Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İkinci Selim kaşlarını çattı:-Şu Kıbrısçık adasının fethi gayri elzem oluptur. Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Fatih’ten sonra Padişahlar, ancak çok önem verdikleri toplantılara katılırlardı. Veziriazam Sokollu, bu meselede nedense tereddüt gösteriyordu:-Böyle küçük bir adanın zaptı, em uzun sürebilir Sultanım!.. Hem de Saltanatınıza ne ilave edebilir ki? Üstelik 40.000 duka altını vergilerini her yıl muntazaman öderler!..Padişah bu sözlere sinirlendi:-Sen ne söylersin Paşa!.. Billur kasede de olsa, bal şerbeti içindeki küçük bir sinek, sizlerin midesini bulandırmaz mı yoksa?

Divanda bulunan büyük Türk denizcisi Piyale Paşa, Hünkarı sakinleştirmek istedi:-Yeter ki siz ferman buyurun Sultanım!...dedi.Sonra Sokollu’ya dönerek ilave etti:-Koca Vezirimiz de bilir ki, o adada üslenen Venedik korsanları ticaret tekneleri mize musallattırlar.Sokollu taraftarı olan 2. Vezir Pertev Paşa söz istedi:-Alaman kafiri ve Acem Şiileriyle sulh yaptığımız şu günler, Kıbrıs seferi için bulunmaz ganimettir.Padişah başını öne doğru, Sokollu ise yana doğru salladılar.-Sen ne düşünürsün Lalam?İkinci Selim’in hocası Lala Mustafa Paşa, Divan’da 6. Vezir idi. Padişah onun da fikrini öğrenmek istiyordu:-Muhakkak hatırlarsınız ya Devletlûm. Kıbrıs eşkıyaları gençliğinizde de sizi meşgul ederlerdi. Bir kere, içinde atlarınız da bulunan bir tekneyi vurmuşlardı!Padişah tebessüm etti:-Öyle olmuştu Lalam, öyle olmuştu.Şeyhülislam Ebussuud Efendi susuyordu. İkinci Selim ona hitabetti:-Muhterem Hocamız...Kerem ediniz...bizleri irşad buyurunuz...Bütün insanların ve cinnilerin hocası kabul edilen büyük Âlim, beyaz sakalını sıvazlı yordu. Tane tane konuştu:-Devr-i Saadet’ten hemen sonra İslam Mücahidleri, Kıbrısçığı dahi küfürden kurtar mışlar idi. Sonraları Venedik keferesi ol beldeyi işgal ile fitne ve fücura dalmışlar. Şol kadar ki, mübarek yolculuğa çıkan Hacı teknelerimize dahi tecavüz cür’etinde bulunmakta imişlerBu inandırıcı sözler üzerine Padişah, “Ne dersin?” gibisinden Sokollu’ya baktı.Veziriazam kat’i olarak azınlıkta kalmıştı.İkinci Selim son sözünü bildirdi:-Fermanımızdır: Kıbrısçık Biiznillah fetholuna!15 Mayıs 1570...Kurban Bayramı arefesi...Lala Mustafa Paşa 56 parça harp gemisiyle, denizcilerin piri Barbaros’un Beşiktaş’ taki türbesini ziyaret etti. Kurbanlar kesildi. Sonra da denize açıldı. Bizzat Padişah bu mücahidleri Yedikule’ye kadar yolcu etti, duada bulundu.Piyale Paşa daha kıdemli olmasına rağmen, bu seferin serdarlığına Lala Mustafa Paşa tayin edilmişti. Çünkü Kıbrıs’ta kara savaşı yapılacaktı ve o da iyi bir karacıydı. Cerbe kahramanı Piyale Paşa ise, bu mukaddes cihada seve seve katılmıştı. Tıpkı Eshab-ı Kiram efendilerimizin yaşadığı günlerdeki gibi... Çünkü o zamanlarda da, gazaya çıkan en kıymetli Resulullah dostları, kendilerinden küçük, fakat işlerinin ehli kumandanların emrinde canla başla savaşmışlardı.Aslında Kıbrıs seferi için 400 parça gemi tahsis edilmişti. O zamana kadar bu kadar büyük bir armada görülmemişti. Padişahın niyetini açıkça belli eden bu kuvvet karşısında Venedik, her zamanki gibi bütün Avrupa’dan imdat istedi. Osmanlı ile daima harp halinde bulunan Papalık ve İspanya ile bazı küçük devletçikler, yardım kakarı aldılar. Fransa ve Almanya yan çizmişlerdi. İspanya 60, Papalık 2, Malta 4, Cenevizliler 5, Savoie Dükalığı 7 kadırga gönderecekti. Toplam 206 parçadan ibaret haçlı donanması Girit adasında toplanmaya başladı. Bu tekneler içinde 36.000 deniz askeri, 16.000 kara askeri, 1.300 de top vardı.Donanma-yı Hümayun, İstanbul’dan daha önce ayrılan Piyale Paşa kuvvetleriyle Rodos adasında buluştu. 1 Temmuz günü, Kıbrıs’ın Limasol limanına demir atıldı. Ertesi gün de Türk ordusu karaya çıkıyordu. Serdar ilk olarak adanın merkezi Lefkoşe’yi ele geçirmek istiyordu. Halbuki asıl silah deposu Magosa idi. Bu yüzden Piyale Paşa ilk olarak oranın fethini tavsiye etmişti. Ama Serdar, merkezin düşürülmesine karar verdi. Çünkü Kıbrıs Genel Valisi Dandolo Lefkoşe’de bulunuyordu. Topçu kumandanı General Martinengo da çok meşhur bir Venedikliydi. 10.000 kişilik Lefkoşe garnizonunda ve adadaki diğer Latin askerlerine, General Marco Bragadino kumanda ediyordu. Türk Ordusunda ise 60.000 kara askeri, 40.000 deniz askeri mevcuttu. Donanma-yı Hümayun’a Piyale Paşa kumanda ediyordu. Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa, Uluç Ali Reis, Murat Reis, ve Dal Mahmut Beyler, O’nun emrindeydiler. Osmanlı askeri karaya çıkar çıkmaz yerli halk, onları kurtarıcı olarak karşıladı. Çünkü kendilerini pek yüksek gören Venedik, adalılara köpek muamelesi yapıyorlardı. Kiliselerine bile atla giriyorlar, her türlü yağma ve ahlaksızlığa göz yumuyorlardı.Derhal başlatılan Lefkoşe kuşatması, Osmanlı askerlerinin bütün gayretlerine uzayacağa benziyordu. Genel Vali ve Generaller dayanıyorlardı. Bütün ümitleri, Girit’te toplanmakta olan Haçlı gemilerindeydi. Her an yetişmesini ümit ediyorlardı. Çok sıkışırlar sa, Magosa’dan da imdat isteyebilirlerdi. Buna mani olmak için Uluç Reis denizden, Dulkadir Beylerbeyi de karadan Magosa önlerine geldiler.Kuşatmanın başlamasından 49 gün sonra Osmanlılar, 9 Eylül’de Lefkoşe’ye girdiler. Genel vali, ölüler arasındaydı. Fakat Generaller, Bragadino ve Martinengo, Magosa’ya kaçmışlardı. Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesi cami haline getirildi. Fetihten sonraki ilk Cuma, 15 Eylül’e rastlıyordu. O gün hutbe Cihan Padişahı ve bütün Müslümanların halifesi Sultan II. Selim Han adına okundu. Müslümanlar kadar yerli Rumlar da sevinç içindeydiler. Çünkü o devre göre inanıl maz ve erişilmez İslam adaletine kavuşmuşlardı. Fakat Magosa hâlâ dayanıyordu. Serdar, Diyarbekir eski Beylerbeyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs Beylerbeyliğine tayin etti. çünkü sefer halinde iken Serdarlar, aynen Padişah yetkilerini kullanabilirlerdi. Lala Mustafa Paşa, onu 2000 kişilik bir kuvvetle Lefkoşe’de bıraktı. Kendisi Magosa taraflarına gitti. Lefkoşe düştükten sonra Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri kolayca ele geçirildiler. Birleşik haçlı donanması, bu sıralarda Girit adasından ancak hareket edebilmişlerdi. 22 Eylül’de Meis adası açıklarına geldiklerinde Lefkoşe’nin 10 gün önce düştüğünü öğrendiler. Bunun üzerine, artık Kıbrıs’ı kaybettiğini anlayan haçlı donanması, Sicilya’ya geri çekildi. Magosa kuşatması başladığı sırada Kıbrıs’ın geri kalan tamamı Osmanlıların elinde idi. Donanma-yı Hümayun İstanbul’a hareket etti. bu sularda 40 tekne bırakılması uygun görülmüştü. Lala Mustafa Paşa, Magosa önünde fazal kan dökülmesini istemediği için acele etmiyordu. Direnen Venediklileri teslime zorlayacaktı. Birkaç sulh teklifinde bulundu. İsterlerse sağ salim gidebileceklerini...canlarını ve taşınabilir mallarını kurtarabileceklerini bildirdi. Fakat kibirli generaller, tekliflerin hepsini reddettiler. Kale kapısına “ibret” için asılan Genel Valinin kesik kellesini gösterdiler ve:-Bunun yerine seninki sallanmadıkça Magosa’dan çıkmayacağız...diye haber yolladılar.Lala Paşa, kalenin içini görebilecek yükseklikte 10 tahta kule inşa ettirdi. İçlerine, 4’ü ağır olmak üzere 74 top yerleştirildi. Sonra bu kuleler, kalenin etrafına dizildi. Bahara doğru, kalenin yiyeceği sonuna yaklaştı. Venedikli kumandan Bragadino, mümkün olduğu kadar fazla dayanmak arzusundaydı. Bu yüzden bir gece, kalede bulunan 8.000 yerli ahaliyi surların dışına atmaktan çekinmedi. Mustafa Paşa, ayaklarına kapanan bu zavallılara korkmalarını, fetihten sonra evlerine kavuşacaklarını müjdeledi.Osmanlı ordusu buralarda epeyce oyalanmıştı. Bu kafirlerin teslim olmaya pek niyetleri yoktu. 1571 Haziranı sona ererken, bir Cuma sabahı toplu hücuma geçildi. Öğleye kadar çok kanlı bir çarpışma oldu.Ertesi Cuma tekrar...Ertesi Cuma tekrar...Bu kanlı hücumlar, 6 hafta muntazaman tekrarlandı. 7. Cuma sabahı Mücahid Gazi ler gördüler ki, Magosa Burçlarında beyaz bayraklar sallanıyor...Çünkü akıllı (!) Bragadino bile anlamıştı ki, bu Cuma akınları kıyamete kadar devam edecek!.. Çaresiz teslim şartnamesi imzalandı. Anlaşmaya göre Şövalyeler ve Generaller atlarıyla, diğerleri de silahlarıyla Magosa’yı terkedeceklerdi. Bir Türk kadırgası, kendilerini Girit’e götürecek, buna karşılık kale ve zindanlardaki 50 Türk esir Osmanlılara teslim edilecekti.1 Ağustos 1571 günü Osmanlılar, kanlı Magosa’ya girdiler. Adayı terke hazırlanan Şövalyeler de, âdet olduğu için muzaffer kumandan Lala Mustafa Paşa’ya veda etmek istediler. Serdar, bu inatçı mağlupları askeri merasimle karşıladı ve kendilerini teselli etti:-Üzülmeyin asil şövalyeler...Nasıl olsa Girit adası sizin elinizde!..Bu sebeple Akdeniz hâlâ bir Türk gölü sayılmaz... gibi şeyler söyledi. Veda merasimi bitmek üzere iken, sanki yeni hatırlamış gibi soruverdi:-Misafirimiz olacak Şövalyeyi tanıyabilir miyim? Sizleri Girit’e götürecek kadırga mız dönünceye kadar, acaba hanginizle arkadaşlık edeceğiz?Nedense Bragadino, bu alaylı suale pek sinirlendi:-Paşa!...Paşa!...dedi. sizlere değil bir şövalyemizi, uyuz bir köpek bile bırakamayız.O sırada Konya Beylerbeyi Hasan Paşa söze karıştı:-Ne kızıyorsun General Efendi!...Henüz 50 Osmanlı esirini bile teslim etediniz!...Bragadino daha da dikleşti:-Onların hepsi benim kölelerim değildi ya!..İşte bu cevap üzerine o sakin Lala Paşa, balyoz gibi yumruğunu havaya kaldırdı:-Karındaşlarım kandedür?... diye gürledi.Venedikli nihayet baklayı ağzından çıkardı:-Anlaşma gecesi maalesef bazı şövalyeler onları katletmişler...efendimiz!..-Ya senin yanındakiler ne oldu?...-Ben dahi onlara uydum...Lala Paşa hırsından deliye dönmüştü. Fakat sinirlerine hakim olması gerekti...-Bre kafir oğlu!...Kendi imzaladığın anlaşmayı gene kendin bozdun...Var gayrı gör akıbetini.Venedikliler hep birlikte bağırışmaya başladılar:-Adalet isteriz!...Merhamet isteriz!...Anlaşmamız var!...Serdar onları sert bir hareketle susturdu:-Bre mel’unlar!.. Ne anlaşması! Onu siz kendiniz bozdunuz. Fakat üzülmeyin!.. Adalet yerine getirilecektir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez, adaletin hükmü kısastır. Biraz sonra alınan fetva üzerine hüküm infaz edildi. Şehid edilen 50 Türk’e karşılık 49 Venedikli asıldı. Bragadino ise, Mücahidlere reva gördüğü işkencenin aynıyla burnu ve kulakları kesilmiş ve derisi yüzülerek , cezasını çekti.Böylece 13 ay kızıl kanlara bulanan Kıbrıs adası, o günden beri Müslüman Türk olmuş ve Yeşil Ada haline getirilmişti.İkinci Selim Han’a zafer müjdesi geldiğinde pek sevinmiş, herkese hediyeler dağıtmıştı. Serdar’ın yaptıklarını da bütün teferruatıyla dinleyen hükümdar, şöyle konuştu:-Lalamız berhüdar ola!...Her yaptığı makbulümüzdür. Çünkü Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır ki: “Kısas’ta hayat vardır.”



Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Cihan Padişahı III. Murad’da toplantıyı şeref lendirmişlerdi. Lalası Sadeddin Efendi sol tarafında oturuyorlardı...-Şu Vilayet-i Leh tahtının gene boşaldığını işittik. Tedbiriniz ne ola?...Padişah sualine ilk cevap Veziriazam’dan geldi:-Ferman Sultanımızındır Devletlûm...Yalnız şu hususu emen arzetmeliyim ki... bu taca erişmek için, Floransa Büyük Dukası ricada bulunur.-Yalnız o mu?-Hayır efendimiz...Velakin yıllık 1.000.000 Düka altını takdim ile arz-ı ubudiyyet eylemektedir. Hoca Sadeddin Efendi, Padişahtan izin aldıktan sonra:-Bu Düka cenapları, Alaman hanedanı mensuplarından değil mi?

III. Murad gülerek cevap verdi:-Dahası var hocam...O dükalık, İspanyol kralına dahi, vergi ödeyip durur...Şeyhülislam Çivicizade Hacı Mehmet Efendi, emin olmak istedi:-Yani Müslüman-Arap kardeşlerimizi katlettikleri için harp halinde olduğumuz İspanya’nın adamı mıdır Sultanım?-Evet öyle derim Hoca...Başdefterdar (Maliye Vekili) söz istedi...Veziriazama bakarak:-1 milyon düka altını, Hazine-i Şahane için ne ola ki Devletlûm!..Cenab-ı Hakka şükürler olsun ki, bu miktar akçeyi Sultanımız Efendimiz, her kandil gecesinde fukaraya tasadduk eyler.Reisülküttab (Hariciye Vekili) Abdülmuhyi Paşa da söz istedi:-Devletlû Efendimizin, Polonya tahtı için münasip gördükleri zatı sormaya cür’et eylesek?Cihan Padişahı kaşlarını çattı:-Sen ki bu Devlet-i Aliyye’nin düvel-i saire ile arasını ıslah ve halle muvazzafsın... Asıl biz senden, bu işe muvafık birini sual eyleriz Paşa!...Hariciye vekili mahçup olmakla beraber, çabuk toparlandı:-Sizin önünüze geçmek ne haddimize Sultanım!.. Evvela Devletlû Efendimizin fikirle rini öğrenmek boynumuzun borcudur. Arzederim ki, bu taht için en münasip fert, İsveç kralının oğlu Sigismond kulunuzdur.-Berhüdar olasın Paşa... Biz dahi aynı kimseyi düşünür idik...Avrupa canibinde mevcut casus ve mutemed ademlerimiz, bu şahsı münasip görürler...Hoca Sadeddin Efendi söz aldı:-Zannımızca Sigismond’un ana tarafı, Yagellon hanedanından gelir...-Öyledir Hocam... Malum-u Âlileri Yagellon Hanedanı, Leh milletince pek sevilirler. Üstelik Leh Hükûmet reisi Zamovski de bu zatı tavsiye eyler.Zamovski gerçek Osmanlı dostu idi. Erdel prensinin kız kardeşiyle evlenmişti. Erdel eyaleti, Osmanlı devletine tabi olduğu için, akrabalık bağları da mevcuttu. Divan-ı Hümayun, bu zatın desteklediği kimseyi, Polonya tahtına geçireceğe benziyordu. Fakat Sadrazam endişeliydi:-Velakin bu Sigismond nam kimse, Protestan mezhebinden değil midir? Diye sordu. Reisülküttap cevap verdi:-Evet öyledir...Ve dahi Lehistan ahalisi ise, Katolik mezhebindendir...-Katolikler ile Protestanlar, birbirlerinin kanlarını içebilir derler de!..Sadeddin Efendi araya girdi:-Ne endişe buyurursunuz Efendiler...Elbet Devletlû Padişahımız bu hususu da düşün müş olsalar gerektir.Hakikaten III. Murad Han kestirip attı:-Katolik milletin kralı Protestan olamaz ya...Sigismond da Lehistan tahtına geçer geçmez Katolikliği kabul edecektir. Kat’î teminat aldık.-Ferman Sultanımızındır Efendimiz...diyen Veziriazam hâlâ endişeliydi. Padişah tekrar sordu:-Merakınız nicedir Paşa?...Açıkça beyan edesüz!... Burası meşveret divanıdır. Her fert fikrini, sualini ve dahi cevabını açıkça beyan eylemez ise, doğru yolu nice buluruz?..-Bizi bağışlayın Sultanım.. İlla ki düşüncemiz, istikbal için olupdur. Bu Sigismond’ un pederi olan İsveç Kralı ölür...-Oranın kralı da olabilir.-İsveç milleti Protestan... Kralı Katolik olabilir mi Efendimiz?-Sigismond bizim arzumuz üzerine Lehistan krallığını tercih edecektir.Reisülküttab izahat verdi:-Lehistan vilayeti hem daha büyük, hem de zengin bir ülkedir. İsveç memleketi, sairede adı sanı dahi bilinmez. Böyle bir ülkede kim krallık ister? Yalnız bir şey var Sultanım...-Gene Sigismond hakkında mı?-Beli Sultanım!... Alaman İmparatoru kendi oğlunu Sigismond’un kızkardeşi ile evlendirmek istermiş...-Demek ki bu yolla Polonya’ya hakim olmak ister!..Hoca Sadeddin Efendi, İspanyollar kadar Almanları da sevmezdi. Derhal izin istedi. Fakat Padişah, önce kendisi konuştu:-Alamanya ile yeni gelişen Urus kafiri arasında, kuvvetli bir Polonya’nın bulunması Devlet-i Aliyye’nin müstakbel menfaati iktizasıdır. O sebeple, Lehistan beldesine yanaşması kat’i olarak önlenmelidir.Hoca hazretleri de aynen böyle düşündüğü için, rahat bir nefes aldı ve:-Cenab-ı Hak ömrünüzü müzdad eylesin Sultanım... Böyle bir izdivaç dileği belirdik te, Sigismond’un kulağına kar suyu kaçırılması muktezadır. Mesela, başka birinin krallığa daha layık olduğunun fısıldanması kifayet eder. Zaten müteveffa kral Bartory’nin yeğeni bekler durur!..-Pek haklısınız Hocam, pek haklısınız. Allah sizi ve sizin gibi âlimleri başımızdan eksik eylemesin... Sizler yolumuzu aydınlattıkça , dünya ve ahiretimiz mamur olur inşaallah.Ak sakallı hocasının gözleri daldı:-Bartory dedik de Sultanım, Cennetmekan pederiniz, Selim-i Sâni Han hazretleri hatırımıza geldi. Tıpkı bu günkü gibi olmuştu. Krakovi (Polonya’nın o zamanki başşehri) tahtı gene boşalmıştı. Aynen sizin gibi düşünen peder-i âliniz, yazdırdığı tek mektupla işi halledivermişti.-Hatt-ı Hümayun’un meâli hatırınızda mı Hocam?-Nasıl hatırlamam devletlûm!... Padişah hazretleri bizzat bize yazdırmışlardı. Şöyle diyorlardı: “..Hak Sühanehû ve teâlâ Hazretlerinin uluvv-i inayetleri ile müşarün ileyh karındaşınızı vilayet-i Leh’e kral olarak tayin eyledik...Şöyle ki, emr-i şerifime mugayir iş edesiz, asla özrünüz makbul olmaz. Ana göre tedarik eyleyesüz, vesselam...-Biz dahi buna benzer bir name yazıp imzalayalım Hocam...-Ferman Sultanımızındır Devletlûm...Sultan III. Murad’ın sadık bendelerinden Turgut Çavuş, 17 gün sonra Ferman-ı Hümayunu Polonya Başbakanına teslim etti.Başbakan Zamovski, Başkent Krakovi’de Leh Diyet Meclisini topladı..Saygı ile öpüp 3 kere başına koyduğu padişah emrini yüksek sesle temsilcilere okuduktan sonra Kral Sigismond, Turgut Çavuş’un huzurunda Polonya tacını giydi. Sene 1587.İşte böyle. Osmanlı Padişahı Dünyanın 3 kıtasına hükmeden hükümdarlara, işte böyle hükmediyordu.



Birinci Ahmed Hanın sultân olduğu zaman, Osmanlı Devleti çok zor şartlar ile karşı karşı ya idi. Devlet batıda Avusturya ve doğuda İran ile harp hâlinde bulunduğu bu sırada; içte celâlî adı verilen âsîler yirmişer otuzar bin kişilik gruplar meydana getirmişler, köyleri yakıp yıkmaya, üzerlerine gönderilen orduları bozmaya başlamışlardı. Bu iç gâile, Osmanlı Devletini temelinden sarsacak bir manzara görünümündeydi. Bilhassa İran, bu iç fitneyi körüklüyor ve Osmanlı Devleti içerisindeki hurûfîler de bütün güçleri ile bu fitne hareketlerini destekliyorlardı.Bostan Çelebi hazretleri, Sultan Birinci Ahmed'in tahta geçmesinden sonra büyük ceddi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Kadir gecesi olması muhtemel bir gecede Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Aynı gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü:

Saray-ı hümâyûndaki husûsî köşkün etrâfında heybetli ve nûrânî zâtlar geziniyordu. Onların kimler olduğunu araştırınca, yakın adamlarından birisi gelerek; "Sultânım! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri köşkünüzü teşrif ettiler. Peşindekiler, onun dervişleri ve talebeleri dir." dedi. Bu haberi alan Sultan büyük bir sevinçle sarayın içine girdi ve orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. İkrâm ve iltifât olmak üzere ona saltanat tahtına oturmasını teklif etti. O zaman Mevlânâ hazretleri; "Arşın gölgesi altında oturanlar, bu birkaç ağaç parçasından yapılmış tahta iner mi? Bu tac ve taht sizindir." buyurdu. Bu sırada Sultan Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin orada bulunuşunu fırsat bilip, ondan devlete isyân eden, azgınlık ve taşkınlık yapan celâlîlerin hakkından gelebilmek için himmet ve hayır duâda bulun malarını istedi. Mevlânâ hazretleri ona; "Sen eğer bizim çocuklarımıza karşı azgınlık ve taşkın lık edip onlara sıkıntı verenlere mâni olursan, biz de bunun mükâfâtı olarak mânevî yolla size karşı gelenlerin zararlarını ve çıkardıkları fitneleri def ederiz. Bostan'ımıza var, himmetine sarıl diye tenbih eyledi. Mevlânâ hazretleri oradan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyârete gitti. Sultan Ahmed de kendisini tâkib etmişti. Gördü ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hayatta ve Mevlânâ hazretlerinin torunlarından biriyle sohbet etmektedir. Mevlânâ hazretleri de oraya varıp bu büyük sahâbîyle sohbetten sonra vedâ edip ayrılırken; "Benim Bostan'ım budur." diye işâret etti.

Sultan Ahmed tam bu esnâda uyandı. Böyle mübârek bir rüyâ görmenin şükrânesi olarak Allahü teâlâ için kurbanlar kestirdikten başka, derhal Eyüb Sultan'a ziyârete gitti. Orada Bostan Çelebi'yi görünce sevindi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tenbihi üzere saray-ı hümâyûna dâvet etti. O da bu dâveti kabûl etti. Sultan ona Mevlânâ hazretlerinin oturduğu yere oturmasını teklif ettiğinde; "Mübârek dedemin yerine oturmam edebe sığmaz." diyerek, Sultanın akşamki rüyâsına işâret etti. Böylece Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin; "Bostan' ımıza yapış." sözündeki inceliği ve Bostan Çelebi'nin de hâlinin yüksekliğini ve velî olduğunu anladı. Kendisine pekçok hürmet ve saygı gösterdi. Sohbetlerinden bereketlendi ve bütün sıkıntılarının giderilmesi için emirler verdi. Bu mübârek zâta ve mevleviyye yolunun büyükleri ne eziyet edenlerin, rahatsızlık verenlerin cezâlandırılmasını istedi. Zâten Sultan Ahmed Hanın, Bostan Çelebi'ye gösterdiği hürmeti duyan fesadçılar, büyük bir korkuya kapılmışlar ve sözlerini kesmişlerdi. Bostan Çelebi bir müddet sonra Konya'ya gitmek üzere pâdişâhtan izin istedi. Bu mübârek zâttan ayrılmak, genç pâdişâh Ahmed Hana çok ağır geldi. Büyük bir kalabalıkla kendisini İstanbul'dan uğurladı. Ayrılırken memleketin isyâncıların şerrinden kurtul ması için pekçok duâ eden Bostan Çelebi, Konya'da da muhteşem bir kalabalık tarafından karşı landı. Bostan Çelebi'nin ayrılışının üzerinden çok geçmeden Ahmed Hanın Anadolu'da celâlîler üzerine gönderdiği ordunun zafer haberleri gelmeye başladı ve kısa sürede âsîlerin tamâmı temizlendiBostan Çelebi bundan sonra daha rahat ve huzurlu bir şekilde talebelerine ders verdi. Bir gün yine Mevlevîhânede talebeleri ile meşgûlken içeriye bir haberci girdi. Şeyhe, kendisini Lala Mustafa Paşanın gönderdiğini ve ondan Şam'da boş bulunan Mevlevî Dergâhına bir halîfe göndermesini istirhâm ettiğini bildirdi. Bostan Çelebi bu istek üzerine himmet ve teveccühleri ne kavuşmuş olan Kartal Dede'yi oraya halîfesi sıfatıyla göndermek istedi. Ancak Kartal Dede'ye hocasından ayrılık çok zor geldi. Gözyaşları içinde bu husûsu hocasına arzetti ve ayrıca; "Vâiz ve zikr meclisleri için lâzım olan ilmim de yok." diyerek kendisinin bu vazîfeden bağışlanmasını arz eyledi. Bunun üzerine Bostan Çelebi ona:"Ağız senden, söz bizden. Sana büyük bir âlim de mürid olur." diyerek onu teselli etti ve mâzeret kapısını kapadı. Kartal Dede hocasının duâları bereketiyle Şam'a vardı. Vardığı gün şehrin büyük câmilerinden birinde vâz verdi. Halkın yanısıra büyük âlimler ve devlet adamları da vâzına geldi. Vâzında derin ve ince mânâlardan bahseden Kartal Dede'yi dinleyenler hayran kaldı. Onu umduklarından da daha yüksek buldular. Yine aynı gün câmide bulunan büyük âlim Alemî Dede de onun sözlerine hayran kaldı. Alemî Dede, Bağdâdlı olup, Irak'ın çeşitli yerlerin de ilim tahsîl etmişti. Tahsîlini tamamladıktan sonra İstanbul'da Fâtih Câmiinde ders vermiş, talebeleri Mısır'a kâdı gönderilmiş, böylece orada da tanınmıştı. Allahü teâlânın hikmeti bu sıra da hacdan dönerken Şam'a uğradı ve böylece Kartal Dede ile tanışarak kendisine talebe oldu.Bostan Çelebi hazretlerine talebeleri kendisinden sonra dergâhın ve talebelerin işleri ile kimin ilgileneceğini sorduklarında; "Hilâfet, Ebû Bekr Çelebi'nindir." buyurdu. Ebû Bekr Çelebi, Ferruh Çelebinin oğlu idi. Bostan Çelebi, 1631 (H.1040) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi içerisindedir.Bostan Çelebi hazretleri, kendisine gelenlere dînin emirlerini öğretir, onları her bakımdan yetiştirirdi. Hattâ özel olarak dergâhına getirmek sûretiyle, pekçok kimseyi naklî ilimlerde kemâle kavuşturduğu rivâyet edilmektedir. Bunlardan bir tânesi şu şekildedir:Gelibolu'da kerâmetleri açıkça bilinen Ağazâde Şeyh Muhammed Efendi, gençliğinde bile tâattan ayrılmamış ve bu şekilde yetişmişti. Daha pekçok güzel vasıfları vardı. İlim tahsîlinde ilerlemek ve ilmine göre amel etmek arzusuyla dolup taştığı bir gecede şöyle bir rüyâ gördü. Çeşmeleri ve çimenleri olan güzel bir yerde etrâfı seyredip dinlenirken âniden bir mevlevî yiğidi görünüp; "Sizi Mevlânâ'nın Bostan'ına dâvet ediyorlar." dedi ve kayboldu. Uyanınca gördüklerine hayret etti. Kendi kendisine biraz düşündükten sonra, rüyâsında gördüğü o dinlen me yerine gitti. Orada aynen rüyâda gördüğü zâtı gördü ve peşinden yine kayboldu. Şeyh Muhammed Efendi bu hal üzerine artık bir an olsun gecikmeden Anadolu'ya geçti. Konya'ya varıp Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyârete gitti. Oraya varınca rüyâsında kendisini dâvet eden zâtı yeşil renkli mihrapta büyük dedesi Mevlânâ hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh etmiş ve bu sebeple kendinden geçmiş bir vaziyette buldu. Fakat içeri girmesiyle birlikte; "Hoş geldin, safâlar getirdin." diyerek kendisine seslendi ve iltifatta bulundu. Bu zât Bostan Çelebi idi. Muhammed Efendi derhal Bostan Çelebi'ye talebe oldu. Allahü teâlânın ihsânı, hocasının himmet ve bereketiyle kısa zamanda yetişip icâzet, diploma aldı. Bostan Çelebinin sohbetlerin de ve ders halkasında böyle mânevî derecesi yüksek zâtların bulunduğunu İsmâil Ankaravî Rüsûhî Dede gazellerinde ifâde etmişlerdir.


Osmanlılarda Padişah duası almak pek mühimdi. Çünkü bu duaya erişenin dünya ve ahırette sonsuz saadete kavuşacağına inanılırdı...70’lik Gazi Tiryaki Hasan Paşa, işte bu sebeple ağlıyordu...Çünkü Müslümanlar ın 78. Halifesi ve Cihan Padişahı III. Mehmed, kendisine dua ediyordu. Kanije kalesinin cesur kumandan ve askerlerine yolladığı Hatt-ı Hümayun’da şunlar yazılıydı:-“Yerin ve göğün sahibi olan Allahü teâlâ’ya hamdolsun ki, Osmanlı devletine senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi...Sevgili Peygamberimize Salât ve Selam olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda Cihad eylerken görürüz...Şanlı Kanije serencamınızı bertafsil öğrendim......”

Hatt-ı Hümayun okunurken Tiryaki Hasan Paşa, Kanije cenginin ilk günlerini hatırladı:Alman imparatorunun 23 yaşındaki kardeşi Arşidük Ferdinand, nasıl da saldırıyor du!..BU toy haçlı Başkumandanı, herhalde 100.000 kişilik muazzam ordusuna güveniyordu. Almanlardan başka İspanyol, Fransız, İtalyan, Macar, Papalık orduları ve Malta şövalyeleri de onlarla birlikteydiler. Ayrıca 47 adet ağır muhasara topları mevcuttu. Kanije’de ise, sadece 9.000 Mücahid bulunuyordu. Yani düşman kuvvetleri Osmanlı askerinin 11 mislinden fazlaydı. 9 Eylül 1601’de ağır Alman ateşi Kanije’yi dövmeye başladı. O gün Osmanlı-Alman savaşı başlayalı 9 yılı geçmiş bulunuyordu. B müddet içinde Sultan III. Mehmed, Eğri kalesi ni fethetmiş ve Haçova Meydan Muharebesinde, Almanları kasin bir yenilgiye uğratmıştı. Buna rağmen düşmanlar, mağlubiyeti kabul etmek istemiyorlardı. Onca kayıplara rağmen sulh teklifinde bulunmadılar. Osmanlılar ise, hep savaştan sonra sulh isteğinin karşıdan gelmesini beklemişlerdir.Bu kayıp ve yenilgilerin acısını çıkarmak isteyen Haçlılar birleşmiş ve iki kalemize birden saldırmışlardı.Kanije ve İstolni-Belgrad’ın saldırıya uğradığını öğrenen Sultan III. Mehmed büyük bir kuvvetle Sadrazamı imdada yolladı. Düşmanlar Kanijeye varmadan önce 5.000 kişilik bir keşif kolu çıkarmışlardı. Kurnaz Tiryaki Hasan Paşa, bu keşif kuvvetini yalnız tüfek ateşiyle oyalandı. Ancak iyice sokuldukları an, kale toplarının hepsi birden ateşlendi. Böylece kafir sürülerinin büyükçe bir kısmı imha edilmiş oldu.Kara Pençe Osman adlı fedai bir ulak Belgrad yakınlarına yetişen Sadrazam hazret lerine bir mektup ulaştırdı. Vaziyeti bütün açıklığıyla öğrenen Sadrazam, Kanije’ye geleceği ni bildirdi. Fakat yarıyolda İstolni-Belgrad’ın düştüğünü öğrendi. Kaledeki herkesin kılıçtan geçirildiğini ve çocuklara dahi işkence edildiğini duydu. Bu sebeple oraya gitmeyi tercih ettiğini bildiren ikinci bir mektubu Kanije’ye, Tiryaki Hasan Paşa’ya yolladı.Tiryaki Hasan Paşa, bu ikinci mektubu gizli tuttu. Tam aksine Ordu-yu Hümayun’ un yetişmek üzere olduğu bildirilen başka bir mektubu askerine alenen okuttu. Fedakarca savaşan Gazilerin morallerini düşünüyordu. Bu ikinci mektubu, tabii kendisi yazmıştı.Aslında hergün 2.000 gülle yiyen Kanije’nin hali pek haraptı. Surlar delik deşik olmuştu. Osmanlılar, ancak geceleyin tamire çalışıyorlardı. Fakat işin en kötüsü, barutları bitmek üzereydi. Bunu öğrenen 5. bölük çavuşlarından Uzun Ahmet, tecrübeli kumandana müracaat etti:-İzin verirsen Paşam, biz burada kendimiz de barut imal edebiliriz.-Ne dersin evlat!-Doğru derim Baba..-Bu iş nice olur?-Şu söğüt ağacını görüyor musun Paşam, işte onlar bizi daha epeyce barutsuz komaz Yeter ki Mevlam seni başımızdan eksik etmesin.-Ne deyim oğul... Cenab-ı Hak yardımcın olsun... Gayrı göster kendini.Uzun Ahmet 3 gün içinde, hakikaten bol barut elde etti. Söğüt ağacının kavı ile ince kum kullanıyordu. Çalışırken arkadaşları ile birlikte bu sırrı kendilerine öğreten ustasına Fatihalar okudular. Osmanlı’nın Söğüt ağacına sevgisinin sebebi de, Gaziler tarafından öğrenilmiş oldu. Artık daha hızlı patlayan kale topları, gün doğana dek susmak bilmiyordu.Tam bu sırada bir öğle vakti, düşman mızraklarına takılmış iki kesik baş teihir edildi. Bunlar, Budin Beylerbeyi ile Kethüdasının başlarıydı. Şımarık haçlı şövalyeleri hora tepiyor, bağırıp çağrışıyorlardı! Bunları gören Osmanlı askerinin maneviyatı bozuluyordu. Kumandanları, yine kendilerine hitab etti:-Gazilerim...Yiğitlerim...Bu şehid kardeşlerimiz asla ve kat’a Budin Beylerbeyi ve kethüdası olamaz. Bilirsiniz ki her ikisi de kırk yıllık şahsi dostlarımızdır. Onları bizden iyi kim tanıyabilir? Üstelik koca Osmanlı ordusu buralarda iken bir beylerbeyinin başı nasıl uçurulabilir? Daha bizim kaleyi bile düşüremezken bu kefereler!... gibi sözlerle Mücahidlerin endişelerini giderdi. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardı ki: “Harp hud’adır...” Yani harpte icabederse, yalan dahi söylenebilirdi. Hemen o gece yarısı Akıncı beylerinden Kara Ömer Ağa, kelden dışarı sızdı. Yanında 20 Serdengeçti vardı. 100’den fazla düşmanı Cehenneme yolladılar. Dönüşte yanlarında bir de kocaman haçlı kellesi getirdiler. Meğer o da Papa VIII. Clement’in yeğeni Aldo değil miymiş? Sabah namazından sonra Kanije Kartalı:-“İşte görüyorsunuz!”...diye konuştu, “dünkü iki şehid kardeşimize karşılık bugün, koskoca Rim Papa’nın yeğeni... Hem biliyorsunuz bu muhasara 12 Rebiülevvel gecesi başladı. O gece, Peygamberlerin Sultanı Resulullah Efendimiz doğdular. Cenab-ı Hak öyle mübarek bir gece hürmetine, Müslüman kullarını, küffar karşısında mağlup ve mükedder eylemez inşallah...-İnşaallah...İnşaallah...-Yeter ki hepimiz İman ve kılıçlarımızı kavi tutalım...Her akşam Gazilerin bir kısmı sur dışına çıkıp, düşman avlamaya devam ediyorlardı Ne yazık ki, 100.000 kişilik düşman sürüsü, böyle küçük baskınlarla tüketilecek gibi değildi.Kasım ayının ilk haftasında kar düşmeye başladı. Düşman askeri karakol gezerken, bir Osmanlı şehidi buldular. Koynundan bir de mektup çıktı. Bu ulak, herhalde dün geceki baskın sırasında vurulmuş olmalıydı!..Mektubu derhal Kumandan Ferdinand’a ulaştırdılar. Tercüme edildi. Sadrazam Hazretlerine yazılıyordu:-“Devletlû Efendim!...Cenab-ı Hakk’a şükürden sonra arzedeyim ki, Serdarlığınız altındaki Ordu-yu Hümayun, henüz Kanije’ye yetişmemekle, kafirler büyük ümit ve hayale kapılmışlardır. Velakin şunu hesap etmekten gafildirler ki, başlamış olan karakış, çok sert geçeceğe benzemekle, cümlesinin canını Cehenneme zaten yollayacaktır. Ve dahi bu karda kıyamette koca Osmanlı ordusu ile buralara gelmek zahmetine katlanmayasınız...Ve dahi merak buyurulan diğer hususlarda müsterih olabilirsiniz...Çünkü kal’amız mahzenlerinde bahara kadar yetecek besatır, sucayık ve zahire ve barut ve sair lazime mevcut bulunmaktadır. Yine de Emr ü karar Devletlû Sadrazam Hazretlerimize aittir Efendim.Her birinizi Hak Teâlâ Hazretlerine ısmarlıyorum. Kanije Beylerbeyi Hasan Paşa”Genç Ferdinand, bu mektup sebebiyle çok telaşlandı. Hatta bunu da Tiryaki Hasan Paşa’nın bir oyunu sandı, şüpheyle karşıladı. “Her halde Osmanlı Ordusu yetişmek üzere idi ki, bizi gafil avlamak istiyorlar” diye düşündü. En hızlı 3 süvariyi derhal Belgrad tarafla rına yolladı. Sadrazamın nerede olduğunu kat’i olarak öğrenip dönmelerini emretti.Mektup, gerçekten İhtiyar Kurdun bir oyunuydu. Ama vaziyet, Ferdinand’ın zannettiği gibi değildi. Tam aksine, kaledekilerin durumu çok kötüydü. Yiyecek ve barutları tükenmek üzereydi. Fakat asıl kötü olan, Osmanlı Ordusunun Belgrad kışlağına çekilmesi idi. Yani Kanije’ye beklenen yardım asla gelmeyecekti. Ferdinand’ın 3 casus gönderdiğini öğrenen Tiryaki Hasan Paşa kat’i kararını verdi: “Ya şehid olacaklar, veya zafer kazanacaklardı.” Üçüncü yol yoktu. Üstelik bu kararın tatbiki, ir gün dahi geciktirilmezdi. Çünkü düşman habercileri, Osmanlı ordusunun yerini öğrendikleri anda, herşey zaten mahvolacaktı. 17/18 Rebiülevvel gecesi, lapa lapa kar yağıyordu. Kara Ömer Ağa, her zaman olduğu gibi, fedaileriyle sur dışına sızdı...Mümkün olabildiği kadar fazla çadır dolaşa rak, ortalığı velveleye verdi...Kaledeki topların da hepsi birden, son güllelerini patlatı yorlardı. Biraz sonra serdengeçtilerin yarısı daha dışarı fırladılar. Kılıç, kalkan, gürz, şeşper, hançer şakırtıları ve Akıncı naraları, ortalığa dehşet saçıyordu...Sabaha kadar Mehter Bölüğü, surlar üzerinde Gülbank çekip harp kösleri vurmaya başladı...Ondan sonra savaş alanında, gür sesli birkaç münadi şunları haykırmaya başladı:-Serdar Hazretleri yetti!..-Veziriazam yetişti!..-Vurun Gazilerim, Yeniçeriler burada!...Sipahiler ulaştı...Arşidük Ferdinand bu vaziyet karşısında bütün cesaret ve metanetini kaybetti. Sadrazamın geldiğine kat’i olarak inandığı için, gecelik kıyafetiyle kaçmaya başladı. Tabii, koca Haçlı sürüsü de peşinden!..70 gündür Kanije’de mahsur kalan 7.000 mücahid, 70.000 kafir kellesi topladı...Cihan Padişahı III. Mehmed, işte bu sebeple kendilerine dua ediyordu:“...Berhudar olasınız, İki Cihanda yüzleriniz ağ ola...Sana Vezirlik (Mareşallik) rütbesi verdik. Helal olsun. Seninle birlikte bulunan askerciklerim dahi, manevi oğullarımdır. Cümlesinden Mevlâ-yı Teâlâ razı olsun. Ettiğiniz bilcümle tedabir Makbûl-ü Hümayunum olmuştur.Her birinizi Hak Teâlâ’ya ısmarlıyorum...”İhtiyar Kanije Kartalı, başındaki kavuğunu yere fırlatmış, gözyaşları arasında şunla rı söylüyordu:-Sadece vazifemizi eda eylememiz sebebiyle Padişahımız Efendimiz, bizim gibi bir pir-i faniye, vezaret rütbesi lûtfetmişler...Bizler cümlemiz, Allah, Millet ve Devlet yoluna fedayız... Cenab-ı Hak, Devletimize ve Milletimize zeval vermesin...



Kanuni Sultan Süleyman Han’ın 1543’de fethettiği Estergon Kalesi, 1595’de tekrar Avusturyalıların eline geçmişti. Sultan I. Ahmed Han, tahta çıkışının ilk yıllarında, Osmanlı Devletinin ileri karakolu olan bu çok önemli kalenin tekrar fethi için, Sadrazam Lala Mehmed Paşa’yı vazifelendirdi. 21 Mayıs 1605’de Davut Paşa sahrasından hareket eden Ordu-yu Hümayun, 29 Ağustos günü kaleyi kuşattı. Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Lala Mehmed Paşa, bir harp divanı topladı.İlk sözü kendisi aldı:-Padişah Efendimizin Emr-i Hümayununu unutmayalım. “Ya Estergon’a girersiniz, ya Cennete” buyurmuşlardı. İmdi, tedbir ne ola?Buraları iyi tanıyan, Bosna Beylerbeyi Hüsrev Paşa:-Devletlû Vezirim...dedi, bu kal’ayı düşürmek için yardım yollarını kesmek gerektir. Bunun için etrafındaki kal’aların fethi şarttır.

Sinan Paşa sordu:-Ciğerdelen ve Tepedelen’den gayrı etrafta kal’a mevcut mudur?Bektaş Paşa cevapladı:-Vişgrad derler, inatçı bir burç dahi vardır.Hüsrev Paşa gene söz aldı:-Onlarla bir hesabımız olupdur. İzin verin, onları biz halledelim...Serdar başını salladı:-Münasib...Başka tedbir dileyen?Yeniçeri Ağası Yusuf Ağa söz istedi:-Asıl muradımız Estergon ise...Ola ki muhasara uzayabile!.. Bu yüzden sonuna dek, güllesiz ve dahi barutsuz kalmamak gerek.Divandakiler “evet” mânâsında başlarını salladılar.Lala Mehmed Paşanın akrabası ve yaveri İbrahim Peçevi Efendi söz istedi. O sırada 31 yaşında bulunan, istikbalin büyük tarihçisi şunları söyledi:-Duyduğumuz kadarıyla bizim Budin’de barut ve dahi gülle ziyadesiyle mevcuttur. Ol canipten tedarik mümkün değil midir?Serdar, biliyorum dercesine gözlerini yumdu. Sonra sırf bu sefer niyetiyle İstanbul’ dan çıkan Ayasofya Vaizi Nureddin Efendiye döndü:-Hocam!..Acep bizlere bir tebşiratta bulunmazlar mı?Yetmişlik Mücahid cevap verdi:-“Allah kuluna kafidir”.Sizler O’nun yolunda oldukça karşınızda kim durabile!..Lala Mehmed Paşa, Divanı kapatmadan:-Cümleniz berhüdar olasınız... Gayri söz bitti. Meydan, er meydanıdır. Gün, Allah’a kul, Resulüne ümmet, Padişahımıza hizmet günüdür...dediSonra ecdadın ruhlarına el-Fatiha çekip, okudular......................................................................................Estergon’u Fransız asıllı bir Kont savunuyordu. Bu harpte Avusturya hesabına çarpışan Dampier Kontu çok meşhur bir askerdi.Ordu-yu Hümayun yaklaşırken, kaledeki bütün Macar askerlerini dışarı çıkardı. Çünkü, 4 yıl önceki Kanije kuşatmasını hatırladı. O gün Macar askerleri, Osmanlı ordusuna tek kurşun atmamışlardı. Böyle davranmayı akıllıca bulmuşlardı. Macarların kumandanı ise, Lala Mehmed Paşa ile konuşmak istedi:-Kal’ayı niçin terkettiniz General, ümidiniz mi tükendi?-Ümit, Osmanlı adaletindedir, Devletlû Vezir...-Estergon’da ne kadar asker kalmıştır?-On bine varmaz, Büyük Vezir.-Kontun maneviyatı nasıldır?-Sadece etraftaki kalelerden alacağı yardıma güvenmektedir.Gerekli malumatı alan Serdar, son bir sual sordu:-Memleketinize mi gideceksiniz, yoksa başka bir orduda parayla mı dövüşmek istersiniz?-Bizler de askeriz koca Vezirimiz. Şayet izin verirseniz, bu defa dünyanın en büyük ordusuna katılmak niyetindeyiz. Hiçbir ücret de istemiyoruz!Lala Mehmed Paşa gülerek cevap verdi:-Düşmanlarımızın düşmanı, dostumuzdur.Ordu-yu Hümayuna böylece, Macar asilzadeleri de katıldılar.Serdar, Estergon kalesi etrafındaki 3 düşman kalesine 3 Beylerbeyi gönderdi. Yardım yollaması mümkün Ciğerdelen, Tepedelen ve Vişgrad kaleleri tesirsiz kılınacaktı.E çabuk hareket eden Bosna Beylerbeyi oldu. Gazi Hüsrev Paşa sözünü tuttu ve 8 Eylül’de Vişgrad kalesini zaptetti. Bektaş Paşa da Tepedelen’in işini 19 Eylül günü bitirdi. Bu iki kalenin düşmesiyle Estergon’daki askerlerin moralleri çok bozuldu. Fakat Dampier inatçıydı ve hâlâ Ciğerdelen yardımını bekliyordu.İşte bu sırada Budin’den gelen askeri malzeme kervanı göründü. Büyük mandaların çektiği 25 muhasara topu, arabaların üstündeki 30.000 adet gülle ve 10.000 fıçı barut, düşman askerlerinin gözlerini faltaşı gibi açtı. Gerçekten tek ümitleri Ciğerdelen’de kalmıştı. Ama ertesi sabah bütün Türk topları birden patlamaya başladı. Kale duvarlarında büyük gedikler açılıyordu. 29 Eylül gecesi fedailer, Estergon’un Su Kulesini ele geçirdiler. Böylece kale, biraz daha zor duruma düştü. Bütün Gaziler, Lala Paşa’nın “Son Hücum” emrini bekliyorlardı. Padişahlarının fermanı gibi, “Ya Estergon’a, Ya Cennete” girecekleri anı yaşayabilmek için sabırsızlanıyorlardı. Serdar ise bekliyordu. Her saniye sanki bir asır gibiydi. Fakat Lala Paşa’nın beklediği ey fazla gecikmedi. O gün ikindiye doğru bir ulak, Veziriazamın otağına doğru hızla at sürdü. Bu herkesin tanıdığı Koca Osman Çavuştu:-Ciğerdelen düştü!...-Ciğerdelen bizim oldu!...-Ciğerdelen kafirlerden temizlendi!...diye bağıra bağıra müjdeyi getiriyordu.Serdar:-Elhamdülillahi Rabbil Âlemin..diyerek secdeye kapandı. Sonra:-Hücuuum!..emrini vermek üzere otağından fırladı. O anda gördükleri şaşırtıcıydı. Ama Lala Paşa şaşırmadı. Çünkü bunu bekliyordu. Esteron’dan çıkan beyaz bayraklı askerler geliyor du. Hücum emrini biraz erteledi. Beyaz bayraklılar Kont Dampier’in teslim olacağını arzettiler. Ancak teslim şartlarını konuşmak üzere Osmanlılardan bir temsilci istiyorlardı. Bu görev de İbrahim Peçevi Efendiye verildi. Biraz sonra beyaz bayraklılarla birlikte Estergon’a gitti.Osmanlı temsilcisini ayakta karşılayan mağrur Dampier, endişeli görünüyordu. İlk suali:-Acaba Lala Paşamız bize merhamet edecek mi? Oldu. Bu suali tercümanı vasıtasıyla sormuştu. İbrahim Peçevi Efendi, kendi diliyle cevap verdi:-Koca Vezirimiz merhamet göstermeseydi, şu anda hayatta olmanız imkansızdı!-Böyle hareketi Padişahınız mı emrettiler?-Hayır Kont cenapları! Padişah efendimiz yeryüzünün en büyük hükümdarıdır. Bütün Müslümanların halifesidir. Hazinede şu anda 50.000.000 düka altını mevcuttur ki, bu meblağı sizin krallarınız XIV. Louis ve II. Phillip hayal dahi edemezler. Koca Vezirim ki, O büyük Sultanın tam güven ve yetkisini taşımaktadır. Lala Mehmed Paşamız, harpte ve sulhte tek başına hüküm sahibidir. -Öyle midir?-Hem o kadar değil ki, değil ki sizinle, kralınızla dahi ceng-ü cidale veya sulha karar verebilir.-Sizin yetkileriniz bu kadar geniş midir elçi hazretleri?-Hayır!..biz sadece sizin şartlarınızı öğrenmekle görevliyiz. Serdar-ı Ekrem ne derse o olur.Kontun yanında Fransız, Alman,Avusturyalı ve Papalık temsilcileri bulunuyordu. Hepsi de yüksek rütbeliydiler. İbrahim Efendi müzakereyi kısa kesmek istiyordu. Bu yüzden dedi ki:-Serdarımız sabırlı Gazilerimiz sabırsızdır...Sizin teklifinizi bekler dururlar.Kont, etrafındaki süslü temsilcilere baktı ve:-Vire ile kaleyi teslim ederiz. Tek şartımız, canlarımızın bağışlanmasıdır...dedi. Osmanlı temsilcisi güldü:-Bu zaten muharebe icaplarındandır. Savaşmadan kaleyi teslim edenler, bu sayede canlarını kurtarmış olurlar. Kont Dampier, bu ağır hakareti anlamazlığa geldi ve:-Hâlâ yardım alabiliriz. Ama kan dökülmesini istemiyoruz. O yüzden Vire ile teslim olacağız...gibi laflarla vaziyeti kurtarmak istedi. Bu cevaba Peçevi daha da güldü:-Hangi yardım Kont efendi, Tepedelen (Saint Thomas), Ciğerdelen (Parkany) ve Vişgrad (Wisswgrad) kaleleri düştü. Budin Beylerbeyimizin yolladığı topları ve malzemeleri gözünüzle gördünüz. Değil yardım, güvercin uçsa avlıyoruz.-Gene de kurtulabiliriz.-Sadece Allah’ın izniyle Lala Paşam kurtarabilir.Kont söylediklerine pişman olmuştu:-Sen bizim kusurumuza bakma... Koca Vezirimize haber ver ki, ne zaman dilersed Estergon onundur. Tek isteğim, yiğit savaşçılarımın canı kurtulsun. -Diyeceğiniz bittiyse, yiğit savaşçılarınızın (!) canları için gayrı Serdar’ın yanına varmam gerektir.Kont Dampier ve bütün subaylar, selam durarak Osmanlı temsilcisini uğurladılar.Muharebe esnasında Serdarlar, aynen Padişahın yetkilerini kullanırlar. Sonra da sadece Padişaha hesap verirlerdi. Lala Mehmed Paşa, hem Serdar-ı Ekrem, hem de Vezir-i Azam idi. Ayrıca Sultan I. Ahmed Han’dan tam yetki ve emir almıştı. 13 yıldır devam eden bu Avusturya-Osmanlı savaşını sona erdirmekle görevliydi. Çünkü Devlet-i Aliyye’nin doğu da önemli işleri vardı. Estergon’un vire ile teslimi bu yüzden kabul edildi. Böylece 10 yıl süren kafir işgali son buldu: 3 Ekim 1605Türk Akıncılarının kartal kalesi Estergon düşmandan temizlendi. 4.000 kadar haçlı askeri önlerine bakarak savuştular. Yalnız bazı Fransız birlikleri, Osmanlı saflarına katılmak istediler. Lala Paşa, Macarlarınki gibi onların da bu isteklerini kabul etti. Başpiskopos’un oturduğu en büyük kilise cami haline getirildi ve Ayasofya Vaizi Nureddin Efendi ilk Cuma namazını burada kıldırdı.



Osmanlı devletinde bütün kararlar, Divan denile meşveret meclisinde alınırdı. Bütün Vezirler, Paşalar, Beylerbeyleri fikirlerini beyan ederler, fakat son söz yine Padişahın olurdu. 1621 yılının Nisan ayı başları. Yapılan Divan-ı Hümayun’da, bütün Vezirlerin ve Sadrazamın karşı çıkmasına rağmen, henüz 16 yaşındaki Padişah Genç Osman, Lehistan üzerine sefer açılmasına karar verdi.29 Nisan 1621. Otağ-ı Hümayun, Davut Paşa kışlasına kuruldu. Harp tuğları dikildi.

20 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Padişah çok dualar etti. Çünkü yarın sefer emri verilecekti. Ertesi sabah sevinç içinde uyandı. Cemaatle sabah namazını kıldılar. Sonra silahlarını kuşandı. Güneş 3 mızrak boyu yükselince, ordugaha çıktı. Hareket emrini vermek üzere iken... tam o sırada garip bir şey oldu; Güneş tutuldu. Evet, biraz önce ışıl ışıl parlayan güneş karardı. Göz gözü görmez hale geldi. Bu, yıllardır görülmemiş bir olaydı. Herkes önce şaşırdı, sonra heyecanlandı. Padişahın hemen yanında bulunan Rumeli Kazaskeri Taşköprülü-zade Kemaleddin Efendi, aynı zamanda büyük bir âlim idi. Yavaşça Sultanın kulağına eğildi:-Hayırdır İnşaallah Devletlûm!..Üstelik bugün Sehl günüdür. Destur verirseniz, hareketi biraz tehir edelim...dedi.Gerçekten o gün, Kameri aylardan Cemaziyelâhir’in son günüydü. Kameri ayların son günlerine, Sehl günü denirdi ve sefere çıkılması âdet değildi. Sultan ciddileşti:-Hele namazı kılalım da, dedi. Mevcut cemaat, Küsûf, yani güneş tutulması namazı kıldı lar. Namaz bitip daha dualar edilirken, güneş tekrar parıldamaya başladı. Bütün İstanbul halkı ile birlikte, Davutpaşa kışlasındakiler de sevinç gösterileri yaptılar. Daha sonra genç Padişah, güneş tutulmasının uğursuzluk alâmeti olmadığını bildirerek, derhal hareket emri verdi. 10 gün sonra Edirne’ye varıldı. Burada 16 gün kalınarak eksiklikler tamamlandı ve 100.000 kişilik ordu, Lehistan üzerine doğru yola çıktı. Yaz mevsimi olmasına rağmen çok yağmur yağmıştı ve bu yüzden her taraf bataklık haline gelmişti. Büyük zorluklarla, 12 Temmuz’da İsakçı kasabasına gelindi. Burada Tuna nehri geçilecekti. Fakat bu muazzam ağırlıkları taşıyacak bir köprü mevcut değildi. Derhal köprü yapılması Ferman buyruldu. 10 gün sonra köprü hazırdı. Artık Ramazan ayına da ulaşılmıştı. Gaziler oruçlu idiler. Halife-yi Rûy-i Zemin, emrettiler:-Her Mücahid askerime 1.000’er akça verile!Bu eski bir Osmanlı âdetiydi. Padişahlar ilk seferlerine çıktıkları vakit, böyle bir ihsanda bulunurlardı. Genç Osman, bilhassa Mübarek Ramazan aynı beklemişti. Fakat ihtiyar Gazi, Rumeli Kazaskeri Kemaleddin Efendi, İsakçı’da vefat etti. Bütün ordu, onun cenaze namazını kıldı. 29 Temmuz’da Tuna nehri aşıldı. Birkaç gün sonra Eflak Voyvodası Radul, askerleriyle birlikte Osmanlı kuvvetlerine katıldı. Ertesi gün akıncılar, günümüzde Ukrayna sınırları içinde kalan Hotin kalesine, Polonya askerinin büyük bir yığınak yaptığı haberini getirdi. Bunun üzerine buraya gidilmesi kararlaştırıldı ve 1 Eylül günü Ordu-yu Hümayun Hotin’e ulaştı. Polonya Kralı Sigismond, muharebeyi başşehri Krakow’dan takip ediyordu. Hotin’de ise oğlu Wladislas kalmıştı. Fakat Polonya ordusuna Başbakan Chordkiewicz kumanda ediyordu. Ertesi gün Kırım askeri buraya yetişti. Kırım hanı Can Giray, Padişahın elini öptü. O da Kırım hanını alnından öptü ve çok iltifatlar etti. 3 Eylül Çarşamba günü Hotin kuşatması başladı. İlk hücumda Bosna Beylerbeyi Vezir Paşa şehit düştü. 8 Eylül’de asıl taarruz yapıldı. Düşman, 2 büyük sancak, 32 Şövalye bayrağı, 1.000’ den fazla asker, 12 top ve 2 tabyasını teslim etti. 9 ve 11 Eylül’de bu hücumlar tekrarlandı. Dalgalar halinde gelen Osmanlı hücumları düşman kuvvetlerini ve ümitlerini eritiyordu. Bu arada Konya Beylerbeyi Doğancı Ali Paşa, nehrin karşı kıyısına geçti. Kaleyi oradan da dövmeye başladı. Hotin’e giden bütün yollar tutulmuştu. Dışarıdan yiyecek ve silah gelmesi imkansızdı.15 Eylül Cuma sabahı Padişah, bizzat ordunun başında hücuma geçti. Bütün paşalar ve vezirlerin, “gitmeyin, size bir şey olur” diye yalvarmalarına rağmen o aldırmadı. Mücahidlerin en önünde savaştı. Vuruşmalar pek kanlı oldu. Bu muharebeler esnasında, cepheye dün gelen Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa da şehid oldu. Hotin kalesi son nefesini vermek istemiyor gibi çırpınıyordu. Bu kadar şiddete dayanamayan, kale kumandanı Başbakan Chodkiewicz kahrından öldü Kış yaklaşıyor, askerler sabırsızlanıyordu. Fakat genç Osman kati kararını vermişti. Bu kaleyi almadan dönmeyecekti. Padişahın, bütün ordusuyla birlikte kışı burada geçirme niyetinde olduğunu öğrenen Polonya kralı, ne yapacağını şaşırdı. Uzun münakaşalardan sonra “Aman” dilediler. 100 kişilik elçiler heyeti Eflak Voyvodasına gitti. Sulh için Cihan Padişahına tavassut etmesini rica ettiler. Bunun üzerine 6 Ekim’de muahede yapıldı. Buna göre Hotin Osmanlılara teslim edildi. Ayrıca tebaamız olan Kırım Hanına her yıl 40.000 düka altını vergi vermeyi taahhüt ettiler. Zaferle biten bu anlaşmadan 3 gün sonra sonra Ordu-yu Hümayun, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı ve 22 Ocak’ta Payitaht-ı Cihan’a ulaştı. Mücahidler görülmemiş sevgi gösterileriyle karşılandılar. Bütün şehir 3 gün 3 gece donatıldı.



İran Şahı, Sultan IV. Murad Han’a bir çok hediyeler göndermişti. Bunlar arasında bir de yay bulunuyordu. Dünyada bir benzeri olmayan bu yay, son derece sertti ve ancak kuvvetli bir pehlivan bunu gerebilirdi. Padişah bu yayı ellerine alıp incelediler. Hediyeleri getiren İran elçisi sinsi sinsi gülüyordu:-Pek serttir efendim!..dedi.Fakat Murad Han’ın bakışlarını farkedince susmayı tercih etti. Yoksa kellesinden olacağını anladı. Padişah, çok kuvvetliydi. Fakat kendisi yayı kurmayı denemeden önce, başkalarını denemek istedi ve :-Bu yayı kim germek diler?...diye sordular. Kimsenin cevap vermesini beklemeden:-Sen gel!..diye nöbetçilerden birini çağırdı.

Nöbetçi, genç bir Acemi Oğlanı idi. Mektebi yeni bitirmiş ve çok atak olduğu için, sarayda istihdam edilmişti. Fakat Kılıç ve Hançer kullanmakta mahirdi, yay kullanmamıştı. Yayı eline aldı ve derhal germek istedi...Bir...İki...Üç...Kuvvetinin yetemeyeceği bir an bile aklına gelmedi, fakat nafile...Heyecandan al al olup tere battı. Padişah bu “kılıç kıran” fedaiyi feda etmek istemedi:-Durr!. diye gürledi. Askerciğin kalbi neredeyse dura yazdı. Sıkılarak yayı bıraktı. Sultan Murad, kelimelerin üzerine basa basa şunları söyledi:-Acem elçisi meğer gerçek konuşurmuş!...Yayları hakikaten sertmiş. Herhalde öz memleketlerinde onu kullanan er yok imiş ki, bize yollamışlar!...Gelecek Cuma öğle den sonra, saraydaki bütün okçular cem olsunlar...Bakalım bu sert yayı kim yumuşa ta...Elçi dahi hazır buluna!...Herkes, bilhassa elçi, yarışma gününü iple çekti. Cuma namazından sonra saraya ilk gelen de o oldu. Sinsi tebessümü dudaklarında gene yapışıktı. Herkes yerini aldıktan sonra Padişah da teşrif etti ve murassa tahtına oturdu. Şımarık ve kibirli elçiye karşı, bilhassa öyle yaptı. Yoksa tahta oturmayı pek sevmezdi. Topkapı sarayının en seçme babayiğitleri teker teker huzura gelip yayı germeyi denediler. Her biri üçer defa, son kuvvetlerini harcadılar. En son Yeniçeri de muvaffak olamadı. Yeryüzünde titretmedik yürek bırakmayan VI. Murad, bütün heybetiyle doğrulup ayağa kalktı. Seksenlik Şeyhülislam Yahya Efendi’ye baktı:-Hocam...dedi, şu Acem yayını kurmak, ya size, ya bize kaldı. İhtiyar Şeyhülislam tebessüm ediyordu. Padişah ilave etti:-Ve lâkin “Devlet-i Aliyye” topraklarında, bizden gayrı da er olsa gerek!..Elçi, sanki bir meydan muharebesi kazanmışçasına etrafı süzüyordu.Padişah ferman çıkardı:“Bu yayı Ağa Kapısına asasınız!..Dileyen Dilaverler deneye!..Kim ki kurarsa, Huzurumuza çıkarıla!...”Ferman derhal yerine getirildi. Acem Yayı Kışla, kapısına asıldı. Ferman da kapı üstüne asıldı. O günlerde, Saray Baltacıları arasına yeni alınan, deli fişek bir delikanlı vardı. Adı Hüseyin olan bu gence, bir seher vakti çavuşu:-Bre Hüseyin!.. Sen “Deli-Fişek” bir delikanlısın. Bu yayı germek sana zor mudur? Diye takıldı. Birlikte Ağa Kapısına vardılar. Çavuş yayı indirdi ve Deli Hüseyin’e verdi. “Bismillah...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...” diyerek yayı gerince, “şrakk” diye kuruldu. Hüseyin hiç zorlanmamıştı. Çavuşun gözleri parladı. “Boşalt!” deyince de, “şrakkk” diye boşalttı.Bir daha...Bir daha...“Aferin Deli Hüseyin” diyen Çavuş, hemen Padişaha haber gönderdi. Biraz sonra...Babüssaade Ağası, Sultan IV.Murad’a kahvesini sunarken:-Fermanınız kapıda asılı kalmadı Sultanım. Yay kuruldu, Yeniçeri kurtuldu... deyince, Padişah:-Tiz gelsinler... buyurdu.Vakit kaybetmeden Deli Hüseyin’i huzura çıkardılar. Padişah:-Haydi yiğidim!... Allah kuvvet versin...dedi.Hüseyin, heyecanını yenmeye çalışarak yayı gerdi, boşalttı. Sonra tekrar...Sonra tekrar...Sonra Cihan Padişahı sordu:-Adın ne yiğit?-Hüseyin.-Nerelisin?-Bursa, Yenişehir..-Ey Hüseyin! Sendeki kuvvet, adını taşıdığın Hazret-i Hüseyin’in dedesinden geliyor. -Sayenizde Sultanım!...Padişah, sonra emretti:-Tiz Acem elçisine, Lalamıza ve dahi Yahya Efendi Hazretlerine dahi haber salına. Gelmeleri elzemdir. Padişah buyruğu bir saate kalmadan derhal yerine getirildi. Elçi çok korkmuştu. Merakla beklemeye başladı. Sonra Veziriazam yetişti. O da endişeliydi. En sonra Padişah, çok sevdiği ve “Baba” diye hitabettiği Şeyhülislam Yahya Efendi ile birlikte geldiler. Hiç kimse oturmadan seslendi:-Ey Hüseyin!...-Buyur Sultanım.-Çek Besmeleyi!...-Bismillahirrahmanirrahim...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...Elçinin gözleri faltaşı gibi açıldı. O pis ve sinsi gülüşü kayboldu. Zaten Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkas “radıyallaü anh”ın adını duyunca pek bozuldu. Çünkü İslam orduları baş kumandanı, O mübarek zat idi. Elçi:-Sübhanallah...Hayret!...Sübhanallah!...diye söylenmeye başladı. Veziriazam Tayyar Mehmed Paşa:-Allahüekber...Allahüekber...diye tekbir getirdi.Daha sonra Sultan Murad Han, Deli Hüseyin’i yanlarına çağırarak:-Bir an dahi huzurumuzdan ayrılmayasın!...buyurdu.Sultan IV. Murad Han’ın hassa askeri olan Deli Hüseyin, daha sonra Sultan İbrahim zamanında Kaptan-ı Deryalığa tayin edildi ve Karadeniz’de Rus Kazaklarını mağlup ederek Osmanlı sahillerini emniyet altına aldı. Daha sonra Girit’e Serdar tayin edilerek, uzun süren Girit savaşlarını sona erdirdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter