Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih, hocası Molla Gürani Hazretlerini çok severdi. Onu bir şekilde mükafatlandırmak istiyordu. Bir gün ona:

“Hocam, çoktandır düşündüğüm bir şeyi size açayım. Ben sizi Vezir ve Sadrazam yapmak istiyorum, ne dersiniz?” dedi. Genç padişah, hocasının bu teklif karşısında minnet ve şükranla dolacağını ve bunu memnuniyetle kabul edeceğini tahmin ediyordu. Fakat Molla Gürani:“Hayır, münasip değildir. Bir kere, ben iyi veya kötü bir ilim adamıyım. Ama siyasette muvaffak olup olamayacağım belli değildir. Hırs yüzünden, yapamayacağım bir işe kalkışırsam devlete zarar veririm. Lakin daha mühim sebep de şudur; emriniz altında bu kadar kıymetli devlet adamları vardır. Onların hepsi, bir gün çalışmalarının mükafatlarını görme emelindedirler. Onlar siyaset basamaklarını tecrübeyle aşıp birer birer yükselirlerken benim gibi dışarıdan biri bu mevkiye gelirse, şevk ve cesaretleri kırılır. En iyisi, ben kendi işimi yapayım, siz de o makama onlar arasından ehil olan birisini getiririniz.


{mosimage}Yemen fatihi Koca Sinan Paşa, üçüncü defa sadrazam olmuştu. Ömrü harp meydan ların da geçmiş olan bu ihtiyar vezir,

-Yâ Rabbi! Bana bir zafer daha kazandırmadan canımı alma!

Diye dua ediyordu. Yaşı doksana varmış olmasına rağmen hâlâ dinç ve azimli idi. Bu günlerde Bosna valisi Hasan Paşa’nın, Avusturya sınırına yaptığı bir akında kendisi ile birlikte birçok akıncı şehid düşmüştü. Avusturya imparatoru 2. Rudolf, şeir meydanlarına Türk çanı koydurmuş, sabah, öğle ve akşam saatlerinde çaldırarak halkı kiliselere dolduruyor ve Türk akıncılarının şerlerinden koruması için dua etmelerini emrediyordu.

Hasan Paşa’nın şehadetini duyan Sinan Paşa artık eli kolu bağlı duramazdı. Toplanan Divan-ı Hümayunda, herkes savaş aleyhdarı iken, Sinan Paşa’nın ısrarı ile fikirlerini değiştir mek zorunda kalmışlardı. Veziriazam:

-Devletin namusu nerede kaldı? Koskoca bir vezir şehid edilir, serhadlerdeki sancaklar yağma edilir, halka işkence yapılır, bu ne iştir? Billah küffarın hakkından gelmek gerektir.

Diye herkesi savaşa teşvik ediyordu.

Nihayet 1593 yılında Avusturya üzerine sefer açılmasına karar verildi. Bu sefere Veziriazam Koca Sinan Paşa kumanda edecekti. Fakat savaş yıllarca devam ettiği halde bir neticeye ulaşılamadı. Nihayet Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, eğer Padişahın da sefere çıkıp yeniçerilerin başına geçerse zaferin kazanılacağını söyledi. Bu arada, bütün ömrü, kazandığı zaferlerle süslenmiş olan veziriazam Sinan Paşa, bir zafer kazanmadan 1596’da vefat etti. Yerine İbrahim Paşa veziriazamlığa getirildi. Bu da padişahın sefere çıkması için gayret ediyordu. Nihayet 1596 yılı 21 Haziranında Padişah 3. Mehmet, azametli bir ordunun başında sefere çıktı. 2 hafta içinde Macaristan topraklarına girdiler. İlk olarak, daha önce Osmanlı topraklarında iken Avusturyalılar tarafından zaptedilen Eğri kalesi alındı. Fakat büyük bir Avusturya ordusunun buraya doğru ilerlemekte olduğu haberi geldi. Bunun üzerine kalenin kuzeyindeki ovada harp düzenine girildi. Nihayet iki ordu 26 Ekim 1596’da karşı karşıya geldi. Avusturyalılar, daha önceki savaşlardan epeyce tecrübe kazanmışlar, kesin zaferin ancak, padişahın otağına saldırmak ve onu öldürmek veya esir almakla sağlanabileceğine inanmışlardı. Bu yüzden bütün Avusturya ordusu, Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatlarına değil, yalnızca merkezdeki kuvvetlerine saldırdı. Şiddetli bir muharebe başladı. Ağır kayıplar vermelerine rağmen merkez kuvvetlerimizi dağıtmayı başardılar. Padişahın durumu şu anda tehlikede idi. Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, telaşa kapılan padişahı teskin etmek için:

-Nusret sabır iledir sultanım. İnşaallah zafer bize müyesser olacaktır, diyordu.

Bu sırada düşman birlikleri, padişahın muhafızlarını da bertaraf etmiş, çadırın yakınına kadar gelmişlerdi. Yavuz Sultan Selim Han’ın nedimi Hasan Can’ın oğlu olan Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, padişaha hissettirmeden, bütün aşçılar, sakalar, hademeler ve ne kadar hizmetkarlar varsa topladı ve onlara durumun ciddiyetini anlattı Hepsi de mutfaktaki kepçe, satır, bıçak, şiş gibi ne varsa silah olarak ellerine aldılar ve çadırın önüne kadar gelmiş olan düşman askerine saldırdılar. Sadettin Efendi bunları, tekbirler getirerek, naralar atarak teşvik ediyor, kendisi de elinde bir satırla eh önde savaşıyordu. Bu öyle bir savaştı ki, şimdiye kadar tarihte bir benzeri görülmemişti. Bir aşçıbaşı çorba kepçesini bir Macar generalin kafasında kırarken, bir hademe, kuzu çevirmek için yapılmış bir şişle, tepeden tırnağa kadar silahlı bir Avusturyalı nefere saldırıyordu. Düşman, bu şecaat ve kahramanlık karşısında neye uğradığını anlayamadı ve bir anda durakladı.

Bu sırada Sadettin Efendi, öncü kuvvetleri kumandanı Cağaloğlu Sinan Paşa’yı buldu ve:

-Ne durursuz? Savlet eyleyecek zaman bu zamandır. Padişahımız ziyadesiyle ikdam bekler. İbraz-ı şecaat edecek dem, bu demdir.

Dedi. Cağaloğlu, emrindeki bütün kuvvetlerle taarruza geçerek düşmanın sol kanadını parçaladıktan sonra, hemen merkeze saldırdı ve otağ-ı hümayunu ele geçirmek isteyen düşman kuvvetlerini darmadağın etti. Böylece, Osmanlı Padişahını, çok kötü neticeler verebilecek bir akıbetten kurtardı. Bu haberin asker arasında duyulması ile moraller birden yükseldi ve son bir hücuma geçen sipahiler, Avusturya ordusunu büyük bir mağlubiyete uğrattılar. Fakat bu zaferin asıl kahramanları, Hoca Sadettin Efendi ve onun teşviki ile padişahı korumak için canlarını ortaya koyarak, sayıları kendilerinden kat kat daha fazla, tepeden tırnağa silahlı düşman askerine, kepçe, bıçak ve şişlerle saldıran aşçı ve hizmetkarlardı.



Yıldırım Bayezid zamanında alına Selanik, Ankara savaşı sırasında Venedikliler tarafından bir hile ile ele geçirilmişti. Sultan II. Murad, padişah olduğunda, önce pürüzlü işleri halletmekle uğraştığından bu meseleye eğilememişti. Nihayet Rumeli işlerine ağırlık verme imkanını buldu ve 1426 senesinde Ayasluğ’a geldi. Burada Midilli, Sakız ve Rodos şövalye leriyle, daha önceden devam eden anlaşmaları yeniledi. Buraya gelen Venedik elçilerini ise kabul etmeyerek geri çevirdi. Daha sonra Edirne’ye dönen padişaha Venedikliler yeni ibr elçi heyeti göndererek anlaşma yapmak istediler. Bunun üzerine Sultan II. Murad onlara şu karşılığı verdi:

“Selanik babamdan kalma mülkümdür. Büyük babam Bayezid, pazusunun kuvvetiyle Rumlardan almıştır. Siz ise İtalya’dan gelmiş Latinlersiniz. Buralara sokulmanızın sebebi nedir? Ya arzunuzla oradan çekilirsiniz, yoksa hemen geliyorum!”Bunun üzerine Venedikliler Selanik kalesini hemen boşaltarak Osmanlı askerine teslim ettiler.


Bir gün cihân pâdişâhı Sultan Mehmed bin Sultan İbrâhim Hanın çuhadarlarından Kara Mehmed isminde birinin dizlerine sızı inip, kötürüm oldu. Pâdişâh, hekim başısı Sâlim Efendiye;

"Şu çuhadarımız iyi olmalıdır." diye tenbih etti. Sâlim Efendi bu ferman üzerine çuhadar efendi ye çeşitli ilaçlar tatbik etti ise de fayda vermedi. Saray hekimleri ve şehirdeki diğer tabibler ona faydalı ilaç bulamadılar. Pâdişâh bir gün çuhadarının yattığı odayı teşrif ettiler, hâlini sordular ve;

"Mehmed nicesin, iyi olabilecek misin?" dedi. Çuhadar da;

"Pâdişâhım, bana verdikleri hiçbir ilaç fayda vermedi. Çâre olarak sâlih bir kimsenin şifâlı duâsına muhtâcım." dedi. Pâdişâh;

"Şimdi böyle şifâlı nefes sâhibi ve ağzı duâlı kimdir?" dedi. O da;

"Pâdişâhım, Üsküdar'da Vâlide Atik Câmiinde Şeyh Karabaş Ali Efendi mâlumunuzdur." dedi.

Pâdişâh hemen hatırladı. Zîrâ onun vâzlarını dinlemişti. Hemen Haseki Ağaya emretti ve;

"Hemen Üsküdar'a var. Şeyh Karabaş Ali Efendiye selâm ve hürmetlerimi arzet. Eğer kendileri gelirler ise teşrif edip çuhadarımıza duâ etsinler. Yok, gelemeyip halîfesini, vekîlini gönderirler se, onu saygı ve hürmetle getiriniz." dedi. Haseki Ağa derhal Üsküdar'a geçti. Şeyh Karabaş Ali Efendinin huzûruna çıktı. Pâdişâhın ricâsını bildirdi. Şeyh hazretleri, Hasan Efendiyi çağırttı, ona;

"Hasan Efendi! Var şu hastayı bir gör ve ona duâ okuyuver." buyurdu. Hasan Efendi;

"Peki efendim!" deyip Haseki Ağa ile birlikte saraya geldiler. Hasan Efendi, çuhadarın odasına girdi. Hasta Kara Mehmed Ağa, Hasan Efendiyi gördüğü an ağlamaya başladı.

"Efendim sizlere hürmet için ayağa kalkamadım. Af buyurun." dedi. Hasan Efendi ona teselli verip;

"Sakın üzülme, gam çekme. İyi olursun. Hemen ayaklarını önüme uzat!" dedi. O da bu yakınlıkla söyleneni yaptı. Hasan Efendi okuyup duâ etti ve Fâtiha dediler. Bir mikdâr daha teselli verip;

"İnşâallah bir daha gelmemize hâcet kalmaz."
buyurdu ve oradan ayrıldı. Hasan Efendi odanın kapısından çıktığında hemen hasta ayağa kalkıp gezinmeye başladı. Birkaç gün sonra da pâdişâhın huzûrunda yürür oldu. Bunun üzerine Pâdişâh Sultan Dördüncü Mehmed Han çok sevindi.

"Varın haber verin. Şeyh Hasan Efendi, sarayda vâz eylesin."
dedi. Haber iletildikte Hasan Efendi;

"Hocamdan izin almadıkça imkânı yok. Saraya bile onun izniyle gelmişiz." dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, Karabaş Ali Efendiden izin isteyince, o da, vâz etmesine izin verdi.

Hasan Efendi iki sene sarayda vâz etti. Sarayda kim varsa, Enderûn ağaları dâhil hepsi Hasan Efendinin talebesi oldular. Sonraları bunların da birçok talebe ve vekilleri oldu.

Hasan Efendi, hocası Ali Efendi hazretlerinden 1664 senesi icâzet, diploma alıp vekîli oldu. Hocası ona;

"Sen İstanbul yakasına var. Her nerede dilersen orada ikâmet et. Allahü teâlânın kullarını irşâd eyle!" buyurdu. Ona duâlar etti.

Hasan Efendi hocasının bu emri üzerine İstanbul Yakasına geçip Ayasofya yakınındaki Acemağa Câmiine geldi. Oraya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı. Çok talebesi oldu. Lâkin kimseye vekillik, icâzet vermezdi. Etraftan;

"Şeyh Hasan Efendinin âşık talebeleri olduğu halde onlara niçin icâzet vermiyor." dediler. Herkes bu hâle şaşar, taaccüp ederdi.

Bir gün Şeyh Karabaş Ali Efendi hazretlerine;

"Efendim! Ünsî Hasan Efendi bir türlü talebelerine icâzet verip vekil yapmıyor. Halbuki buna hak kazanmış çok talebesi var. Eğer siz bir haber gönderirseniz icazet verir, vekil yapar." dediler. O zaman Karabaş Ali Efendi yanında ki asâdâr Osman Efendiye;

"İstanbul'a var. Hasan Efendiye selâm söyle ve;

"Yavru çıkarsın. Yavru çıkarsın de!"
buyurdu. Osman Efendi İstanbul'a gelip Hasan Efendiyi buldu ve Karabaş Ali Efendinin selâmını söyledi. Sonra;

"Yavru çıkarsın. Yavru çıkarsın." dediler." dedi. Hocası nın selâmını alan Hasan Efendi;

“Gezenler gibi mi? Gezenler gibi mi?" diye karşılık verdi. O zaman Osman Efendi vedâ edip Üsküdar'a geçti. Karabaş Ali Efendiye onun bu sözlerini söyledi. Karabaş Ali Efendi hazretleri bunun üzerine tekrar duâ edip;

"Ünsî Hasan Efendi, bütün icâzetli talebelerimin en üstünüdür ve hepiniz ona muhtaçsınız." buyurdu.

Şeyh Karabaş Ali Efendi 1685 senesinde deniz yoluyla hacca gitmek için hazırlıklarını yaptığında bütün talebelerini topladı ve;

"Bizler hac etmeye niyetlendik. Sizler burada kalıyorsunuz. Olur ki bir daha görüşmeyiz. Bâzılarınızın bir mürşide, yol göstericiye ihtiyâcı vardır. Hepinizi Ünsî Hasan Efendiye havâle ettim. Danışacağınız bir şey olursa, Hasan Efendiye danışın. Biz yerimize onu bıraktık." buyurup duâ ettiler ve yola çıktılar. Bundan sonra bütün talebeler Hasan Efendiye tâbi oldular.

Ünsî Hasan Efendi, Acemağa Câmiinde senelerce hak yolun bilgilerini anlattı. Orada riyâzetle, nefsin isteklerini yapmamakla ve mücâhede ile, nefse zor gelen şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Çok az yer, bâzan günlerce ağzına bir şey koymazdı. Halbuki ahbapları ve çok zengin talebeleri vardı. Hiç birinden bir şey istemezdi. Bir ara namazı ayakta kılamaz hâle gelmişlerdi. O zaman raftaki kuru birkaç lokma ekmek parçasını yiyerek açlığını giderdiler ve ibâdetine devâm ettiler.



Osmanlı Devletinin yaşadığı en büyük felaketlerden biri de 1828-29 Rus savaşıdır. Fakat bu savaşta Silistre kalesi, destanlaşan bir müdafaa yaparak Rus ordularını burada durdurdu. Kırk bin kişilik bir Rus ordusu, 26 Nisan günü, o zaman Osmanlı toprağı olan Boğdan, (Doğu Romanya) topraklarına girdiler. Kısa zamanda Bütün Romanya’yı ele geçiren Ruslar, 28 Temmuz’da, Tuna kıyısındaki Silistre kalesini kuşattılar. Kaleyi savunan çok az sayıdaki Nizam-ı Cedid askeri, üst üste yaptığı baskınlarla Rus ordusu na büyük zayiat verdiriyordu. Düşmanın açtığı yoğun top ateşiyle surlar delik deşik oluyor, fakat buralara mevzilenen askerlerimiz, top atışları kesilince karşı hücuma geçiyor, koca Rus tümenlerine saldıran ufacık taburlar, tarihe geçecek destanlar yazıyorlardı. Nihayet 40.000 kişilik koca Rus ordusu, herbiri aslan kesilmiş ve şehid olmak arzusu ile düşmana saldıran neferlerin savaştığı birkaç alaydan ibaret Osmanlı birliklerine fazla iç dayanamadı ve Kasım’da kuşatmayı kaldırarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Rus Çarı Nikola, kendi ordusunun bu başarısızlığı karşısında hırsından deliye döndü. Mareşal Diyebiç kumandasında yeni bir orduyu Silistre üzerine gönderdi. 18 Mayıs 1829’da kale önlerine gelen Rusların mevcudu, 50.000 asker ve 152 ağır toptan başka, Tuna nehri üzerinde 52 adet savaş gemisi idi. Silistre kalesine ise, daha önce burada bulunan askere takviye olarak yeni birlikler gönderilmiş ve mevcut kuvvetlerin sayısı 8.000’e ulaştı. Hemen mevzilere giren Rus topçusu, kaleyi aralıksız dövüyordu. Surlar neredeyse tamamen yıkılmıştı. Bu küçük Rumeli kasabası harabeye döndü. Kuşatma uzadıkça, yiyecek bir lokma ekmek bulmak zorlaşıyordu. Kale kumandanı Mehmet Paşa, her akşam hava karardıktan sonra bir kısım birliklerle düşman üzerine baskınlar yapıyor ve büyük zayiat verdiriyordu. Mareşal Diyebiç, artık kalenin düşmesinin an meselesi olduğuna inanıyordu. Bu yüzden ordusunun kumandasını General Karasovski’ye bırakarak geri döndü.Halk muhasaradan bıkmış, asker yorulmuş, topçu malzemesi kalmamıştı. İstihkamlar birer taş ve toprak yığını haline gelmişti. Çoğu Bulgar olan Silistre halkı, aralarında temsilciler seçerek Mehmet Paşa’ya müracaat ederek teslim olunmasını istediler. Paşa:-Merak etmeyin, sizin kılınıza halel gelmeyecektir. Bize gelince, dedelerimiz burasını kan dökerek almışlardı. Biz de bu ecdad yadigarını kan dökmeden vermeye ceğiz. Alın yazısını Cenab-ı Kâdir-i Mutlak’dan başka kim değiştirebilir?General Karasovski, Osmanlı birliklerinin diğer cephelerde mağlup olduklarını, kalenin de derhal teslim edilmesini isteyen bir mektup gönderdi. Fakat Mehmet Paşa buna inanmak istemedi. Şumnu’da bulunan Başkumandanlık karargahına, biri beyaz biri siyah iki güvercin uçurdu ve bunlara iliştirdiği mektuplarla da, başkumandanlık tan, mağlubiyet haberinin doğru olup olmadığını, eğer doğru ise siyah, değilse beyaz güvercinin Silistre’ye tekrar uçurulmasını istedi. Fakat akşama doğru maalesef siyah güvercin geri geldi ve ayağına iliştirilen mektupta başkumandan:“Talih-i harp bize gülmedi. Silistre’yi evvela Allah’a, sonra sana emanet ediyorum” diyordu.Osmanlı Devleti bu harbi kaybetmişti. Herkes o akşam kalenin teslim edileceği ni zannediyordu. Müslüman ahali, eğer müsaade edilirse çekilip gitmek üzere eşyaları nı toplamağa başladı. Bulgar ahali ise Rusları karşılamak üzere hazırlıklara başladılar. Silistre kaymakamı Ahmet Bey şehrin ileri gelenlerini çağırarak vaziyeti anlattı:-Biz namus-u askerîmize Allah’a şükür leke sürdürmedik. Elimizdeki imkanların hepsini kullandık. Bugün artık her şey bitmiştir. Teslim olmaktan başka çare kalmamıştır. Eğer arkadaşlarımız kabul ederlerse düşmandan teslim şartlarını soralım.Toplantıdakileri bazıları susuyorlar ve tarihi sorumluluğa katılmaktan çekiniyorlardı. Söz sırası Sert Mehmet Paşa’ya geldi:-Bu kale hiç kimsenin malı değildir. Devlet bizi buranın müdafaasına memur etti. Allah’tan ümidimizi kesmeyelim. Binlerce şehidin kanıyla sulanmış bu kaleyi teslim edenler arasında ben yer alamam. Canın hiç kıymeti yoktur. Yarın hepimiz öleceğiz. Ama ben şehid olarak ölmek isterim, esir olarak değil. Çocuklarım var, her bir serhadlerin bilmem hangi köşesinde döğüşüyorlar. Ben Allah’tan korkarım.Bunun üzerine odadakiler arasında mırıldanmalar oldu. Mehmet Paşa’ya:-İyi söylüyorsun ama ne ile cenk edeceğiz? Ne mermimiz kaldı, ne barutumuz.-Dedelerimizin elinde şeref kazanan kılıcın hakkını neden vermeyelim? Neden göğüs göğüse vuruşmayalım? Neden baş alıp baş vermeyelim? Neden rütbe-i şehadeti ihraz edip evlatlarımıza şanlı bir miras bırakmayalım?Mehmet Paşa’nın bu sözleri üzerine herkesin gözleri doldu. Hemen hücum hazırlıklarına başlandı. Paşa, askerin maneviyatını yükseltmek için kısa bir hitabede bulundu:-Gazi kardeşlerim, aslan sütü emmiş evlatlarım! Bu akşam topa karşı tüfekle, bombaya karşı süngüyle hücum edeceğiz. Kırk yıldır cenk meydanlarında döğüştüm ve her defasında şehadeti aradım. İnşaalah kısmet bugündür. Bir saat sonra kaleden çıkacak ve ordulara karşı saldıracağız. Eğer benimle birlikte gelmek istemeyenler varsa ayrılsınlar. Hakkınızı helal edin.Bir saat sonra Sert Mehmet Paşa müdafilerin başına geçtiği zaman, kimsenin ayrılmamış olduğunu gördü. Hava kararmıştı. Halk endişe içindeydi. Olup biteni anlamak istiyordu. İhtiyar Mehmet Paşa askerlerinin önünde, harabeye dönen Silistre’den dışarı çıktı. Top, tüfek ve ateş yağmuru altında:-Allah, Allah, Allah!Sadalarıyla düşman mevzilerine atıldı. Bir bölük, bir alaya, bir tabur, bir tümene saldırıyordu. Dost düşman birbirine karışmıştı. Sert Mehmet Paşa, yirmilik bir delikanlı gibi yalın kılıç siperlerden siperlere atılıyor:-Vurun gazilerim! Vurun aslanlarım!Diye naralar atıyordu. Düşen bir neferin tüfeğini bir subay kapıyor, bazen yanaşık nizamda mevzilere giriyorlardı. Ruslar neye uğradıklarını şaşırdılar. Büyük bir takviye kuvvetin geldiğini ve sayıca kendilerinden çok üstün olduğunu zannettiler. Bulundukları mevzileri birer birer terkedip kaçmaya başladılar. O gece sabaha kadar devam eden muharebede, bir avuç vatan evladı, ellerin de cephaneleri olmadığı halde, kendilerinden on kat daha kalabalık ve silah bakımından çok üstün olan Rus kuvvetlerine karşı inanılması çok zor olan büyük bir zafer kazandılar.

12. YÜRÜDÜĞÜ YERDE DENİZ DURGUNLAŞIYORDU

Bir gün Yalova'dan İstanbul'a bir gemi gidiyordu. İstanbul'a yaklaştıkları sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye, dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskîn etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Bâzıları da, kurtulmaları için adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûrelerini okuyarak, hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmın, evliyânın, âlimlerin ve zamânın velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-ı şerîflerine hediye etti. Sonra da; "Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum." dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peydâ oldu. Yaklaştıkca, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde süratle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihâyet o zât geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir mikdâr tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeye başladı. Yürüdüğü yerlerde deniz durgunlaşıyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikâmete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selâmetle sâhile vardılar. Herkes bu hâdise karşısında şaşırıp kaldı. Sâdece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sâhile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara; "Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti." dedi.


Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti.

Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.



1299 yılı Nisan ayının son günleri. Kayı aşiretinin Söğüt ve civarında günden güne güçlenmesi karşısında, şimdiye kadar birbirleri ile devamlı kavga halinde olan Rum tekfurları, Türklere karşı artık ittifak yapma yolarını aramağa başladılar. İlk olarak, Bilecik tekfuru, Yarhisar tekfurunun, güzelliği dillere destan olan kızı Holofira ile evlenerek akraba olacak ve bu suretle sağlam bir ittifak yapacaklardı. Bilecik tekfuru bu düğüne Osman Gazi ve arkadaşlarını da davet etmek istiyordu. Eğer gelirlerse, düğünün en hareketli bir anında üstlerine çullanıp esir edebilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı.

Bu günlerde, Rum olduğu halde Osman Gazi’nin dostu olan ve Rum tekfurları arasında olan bitenleri Türklere haber veren, Harmankaya tekfuru Mihal Bey Bilecik’te bulunuyordu ve tekfurların bu hain planlarını hemen Osman Gazi’ ye haber verdi. O da, aşiretin ileri gelen yaşlılarıyla istişare ettikten sonra bir plan yaptı ve bu düğün davetini kabul ettiklerini Bilecik tekfuruna bir mektupla bildirdi:“Yaylağa teveccüh olunmuştur. Ancak ailelerimizi ve çoluk çocuğumuz ile kıymetli eşyalarımızı koyacak bir yer bulmak iktiza eder. Düğünün devamı müddetince ailelerimiz Bilecik hisarında istirahat eylerler ve eşyalarımız da muhafaza edilirse ziyade mahzuz oluruz. Amma havalar sıcaktır, bu makule düğün kalede olmak münasip değildir. Gönül açıcı bir mesirede tertip edilmiş olsa idi daha iyi olurdu.”Osman Gazi’nin mektubu ile hediyelerini alan Bilecik tekfuru sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Bu Türkler ne kadar akılsız şeylerdi! Kuzuları kurda emanet ediyorlardı. Bir taşla üç kuş birden vuruyordu: Kendisi 60 yaşında olmasına rağmen, 15 yaşında bebek gibi güzel bir kızla evleniyordu. Başta Osman Gazi olmak üzere en tanınmış Türk bahadırlarını ortadan kaldırıyordu. Kendisine emanet bırakılan servetlere sahip oluyordu. Osman Gazi’nin mektubuna derhal cevap yazdı ve bütün isteklerini kabul ettiğini, düğünün de Bilecik’e iki saat mesafedeki Çakırpınar’da yapıla cağını bildirdi. Osman Gazi de planlarını yaptı. En dilaver silah arkadaşları, kadın kılığına giyerek Kayı aşiretinin aileleri imiş gibi, eşyalarla birlikte kaleye gireceklerdi. Ayrıca hazine sandıklarına da birer bahadır gizlenecek, işaret verilir verilmez buradan fırlayıp savaşa gireceklerdi. 1299 yılı Mayıs’ının ilk günleri. Çakırpınar binlerce davetli doldurmuştu. Büyük meydanlarda kurulan çadırlara kurulan sofralar pek gösterişli idi. Meydanın baş tarafında gelin çadırı kurulmuş, güzel Holofira gayet süslü elbiseler içinde düğünü seyrediyordu. Fakat son derece üzgündü. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Öyle ya, dedesi yaşında birisi ile evlendiriliyordu. Onun da aklı, düğüne davet edilen Osman Gazi ve arkadaşlarında idi. Onları çok merak ediyordu. Kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Hele onun genç oğlu Orhan Bey, hayallerini süslüyordu. Osman Gazi ve oğluna duyduğu hayranlık, büyük bir sevgiye dönüşmüştü. Ah, ne olurdu müslüman olsaydı da, ihtiyar bir Rum tekfuru ile değil de, genç bir Türk bahadırı ile evlenseydi! Bir anda aklından bunları geçirdi.Öğleye doğru yemek başladı. Fakat Osman Gazi ve arkadaşları hâlâ ortada yoktu. Bilecik tekfuru, arkadaşı Mihal beye sordu:-Ne dersin, asilzadem, Osman bey bize bir oyun etmeğe kalkmasın?Osman Gazi’nin vefakar dostu Mihal Bey, vaziyeti idare ediyordu:-Merak etmeyin, mutlaka gelecektir.Nihayet Osman Gazi, yanında birkaç kişiyle çıkageldi. Bilecik tekfuru o kadar memnun oldu ki, az kalsın kayınpederinin boynuna sarılacaktı. İşte bütün plan işlemeye başlamıştı. Akşama doğru Osman Gazi ve arkadaşları, ani bir hücumla esir edilecek, böylece bu büyük tehlike ortada kalkacaktı. Sabah erken saatlerde de Rum süvarileri Kayı aşireti topraklarına saldıracak ve Türkleri bu topraklardan atacaklardı. Osman Gazi’ye sahte bir itibar ve hürmet gösteriyorlardı. -Siz olmasa idiniz, erkesin neşesi kaçacaktı. Huzurunuz ile şeref verdiniz.Sözleri tekrarlanıyordu. Bilecik tekfuru şarabı fazla kaçırmıştı. Mütemadiyen konuşuyordu:-Bilecik’in en mutena evleri ailelerinize tahsis edildi. Rahat bir gece geçireceklerine hiç şüpheniz olmasın.Osman Gazi de nezaketi elden bırakmıyordu:-Aşiretimizin komşu beylere itimadı berkemaldir. Yalnız ailelerimizi, çoluk çocuğumuzu değil, bütün servetimizi de Bilecik hisarına emanet ettik. Bu sırada Türk bahadırlarından biri gelerek Osman Gazi’ye şu haberi getirdi:-Beyim, atlardan ikisi birden hastalandı, bir baksanız!Osman Gazi ile arkadaşları,-Eyvah!... diyerek yerlerinden fırladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar atlarına binerek hızla oradan uzaklaştılar. Hayvanlarının bulunduğu karşıki yamaca doğru at koşturuyorlardı. Bütün davetliler şaşırdılar. Fakat biraz sonra geri geleceklerini tahmin ediyorlardı. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen gelen giden yoktu. Neden sonra durum anlaşıldı. Osman Gaziye gelen haber, bir şifre idi. Bilecik kalesine gire kadın kıyafetindeki Türk bahadırları, hemen üzerlerindeki elbiseleri atarak kılıçlarını çektiler ve, sarhoş vaziyetteki kale muhafızlarını kısa zamanda bertaraf ettiler. Hazine sandıkları içinde saklanan diğer askerler de hemen buralardan çıkarak kale kapısını tuttular. Böylece düğün dolayısıyla zaten boşalmış olan kaleyi rahatça teslim aldılar. Bu arada Osman Gazi ve arkadaşları da Bilecik’e yetişmişlerdi. Kaleye muhafızları yerleştiren Osman Gazi, derhal geriye döndü ve düğün alanına, yanındaki askerleri ile birlikte geldi. Tekfurlar durumu anlamaya başlamışlardı ki, 50 kadar Türk bahadırı, sayıları 1000 den fazla olan Rum askerlerine aniden saldırdı. Böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen Rumlar, fazlaca içtikleri için yerlerinden kıpırdayacak durumda değildiler. Bir saat içinde yarıdan fazlası kılıçtan geçirildi, geri kalanlar esir edildi. Esirler arasında Bilecik ve Yarhisar tekfurları da vardı. Konur Alp, Yarhisar tekfurunu sakalından yakalamış:-Beyim müsaade et, şu keferenin kellesini koparayımDiyordu. Fakat Osman Gazi:-Biz buraya düğüne geldik beyim, henüz düğün bitmedi. DediŞaşkın bakışlar arasında olan biteni anlamağa çalışan güzel Holofira, Türk bahadırlarının Rum askerlerini tepeleyip, babası olan Yarhisar tekfuru ile evlendirilmek istendiği Bilecik tekfurunun esir edilmesine çok sevindi. Çok şükür, istemediği bu evlilikten kurtulmuştu. Holofira’ya Nilüfer adı verildi ve Orhan Bey ile nikahlandı. Bilecik’in fethi, Osmanlı devletinin kuruluşu kabul edilir. Bu tarihten sonra bir müddet burası başkent olarak kullanıldı. Daha sonra İznik, sonra da Bursa fethedilince orası başkent oldu. Nilüfer Hatun’a gelince, son derece dindar bir müslüman olan bu hanım, İznik ve Bursa’da bir çok cami ve hayır eserleri yaptırdı. Orhan Gazi’den sonra padişah olan I. Murad Hüdavendigar’ın da annesidir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
25 Temmuz 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter