Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çengeloğlu, II. Mahmud Han devrinde ünlü bir Amiral idi. Akdeniz’in Afrika kıyılarında başladığı denizcilik hayatında cesareti ve yiğitliği ile nam salmış, İstanbul’a gelip tersaneye girdikten sonra da, kumanda kabiliyetini göstererek hızla ilerlemiş ve Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin en üst makamı olan Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmişti. Tophane Müşirliğine tayin edildiğinde, Galata ve Beyoğlu kabadayılarını hizaya getirerek asayişi sağlamıştı. Halk onu “Deli Herif” diye seviyor ve takdir ediyordu.

Daha sonra, Sultan Abdülmecid zamanında İzmir valiliğine getirilen bu “Deli Herif”, bir gün aldığı bir haberle adeta çileden çıktı. Redif askeri ayaklanmış ve hükümet konağını basmaya kalkışmıştı. Durum çok kritikti. Devlet otoritesini yaralayacak üzücü gelişmelerin yanı sıra, muhtemelen kan da akacaktı.Çengeloğlu Tahir Paşa, alelacele kılıcını kuşandı, atına atladı ve beraberinde birkaç kavas olduğu halde olay mahalline geldi. Atını mahmuzlayıp isyancıların arasına dalarken, gür sesi ortalığı çınlatıyordu:“Siz Çengeloğlu’nu öldü mü sanırsınız? Urun bre!” İşte o anda kalabalıkta bir dalgalanma, bir kaynaşma meydana geldi. Kimi taban kuvvet kaçıyor, kimi silahını atıp kaçıyordu. Birkaç dakika içinde ortalıkta kimse kalmamış ve ateş parlamadan söndürülmüştü. Fakat Paşanın davranışı büyük ihtiyatsızlıktı. Göz göre göre hayatını tehlikeye atmış tı. Divan Katibi, münasip bir lisanla bunu hatırlatırken: “Ya aralarında biri tetiğe basıverse idi?” dedi. Tahir Paşanın verdiği cevap, onun korku tanımaz karakterinin ilanı gibiydi:“Çengeloğlu’nu vuracak tüfeğin tetiğini çekmek için on iki manda lazımdır”



20 Mayıs 1878 günü saat 11.00’de Çırağan Sarayında müthiş bir gürültü koptu. Rıhtıma yanaşan koca mavnadan birkaç yüz silahlı adam fırlamış, muhafızları safdışı edip zemin kata doluşmuştu. Aynı anda kara tarafındaki yıkık istinat duvarını aşan bir o kadar adam daha atlamıştı içeriye. Bunlar Rumeli göçmenleriydi. Başlarında da eli tabancalı, seyrek siyah sakallı, kırk yaşlarında bir gazeteci bulunuyordu: Ali Suavi...

Galatasaray Lisesi müdürlüğünden alındıktan sonra, II. Abdülhamid Han’a düşman kesilen Ali Suavi, onu devirme sevdasına düşmüştü. Şüphesiz Don Kişotvari bir düşünce ve hayal... Ama perde gerisinde başka güçler de vardı. saltanat değişikliğini şahsi ikballerine basamak yapmak isteyen bir kısım devlet ricali ve ordu mensubu, hatta Kıbrıs’a göz koyan İngiltere... bu güçler, muhteris Ali Suavi’yi bir maşa olarak kullanmaktaydı. Ona, göçmen leri kandırıp örgütleme ve Çırağan baskınını tertipleme görevini yüklemişlerdi. Asıl oyun bundan sonra sahneye konulacaktı.Ancak, görünüşteki bu sivil ihtilal teşebbüsünü, inanılmaz bir şekilde, bir tek kişi durdurdu: Okuması ve yazması olmayan, imzasını (Arapça) 7 ve 8 rakamlarını birleştirerek atmasından dolayı “Yedi-Sekiz” lakabıyla anılan Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa...Baskını haber aldığında yakınlardaki bir berber dükkanında traş olmaktaydı Hasan Paşa. Yanında silahı yoktu ve zaten o günlerde görev başında değildi. Ama traşı kestirip derhal saraya yollandı. İçeri girerken kapıcının elindeki sopayı kaptı ve ona “Çabuk kara kola git, zaptiye neferleri yetisin” dedi. Daha sonra merdivenlerin altına gizlendi. Biraz sonra Ali Suavi, tam onun hizasından geçiyordu ki, hemen yerinden fırladı ve Yaradan sığınıp, elinde tuttuğu kalın sopayı olanca gücü ile kafasına indirdi. Ali Suavi, kafasına yediği bu sert darbe ile, ağzından bir inilti bile çıkmadan çuval gibi yere yığılarak anında can verdi.Elebaşılarının tepelendiğini görüp paniğe kapılan göçmenleri, yetişen zaptiyeler teker teker toplayıp götürdüler. Ve harekat başladığı yerde, Çırağan Sarayı içinde boğuldu gitti. Böylelikle İmparatorluk bir kaosa düşmekten kurtuldu.Yedi-Sekiz Hasan Paşa ise, “Mehdi” adını verdiği o sopayı ömrünün sonuna kadar sakladı.



Zurnazen Mustafa Paşa, sadece 4 saat süren Başvekilliği ile, Osmanlı tarihinde “görev süresi kısalığı” rekorunun sahibi. Buna rağmen o dört saat içinde Mührü Hümayunu birkaç tayin kararnamesinin üstüne bastı. (1656)Ama aslında onunkinden de kısa olanı var. Bırakın icraata girişmeyi, koltuğuna bile oturmaya fırsat bırakmayan, nerdeyse göz açıp kapayıncaya kadar sürmüş bir sadrazamlık.

Sultan II. Abdülhamid, kendisine karşı komplo kuranların lideri olduğuna dair verilen bir jurnal üzerine Sadrazam Said Paşayı azletmiş ve bir odada 18 saat hapsettirmişti. Yerine de Ahmed Vefik Paşayı yine Başvekil tayin etti. (30 Kasım 1882)Ne var ki, deli dolu mizaçlı, başına buyruk hareket eden, hatta padişaha diklenmeğe kalkan Ahmed Vefik Paşa, bu ikinci ve son Başvekillik görevinden yıldırım hızıyla düştü. 48 saat sonra görevden alındı. Sultan II. Abdülhamid, serbest bırakıp evine gönderdiği Said Paşayı o gece saraya çağırttı. Komplo iddiasının asılsızlığı ortaya çıkmış olacak ki, onu tekrar Başvekil yapmak istiyordu. Fakat Said Paşa özür diledi ve görevin, o sırada Dahiliye Vekili olan Mahmud Nedim Paşaya verilmesini teklif etti. kendisi de Dahiliye Vekilliğini üstlenerek elinden geldiği kadar yardımcı olabileceğini arzetti. Bunun üzerine padişah, huzurda bulunan Mahmud Nedim Paşaya mührü uzattı. Böylece mesele çözümlenmiş oldu. Lakin ne düşündü bilinmez, tam kapıdan çıkarlarken padişah, her iki devlet adamı nı da geri çağırdı. Mühr-i Hümayunu Mahmud Nedim Paşadan alıp Said Paşanın eline sıkıştırdı. İşte bu kadar... Mahmud Nedim Paşanın tayini işleme konulmadan, resmen açıklanmadan birkaç dakika içinde azledilivermişti. Said Paşaya gelince, hayli üzüntülü geçirdiği iki günden sonra dördüncü defa getirildiği Başvekillik görevini dört ay kadar devam ettirdi.



Sultan II. Mahhud devrinde iki defa Şeyhülislamlık makamına gelen Dürrizade Seyyid Abdullah Efendi, İstanbul’un namlı zenginlerindendi. Üsküdar Doğancılar’da inşa ettirdiği Paşa Kapısı diye anılan saray yavrusu muhteşem konakta yaşamaktaydı. Sultan II. Mahmud, bir yaz Ramazan akşamı bu konağa, âdeta bir iftar baskını düzenle di. Yanında nazırları, önde gelen devlet adamları ve maiyetinden oluşan hatırı sayılır bir kalabalık vardı. haber vermeden gerçekleştirdiği ziyaret ve misafirlikle Dürrizade’ye sürpriz yapmak istiyordu. Tabii, o anda konak bir panik havası sardı. Etekleri tutuşarak Efendi Hazret lerine koşan Kethüda, ellerini iki yana açarak “Ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Ama hiç telaş göstermedi Dürrizade. Hareme ayrılan tablalar misafirlere verilecek, kendi yemeği de Padişaha takdim olunacaktı. Neticede bütün bu olumsuz şartlara rağmen, mükellef bir sofra kuruldu. Nitekim II. Mahmud da kethüdayı çağırarak tebrik etmiş, yemeklerin gerçekten nefis olduğunu söylemişti. Sadece bir istisna ile... O da billur kase içindeki hoşafın ılık olmasıydı. Kethüda bu tenkit üzerine, elleri göbeğinde kavuşturulmuş, başı hafifçe eğilmiş olarak cevap verdi:“Biraz karıştırılınca kendiliğinden soğur Efendimiz.” Padişah, işte o zaman işin farkına varacak ve bulabildiği tek kusurun da geçersiz olduğunu görecekti. Çünkü billur zannettiği hoşaf kabı, içi oyularak kase süsü verilmiş bir buz kütlesiydi.



Kanuni Sultan Süleyman’ın üç oğlu vardı. Babaları oldukça yaşlanmış ve üstelik hasta idi. Bu sebeple, ondan sonra kimin tahta çıkacağı meselesi konuşulmaya başlanmıştı. Osmanlı adetlerine göre, en büyük oğul, babasının vefatından sonra tahta çıkardı. Fakat, Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim, bu geleneğe aykırı olarak, en küçük kardeş olduğun halde, ihtilal yaparak, zorla tahta çıkmıştı. Bu yüzden, Kanuni’nin oğulları da böyle bir endişe içine girmişlerdi. En büyük kardeş olan Selim’in, Celal bey isminde bir nedimi vardı. Bir gün ona:-Halk ve asker benim için ne düşünüyor? diye sordu.Celal bey, biraz çekingen bir tavırla:-Efendim, asker, kardeşiniz Mustafa’yı, halk da diğer kardeşiniz Bayezid’i tercih ediyor. Sizin isminiz hiçbir yerde geçmiyor, dedi. Bunun üzerine Selim:-Asker Mustafa’nın, babam Bayezid’in padişahlığını istesinler. Allahü teâlâ isterse saltanat Selim’e kalacaktır. Cevabını verdi.



19. Yüzyıl, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale olaylarıyla doludur. Özellikle Hristiyan Osmanlı tebaasının haklarını korumak ve güvenliğini sağlamak maskesi altında yapılan bu müdahaleler, aslında emperyalist taarruzun inkişaf safhasını teşkil eder. Ana hedef, Avrupa’nın doğusunda, Ortadoğu’da, Afrikanın kuzeyinde yeni nüfuz ve hakimiyet sahaları teşkil etmekti. Şüphesiz, bize karşı blok halinde yüklenen devletler, kendi aralarında da kıyasıya çekişmekteydiler.

1860 senesinde Lübnan’da alevlenen Maruni-Dürzi çatışmasının arkasında da bu türlü oyunlar ve hesaplar vardı. Fransa Marunileri kışkırtıyor, İngiltere Dürzileri kolluyordu. Derken silahlar patladı, cinayetler işlendi ve kargaşalıklar Şam’a kadar yayıldı. Nihayet bu iki devlet, şer ittifakının diğer kolları olan Rusya, Almanya ve Avusturya’yı da kollarına takıp Osmanlı Hükûmetini Paris’te konferans masasına oturttular. Bu konferansta alınan kararlardan biri de Lübnan’ın “İmtiyazlı Sancak” durumuna getirilmesi ve Hristiyan bir mutasarrıfın idaresine bırakılmasıydı. Haziran 1861’de imzalanan protokole göre de, Vezaret rütbesi verilecek Mutasarrıf, Osmanlı Hükûmetince seçilecek ve üç yıl süreyle görevde kalacaktı. Böylece tarihimizde ilk defa bir Hristiyana Vezir payesi veriliyordu. Bab-ı Âlî Lübnan’a, o sırada telgraf müdürlüğü yapan David adlı Katolik bir Ermeni’yi mutasarrıf tayin etti. David efendi, bir Ramazan günü Sadrazam Âlî Paşanın konağına iftar yemeğine davet edildi. Orada velînîmetlerine hulûs çakmak için, aslında Müslümanlığı pek sevdiğini söyledi. Hatta kendi dindaşlarının tepkisini çekmese, cami cami dolaşırdı(!) Riyakarlıkta fazla ileri gitmeye başlayınca, Âlî Paşanın sabrı taştı ve biraz sertçe, biraz aşağılayıcı, biraz tekdir edici bir ses tonuyla susturdu bu Hristiyan Vezir müsveddesini: “Bak David Efendi! Şunu bil ki, senin bugünkü itibarın ve vezaretin Hristiyanlığından dolayıdır, yoksa Müslümanlığa meylinden değil!"



Ağabeyi II. Bayezid’e karşı giriştiği saltanat kavgasını kaybeden Cem Sultan, 29 Temmuz 1482 günü Rodos limanına sığındı. Talihsiz şehzade için 12 yıl 7 ay sürecek ve ölüm ile kapanacak acı gurbet hayatı başlamış oluyorduRodos Şövalyelerinin Grand Maitre (Üstad-ı Azam)’ı Pierre d’Aubusson, daha önce imzaladığı bir senetle, Cem’e istediği zaman adadan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ne var ki bu taahhüdünü ve şeref sözünü derhal unuttu. Şehzadeyi Hristiyan dünyasının emelleri için Osmanlılara karşı bir silah olarak kullanacaktı. Nitekim Papaya yazdığı mektupta ele geçen bu fırsattan faydalanılmasını ve Osmanlıları Avrupa’dan atmak için harekete geçilmesini tavsiye ediyordu.

Ancak Cem Sultan’ın Rodos’ta bırakılması tehlikeliydi. Osmanlılar, Anadolu’ya çok yakın olan bu adayı her an kuşatabilirlerdi. İki yıl önce Mesih Paşa kumandasında yapılan kuşatma gibi. Böylece Cem Sultan isteği dışında 1 Eylül 1482 ünü gemiye bindirildi. 46 gün sıkıntılı bir deniz yolculuğundan sonra Savoie Dukalığına ait olan Fransa’nın Nice limanına çıkarıldı.Öte yandan Rodos Şövalyelerinin reisi ile II. Bayezid arasında bir anlaşma imzalan dı. 7 Aralık 1482 tarihli bu anlaşmaya göre, Cem Sultan’ın bakım ve gözetim masrafı olarak Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti.Şövalyeler, ellerindeki değerli esiri şatodan şatoya dolaştırırken, Avrupa’da yoğun siyasi çalkantılar meydana geldi. Fransa, Macaristan ve Venedik Cem’i elde etmek için yarışa girmişlerdi. Papa da Şehzadenin kendisine teslimini istiyor ve tehditler savuruyordu. Hatta Memluk Sultanı Kayıtbay bile devreye girmiş ve Fransa Kralına 1 milyon duka altını teklif etmişti.Bu gelişmeler Rodos Şövalyelerinin elini kolunu bağlamıştı. Şehzadeyi uzun süre koruyamayacaklarını biliyorlardı. Onu Macaristan Kralı Mathias Corvin’e satmaya kalkışı şınca Venedik şiddetli tepki gösterdi. Avrupa’nın bu en güçlü denizci devletiyle bozuşmak, Şövalyelerin işine gelmezdi. Diğer yanda, Cem Sultan’ın Alman İmparatoru Maximilien’in eline düşme ihtimali Fransa’yı korkutuyordu. Bu telaş içinde Cem’in, Papa himayesine verilmesini kabul etti ve Şövalyelerle anlaştı.Ancak Bayezid’in gönderdiği elçi ile yapılan görüşmeler sırasında Fransa’nın cazip tekliflerde bulunması işin rengini değiştirdi. Tehlikeyi sezen Şövalyeler ise, Cem’i alelacele bir gemiye bindirip Toulon’dan yola çıkardılar. Böylece Osmanlı Şehzadesinin 6 yıl 4 ay süren Fransa serüveni tamamlanmış, 13 Mart 1489 günü Roma’ya varmıştı. Burada büyük bir törenle karşılandı ve Vatikan Sarayına yerleşti. Ertesi gün Papa VIII. İnnocent tarafın dan kabul edildi. Huzura alınmadan önce, bütün Hristiyan hükümdarlarının bu en büyük din adamının ayağını öptükleri, sadece Alman İmparatorunun dizini öptüğü kendisine hatır latılmış, ona göre davranması istenmişti. Cem ise, ancak Allah’tan mağfiret umacağını, hiç kimsenin karşısında eğilmeyeceğini söylüyordu. Bu yolda ölüme bile razıydı. Nitekim, kavuğunu bile çıkarmaksızın sadece başı ile selam verdi, Papa da onu kucaklayıp öptü. Papalar bunca tecrübelerine rağmen, hâlâ haçlılık zihniyeti ve saplantısından kurtu lamamışlardı. VIII. İnnocent de, Cem’in gelişi dolayısıyla eline çok büyük bir fırsat geçtiğini sandı. Hele onu Hristiyan yapabilirse, Osmanlıları mutlaka Avrupa’dan söküp atacağını düşünüyordu. Bir gün kendisiyle konuşurken Hristiyan olmasını resmen teklif etti.Oysa yanılmıştı. Cem Sultan, değil Osmanlı Padişahlığı, bütün dünyanın hükümdarı payesi kendisine verilse, dininden dönmeyeceğini kendisine sertçe bildirdi. Ve konuşmanın bittiğini belirtmek için ayağa kalktı. Yaptığı gafı anlayan Papa, onu teselli ederek meseleyi kapatmak zorunda kaldı.Bu hüsran VIII: İnnocent’i yine de niyetinden vazgeçirmedi. Nitekim 1490 Mart ayı sonunda topladığı kongrede, Osmanlılara karşı üç ayrı orduyla harekete geçilmesi kararını aldırttı. Macar Kralı Mathias Corvin’in ölümü, alınan kararı akim bırakacaktı. O yıl, II. Bayezid’in elçisi olarak Vatikan’a gelen Kapıcıbaşı Mustafa Bey, Cem’in üç yıllık masraf bedelini de getirmişti. Varılan anlaşmaya göre, Şehzade için her yıl 40 bin duka altını ödenecekti. Vatikan, yüklü bir gelir kaynağına kavuşmuş oluyordu.VIII. İnnocent’in 149’de ölümü üzerine yerine VI. Alexandre Borgia seçildi. Ve Cem daha serbest bir hayata kavuştu. Artık Roma dışında at gezintileri bile yapabiliyordu. Yeni Papa’nın haçlı seferi tertipleme konusunda selefinden pek farkı yoktu. O da Hristiyan kraları kışkırtıp duruyordu. Ayrıca Osmanlılardan daha fazla para sızdırmanın çarelerini arıyordu. İstanbul’a gönderdiği Giorgio Buzzardo vasıtasıyla, senelik 40.000 altın karşılığında Cem’i muhafazaya devam edeceğini bildirmişti. Ama bir defaya mahsus olmak üzere 300.000 altın gönderilirse, Şehzadenin vücudunu ortadan kaldırabilir, böylece mesele kökten halledilirdi. Açıkçası, para uğruna kiralık katil olmayı teklif ediyordu. Lakin hiç hesapta olmayan siyasi gelişmeler, onun kirli niyetlerini allak bullak edecek, “altın yumurtla yan tavuk” da uçup gidecekti.Fransa Kralı VIII. Charles, 1494 yılının Ekim ayında İtalya sınırını aştı ve 1495 başlarında Roma’ya girdi. Papa, Cem Sultanı da yanına alarak San Angelo şatosunda sığın dı. Nihayet anlaşma sağlandı ve VIII. Charles ile görüşen Cem, 26 Ocak günü Fransızlara teslim edildi. 2 gün sonra da Napoli üzerine yürüyen Fransız ordusuyla birlikte Roma’dan ayrıldı.Bitip tükenmez esaret hayatı zavallı Şehzadenin sağlığını bozmuştu. 16 Şubat günü San Germano’ya gelindiğinde, Cem’de hastalık belirtileri görüldü. Rahatsızlığı gittikçe arta rak yüzü, gözleri, boynu şişti. Artık ayakta duramıyor, zaman zaman kendisini kaybederek sayıklıyordu. VIII. Charles Napoli’ye girince onu, kendisinin kalacağı Capua şatosuna yerleştirmiş, iyileşince âzâd edeceği sözünü vermişti. Bunun üzerine Cem, “Elhamdülillah, serbestlik ve kurtuluş sözü kulağımıza girdi” diyerek Allah’a şükretti. Ne çare ki yatağa mahkum olmuştu. Daima, “Yâ Rabbi! Eğer bu kafirler beni bahane edip Ehl-i İslam üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al” diyerek dua ediyordu. Nihayet duaları kabul oldu ve 25 Şubat 1495 Çarşamba günü şehadet getirerek, Napoli’de vefat etti. henüz 35 yaşındaydı.Acı haber İstanbul’a ulaşınca, Sultan Bayezid’in emriyle üç gün Kur’ân-ı Kerimler okutuldu. Dükkanlar, çarşılar kapatıldı. Fakirlere 100.000 akçe dağıtıldı. Bütün camilerde gâib cenaze namazı kılındı.Şehzadenin cenazesi ise, ancak dört yıl sonra teslim edildi. Çünkü Papa, Napoli kralı nı tehdit edip tabutu almak istiyordu. Cem’in cesedini Padişaha satmak gibi çirkin teşebbüs lere girişmişti. Fakat VIII. Charles’ın yerine Fransa kralı olan XII. Louis, Napoli üzerine yürüyünce mesele kendiliğinden halloldu. Papalık ve Fransa’dan sonra Osmanlı Devletini de karşısına almayı doğru bulmayan Napoli kralı, 1499 yılının Ocak ayında tabutu İstanbul’ a gönderdi. Şehzadenin cenazesi Mudanya’da karaya çıkarıldı. Oradan Bursa’ya götürüldü ve Fatih’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına defnedildi. Böylece Osmanlıları ve Avrupa’yı 18 yıl meşgul eden Cem Hadisesi kapanmış oldu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter