi. Yarım bardak sütlü maden suyu da içti.Oturduğu yerde iki rek’at namaz kıldı. Bundan sonra ağırlaşmaya başladı.”Abdülhamid Hân hazretleri, 1 Kasım 1912’den vefât günü olan 10 Şubat’a kadar 5 yıl, 3 ay, 9 gün Beylerbeyi sarayında kalmıştır. Burada en küçük oğlu Şehzâde Mehmed Âbid Efendi ve en sevgili zevcesi Müşfika 4. Kadın-efendi ile yaşamıştır. Tahttan indirildikten 8 yıl, 9 ay, 13 gün sonra 75 yaşını 4 ay, 19 gün geçe burada dâr-ı bekâya irtihâl etmişlerdir.S. Abdülhamid Hân’ın vefât yılı, aynı zamanda, Birinci Dünya Savaşı fâciasının da son yılıdır.



Düyûn-u Umûmiye Başkâtibi Hasan Şevki Efendi o akşam, dairesindeki işlerini geç saatte ancak bitirebilmiş, neyse ki Yakacık’taki yazlığına gitmek için en son trene yetişebilmişti. Kartal istasyonuna geldiğin de etrafta kimsecikler kalmamıştı. Yatsı ezanları okunuyordu. Yakacık’a gitmek için bu saatte nereden fayton bulacaktı? Yaya gitmek en az iki saat sürerdi. Biraz ilerde zaptiye karakolu vardı. Oraya gidip vaziyeti anlattı. Hemen etraftaki kahvehane leri araştırdılar ve biraz sonra, bir ayağı topal, genç bir arabacı geldi. Hasan Şevki Efendi hemen faytona atladı ve Yakacık’a doğru yola çıktılar. Adam, gecenin bu vaktinde önüne çıkan zoraki işten pek memnun olmamışa benziyordu. Hırsını atlardan alırcasına insafsızca kamçılıyordu. Derken bir yokuşun başında atlar durdu. Daha yarım saatlik yol vardı. Şevki Efendi arabacıya yaklaştı ve:-Bırak dinlensinler, sonra hiç yürümezler... diye bağırdı.

Arabacı, bu zoraki müşterinin kendisine böyle bağırmasına gayet sert karşılık verdi. Arkasına dönüp yüksek bir sesle:-Beyefendi, ömrümde şu yaptığım gece seferi gibi hiçbir şey bana bu kadar zahmetli ve ağır gelmedi. Beş sene askerlik ettim beyefendi... Hem de ne askerlik!.. Balkan harbinde Lüleburgaz bozgunu... Çatalca müdafaaları...Sonra Kafkasya seferi... Nihayet Çanakkale... Lüleburgaz bozgunu kıyamet gibi bir şeydi. Sanıyorduk ki, artık bu dünyanın sonudur. Günlerce aç, susuz, gah tepelere tırmanarak, gah bayırlardan yuvarlanarak, yol kaybolmuş, akıl baştan gitmiş, gözler dönmüş, nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin...böyle bir halde...İstanbul’a nasıl geldik, hatırlarsınız. O zaman, sizin gibi bey efendiler bize hakaret ve nefretle bakıyorlardı. Fakat çok geçmeden, karnımız yarı doyup yarı doymadan, aklımız tamamiyle başımıza gelmeden İstanbul üzerine yağan güllere doğru koştuk. Aydınlık olsa da size kollarımı ve göğsümü göstersem, ne delik deşik, şaşar kalırsınız.Bu vaziyette cephedeyken, son seferberlik çıktı. Bizi Çanakkale’ye sevkettiler. Ah Çanakkale...Gözüm Çanakkale’de. Siz orasını, aylarca siper içinde kurşun, gülle, bomba sesi dinlemiş kimselere sorun. Ne yazık ki düşman kaçarken ben bulunamadım. Çünkü birgün siperimize düşen bir top mermisi bacağımı parçaladı. Beni önce hastane çadırına, sonra da cephe gerisine aldılar. Aylarca hastanede yattıktan sonra terhis ettiler. Şimdi harp devam ediyor. Ayağım sağlam olsa hemen cepheye giderim.” Dedi.Bu bacağı sakat arabacının sesinde haşmet ve mehabet vardı. O söyledikçe Şevki Efendi küçülüyor ve bir toz zerresi gibi titriyordu. Anlattıkça yükseliyor, genişliyor, bütün geceyi istila ediyordu. Hayatı İstanbul’da, Düyûn-u Umûmiye Kâtibi olarak geçmiş olan Hasan Şevki Efendi, bu geceden sonra düşündü ki;“Memleketin her tarafı böyle kahramanlarla doludur. Yarın büsbütün dolacaktır. Birsine iş verirken korkacağız ki, o kahramanlardan biri olmasın. Birisini azarlarken düşüneceğiz ki, belki Çanakkale harbinde döğüştü. Bir sandalcının başına yumruğumuzu indirirken birden hatırımıza gelecek ki, belki Yemen’de yaralandı. Bu vatan müdafaası için canını hiçe sayan milyonlarca kahraman, harpten sonra sade birer vatandaş olarak aramızda dolaşacak. İşte bunun için, her karşılaştığımız vatandaşa hürmet gösterelim”



Sultan Abdülmecîd Hân, Selânik'e giderken fırtına sebebi ile gemi Limni'ye sığınmak zorunda kaldığı zaman, uzaktan gördüğü türbenin kime âid olduğunu sordu. Yanındakilerden birisi türbenin Niyâzî-i Mısrî'ye âid olduğunu söyledi ve onun başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Sultan Abdülmecîd, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek için türbeye gitti. Türbede, Niyâzî-i Mısrî'nin rûhâniyetine hitâben; "Ey Niyâzî-iMısrî, kıymetini takdir edemeyen kimselere bedduâ eylemişsin. Sonra gelen bizlerin bunda bir kabahati yok. Bizlere, feyzli nazarının geldiği âşikâr olmadıkça, türbenden dışarı çıkmam" diye yalvardı ve Kur'ân-ı kerîm okuyarak rûhuna hediye eyledi.SultanAbdülmecîd Hân, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin feyz dolu nazarlarına kavuşunca dışarı çıktı ve türbenin tâmir edilmesi için emir verdi.



Çanakkale Savaşına yedek subay olarak katılan Nejad Süreyya beyin bir arkadaşına cepheden yazdığı mektup:“Neden saklayayım? Doğrusu askerlik hayatımın ilk aylarında epeyce zahmet çek tim. Hele ilk haftalarda öyle sandım ki, harbe girmeden evvel öleceğim. Çünkü, hatır ve hayalimde askerlik nedir, zabit olmak, harbe girmek nasıl bir şeydir? Nasıl silah atılır? Bir gülleye, bir kurşun yağmuruna nasıl karşı durulur? Bütün bunlara dair hatır ve hayalimde bir şey yok iken, sarışın, kibar, nazlı İstanbul çocuğu, günün birinde pek farkına varmayarak asker oluvermişim.Cepheye göndermeden evvel sıkı bir talimden geçtik. Sabahleyin şafakla beraber kalkmalar, kızgın güneş altında, toz toprak içinde saatlerce mesafeler kat etmeler, bayırlar tırmanmalar, yokuş aşağı yuvarlanırcasına koşmalar, taşlık, gübrelik veya çamur demenden yüzükoyun yere uzanmalar, silah elde sabahtan akşama kadar bin türlü yoru cu hareketler, daha şimdi hatırıma gelmeyen bir sürü müzic vazifeler.

Ben ki, o zamana gelinceye kadar Tünel ile Tokatlıyan arasında iki defa inip çık mak mecburiyetinde kalsam, çarpıntıdan ve terden harap olur, yirmi dört saat kendimi kat’i bir istirahate mecbur hissederdim. Eve belki akşam hava karardıktan sonra gitmek mecburiyetinde kalabilirim de dışarıda rutubete maruz kalırım diye, Haziran ortasına kadar kolumda pardesüsüz sokağa çıkmazdım. Erenköy istasyonu ile bizim köşkün arası on, on beş dakikalık mesafedir, arasıra araba bulamayıp bu mesafeyi yürüyecek olsam, kendimi dünyanın en bedbaht ve biçare adamı vehmederdim. Uykularım günde on saat ten az değildi.İşte bu toz pembe hayatın içinden çıkarılıp, birdenbire askerliğin sert, merhamet siz yüzünü görünce, başına topuz yemiş bir adam gibi feci bir sersemlik içinde kaldım. Uzun müddet askerliğimden evvelki benliğimin acı matemini tuttum. Sanki o başkasıydı, bana çok yakın birsiydi ve öldü. Hakikaten de öyle oldu. İstanbul sosyetesinin buluşma mekanı Circle D’Orient’da Fransız arkadaşıyla sabahlara kadar nükteli sohbetlere dalan o genç öldü. Fakat ne iyi etti de öldü, ne iyi oldu da “o” artık “ben” değil.Umumiyetle askerli aleyhinde bulunan kimseler iddia ederler ki, bir fert, askerlik hayatına girdiği andan itibaren insani şahsiyetini kaybediyor ve adeta bir makine halini alıyor. Hayır, bu doğru değil. İnsan şahsiyetini değil, ferdiyetini kaybediyor. Ordu bir umman, fert onun içinde bir zerre gibi kayboluyor ve bu kayboluşta anlatılamaz bir ulviyet, bir tecerrüd, bir feda-yı nefs, eğer tabir caiz ise fena fil-ceyş var. Harbe nasıl girdim? Nasıl döğüştüm? Bunu bana sormayınız. Benliğime, irademe hakim olan o esrarengiz varlık bilir. Gelibolu yarımadasına vasıl oluş, siperde ilk gece, semanın ötesinde berisinde kapanıp açılan ateşler, ilk tarrakalar, bana bir rüyanın müphem hatıraları gibi geliyor.Muvasalatımızın ilk haftasıydı. Yüzbaşımızdan bir gece baskını için emir almıştık. İşte efendim, ben ne olduysam, o gece baskınında oldum. Gece karanlıktı. Bundan bil-istifade siperlerden çıktık. Ta uzakta bir harp gemisinin projektörleri semaya doğru uzanı yordu. Biz, bu kuvvetli ışıkta görünmemek için gah emekleyerek, gah sürünerek sessizce ilerliyoruz. Üzerine düşeceğimiz düşman siperine beş-on adım kaldı. Birden bir avaze yükseldi; “Allah...Allah...Allah!...” Ve bizimkiler düşman siperlerine daldılar. Birçok ses, boğuk sayhalar, demir ve çelik şakırtılarıyla birbirine karışıyor. Hangi lisana ait olduğu kestirilemeyen vahşi nidalar ve bunların hepsini bastıran “Allah...Allah..Allah!..” sesleri. İşte o anda onunla yüzyüze, göğüs göğüse karşılaştık. Kim ile mi? Bir Fransız çavuşu elbisi içindeki arkadaşımla. Hani o zerafetine hayran kaldığım, Circle D’Orient’de sabahlara kadar sohbet ettiğim arkadaşım...Ta kendisi...Ta kendisi... O da beni tanıdı zannederim ki, ikimiz birden bir hayret nidası koyuverdik. Fakat o da ne! Onun elinde benim göğsüme uzanan bir süngü, benim elimde onun başına çevrilmiş bir tabanca. Bir an içinde onun süngüsü göğsüme dayandı. İşte o zaman tabancam üst üste üç defa onun başına boşaldı: tak...tak...tak... Genç Fransız çavuşu gık bile diyemeden sırt üstü yuvarlandı. İşte efendim bu yuvarlanış bende mühim bir şeyin, yeni bir alemin doğuşu oldu. Artık bende vatan sevgisi herşeyin üstüne çıktı. Milletim, bana herkesten daha sevimli gelmeye başladı. Öyle düşünüyorum ki, asker olup harbe gitmeseydim, asıl benliğimi ömrümün sonuna kadar tanıyamayacaktım.”



İlmiye sınıfından Şemseddin Efendi o akşamüzeri köşe penceresinin önünde oturmuş iftar saatinin gelmesini bekliyordu. Birden Rumeli Kazaskeri’nin at üzerinde ve çevresinde adamları olduğu halde sokak başında belirdiğini gördü. Allah Allah, bu civarda kimin konağına gidiyordu bunlar?Şemseddin Efendi pencereye yapışmış ve gözlerini daha da açmış bakarken, şaşkınlı ğı iyice arttı. Çünkü, kafile onun evinin önünde durdu ve kapı tokmağı vurulmaya başladı. Apar topar fırlayan ve önce hareme dalan efendi, “Aman hanım! Rumeli Kazaskeri teşrif buyurdular. Ona göre sofrayı hazırlat!” dedikten sonra merdiven başında gelenleri karşıladı. Ama o da ne! Daha misafirler yerine oturmamıştı ki, Anadolu Kazaskerinin maiyeti ile birlikte çıkageldiği haber verilmez mi?

Şemseddin Efendi tekrar hareme koşmak için seğirtirken, Eski Rumeli Kazaskeri, onun ardından üçer beşer ilmiye ricali sökün etti. her seferinde “Şunlar da geldi ha! Bunlar da geldi ha!” ihtarlarından bunalan anımı isyan etti:“Ben bu sıkışıklıkta bu kadar adamı neyle, nasıl doyurayım? Bana ne, umduklarını değil, bulduklarını yerler!” dedi. Üstelik de akın devam etmekteydi. Şimdi de Şeyhülislam Hazretleri, öncekilerden daha kalabalık bir maiyetle kapıdan girmekteydi.Varın Şemseddin Efendinin halini gözünüzün önüne getirin. Nefes nefese, kan-ter içinde kalmış. Daha kötüsü, bu kadar misafiri ağırlamak mümkün olmadığı gibi, tepesinden aşağı kaynar sular dökülüp duruyor. Tıklım tıklım dolan evde, değil yemek yiyecek, otura cak yer bile kalmamış. Ve iftara birkaç dakika kala son misafir arz-ı endam ediyor: suratında gülümseme, tavırlarında meramına erişmiş bir kimsenin rahatlığı farkedilen Veliefendizade...Şemseddin Efendi onu görür görmez, başını duvarlara vurmaktan zor alıkoydu kendisini. Ama bütün gücüyle direnmesine rağmen gözyaşlarının akmasına mani olamadı. Demek böyle bir oyun oynanacaktı ha... Nitekim ilk iftar topu atılır atılmaz, Veliefendizade nin iki adamı topluluğa seslendi:“Buyurun efendiler gidelim!..”dışarı çıktıklarında, hemen bitişikteki konağın kapısı işaret ediliyor, orada bekleyen birkaç adam da gelenleri “Hoş geldiniz, safalar getirdiniz” sözleriyle içeri buyur ediyorlardı. Konağın odalarına ve sofalarına mükellef sofralar kurulmuş, göz kamaştıracak zenginlikte iftariyelikler hazırlanmıştı. Yatsı vaktine kadar bir sürü hizmetkar mekik dokuyarak çeşit çeşit enfes yemekleri taşıdılar. Sözün kısası, anlata anlata bitirilemeyecek bir iftar sofrasıydı bu. Peki nasıl hazırlanmıştı bu oyun? Yakın dostu ve komşusu Veliefendizade, o akşam misafirleri için iftar hazırlıklarını, günlerce önceden yaptı. Fakat, Şemseddin Efendinin ağzından ilmiye sınıfının bütün ileri gelenlerine davetiyeler yazdırdı ve fakirhanesindeki iftar sofrasını şereflendirmeleri ricasında bulundu. Şeyhülislama bizzat kendisi giderek, “Şemseddin Efendinin, huzurlarına çıkmaktan teeddüp ettiği” bu sebeple kendisinin aracı olduğu gerekçesini uydurarak... Bir ara Kazaskerlik makamında da bulunan Şemseddin Efendinin bu korkunç oyunu unutmadığı, affetmediği ve “O delinin kahrını çok çektim, hepsi helal olsun. Ama bana o akşam çektirdiği azaptan dolayı hakkımı asla helal etmeyeceğim” dediği rivayet olunur.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter