Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


-Katerina ile Avusturya kralı Josef, Kırım’da buluşmuşlar Sultanım!...I. Abdülhmid Han başını salladı:-O Moskof avreti amansız bir Türk düşmanı ve İslam katilidir.Sadrazam tasdik etti:-Evet Hünkarım..-Kırım’da yapmadığı rezalet kalmamış!-Üzerinde “Bizans-İstanbul Yolu” yazılı Zafer Takı altından, 60.000 Rus askerini geçirmiş. O avret, 8 sene önce doğan torununa dahi Konstantin adını koydu. Tek hayali, o veledi Bizans kralı yapmakmış. Bunun için Avusturya ile anlaşmış. Eflak, Buğdan, Sırbistan ve Bosna taraflarını Avusturya alacakmış. Karadeniz sahilleriyle, Bulgarya ve bazı adaları da Moskof istermiş.

Koca Yusuf Paşa:-Katerina’nın asıl derdi İstanbul’da. Eski Bizans İmparatorluğunu ihya etmek ister. İstanbul’daki Rus ve Avusturya elçileri dahi Kırım’a gitmişler. -Şenlikleri seyretmeye gitmediler herhalde!-Beli Sultanım...Yeni fitne emirleri almışlardır.-Geri döndüklerinde, bizim de kendilerine söyleyeceklerimiz var!Koca Yusuf Paşa, Rus düşmanlığıyla tanınırdı. Çünkü onlarla çok harbetmişti. Cezayirli Gazi Hasan Paşanın yetiştirmesiydi. Cesur ve edepli bir insandı. 13 Ağustos 1787’de Osmanlı Devleti, Rusya’ya harp ilan etti. Rus elçisi Bulgakov’un inkarlarına rağmen, Babıâlî, Rus planlarını öğrenmişti.Rus elçiliğine verilen Harp Notasında:“Kırım’ın boşaltılması, bazı Rus konsolosluklarının kapatılması, Boğazlardan geçecek Rus teknelerini ayıracağımızı” bildirdik. Bilhassa Kırım meselesi mühimdi. Geri alınması milli bir emel haline gelmişti. Bütün camilerde:“15 Asırlık bu Türk yurdunun Moskof elinde bırakılması şerefsizliktir. Bu kara leke temizlenmelidir...” diye vaazlar veriliyordu. Bir çok şehirdeki Rus konsolosluk binaları, Müslümanlarca taşlanıyordu. Harp ilanıyla birlikte Donanma-yı Hümayun Karadeniz’in kuzeyine yollandı. Orada henüz zayıf bulunan Rus gemilerinin çıkışı engellenecekti. Ayrıca İngiltere, Fransa, Prusya ve İsveç’e özel ulaklar gönderildi. Gizli Rus-Avusturya Antlaşması hakkında bilgiler verildi.Bu sırada Katerina da Avusturya’yı sıkıştırıyordu. Harbe katılması için baskı yapıyordu. Osmanlıya ikinci bir cephe açılması, kendini çok rahatlatacaktı. Hilekar çariçe sonunda muradına erdi. Avusturya savaşa katıldı; 9 Şubat 1788... Bâbıâlî bunu hiç bekle miyordu. İç isyanları tam bastırmadan bu kadar çabuk harbe gireceklerini ummuyordu.25 Mart 1788...Ordu-yu Hümayun Avusturya üzerine hareket etti. Avusturya ordusu da Buğdan’daki Yaş şehrine girdi. Kralları Josef, ordusunun başındaydı. Şehirde taş üzerinde taş bırakmayan kahramanlar(!), Osmanlı ordusunun yetişmek üzere olduğunu haber alınca hemen şehri boşalttılar. Hızla güney batıya doğru hareket ederek, Belgrad yakınlarındaki Şebeş kasabasına geldiler ve burada karargah kurdular.Kral Josef, zaferden o kadar emindi ki, ülkesine katacağı Osmanlı topraklarının gelirini bile hesaplatmıştı. Bu muazzam servetle, Viyana saraylarında tertipleyeceği baloları ve valsleri, patlatacağı şampanyaları düşünüyordu. Tam o sırada hakiki toplar patlamaya başladı. Muhafız alayı generali:-Bunlar Osmanlı topları Haşmetmeap!...diye kekeledi.İşte o anda uyanan şaşkın kral.-Şimdi ne yapacağız?..diyebildi. Süslü generali cevap verdi:-Savaş yapacağız Haşmetlim, savaş!..dediSerdar-ı Ekrem Koca Yusuf Paşa bir an önce netice almak istiyordu. Çünkü yaz geçmek üzereydi. 21 Eylül 1788...Osmanlı ordusu son hücuma hazırdı. Şafakla beraber düşmana saldıran mücahidler akşama kalmadan neticeyi aldılar. Şebeş ovasında yapılan bu kanlı meydan muharebesinde, Avusturya ordusu büyük bir hezimete uğradı. Şaşkın Nemçelilerin yarıdan fazlası öldü, geri kalan yarısı da kaçarak canlarını kurtarabildiler. “Haşmetlû” kral Josef’i bile bir fıçı içinde kaçırabildiler. Koca Yusuf Paşa, Belgrad ve çevresini her türlü pislikten temizledi. 50.000 esir ve ağır ganimetlerle İstanbul’a döndü.Bu zafer üzerine, başta Sultan I. Abdülhamid ve Serdar olmak üzere bütün harbe katılan askerler “Gazi” ünvanı verildi.Fakat Ruslar boş durmadı. Müttefiki Avusturya’nın uğradığı ağır hezimet üzerine, bir müddet sindi ve kuvvet topladı. Kış mevsimi bitip, bahar gelince, bu kuvvetleriyle Osmanlı sınırını geçti ve Özi kalesine saldırdı.6 Nisan 1789...Sadrazam, Huzur-u Şahaneye kabulünü rica etti...I.Abdülhamid ayakta bekliyordu.-Destur buyurursanız Sultanım...Sadaret kaimesini okumak isteriz...-Buyur Lala...Seni dinliyoruz...-Sultân-üs Selâtîn ve Halîfe-i Müslimîn, Es-Sultan İbnüs-Sultan Gâzî Abdülhamid Hân Hazretlerine üzülerek arza cür’et eyleriz ki; Karadeniz’in şimal ucundaki Özi kal’amız sukût etmiştir.-Ne dediniz...Ne dediniz?-Potemkin nam Moskof Prensi, kal’ada mevcud 25.000 Müslümanı bilâ istisnâ katleylemiştir..-Nasıl...Nasıl?..-Sabi, kadîd, hâmile, emzikli demeden cümlesini şehid eylemiştir.-Bre mel’un...bre hınzır!...-Katerina’dan emir alan bu kafir insan kasabı, karşı koymaya çalışan delikanlı ve oğlancıklarımızı diri diri ateşe attırmıştır. Can havliyle kaçışanları dahi, kızgın demirle şişletmiştir.-Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdüû ve ResûlühKelime-i Şehadeet getiren Padişah derhal felç oldu ve ertesi sabah vefat ettilerDiğer Osmanlı Padişahlarından daha fazla kalbi merhamet ve sevgiyle doluydu. Din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadı. Mübarek kalbi duruverdi. Cenâb-ı Hak ona ve bütün Osmanlı Sultanlarına rahmet eylesin...Amin.



I. Dünya savaşında çarpıştığımız cephelerden biri de Doğu cephesi. Buradaki en önemli hadise olan Sarıkamış harekatı bir kış günü başlamıştı: 24 Aralık 1914. O tarihte yürüyüşe geçen başkumandan vekili Enver Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Erzurum yoluyla Kalaboğazı ve Keşer dağlarını aşarak Bardız’a gelmişti. Oradan ikiye ayrılıp, bir kol Soğanlı dağ larından, diğer kol da Allahüekber dağlarından Selim köyü yolu ile Kars’a ilerledi. Gayesi, Rus ordusuna karşı Kars-Sarıkamış demiryolu hattını kesmekti. Fakat erli halkın deyimiyle “Felek yar olmadı!” Moskof’un tabii yardımcısı olan dondurucu kış soğuğu Türk ordusunu perişan etti. 90.000 Mehmetçik, daha düşmanla karşılaşmadan karlar altında dondu! (25 Aralık 1914)

Bu faciadan kurtulabilen gazilerden Rıfat Şevki Bey, o günlere ait hatıralarını şöyle anlatır:“Allahüekber dağlarında onbinlerce askerimiz, birkaç gece içinde donarak öldü. Kurtulabilenler dağınık bir şekilde köylere sığındılar. Ben de Bardız köyüne gelebildim. Karşılarında kendilerine mukavemet edebilecek bir kuvvet kalmayan Ruslar, hızla Sarıkamış civarını işgal ettiler. Kasaba ve köylere giren Ruslar, yerli Müslüman halka görülmemiş eziyetler yapmaya başladılar. Zakim ve Göreşken köylerinde ne kadar erkek varsa toplayıp kurşuna dizmek üzere götürdüler. İçlerinde ben de vardım. Yolda, atlı bir Rus subayına rastladık. Bizi götüren Rus askerlerine:“Bunları nereye götürüyorsunuz?” dedi. Onlar:“Kurşuna dizmeye” dediler. Subay:“Biraz bekleyin burada” dedikten sonra atını mahmuzlayarak yanımızdan ayrıldı. 3 saat ecel terleri dökerek bekledikten sonra, “Geri dönün” haberi geldi. Sonradan, adının Aydemir olduğunu öğrendiğimiz Türk asıllı bu Rus subayı hayatımızı kurtarmıştı. Fakat bizi serbest bırakmadılar. Önce Sarıkamış’a götürüp bir ahıra tıktılar, sonra da ite kaka tren istasyonuna götürdüler. Burada bizi görünce etrafımızı saran yerli Ermeni ve Rumlar, sopalarla bize vurmaya başladılar. Nihayet kendimizi yük vagonlarına atarak ellerinden kurtulduk. Biraz sonra da hareket ederek Kars’a geldik. bizi kapattıkları yerde, 3 gün boyunca yiyecek bir şey vermediler. Paralarımızı da almışlardı. Üç gün sonra, içine tuz doldurulmuş siyah çamur gibi çavdar ekmekleri getirdiler. Bu ekmekleri yiyerek açlığımızı giderdik. Bu sefer de susamıştık. Ak sakallı ihtiyarlarımızın, ufak yavrularımızın “Ne olur bir damla su!” diye yalvarmalarına karşı, Kars çayının tezeklere bulanmış kısmından su içmemize müsaade edildi. Temiz suya koşanlar, süngülerle dürtülerek geri döndürüldü. Pis su yüzünden aramızda salgın hastalık başladı. Altı arkadaşımızı bu yüzden kaybettik. Birkaç gün içinde hepimizi alıp Tiflis’e naklettiler. Bazılarımızı da Bakû’daki Nargin adasına hapsettiler. Tiflis’te birkaç gün kaldıktan sonra tekrar trene bindirerek önce Rostov’a, oradan da Harkov’a getirdiler. Burada bir çalışma kampında bir sene çalıştırdılar. Bu arada 74 arkadaşı mız kaçmaya muvaffak olduysa da, yollarda öldüler. Nihayet geri kalan bizleri de Bakû’ya gönderdiler. 1917 senesi Ekiminde Bolşevik ihtilali ile Rusya, Brest Litovsk antlaşması ile harpten çekildi ve bütün esirler serbest bırakıldı. Bu sayede hürriyetimize kavuştuk ve tekrar Kars’a döndük. Fakat, esir kafilesindeki 197 kişiden, ancak 76 kişi kalmıştık. Aslında Ruslar tarafından esir edilen Türkler içinde en şanslı olanlar yine bizlerdik. Çünkü diğer esirler, bizim gibi Ukrayna’ya kadar değil, Sibirya’ya sürülüyor ve oradan geri dönebilen hemen hemen hiç olmuyordu.



Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Ayas’ı şehzâdesi Mehmed'e hoca tâyin etti. Birkaç sene Fâtih Sultan Mehmed Hâna ilim öğreten Molla Ayas, Zeynüddîn Hâfî hazretlerinin talebe lerinden Abdüllatîf Makdisî'nin talebesi olan Tâcüddîn İbrâhim Karamânî'nin hizmetine girdi. Onun kalblere şifâ, gönüllere devâ olan mübârek bakışlarını üzerinde hissetmek, bulunmaz sohbetlerinden istifâde etmek için gayret gösterdi. Sıkı riyâzetler çekti. İlâhî cezbelere, feyzlere kavuştu. Ledünnî ilminde üstâd oldu. İnsanlara doğru yolu öğretmek vazifesi verildi. Bursa'ya yerleşti. Ömrünün sonuna kadar orada kaldı. Pekçok talebe yetiştirdi. Talebelerinin geçimini de kendisi karşılar, Allahü teâlânın kendisine ihsân ettiği maldan, ihtiyâç sâhiplerine bol bol ikrâmda bulunurdu. Dünyâ ve dünyâ ehlinden ayrılıp, bütün varlığı ile Allahü teâlâya yöneldi. Vakitlerini ilim öğrenmek ve öğretmek, Allahü teâlâya ibâdet etmekle geçirirdi. İnsanlara sık sık nasîhatlerde bulunur, Allahü teâlânın dînini öğrenip, O'nun rızâsına kavuşmak için gayret etmelerini tenbih ederdi.

Molla Ayas, yetiştirmiş olduğu talebeler yanında, birçok kitaba hâşiyeler ve tashîhler yaptı. Kitaplarda görülen yanlışlıkları düzeltmeye çok önem verirdi. Bu işte tanındı. Evinde aynı kitabın birkaç nüshası bulunurdu. Bakanlar, herbirinin baştan sona tashîh edilmiş, anlaşılmayan yerlerinin de açıklanmış olduğunu görürdü.Sultan Bâyezîd-i Velî ve Yavuz Sultan Selîm Hân devri velîlerinin büyüklerinden olan Seyyîd-i Velâyet anlatır: "Hocam Âşıkpaşazâde Şeyh Ahmed'le berâber hacca gittik. (Âşıkpaşa zâde Ahmed, Abdüllatîf Makdisî hazretlerinin halîfesi idi.) Arafât'a yaklaşırken, hocam bana; "Oğlum, Arafât'ta imâmın sağında duran zât, zamânın kutbudur. Dikkat et bakalım, onu tanıya bilecek misin." dedi. Biraz sonra Arafât'a vardık. Namaz vakti gelince, imâma en yakın yerde durduk. İyice baktım. İmâmın sağında duran zât, bizim Bursa'da bırakıp geldiğimiz Molla Ayas' dan başkası değildi. Molla Ayas'ın burada olabileceğini hiç hatırıma getirmediğim için, acabâ o mu veya bir başkası mı diye düşünüp, hocama da durumu arz ettim. O da baktı. Ben de tekrar baktım. Gerçekten Molla Ayas'tan başkası değildi. Haccı îfâ edip Bursa'ya dönünce, bizi karşılamaya gelenlerden biri; "Arafât'ta Kutb-i zamânı gördün mü? Onun kim olduğunu bilebildin mi?" dedi. Ben de; "Gördüm, Molla Ayas idi." dedim. O gece şiddetli bir hastalığa yakalandım. Ölümümün yaklaştığını hissettim. Sabaha doğru kendime geldim. Hocam Âşıkpaşazâde Ahmed'le berâber, Molla Ayas'ı ziyârete gittik. Evine girdik. Bizi karşılayıp buyur ettikten sonra, Molla Ayas, bana pek dikkatli baktı. Hocama; "Bu kimdir?" diye sordu. O da; "Bu benim oğlumdur, efendim." dedi. Bunun üzerine Molla Ayas; "Bu, benim sırrımı gizlemeyip açığa çıkardı. Bu gece Allahü teâlâya bunun vefâtı için üç defâ yalvardım. Fakat Resûlullah efendimizin rûh-i şerîflerinin şefâati bereketiyle helâk olmaktan kurtuldu. Ben de bunun, gerçekten Resûlullah efendimizin soyundan olduğunu anladım" dedi. Sonra yine bana dönüp; "Sırrı yaymak büyük tehlikedir. Böyle şeyleri yaymaktan sakınıp, gizlemek lâzımdır." dedi.



Fatih Sultan Mehmet Han, yapacağı işlerden kimseye bir şey bahsetmezdi. Hatta ordu sefere çıkar, günlerce yol alır, yine de kimse nereye gidileceğini bilemezdi. Bir sefer esnasında Gebze’de vefat ettiğinde bile, nereye sefer yapılacağını kimse bilmiyordu ve bu yüzden ordu İstanbul’a geri dönmüştü.Bir gün yine bir sefer için İstanbul’dan yola çıkılmıştı. Vezirlerden biri, padişahın ne kadar ketum olduğunu bildiği halde, yine de şansını denemek için huzura çıkarak, nereye sefer yapıldığını sormak cüretinde bulundu. Fatih ona:-Paşa, sen sır tutmasını bilir misin? Diye sordu. O da, nihayet kendisine bir sır verileceği ümidiyle, sevinçli bir şekilde cevap verdi:-Evet hünkarımPadişah da ona:-Ben de sır tutmasını bilirim. Sır, bir kimseye söylenirse, sır olmaktan çıkar paşa. Eğer sakalımın tellerinden biri, yamak istediklerimden birini bilseydi, bütün sakalımı keserdim, cevabını verdi.



Kanuni Sultan Süleyman devri, Osmanlı devletinin her yönden zirveye ulaştığı devirdir. Askeri, idari, adli, siyasi, alanlarda dünyanın tartışmasız lideri idi. Osmanlı edebiyatının en büyük ustaları bu devirde yetişti. Mimar Sinan gibi, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük mimarı da Kanuni devrinin eseridir. Sınırları içinde yaşayan müslüman-gayri müslim halk, devlete son derece güveniyordu. Fakat her kemalin bir zevali olduğu için Osmanlı devleti bu dönemden sonra gerilemeğe başladı ve bu da devletin yıkılışına kadar 350 yıl sürdü. İşte bu parlak devrin sonlarına doğru, yaşlı bir kadının evine geceleyin hırsızlar girdi ve bütün eşyalarını götürdüler. Kadıncağız da saraya giderek durumu padişaha anlatmak istedi. Divan toplantısı bitince, dışarı çıkan padişahın huzuruna gelen kadın, başına gelenleri anlattı. Kanuni, onu dinledikten sonra:-Nasıl olup da bu kadar derin uyudun, hırsızların eve girdiklerini farkedemedin? Deyince, kadın, şu çok ibretli cevabı verdi:-Padişahım, biz sizi uyanık biliyorduk da onun için bu kadar derin uyuduk.



İttihat ve Terakki komitesi İkinci Meşrutiyetin ilanından ve 31 Mart Vak’asından sonra orduya dayanarak hükumeti ele geçirmişlerdi. Yalnız kısa bir zaman sonra asker ocağını siyasetle uğraştırmanın cezasını çekerek “Halaskar Zabitan Grubu”nun tazyikiyle yıkıldılar. Fakat tekrar orduyu elde etmek suretiyle yeniden iş başına gelmek için gizli bir faaliyete giriştiler.Nitekim Balkan Savaşının şiddetle cereyan ettiği ve düşman ordularının İstanbul kapılarına dayandığı sırada, İttihatçılar, Kamil Paşa Hükumetini devirmek ve çeşitli entrikalarla hükumeti elde etmek için çalışıyorlardı.

Önce Balkan Savaşının neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerin sınır değişikliği ne müsaade etmeyecekleri, bu sebepten Türkiye’nin zararı olmayacağı propagandasını yaptılar. 81 yaşındaki Kamil Paşa bir ara istifa edip yeni bir kabine kurmayı düşündü. Sonra bu fikrinden vazgeçince İttihatçılar bu sefer Kamil Paşanın Edirne’yi Bulgarlara bıraktığı şeklinde akıl almaz ve yıkıcı bir propagandaya giriştiler. Bu arada başkumandan vekili Nazım Paşa, Sadrazamın muhalefetine rağmen, orduda bozgunculuk yaptıkları için tevkif edilen İttihatçıları serbest bıraktı. Nazım Paşa daha önce Kurmay Albay Cemal Beyi Menzil Müfettişi Umumisi, Kurmay Yarbay Enver Beyi de Kolordu Kurmay Başkanı yapmıştı. Böylece en stratejik merkezlere İttihatçılar getirilmişti. Bütün bu işler Balkan Savaşının en acıklı günlerinde cereyan ediyordu.23 Ocak 1913 günü Bulgarlar, Edirne ve Çatalca önlerindeyken, Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı. Babıali’yi muhafaza ile ilgili muhafız bölüğü, Dahiliye Nazırının haberi olmadan Cemal Bey (Paşa) tarafından yerlerinden alınmış ve başka bir yere götürülmüştü. Böylece baskıncılar rahatça içeri girdiler. Baskının kanlı safhaları dış sofada cereyan etmiştir. Dış sofa mücadelesinde 11 kişi öldürüldükten sonra başlarında Enver ve Talat beylerin bulunduğu çeteciler iç sofaya daldılar. Kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiserini öldürdükleri sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile karşılaştılar. Nazım Paşa, Enver’e; “Beni aldattın hani siyasetle uğraşmayacağına dair namus sözü vermiştin!” deyince, fedaisi Yakub Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla alnından vurularak öldürüldü.Bundan sonra Talat ve Enver Beyler sadrazam Kamil Paşanın odasına girerek onu istifaya zorladılar. Ancak Kamil Paşa, devletin içinde bulunduğu durumu izah ederek böyle bir darbeyle hükumetten çekilmesinin felaketi artıracağını söyledi. Fakat silahla tehdid edilmesi üzerine istifa etti. Böylece yaşlı sadrazamın siyasi hayatı sona erdi. Bu sırada Babıali Baskınını duyanlar mahşeri bir kalabalık meydana getirmişlerdi. Toplanan kalabalığa İttihatçıların meşhur hatibi Teğmen Ömer Naci nutuk çekiyordu. Sokaktaki kalabalık arasında Almanya Büyükelçiliği Baştercümanı da vardı. Baskın planı için, Almanya Büyükelçiliğinde yapılan toplantı sonunda, Berlin’in izni alındığı açıkça görülüyordu. 1876 ve 1909 darbelerinin arkasında İngiltere vardı. Almanya ise Türkiye’de ilk defa bir darbeye karışıyor ve destekliyordu.Sadrazamın istifa mektubunu alan Enver Bey, saraya gitti. Babıali’de kalan Talat Bey, kendini “Dahiliye Nazır Vekili” tayin ederek bu ünvanla valilere emirler gönderdi. Kamil Paşa Hükumetinin Adalarla Edirne’yi düşmana verdiği için millet ve ordu tarafından iskat edildiğini bildirdi. Halbuki ne Edirne, ne de Adalar Kamil Paşa tarafından düşmana asla verilmiş değildi. Edirne’yi güya kurtarmak iddiasıyla Babıali’yi basıp hükumeti zaptetmiş olan İttihat ve Terakki komitesi, Kamil Paşanın kabul etmediği bu yerlerin teslim şartını hiç sıkılmadan kabul ederek, bütün Rumeli topraklarıyle beraber Edirne’yi de düşmana terk etti. Bu tarihi ihanetlerini de ters-yüz ederek millete anlattılar.Bu hükumet darbesinden sonra sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Babıali baskını neticesinde İttihatçılar fiilen yeniden iktidara geldiler.



Fransız ihtilalinin kudreti adamı Napoleon, kısa bir zaman içinde bütün Avrupa’yı şaşırttı. Toulon limanından 450 gemiyle çıktı. 1.000 yıllık Venedik Cumuriyetini tarihe gömdü. Asırlarca Akdeniz’İ haraca kesen Malta şövalyelerini dize getirdi. Papanın İtalya’sını, Dalmaç ya sahillerini ve bu civardaki bütün adaları, birçok liman ve şehirleri silindir gibi ezdi, geçti. Nihayet hayalindeki Ehramlar şehrine ulaştı. Hile ve zor kullanarak Mısır’ı işgal etti ve halka Osmanlıca broşürler dağıtarak, Osmanlı hükûmeti tarafından asi Memlûk leri itaat altına almakla görevlendirildiği yalanını yaydı. Osmanlı Devleti, 400 yıldan beri Fransızlarla savaşmamıştı. Bilakis daima dostluk elini onlara uzatmıştı. Kanuni, krallarını bile esaretten kurtarmıştı. Napoleon bütün bunları unutmuş olamazdı. Fakat umursamıyordu. Saldırıyor, saldırıyordu...Üstelik şeytan kadar da kurnazdı. Silahtan önce herkesi kandırmaya çalışıyordu.

25 Şubat 1798’de Filistin’e girdi. Gazze şehrini süratle işgal etti. Sonra da Yafa şehrini yaktı. Burada Fransızlar çok zalimlik yaptılar. Sorgusuz-sualsiz on binlerce masum sivili katlettiler. Halbuki Napoleon Mısır’da sertlik yapmamıştı. Sadece altın ve mücevher topla mıştı. Çünkü orada halkı ve Osmanlı memurlarını kandırmaya uğraşıyordu.Yafa’da ise maskesini attı. Katliama başladı. Çünkü artık her yere kısa zamanda hakim olmak istiyordu. Onun için sert davranıyordu. Nihayet 19 Mart 1799 günü Akkâ kalesi önüne geldi. 29 yaşındaki bu Fransız Generali, sadece yenmek için yaratıldığını sanıyordu. 60.000 kişilik ordusuyla bu küçük Osmanlı kalesini çepeçevre kuşattı. General Kleber ve General Menu gibi en seçme Kurmay subayları yanındaydı.Akkâ kalesini ise, Cezzar Ahmed Paşa müdafaa ediyordu. Daha önce Osmanlı devletinde bir çok yerde valiliklerde bulunmuş olan Ahmed Paşa, son olarak Sayda Valiliği görevini sürdürüyordu. Daha çok Suriye civarındaki şehirlerde bulunmuştu. Bunlardan birinde, valinin yanında iken, asiler valiye saldırıp öldürdüler. Ahmed, velinimeti olan valiyi öldürenlerden intikam almaya yemin etti ve bunların yüz tanesinden fazlasını öldürdü. Bu hareketiyle halk arasında çok takdir topladı ve Suriye halkı ona “Cezzar”, yani deve kasabı lakabını verdi.Napoleon, herşeye rağmen bu ihtiyar Osmanlı valisinin şöhretini duymuştu. Bu sefer hile yapmak istedi. Özel bir elçi ile Ahmed Paşa’ya mektup yolladı. Şöyle diyordu:“Ben ki, Fransa’nın ve İtalya’nın ve Malta’nın ve Dalmaçya’nın ve Venedik’in ve İyonya’nın ve Mısır’ın hakimi General Napoleon Bonaparte’ımKahire’den sonra Gazze, Yafa ve bütün Filistin’i ezerek Akkâ önüne geldim...Duydum ki sen, yaşlı bir Osmanlı kahramanı imişsin. Bir ihtiyarın geri kalan ömrü nü zehir etmek istemem. Şayet kaleyi teslim edersen, hayatının son günlerini, ibadet ve taat ile, huzur içinde geçirirsin. Aksi takdirde hatırlatmak isterim ki, şimdiye kadar askerlerim hiç mağlup edilmemiştir.”Cezzar Ahmed Paşa, mektubu okuyan tercümanın elinden aldı ve buruşturup yere fırlattı. Fransız elçisi ne yapacağını şaşırdı. Fakat Gazilerin kılıçları keskindi.-Divitdaaar!..-Emret Paşa Baba!-Hele tiz gel... Şu delikanlı mektepliye bir cevapcağız yazalım...Divitdar (Katip) yetişti..-Yaz evlat!...“Biz ki, Allah’ın kemter kulu, Resulullah’ın zaif ümmeti, Zıllullah’ın en sonraki paşalarından bir neferiz. Buna rağmen yine deriz ki:Senin gibi kibirlilerin hasmı, Hazret-i Allah’tır. Çünkü kibriyâ ona mahsustur. Teslim teklifine gelince:O hususta çok geç kaldınız!. Çünkü 3 sabah önce namazlarımızı kılıp yemin ettik. 7’ mizden 70’imize kadar kal’amızı müdaffaya kasem ettik. Taa ki Kanımızın son damlasına kadar. Şahsımıza gelince...Belki bilmezsiniz ama, bir Müslüman yeminini asla bozmaz. Sözünden dönmez, va’dini yerine getirir.Esiriniz veya misafiriniz olup, birkaç günlük ömrümüzü zillet içinde geçirmek tense, şerefle ölmeyi, şehadeti cana minnet biliriz.Allah’a hamdolsun. Yaşımız 80, lakin elimiz hâlâ kılıç tutar.”Mektubu elçiye verip yolladı.Napoleon okurken, zaten incecik olan dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu. Fakat zafere alışkın Fransız Generalleri, -Vive la France-Vive BonaparteDiye bağırarak, onu saldırmaya teşvik ediyorlardı.Hemen başlayan Fransız hücumları neticesiz kalıyordu. Her hücumda sayıları azalıyor, ölüleri çoğalıyordu. Şimdiye kadar hep ilerleyen bu macera ordusu ilk defa burada çakılıp kalmıştı. Mayıs’ta Nizam-ı Cedid askerleri de yetiştiler. Paris’in parlak askerleri pek şaşırdılar. Acele doğuya gitmek, Hindistan’a inmek isteyen Napoleon, 40 gün boyunca bu Osmanlı kalesini aşamadı. Belki yüzlerce hücumlar yaptılar.Binlerce ölü vermekten başka işe yaramadı. Daha ziyade kalenin Ali burcuna çullandılar, fakat nafile!..Artık Mayıs ayı bitmek üzereydi. Kavurucu çöl sıcakları bekleniyordu. Dâhî Bonaparte, dehâsına yakışır bir karar aldı:21 Mayıs 1799 gecesi, bütün top, silah ve malzemelerini toprağa gömdürdü. Sonra şu tarihi emrini verdi:-Geriye, marş!... marş!...Hedefiniz Mısır!..Kahraman (!) Fransız ordusu, sür’atle firara başladı. O kadar hızlı gidiyorlardı ki, yolda yaralı ve hastalarını bile öldürdüler. Çünkü kaçmalarını, o zavallılar geciktiryordu. Cezzar Ahmed Paşanın Mücahidleri ise, onları deve kovalar gibi kovaladılar. İşte bu kovalamaca sırasında, Fransa’nın dâhî çocuğu itiraf etti:-Akkâ’da durdurulmasaydım, bütün Doğuyu ele geçirebilirdim. Ancak, Türkler öldürülebilir, ama korkutulamazlar.Bu büyük zafer üzerine bütün Avrupa ayağa kalktı. Çünkü mağrur Bonaparte, ilk satırı ihtiyar bir “Deve Kasabı”ndan yedi ve o efsanevi yenilmez ünvanını kaybetti. Artık korkulu rüyaları haline gelen bu şımarık Fransız delikanlısını dize getirebildiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şaban 1439
Miladi:
26 Nisan 2018

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter